Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Fulya Yılmaz

Merhaba! Ben Fulya Yılmaz, Felsefe Grubu Öğretmeniyim. 2010 yılından bu yana NLP ile başladığım eğitimcilik hayatıma, Eğitim Koçu ve Rehber Öğretmen olarak devam etmekteyim. Kitap okumak, okuduğum kitaplar üzerine sohbetlerde bulunmak çocukluğumdan bu yana en keyif aldığım şeydir. Sosyal çevrem ve öğrencilerim dahil olmak üzere kitapların içerikleri üzerine referans alınan ve bundan bahsetmekten mutluluk duyan biriyim. Kendimce oluşturduğum mütevazı kütüphanemdeki kitapları yorumlarken, yolunuza ışık tutmayı diliyorum. Sevgilerle.

Fulya Yılmaz Tarafından Yapılan Yorumlar

Sineklerin Tanrısı, William Golding'in 1954 tarihli, dünya çapında bir İngiliz edebiyat klasiği olarak kabul edilen ve birçok dile çevrilen romanı. Hikaye, bir uçak kazasının ardından ıssız bir adada mahsur kalan bir grup çocuğun etrafında dönüyor. Hepsi erkek olan çocuklar, kurtarılmayı beklerken hayatta kalmak için örgütlenip bir toplum kurmaya çalışırlar. Ancak zaman ilerledikçe, çocukların medeniyeti ve ahlak anlayışları çözülmeye ve bozulmaya başlar. Gruplar oluşur ve aralarında nihayetinde ölümcül sonuçlar doğuran çatışmalar çıkar. Roman, iyi ve kötü arasındaki çatışma, insan doğası, ahlak ve toplumun insan davranışlarını kontrol etmedeki rolü gibi temaları ele alır. Bir macera öyküsü olarak başlayan eser, kısa sürede güç, şiddet, zulüm ve medeniyetin kırılganlığı üzerine sürükleyici bir psikolojik incelemeye dönüşüyor. İnsan doğasının hayatta kalmak için ne kadar ileri gidebileceğini görmek hem ilham verici hem de ürkütücü. Yazar, insanlığın en temel içgüdülerinin, sosyal yapılar ve dış denetim ortadan kalktığında nasıl ortaya çıktığını ustalıkla gösteriyor. Çocukların masumiyetten vahşete doğru evrimi gerçekten rahatsız edici.

Medeniyetin yok oluşundan sonra kaosun ne kadar çabuk ortaya çıkabileceğine dair gerçekten büyüleyici bir bakış açısı sunuyor. Akılda kalıcı ve iyi işlenmiş karakterler aracılığıyla roman, bizi iyilik ve kötülüğün gerçek anlamı ve bu kavramların bağlam ve koşullara göre nasıl değişebileceği üzerine düşünmeye davet ediyor. Ve bunların genç çocuklar olduğu düşünüldüğünde, durum daha da korkutucu hale geliyor. Psikolojik incelemesinin ötesinde, eser anlatım ve üslup açısından da olağanüstü bir şekilde kurgulanmış. Golding'in üslubu açık, sade ve etkileyici olup, okuyucunun anlatılan adada yaşadığını düşünmesini sağlıyor. Dahası, bu grup bireylerin eylemleri aracılığıyla ne yazık ki gergin bir atmosfer yaratıyor.

Sonuç olarak, tematik derinliği ve insan doğasının karmaşıklıklarını keşfetme becerisi sayesinde zaman içinde kalıcılığını sürdüren edebi bir eser. Konusuyla insanlığın karanlık yönleriyle yüzleşmeye davet ederken, sürükleyici ve unutulmaz bir edebi deneyim yaşıyorsunuz. İnsanlık hali, iyilik, kötülük ve güç üzerine derinlemesine düşünmek isteyenler için olmazsa olmaz bir okuma. Karmaşık ve derin temalarının onu zorlu ve hatta zaman zaman yoğun bir okuma haline getirebileceği doğru olsa da, verdiği dersler onu okumaya ayırdığınız zamana fazlasıyla değer.

