Boğaziçi Mehtapları
İstanbul'un Dört Atlısı'ndan biri olan Hisar, gençliğindeki Boğaziçi'nin hayaliyle yaşayan bir adam. Tanpınar da kaçırmamış, "Süper kitap bu, on numara olmuş," diye övgüyü yapıştırıvermiş. Kafalar aynı nasıl olsa.
Yahya Kemal'den gelen bir mazi-şimdi birlikteliğinin duyarlılığıyla yaşayan adamlar bunlar. Geçmişin izleriyle yaşıyorlar, eski günleri özlemle anıyorlar. Ben bir şey itiraf edeceğim; Tanpınar bir derece de, Yahya Kemal'in, Hisar'ın bu geçmişe saplantı dolu bağlılıklarını sevemiyorum. Hiç. Yahya Kemal'in bir beyiti vardır:
"Çok insan anlayamaz eski mûsikîmizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden"
Gerçekten de anlayamıyorum, dsfd. Anlayamamaktan ziyade, o havayı, o ruhu hissedemiyorum. Çok uzun zaman geçmedi, lakin İstanbul, insanlar çok değişti. Bitmek bilmez bir kaos, kalabalık. Hisar, İstanbul'un çok değiştiğinden bahsederken yıl 1942'dir. 70 yıl geçmiş. 70 yılda o incelikten, o ruhtan muazzam ölçüde uzaklaşıldı, o zamanların havasını ancak Haluk Dursun gibi İstanbul aşığı profesörlerin çabaları yaşatıyor. Kısmen. Belediyelerin, derneklerin desteklediği fasıllı boğaz gezintileri yapılmasa o günlerden geriye bir tek balıkçılar kalacak. Bir de kuşlar.
Yaşantılarım, bu mazide kalan İstanbul'a dair hiçbir büyülü sayfa açmadı bende. Tanpınar'ın Beş Şehir'ini, Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları'nı vs. okurken Moda'ya, Eyüp'e, Galata'ya, Zincirlikuyu'ya, balıkçılara, şehrin büyük yangınlarına ve bu yangınları izlemek için coşkulu bir şekilde koşturan, hatta yanında çekirdek, içecek vs. götüren kalburüstü insanlara, martılara, vapur düdüklerine, şehrin her bir parçasına göz atabilir, bir asır öncesinin sokaklarında dolaşabilirdik. Lakin Erenköy'deki yalılar artık yok, boğazdakiler de öyle. Bizim için çok büyük, İstanbul için çok küçük bir değişmeyi düşünürsek; artık sokakta oynayan çocuklar da yok. Bu yokluğun yüz katını al, bir asır önceki İstanbul'a koy. İşte Hisar'ın özlediği İstanbul bu. Adamlar şehri çok sevmişler, kaybolan çocukluklarına, gençliklerine kopmaz bağlarla bağlanmışlar. Deyiş yerindeyse adeta hastalıklı bir mazi algısı. Hastalıklı biraz ağır oldu gerçi. Neyse, anlamasak da saygı duyalım, o günlerin İstanbul'unu hayal etmeye çalışalım.
Müşahedat'taki, Eylül'deki manzaralara bakarsak yemyeşil tepeler, pamuk gibi bir deniz, Küçüksu, Göksu, Tarabya, Beykoz gibi dönemin incilerini görürüz. Buralara kayıkla, sonrasında şirketin vapurlarıyla gidiliyor, fakat vapurlardan ziyade kayıklar, sandallar çok daha önemli; Boğaziçi Medeniyeti'nin en önemli parçaları bu kayıklar ve sandallar. Aşk-ı Memnu'daki kayık gezintilerini de unutmayalım. İşte bunların hepsini ilk ağızdan duyuyoruz, yüz yıl öncesinin rüzgarını estiriyor Hisar.
Kitap bölümlere ayrılmış, her bir bölümde Boğaziçi'nin bir parçasını, bir özelliğini görüyoruz.
Hazırlanış adlı bölümün altında küçük başlıklar mevcut. Boğaziçi Medeniyeti başlığında bir Boğaz manzarası var. Fenerler, vapurlar, daha bir sürü şey. Yine sayfa kıvrıklarından gideceğim; Boğaziçi kendi jargonunu oluşturmuş. Mehtap, mehtaplı bir gecede Boğaziçi'nde dolaşan bir kayıkta bir saz takımı peşinden onu dinleyerek yapılan gezinti anlamına geliyormuş. Heybeli'de her gece mehtaba çıkarken her zaman kıyıda oturulduğunu düşünmeyin yani.
Ben ayrıntılar için okudum, eskiden Boğaz'ın nasıl olduğunu gözümde canlandırabilmek için. Yüz kayıklı mehtaplar, suyu ipek gibi yaran kürekler ve akla hayale gelmeyecek bir sürü ayrıntı. Bu konuda Hisar'ın duyarlılığına bir yandan mutlu da oluyoruz, zira böyle bir özlem yaşamasaydı bunca ayrıntıyı böyle zengin bir şekilde veremezdi. Kendisi de kitabın sonunda anlattıklarını dile getirdiği şekilde algılamış olup olmadığını soruyor. Şununla bitiriyor, iyi günler diliyorum:
"Bütün bu kalabalığın arasına belki, arada sırada, tek tük hayaletlerin karıştığı da olurdu. Zira bazen, bir kayık veya sandalın içinde o kadar garip bir kıyafete, öyle yanık tenli ve bakışlı birisine, başka bir cihanın mahluku olduğu hissini veren o kadar uzak diyarlara göre giyimli, o kadar ayrı mânâlara ve şekillere bürünmüş öyle acayip kimselere rast gelinirdi ki bunlar belki sadece uzak eyaletlerden İstanbul'un cazibesine kapılarak gelmiş tebaamızdan bile olsa, göründükleri gibi sahiden birer hayalet olup olmadıklarından ve alelade birer insan olduklarından şüphelenirdim ve şimdi bile emin olamıyorum. Hatta, vereceğiniz hükümden çekinmesem, bundan sonra da emin olamayacağımı söyleyebilirim. Zira hafızamın bu uzak zamanlarına inip bu hissimi hâlâ hiçbir muhakeme ile tashih ve tedavi edemedim."