Toplam yorum: 3.284.424
Bu ayki yorum: 5.930

E-Dergi

Yasin özcan Tarafından Yapılan Yorumlar

25.08.2010

Ezanın Türkçe olarak okunması meselesi beni her zaman çok ilgilendirmiştir.Gayr-i İhtiyari bu konu dikkatimi daima celbetmiştir.Bilindiği gibi bu Türkçe ezan;1932 yılından 1950 yılına kadar bu şekilde okunmuştur.”Tanrı uludur,tanrı uludur” diye başlamaktadır.
İnkılapçılık hastalığına tutulmuş ve her şeyde inkılap yapmayı marifet zanneden bir zihniyetin eseri idi bu durum.Dinde bile inkılap ! bir düşünsenize.Bu inkılap hastalığı o kadar olmuştu ki;bugün CHP’nin altı okunu oluşturan oklardan da bir tanesini temsil ediyordu.İnkılap deyince nedense aklıma hep şu anekdot gelir.Milliyet gazetesi eski baş yazarlarından olan Abdi İpekçi ile İsmet İnönü’nün bir röportajı vardır.Bu röportaj Milliyet gazetesin de yayınlanmıştır.Burada İsmet paşa mealen şöyle söylüyordu “Biz Mustafa kemal paşa ile geç saatlere kadar içerdik ve sarhoş olur ortaya acayip fikirler atardık.Sonra öbür gün bütün bu fikirleri unutur,aynı şekilde uçuk fikirler üretir ve tekrar unuturduk.Fakat öyle bir zaman geldi ki;artık bu uçuk fikirleri uygulamaya başlamıştık” İşte görüldüğü gibi o uçuk fikirler konjüktüre uygun olmadığı için unutulur-yani uygulama alanı olmadığı için-bu fikirler hep rakı sofralarında kalırdı.Bu gibi örnekler pek çoktur ve Cumhuriyet döneminde nasıl rakı masalarında bu milletin kaderine tahakküm edildiği de ortaya çıkmaktadır.Öyle zannediyorum ki;bu Türkçe ezan meselesi de bir rakı masasında alınmış bir karardır ve tek kişinin kararıdır.

İşte Sultanahmet kitap fuarında-şimdi Beyazıt-dolaşırken Timaş yayınevinin standına göz gezdiriyordum ki;bu kitap derhal dikkatimi celbetti vallahi heyecanlanmadım desem yalan olur.Çünkü ne zamandır böyle bir monografi bulup okumak istiyordum.Derhal kitabı alıp eve geldim ve okumaya başladım.Doğrusunu söylemek gerekirse ilk başta umduğumu bulamadım.Ben kitabın tamamen bu konuya hasredilmiş ve arşiv kaynakları ile çalışılmış olduğunu hayal etmiştim.Fakat gördüm ki;kitap kısa bir girizgahtan sonra sözlü tarih tarafına geçiyor.Bunu ilk başta pek hoş karşılamadım ama sonra okudukça gayet beğendiğimi söylemeliyim.

Mustafa Armağan konu ile ilgili olarak kısa bir giriş yapmış elli sayfa kadar.Fakat ben bunu yeterli görmüyorum.Mademki kalemi eline aldın daha kapsamlı bir çalışma yapsaydın diyorum.Kitabın ikinci bölümü ise sözlü tarihten oluşuyor.Buda Mustafa Armağan’a gönderilen yazıların bir bileşimi.Üçüncü bölüme ise merhum Mehmet Akif üstadımızın yakın arkadaşlarından Eşref Edip beyin yazısı ile son buluyor.

Bu kitabı okurken kah hayıflanıyorsunuz kah birilerine diş biliyorsunuz.Gönderilen sözlü tarih yazıları ise insanı bazen acı acı güldürüyor desem herhalde mübalağa etmiş olmam.Bu ezan meselesi gerçekten milletin kalbine saplanmış bir hançer gibi.Yasak kalktıktan sonra memleketin her yerinde bir bayram var-bayram havası değil resmen bayram-18 sene boyunca bu millete bu zulmü reva görenlerin acaba niyeti ne idi bunu da iyice düşünüp ortaya koymalı.Sözlü tarih bölümünde öyle diyaloglar anlatılıyor ki bunun tarifi mümkün değil.O yüzden bu kitabın ivedilikle alınıp okunmasını şiddetle tavsiye ediyorum.Bu kitapta beni çok etkileyen bir yazı var ki onu buraya almadan edemeyeceğim.Yazı aşağıdadır.

“Siirt ili Eruh ilçesi bağköze köyündeniz(Kürtçe adı Ayne)köyümüz Türkçe ezanın okunduğu köylerdendir.
Babaannem Ayşi Batur yaklaşık 90 yaşında ve Türkçe bilmiyor.Şu an Van merkezde küçük amcam ile birlikte yaşıyor.Türkçe olarak bildiği tek söz,”tanrı uludur”kendi şivesi ile “tanri ulidir” den ibarettir.
Anlayacağınız,köyümüze devlet,hizmet oarak bu şekilde,yani Türkçe ezanla gelmiş! Devlet,resmi/ideolojik devlet anlamında,sağlıkocağı olamayan,böylelikle doktoru,hemşiresi,okulu,öğretmeni,çeşmesi dahi bulunmayan bir köye Türkçe ezan yolu ile güne 5 kez uğruyormuş!” Dikkat ediniz bu köyde Türkçe bilenlerin sayısı,bugün Türkiye de İngilizce bilenlerin sayısına orantılıdır.