"Eğer bir yüz, üstten ya da alttan ışık aldığına göre değişiyorsa, neydi bir insan yüzü? Her şey neydi?"
Öykünün kahramanı Holden başarısızlıkları sebebiyle okuldan atılıyor. 16 yaşındaki kahramanımız Holden hikayenin başında çocukluğundan ve hayatından genel olarak bahsetmek istemediğini belirtse de hikayesini, yaşadığı karmaşık duyguları anlamlandıramayarak oradan buraya savruluşunu, ergenlik sancıları ile ortaya koyduğu davranışlar üzerinden ele veriyor. Zeki ve duyarlı bir genç olan Holden’ın en çok dikkat çeken özelliği hikayesinin sonuna kadar takındığı alaycı tarzı. Yetişkinlerin kendi lehlerine kurduğu samimiyetsizliklerinden hoşnut değil. Kendi eksiklerinin de farkında fakat bunları düzeltmeye gerek görmüyor ve kendi hikayesinde de anlattığı birçok olumsuz davranışı uyguluyor. Ailesinin yaşadığı travmatik olaylar ve bu olayların getirdiği manevi yoksunlukları da onun bu davranışlarını sürdürmesinde tuz biber oluyor. Holden’in bu tavırları ailesinin ilgisizliğinden ziyade, Holden’in kardeşini kaybetmiş olması ve bu kayıpla gelen acının ergenlik çağındaki her çocuk gibi onun da hayata karşı olumsuz davranışlarını pekiştirerek yer bulamaya çalışması gibi görünüyor. İnsanın gelişim sürecindeki hallerini, ikilemlerini, sorgulamalarını bir ergenin gözünden güzelleme yapmadan, şeffaf bir şekilde ince ince çok güzel anlatıyor. Ve hatta kitabın dili ve saflığı, ergenlik döneminden yolu geçen herkesin hayatında olan tüm insanlara söylemek istediği cümlelerin sadeliği ile dile getiriliyor. Özellikle hem bu dönemi yaşamış bir yetişkin olarak hem de ergenlik çağındaki gençlere eğitim veren biri olarak bu dilden hiç uzaklaşmadığım için kitabın dili bana hiç yabancı gelmedi.

1951'de yayınlanan roman, ilk etapta eleştirmenler tarafından beğenilmemişse de kitap, okuyucuların büyük beğenisini kazanmış ve yayınlandığı döneme ciddi etkiler yaptığı gibi, okuyucuda da unutulmaz izler bırakmış. Ayrıca kitabın 1967’de ülkemizde basılan ilk çevirisi, önce Gönülçelen ismiyle yayınlanmış. Bir sonraki çevirisi bugün aynı adla bildiğimiz, Çavdar Tarlasında Çocuklar olarak basılmış. Yazarın kitabı ilgi gördükten sonra hayatı da çok ilgi toplamış ve yaşadığı bir takım olaylar yeni bir hikaye yaratacak kadar ilginç. Yazarı araştıranlar arkasında çok güzel bir eser bırakmasının yanında, kırık bir aşk hikayesi ve ruh sağlığını koruyamadığı dönemler hakkında ilgi çekici başka hikayeler de bulacaklardır. Kitap yazarın yaşadığı döneme ve evrensel olarak yetişkinlerin samimiyetsiz dünyasında, okulların işlevsizleşmiş dayatmalarına ve modern toplumun yozlaşmış ahlaki ayrıntılarına da vurgu yaptığı bir eleştiri niteliğinde. Açıkçası genelde roman hakkında yorumlar iyi veya kötü olarak değişse de her kitabın bir okunma zamanı ve sempati duyulduğu zamanı olduğunu da düşünürsek kitabı çok sevdim. Okumayı planlayan tüm kitapseverlere iyi okumalar dilerim.
Anne'in macerası üniversite yıllarında devam ediyor. Sanırım bu, serideki en sevdiğim ikinci kitap olabilir. PEI'deki Avonlea'dan ayrılıp Nova Scotia'daki Redmond Koleji'ne dört yıllığına gittiğinde, eski arkadaşlarıyla görüşmeye devam ederken yeni arkadaşlar edinir, yazma becerilerini daha derinlemesine keşfeder ve hatta birkaç evlilik teklifi alır. Bu kitapta Anne, Redmond'a gidiyor ve üniversite öğrencisi oluyor.

