Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

tan0006 Tarafından Yapılan Yorumlar

13.03.2007

1991'de Alperlerde Buz Adam Ötzi keşfedilmişti. Oxford Üniversitesi'nden Bryan Sykes ise, Ötzi'nin şu anda İngiltere'nin güneyinde yaşamakta olan kızıl saçlı Marie'yle akraba olduğunu ispatlamıştı. Sykes'in bu keşfi ve bu kitapta sunulan bilimsel macera, insanların genetik atalarının nerede ve nasıl yaşadıklarını bilebilme imkânını sağlamıştı. Sykes bu keşfini, Avrupa'nın dört bir yanından topladığı örneklerde, yalnızca anneden çocuğa aktarılan ve nesiller boyunca değişmeden kalabilen mitokondriyal DNA adlı geni araştırarak yaptı. Bu araştırma sonucunda, bu genin toplam yedi gruba dahil olduğunu saptayan Sykes, yerli Avrupalıların hepsinin, şu anda nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar, toplam yedi kadının soyundan geldiklerini buldu.
16.12.2006

Mehmet Eroğlu, yeni romanında alışılageldik hikâye yapısını değiştirmiş. Daha önce sürükleyici, hatta polisiyelerin alanına giren izlekler takip eden hikâyeleriyle tanıdığımız yazar, bu kez gerçeküstü bir dünyanın, bir rüyanın, felsefi bir tartışmanın içine sokuyor okuyucusunu. Zamanın ve mekânın silikleştiği, tuhaf insanlar ve ancak roman sonunda aydınlanacak tuhaf olaylarla dolu bir tren yolcuğuna çıkıyoruz...
Sabah uyandığında ismini, yüzünü, nerede olduğunu hatırlayamayan, "belleği onu hafifmeşrep bir sevgili gibi terk etmiş" bir adamın bakış açısından anlatılıyor hikâye. Gözlerini açtığında ilk gördükleri kucağındaki açık kitap, kimin tarafından, ne zaman hazırlandığını hatırlamadığı bir bavul, onun üstünde bir uyarı işareti gibi duran sarı bir zarf, divana atılmış bir gri takım elbise, bir de uyuklayan yaşlı ve yorgun bir köpektir. Kim olduğunu, burada ne aradığında, neden geçmişini hatırlamadığını, bir yolculuğa mı çıkacağını bilmemektedir. Kendini ne denli zorlarsa zorlasın, belleğini belleksizlikten ayıran o saydam eleğin gözeneklerinden aşağıya hiçbir anı düşmeyecek, belleğiyle zamanın arasındaki bağın koptuğunu, zamanın hallerine hükmedemeyeceğini anlayacaktır. Çaresizdir; zarfın içinden çıkan biletin çağrısına uyar. Bilmediği bir istasyondan nereye gittiği belirsiz bir trende alır soluğu. M diye tanıtacaktır kendisini. Hiç kimseni adını hatırlamadığı bu kompartımanda kimseler yadırgamaz kahramanımızı. Yaşını ve görünüşünü onlardan öğrenecektir. Elli, elli beş yaşlarında soluk çehreli bir adamdır M...
Yolculuk başlamıştır. Marşlar söyleyen asker giysili adamlar, patlama sesleri, işkence çığlıkları, bir zamanlar hayalini kurduğu çekici kadınlar, cinsel yakınlaşmalar, çocuğunu emziren genç bir kadın, keman çalan bir çocuk, öğrencisini arayan bir müzik öğretmeni...
16.12.2006

Uzun süredir elime geçen polisiyeleri bitirdiğimde aynı şeyi düşünüyorum: Kurgulanabilecek başka alternatif kaldı mı? Katilin uşak olmadığını artık hepimiz biliyoruz ama katilin uşak olduğu 'aykırı' örnekler dahi o kadar çok yapıldı ki karşımıza ne çıkarsa çıksın bizi şaşırtmayacak. Ailelerin geçmişlerindeki gizemler, gizli örgütler, psikolojik sorunları olan, psikolojik sorunu olmayan sadece çıkar için cinayet işleyen, intikam alan ve elbette seri katiller. Eskiden seri katil fikrinin bir şekilde okuyucuya çekici geleceği bilinirdi oysa artık bu da büyük ölçüde tüketilmiş durumda. Yamyamlar, psikopatlar, profesyoneller. Sanırım hepsini gördük. Kısaca bir katilin yapabileceği hemen hemen hiçbir şey bizi şaşırtmayacak.
İşte bu noktada, yani kitabın içindeki eylemin bulmacası ilginç gelse bile, 'polisiyeyi çekici kılan nedir?' sorusuna verilebilecek yanıt olarak tek bir şey kalıyor geriye: Karakterler. Karakterler derken de iki asal başlıktan bahsediyorum; av ve avcı, katil ve polis. Tek cinayetlik bir roman söz konusu olduğunda, okuyucunun yoğunlaştığı karakter ister istemez işin peşine düşen dedektif ya da polis oluyor. Avcının karakteri ön plana çıkıyor. Girift olay örgüsünü çözüşünün peşinden koşuyoruz. Tahmin edilebileceği üzere seri cinayetler söz konusu olduğunda başrol oyuncusu çoğunlukla katilin kendisi. Kim olduğu, ne kadar soğukkanlı ve ne kadar zeki olduğu. Şimdiye kadar yazılan örnekler düşünüldüğünde ilginç bir karakter yaratmanın da artık kolay olmadığını kabul etmek gerek. Bu nedenle karşımıza çıkan kitaplar ya başka kitapları anımsatıyor ya da sıradan geliyor.
16.12.2006