23.08.2010

Hatıratlar şüphesiz ki;birinci elden kaynaklardır.Hatırat sahipleri olaylara ve diyaloglara birebir şahit olduklarından elbette muteber sayılmalıdırlar.Lakin şunu da göz ardı etmemek lazımdır ki;hatırat sahipleri her zaman kendilerini ön plana çıkarırlar.Öyle zannediyorum ki;bu psikolojik bir durumdur.Tabii burada kendini tarih önünde temize çıkarmak gibi bir gayede söz konusudur.

İşte bu kitapta bir hatırattır.Ayşe Osmanoğlu’nun hatıratı.Ayşe sultan,II. Abdülhamid’in kızıdır,Sarayda doğmuş,büyümüş ve saray terbiyesi ile yetişmiştir.Biz bunu kullandığı dilden bile pekala anlayabiliyoruz.O,konulara birebir vakıftır ve anlattığı meseleler de bizim için oldukça ehemniyetlidir.

Bu kitaptan öğrenilecek bir çok şey vardır.Yakın tarihimizi daha iyi anlayabilmek için başvurulacak yardımcı bir kaynaktır.
Kitap,aslında Ayşe sultanın bir hatıratı mesabesindedir.Fakat Ayşe sultan,II Abdülhamid gibi bir sultanın kızı olduğu içinde yazdıkları bir değer taşımaktadır.Kitapta saray hayatına mahsus bir çok konuyu birinci ağızdan öğrenmeniz mümkündür.Ayrıca siyasi bazı konulara da vakıf olabilirsiniz.

Bu kitabı okurken insan gerçekten çok etkileniyor.Etkilenmemesi de zaten mümkün değil.Yeri geliyor gözlerinizden yaşlar boşandığı oluyor.Osmanlı hanedanı gerçekten çileli bir hanedandır.Bu kitabı okursanız bunu çok iyi idrak edersiniz.

Fakat kitapta bir çok baskı hataları mevcuttur.Umarım ki;yayınevi diğer bir baskıda bunları tashih etsin.

16.08.2010

Prof. dr Vahdettin Engin bu kitabı yazmakla iyi bir hizmette bulunmuştur.Filistin de bugün yaşananları daha iyi anlayabilmek için tarihi arka planı oldukça iyi bilmek gerekir.Bunun içinde bu kitap iyi bir başlangıç olabilir.Fakat kitap çok muhtasar olduğu için ancak bir başlangıç olabilir.Kitap genel olarak arşivden faydalanarak yazılmıştır.Bundan dolayı oldukça sağlam temellere oturduğunu söyleyebilriz.
03.08.2010

Uluğ Iğdemir’in “Kuleli vak’ası hakkında bir araştırma” adlı çalışması bu konuda yayınlanmış tek müstakil eserdir.Aslında bu kadar önemli bir konuda daha önce bir monografi kaleme alınmaması ilginçtir.Kuleli vak’ası ile ilgili bilgiler değişik kaynaklarda dağınık olarak bulunmakta ve yazar da bunları zikretmektedir.Bu konuya ilk olarak Mustafa İslamoğlu hocanın “Anadolu da İslami hareketler ve kıyamlar tarihi” adlı çalışmasın da rastlamıştım.Orada Mustafa hocanın kaleminden-ki çok güçlü bir kalemdir-olayı bambaşka bir şekilde okumuştum.Yazarın ise eseri kaleme aldığı tarihi ve o günkü ideolojik şartlanmışlığını göz önüne alırsak,tam tersi bir tablo çizdiğini ifade etmek gerekir.Yazar konuyu “İRTİCAİ” olarak ele almaktadır.

Eser gayet kısadır.Eserde çok derin düşünce izlerine ve mütaalalara rastlanmamaktadır.Zaten yetmiş altı sayfa olan eserin yarısı da Başbakanlık Osmanlı arşivinde bulunan belgenin transkripsiyonundan ibarettir.Eserin sonuna da arşiv belgelerinin fotokopileri konmuştur.

Yazar genel olarak arşiv belgelerinin ışığı altında ve o fikir etrafında mütalada bulunmuştur.Oysa bir ihtilal cemiyeti olması hasebiyle,mahkemenin ne kadar objektif olacağı malumdur.Yazar bu konuya hiç dikkat etmemiştir veya işine o şekilde geldiği için buna göre fikir beyan etmiştir.Eserin tek güzel tarafı belgeyi yayınlamasıdır.Bunun dışında yazarın fikirlerinin bir kıymeti harbiyesi yoktur.

Bu konuda iyi bir tahlil ve konuyu çok iyi değerlendirmesi bakımından Mustafa hocanın adı geçen eserini tavsiye ediyorum.

01.08.2010

Mustafa Armağan'ın Abdülhamit üzerine yazılmış olan ikinci kitabı.Çeşitli makalelerden oluşan kitabın;okuması oldukça kolay ve zevkli.Mustafa Armağan Osmanlı ve özellikle Abdülhamit konusunda çok mutaassıp ve buda onun tam objektif olmasını engelliyor bana göre.Birde Sultan hamid'i her derde deva görmesi ve onu her kapıyı açan bir "maymuncuk" gibi sunması da pek hoş değil doğrusu.