Serinin bu bölümünde, büyümenin getirdiği hüzünleri yakalarken, Anne kitaplarını bu kadar özel kılan tüm büyüyü de koruyor. Aslında bu serinin tamamını da özel kılan şey Anne’nin günümüz genç okurları için iyi bir rol model olabileceği. Fakat serinin sadece bu kitabını düşündüğüm zaman aklıma ilk gelen şey, kedi… Okumasını size bırakmak adına merak uyandıracak birkaç detay vermekle yetiniyorum. Okuyanlar bilir, okuyacak olanlar dikkat kesileceklerdir. Birkaç üzücü olay olsa da, hikaye oldukça merak uyandıran bir şekilde anlatılmış ve sonu şimdiye kadar serinin en beğendiğim sonuydu.

Anne serisindeki karakterleri gerçekten sevdim. Ve onların günlük hayatlarını okumaktan keyif alıyorum. Bu anlamda da sıkılmadığım bir seri diyebilirim. Anne nerede yaşarsa yaşasın neşe bulmaya devam ediyor. Her mevsim başka bahar, onun için. Bu kitapta onunla ve yaşadığı şeylerle daha çok özdeşleşebiliyoruz. Fakat her şey ve herkes onu seviyor, etkileşim kurduğu her erkek ona evlenme teklif ediyor, herkes onunla arkadaş olmak istiyor, herkesin gözdesi, üniversitenin en iyisi, yetenekli bir yazar, şeklindeki düşündüğüm bazı kısımların abartılı kısımlar olduğunu itiraf etmeliyim. Her şeyin kusursuzluğundan da bazı bölümlerde biraz sıkılmış olabilirim. Bay Harrison ve Anne'in, hikaye yazma konusundaki ilk başarısızlığını tartışmalarında ise gülümseten diyaloglar oldu. Verilen güzel sonla da doğallığı tekrar yakalayıp, seriye devam etme hissini de perçinledi. Anne Shirley'nin genç bir hanıma dönüşmesini okumak çok hoştu. Kitabın havası, umut dolu ilerleyişi, heyecan verici ortam değişiklikleri ve dostlukları diğer kitaplar gibi samimiydi. Her zaman söylediğim gibi şimdiye kadar okuduğum klasikler arasında okuması en kolay olanlardan biri. O kadar sevimli ve neşeli bir seri ki… Okumak için ertelenmemeli!
Gerçek dünyadan bağımsız olarak, yalnız olmadığımızı hissetmek ve hikayelerde kendimizden bir parça bulmak, bir insanın hayatta yaşayabileceği en güzel his ve bununla birlikte, hayatın bizim için her zaman geçip gideceğini ve devam edip ilerleyeceğini bilmek ve inanmak, muhteşem bir dirençtir.

Avonlea'lı Anne, Anne'in on altı ile on sekiz yaşlarındaki hikayesini anlatıyor. Üniversiteye gitmeyi şimdilik Green Gables'da yardımcı olmak üzere ertelemiş ve yerel bir okulda öğretmenlik yapmaya başlıyor. Ana okulunda öğretmen olarak çalışmaya başlaması ile hikaye boyunca maceralar ve zorluklarla karşılaşmaya başlıyor. Anne'in bir genç kız olarak büyüme sancılarını da okuyoruz. İdealler ve gerçeklik arasında denge kurma mücadelesi takdire şayan. Hepimiz aynı şeyleri yaşamadık mı?

Anne burada yetişkinliğe doğru ilk tökezleyen adımlarını atıyor ve bu değişim hem büyüleyici hem de hüzünlü. Anne her zaman özgür ruhlu kalacak olsa da onun bu canlılığını ve etkili bir öğretmen olacak kadar geliştiğini görmek büyüleyiciydi. Bu kitabın her bölümü, tıpkı önceki kitapta olduğu gibi, farklı bir anekdot. Ancak hepsini bir arada okuduğumuzda, karakterin her gün başına gelen olaylarla nasıl büyüdüğünü görüyoruz.

