Toplam yorum: 3.284.564
Bu ayki yorum: 6.070
E-Dergi
Kitabuskurdus Tarafından Yapılan Yorumlar
Kitabı okuduğum zaman dilimiyle mevsimlik işçi olarak ailesi köye gelen yeni öğrencilerimle tanıştığım zaman dilimi aynıydı. İlk defa böyle bir şeye şahit oldum. Öğrencilerimin kitapları bile yoktu. Neden getirmediklerini sorduğumda “Hocam, gittiğimiz yerlerde okul olmaz. İlk defa okulu bu kadar yakın olan bir yere denk geldik.” demişlerdi. Yaşadığım şaşkınlıktan mı bahsedeyim, yanan genzimden mi?.. Bu kitabı en iyi o çocuklar anlardı ama o çocukların da bu kitabı alacak parası ve imkânı ne yazık ki yoktu. Kitaba gelince… Gerçekten güzel. Her şeye kolaylıkla erişebilen insanlara karşın dişiyle tırnağıyla mücadele ederek pes etmeden amaçları için çalışan insanların varlığından haberdar ediyor bizi. Okula gidebilmek için çabalayan bir çocuğun öyküsüne misafir oluyoruz, bu kitapta. İsmi aslında Yüksel ancak çevresindeki herkes onu, “Lo” diye çağırıyor. Yüksel, adının “Lo” olmadığını anlatmaya çalışsa da nafile. Etrafındaki insanların yapacak çok işi var çünkü.
Şu ana kadar bildiğiniz pek çok okuryazarlık tanımını unutun. Kitap, okuryazarlığı etkileyen ve farklı nedenlerle bireylerin okuryazarlık açısından geri kalmasına sebep olan unsurları ele alıyor. Yazar, okuryazarlık serüveninin annenin çocukla kurduğu daha ilk temasla birlikte başladığını savunuyor. Okuryazarlığın sözlü kültürden beslendiğini, çocuğun ne kadar çok hikâye dinler ve anlatırsa o kadar iyi bir okuryazar olacağını vurgulayarak “Erken okusun, erken yazsın.” düşüncesine mesafeli yaklaşıyor. Okul öncesi döneme özellikle dikkat çekiyor; bazı yaralar kapatılmaya çalışılırken daha büyük yaraların açıldığını hatırlatıyor. İyi bir iletişim ve etkileşim ortamında büyümeyen bir çocuğun hayata dezavantajlı başladığını da açıkça söylüyor. Cinsiyet ayrımcılığı yapmadan annenin maddi kaygılar nedeniyle çalışmak zorunda kalmasının ve buna bağlı olarak çocuğun çok küçük yaşta anneden ayrı büyümesinin, olumsuz etkilerini detaylı örneklerle açıklıyor.
Buket Uzuner’in kalemini seviyorum. Bu kitabında da birbirinden sıra dışı öykülerle karşılaşıyoruz. Toplumsal sorunlar, alışılmışın dışında bir üslupla ele alınmış; derin okumalar yapabilenlere güçlü çözümlemeler sunuyor. Anlayana tabii… Ancak kitapla ilgili bende bir eksiklik hissi de oluştu. Toplumsal gerçeklik kaygısıyla kaleme alınan bu öykülerde, sevgi ve aşk çoğu zaman içsel, ruhsal ve dönüştürücü bir duygu olarak değil; daha çok geçici, kırıcı ve insanı yoran bir hâl içinde sunuluyor. Sevginin iyileştiren ve insana iyi gelen yönü geri planda kalırken ilişkiler daha çok yüzeyde yaşanan, bedene ve çıkara sıkışmış bir deneyim gibi yansıtılıyor. Oysa sevgi her zaman can yakmak zorunda değil. Her zaman tüketen, yoran ya da değersizleştiren bir duygu da olmamalı. Öyküler edebî açıdan çarpıcı olsa da aşkın ve sevginin derin, manevi boyutuna daha fazla alan açılabilseydi metinlerin duygusal dengesi benim için çok daha tamamlayıcı olabilirdi.
İnsan, "öz"üyle tanışmadan hemhâl olmadan kabullenebilir mi bir başkasını? İsterse kendi parçasından olsun! Kabullenmenin de evreleri vardır gerçi. Her kabulleniş, iyilik değildir; kimi zaman en büyük travmalarımızın sebebi, o "sözde" kabullenişlerdir. Kitapta o kadar güzel bölümler var ki... Her "mod"a uygun. Bu bölümlerin adlandırılmasındaki metaforlar karşısında bir saygı duruşuna geçiyorsunuz. :) Kendinizi, "Bu kadarını da bilemezsiniz, hocam!" cümlesini kurarken yakalayacağınız çok bölüm olacak. Bu dünyaya bir kere geliyoruz yani kendimizi tanımak ve sevdiklerimizle mutlu yaşamak için "bu dünyalık" şansımız var. Bu kitapla birlikte Ziya Hoca'm sizin için bir kapı aralıyor: Siz de kendi mizacınıza, "Merhaba Ben!" diyerek içeri giriyorsunuz. Kendinizle yüzleşmenizi (her yönüyle) tamamladıktan sonra bu sefer de siz, "Merhaba Evladım" diyerek çocuklarınız için kapıyı açıyorsunuz. Kapı neyin mi sembolü? Haydi, ona da okuyup kendiniz karar verin. :) Ufkunuzu açacak kitaplarla kalın.
Çocuk edebiyatında hüznün ölçüsü ne olmalı, sorusunu kendime çok sık yöneltirim. Daha önce “Beyaz Balina” yayınlarından “Prens Momo”yu okumuştum. O kitapta da tam olarak böyle bir hüzün vardı. Sizi yerle bir etmemesine karşın içinizde bir yerlerin sızladığını hissediyorsunuz. Genel itibarıyla akran zorbalığının ne kadar üzücü olabileceği, bu noktada aile desteğinin önemi anlatılmış. Vicdan azabı çeksek de bazı hataların geri dönüşünün olmadığı kimi zaman özür dilemek için bile bir vaktimizin olmayabileceği vurgusu ajite edilmeden verilmiş. Kitabın çizimlerinden de bahsetmek istiyorum. Başkahramanın hüznü, utangaçlığı, arkadaşları tarafından fark edilmedikçe görünür olabilme çabası ama bu çabanın hiçbir işe yaramaması işe yaramadıkça da başkahramanın daha çok içine kapanması, solması âdeta resimlere de yansımış ve onları da soldurmuş. Normalde bu kadar silik görselleri sevmiyorum ama buradakiler kitabın konusuyla bütünleşmiş, tek parça olmuş.