Refik Halid Karay, bu eserinde bence Anadolu insanının özelinde insanların bencilliklerine, menfaatperestliklerine, hodgamlığına gönderme yapıyor. "İşte bir dönemin Anadolu'su ve Türk insanı böyleydi." demek bence zorlama olduğu kadar da kolay bir yorum olur. Yazıldığı dönemi itibarıyla, ki 1918-20 aralığından bahsediyoruz, 1. Dünya Savaşı yeni bitmiş, insanlar bir taraftan yenilginin manevi/psikolojik baskısı altında iken diğer yandan da her şeye rağmen hayatlarını idame ettirme gibi insanî bir derdin cenderesinde sıkıştıkça sıkışıyorlar. Böyle bir ortamda menfaatperest insanların çoğalması kadar bazı insanların da bazı değerlerden istemeyerek de olsa taviz vermek zorunda kaldıklarını yine O'nun "Bir Saldırı" adlı hikayesinden öğreniyoruz. Özellikle bu hikayesi beni çok etkiledi. Mondros Mütarekesi sonrası Türk toplumunun ve askerinin nasıl bir halet-i ruhiyeye sahip olduğunu gösteren çok çarpıcı bir hikaye.
Diğer hikâyelerini de "Anadolu gerçeği ve insanı işte bu minval üzere!" diye okumak yerine bazı olağanüstü şartların kim olursa olsun insanları nasıl alçalttığını, onları menfaatlerine nasıl da esir yaptığını öğrenmek açısından faydalı bir eser.
Refik Halid Karay'ın bu eseri de yaşanılan o olağanüstü dönem ve Anadolu üzerinden "insan gerçekliği"ne ışık tutuyor. Burada yazılanları o döneme sadece BİR AÇIDAN ışık tutan hikayeler olarak görüp genele teşmil etmemek lazım. Yoksa İstiklal Harbini gerçekleştiremezdik.
Refik Halid, dönemine o zamanlar sıkça yaşanan insanî zaaflar üzerinden eğilmiştir. O'nun eserlerini okurken bence bu hususu gözönünde tutmak lazım. Ama fotoğrafın hepsi bundan ibaret değildir ve bunu da bilmek lazımdır.