Ayrıca, güzel hayal gücünü, doğadaki güzelliği, neşeyi ve dostluğu görme yeteneğini de kaybetmediğine şahit oluyoruz. Zamansız karakterler ve unutulmaz anlar, bu serinin nesiller boyu gönüllerde ve raflarda yer edinmesini sağlamaya devam etmiştir. Hoş, rahatlatıcı, sevimli ve zaman zaman komikti.

Eğer parlak ve ilham verici bir dünya görüşüne sahip tarihi kurguları seviyorsanız, bu seriyi mutlaka okumalısınız. Şimdiye kadar okuduğum klasikler arasında okuması en kolay olanlardan biri. O kadar sevimli ve neşeli bir seri ki… Okumak için ertelenmemeli!
Kitap, Irvin Yalom'un psikoterapi deneyimlerini konu alan, on öyküden oluşan bir derleme. Her öyküde ölüm, çözülememiş pişmanlık duygusu, duyarsızlaşma, gerçeklik algısı, kelimelerin insan üzerindeki etkisi ve kalıplaşmış bir dünyada özgün olma gibi temalar ele alınmış. Bu kitabı okumadan önce çok fazla erteledim ve bir türlü okumaya fırsat bulamadım. Fakat okuduktan sonra daha erken okumuş olmayı istedim ve kitap, ilk satırlarından itibaren kendine bağladı.

“Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok. Hepsi geçici. Hem anılar hem de onların nesnesi. Her şeyi unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın. Bil ki çok geçmeden hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın.”

Yalom burada, danışanlarının hayatlarından çoğunun bastırmaya çalışarak geçirdikleri varoluşsal gerçeklerle yüzleşmelerine odaklanıyor ve her zamanki gibi, bu sayfalarda yer alan iç görüler son derece anlamlı ve hayatın içinden. Kitaptaki karakterler, geleneksel sınıflandırmaların ötesinde sorunlarla boğuşuyor. Genç bir adam, cinsel ilişki yoluyla ölümün dehşetini bastırmaya çalışıyor. Acımasız zamanın getirdiği sınırlamalar altında ezilen yaşlı bir adam, gençliğin verdiği doğallığa ve bunun verdiği sınırsız umut hissine özlem duyuyor. Ölmekte olan bir hasta anlam arayışına giriyor. Bir hemşire başkalarını önemsiyor ama kendisi için hiç teselli bulamıyor. Biri daha iyi bir geçmiş özlemi çekerken, diğeri eksik kimliğini başka birinin imajına yerleştirerek telafi etmeye çalışıyor. Yalom, hayatın bir fırsat, ölümün ise son olduğunu apaçık ortaya koyuyor ve ancak ölümü anlarsak, hayatımızın potansiyel olarak yoğun ve bütünsel hale gelebileceği, mesajını veriyor.

Irvin Yalom, son birkaç yıldır en saygı duyulan yazarlardan da biri ve bence en saygı duyulan psikoterapistlerden de biri, ama yine de değerinin yeterince bilinmediğini düşünüyorum. Dr. Yalom'un kalemi umut, güven ve rahatlık hissettirir. Karakterleri, güzellik, acı, gerçeklik ve sayfaların ötesinde yaşatan bir anlatımı vardır. Benim için gerçekten bir deha ve ilham kaynağıdır. Yalom'un hiçbir kitabını okuyup da keyif almadığımı hatırlamam. Ancak burada ilgi, odak ve tür konusunda da bir iştahınızın olması gereklidir. Varoluşçu terapiye ve bunun tipik hastalarda nasıl ortaya çıktığına dair ilginiz varsa daha fazla bilgi edinmek isteyenler, bu kitabı ve yazarın diğer kitaplarını da denemeliler. Yalom'un her eserini tavsiye ettiğim gibi, çoğunlukla sevileceğini düşünerek bu kitabını da tavsiye ediyorum.