Claudio Magris Triesteli bir yazar. İtalya'nın doğusunda eski Yugoslavya sınırında olan Trieste, bir sınır kenti olmanın verdiği gerginliği tüm yüz yıl boyunca yaşamış bir şehir. Karmaşık etnik ve dil yapısı, kültürlerin iç içe geçmişliği, sınırları defalarca çizilmeye çalışılmış bu şehri daha da ilginç kılıyor. İki kez Yugoslavya ve İtalya arasında seçim yapmak zorunda kalan Triesteliler, nihai olarak İtalya'yı tercih etmişler, ama sosyalizmin bu kent üzerindeki etkisi hiçbir zaman kaybolmamış. Çocukluğunu bu karmaşık yılları gözlemleyerek geçiren Magris, Doğu ve Batı'nın ne demek olduğunu, liberal, faşist ve komünist söylemleri aynı anda gözlemleme şansı bulmuştur. Sınırların öte yanını, karanlıkta kalan yüzü görmeye çalışırken sanırım El Yordamıyla adlı romanının da temelleri atılmış oluyordu. Romanın kanıtladığı önemli gerçeklerden biri de devletlerin sınırlarının, zihnin sınırsızlığı karşısındaki anlamsızlığıdır. Magris'in deyimiyle yalnızca vize alarak değil, düşleyerek ve hissederek de sınırlar rahatça geçilebilir.
Trieste'nin bu ilginç konumu, dönemin pekçok önemli yazarını buraya çekmeye yetecektir. Üretken bir edebiyat ortamı bilinen ve bilinmeyenin birlikte varoldukları böylesi topraklardan çıkar. Gerçekten de Rilke ve Joyce gibi yazarların Trieste'yi mesken tuttuklarını, ayrıca İtalio Svevo'nun da Trieste'li olduğunu da söylemem gerekiyor.
El Yordamıyla büyük anlatı roman geleneğinin son halkalarından biri. Politik bir metin, ancak aynı zamanda edebiyatın tüm nimetlerinden de yararlanıyor. Temelde Medea ve İason mitine dayanıyor, ama bunun yanında farklı metinlerden ve tarihi olaylardan alıntılarla, göndermelerle ilerliyor. Üzerinde on yedi yıl çalışılmış bu romanın korkuya ve umutlara dayanan dünyası varoluşumuzu, haritadaki yerimizi sarsacak kadar güçlü olduğunu görüyorum.
El Yordamıyla'nın kahramanı Salvatore ya da Jorgensenn tıpkı Zenon'nun Bilinci'ndeki gibi bir akıl hastanesinde doktoru tarafından sorgulanır. Ancak bu sorgulama Tore'nin zihninin derinliklerine yapılan bir tarihsel yolculuğa dönüşür. Herhangi bir adı ve kimliği olmaksızın, İzlanda, Avustralya ve Yugoslavya'da Parti'nin hizmetindeki bir adamdır Tore. Her şeyi, zamanımızın en acı veren olgusunu kültürümüzün ölümcül bellek yitimine yakalandığını fark etmiştir...
16.12.2006

1976 Nobel ödüllü, Rusya kökenli Kanada doğumlu Amerikalı yazar Saul Bellow sadece 20. yüzyıl edebiyatının değil, gelmiş geçmiş dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri. Aynı anda hem şiirsel hem ciddi ve ironik; hem acınası hem de acımasız olmayı başaran ve bunu yaparken ne metninin müziğini ne de içeriğin duyarlılığına feda etmeyen ender yazarlardan. Dünyayı yeniden tanımlayan, bakış açısını ve hatta neredeyse gözün yerini değiştirerek, kendimizi, biraz olsun kameralara yanlış açıdan poz veren ve kendini en gülünç haliyle ortaya koyan Tommy (Adler) Wilhelm gibi hissettiren, tasvirleriyle, her gün gördüğümüz basit olayları estetik destanlara çeviren bir yazar.