Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

İlber Hoca'nın genç okurları düşünerek hazırlattığı kitaplarından biri: “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?”. Bunu, önsözde, “Özellikle genç okuyucularımla böyle bir sohbeti gerekli gördüm” diyerek ifade ediyor. Bizzat kaleme aldığı bir kitap değil. Kitap kapsamında kendisiyle Yenal Bilgici tarafından yapılmış söyleşilerin derlenip belli konulara göre tasniflenmesiyle ortaya çıkarılmış bir eser.

Eser sekiz bölümden oluşuyor. "Bir Ömür Nasıl Yaşanır?", aynı zamanda ilk bölümün de başlığı. “Hayatımız temel olarak dörde ayrılır: 12-25 yaşları arası, 25-40 arası, 40-55 arası ve nihayet şimdi benim de bir süredir yaşadığım dönem, yani 55 sonrası.” Sonra da tek tek bu yaş dönemlerinde yapılması gerekenleri genişçe sıralıyor, tanınmış birçok kişiden ve kendisinden örnekler veriyor.

“Kimden, Ne Öğrenilir?” başlığı altında temel olarak “Farklı insanları arayıp bulun, dünyanız değişsin.” vurgusunu yapıyor. Öğretim hayatının başından itibaren eğitim aldığı ya da bir şekilde yollarının kesiştiği, Mübin Beken, Rudolf Karlburger, Belkıs Söylemezoğlu, Sevil Yurdakul, Halil İnalcık, Nermin Abadan-Unat, Şerif Mardin, Behice Boran, Yaşar Kemal, Can Yücel gibi isimlerle yaşadıklarını anlatıyor.

“İnsan Kendi Kendini Nasıl Yetiştirir?” başlığı altında, “Entelektüel, üstüne vazife olmayan işlerle ilgilenen kişidir. Örneğin mesleği kimyacılıktır ama coğrafya veya tarihle de uğraşır, resim yapar. Bu iş öteden beri böyledir. Kendi dünyasının dışıyla ilgilenendir entelektüel… Kendinizi geliştirmek, yetiştirmek istiyorsanız, işinizle gücünüzle ilgili olmayan konularla da ilgileneceksiniz. Mühendis de olsanız örneğin, coğrafyayla tarihle uğraşacaksınız, müzikten anlayacaksınız, dans edeceksiniz. Milletin hâlini dert edineceksiniz.” diye söze devam ediyor.

Nasıl çalışmalı, nasıl seyahat etmeli, eğitimde tercihler nasıl olmalı, neler izlenmeli-dinlenilmeli-okunmalı ve yaşanılan şehirden nasıl yararlanmalı soruları da diğer bölümlerde cevaplarını buluyor.

İlber Hoca, aralarda çokça öğütler veriyor:

“Becerilerinize gerçekten uyan mesleği seçiniz. Kendi kapasitenizin altında çalışmayın; kendinize bol ya da dar gelen bir gömleği giymekten kaçının.”
“Ne yaşadıysanız yüzünüze yansır. İnsanın yüzü bir kitap gibi okunabilir. İfadeniz bomboşsa da hiçbir şey yaşamadığınız fark edilir. Bundan kaçının, monotonluktan uzaklaşın. Yüzünüz ifadesiz kalmasın.”
“Dil, dünyanızı rahatlıkla değiştirir; sizi farklı, belki hayal bile etmediğiniz yerlere taşıyabilir. Demek ki içinde bulunduğunuz çevreyi, öğrendiğiniz dil sayesinde yırtacaksınız. Ama unutmayın, tek bir dil öğrenmek asla yetmez. En az iki-üç dil bilmelisiniz.”
“Kabiliyetleri tespit eden, çocukları ona göre yetiştiren bir sistem kurmamız gerekiyor. Hiçbir toplum yetenekli çocuklarını harcayacak lükse sahip değildir.”
“Ezber ve tekrar öğretimin temelidir. Lisan da matematik de coğrafya da ezberleyerek öğrenilir. Gençlere tavsiyem, bunlara kanıp ezberi bırakmamalarıdır.”
“Çocukların yokluğu, zorluğu, mahrumiyeti bilmesi lazım. Bunu ona siz göstereceksiniz. Eğitimin tümünü okul veremez; eğitim satın alınacak, herkese aynı şekilde hitap eden bir ürün değildir.”

Kitabın sonunda söyleşide bazı ismi geçenlerin kimler olduğuna dair kısa kısa bilgiler de hazırlanmış.

Rehber niteliğindeki bu eserde, tecrübeler, birikimler dolu dolu aktarılmış. Hızlıca okunuyor, dili oldukça sade ve akıcı. Kitapla ilgili fikir edinmek için bir program izlemek isterseniz bkz.: bit.ly/3E3YOqc

İlber Hoca'nın sözleriyle yazıyı bitirelim:
“Herkes kendi talihinin mimarıdır; ‘faber est suae quisque fortunae.’ Bu yapı ve uyumu hayatınızın canlı renklerinde ve faydalı yaşamaya çalıştığınız için bunun neticesinin yarattığı olgunluğu yüz hatlarınızda taşır ve etrafa verirsiniz. Hayat, derbederlik ve tembellik için çok uzun; fakat hırsla, yağma ve haydutluk yapmaya değmeyecek kadar kısadır.”

İyi Okumalar!
İlber hocanın Topkapı Sarayı'ndaki görevine devam ettiği dönemde, 2012 yılında ilk baskısı yapılan bu eser, iki ana başlıktan oluşuyor: Biri, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Yakın Tarihimiz, diğeri ise Osmanlı’dan Günümüze Orta Doğu. Konu, geniş bir coğrafyaya yayılı Osmanlı toprakları olunca kitapta çok sayıda alt başlık var. Eserde, son iki asırda geçen ve hala tartışılan, detaylarını merak ettiğimiz birçok konuya yer verilmiş.

İlk bölüme milliyetçilik konusuyla başlıyor İlber hoca: “Hiç kuşkusuz, Türk milliyetçiliği en geç safhada ortaya çıkmıştır. Bunun siyasî doğuşu imparatorluğun ana unsurunun siyasî sorumluluğu dolayısıyla gecikmiştir. Namık Kemal’in “vatan”ı, bugünkü vatan olmaktan çok, bir Osmanlı-İslam vatanıdır. Millet de öyledir.” Ağırlıklı olarak da Osmanlı’nın Balkan topraklarında yaşanan milliyetçi akımları inceliyor: “Balkan milliyetçilikleri, milliyetçiliğin kendisi kadar eskidir; içlerinde tarih bilincine geç ulaşma dolayısıyla, yanlış oluşan kimliği tashih eden kavimler vardır. Ama Balkan milliyetçilikleri (Türkler ve Arnavutlar hariç) Balkan milletlerinin kendi içlerinde oluştuğu kadar dışarıda da geliştirilip desteklenmişlerdir.”

“Arap Baharı” ve sonrasında gündemimizde sıkça yer alan Libya’nın, Roma, Osmanlı ve İtalya tarihindeki öneminden bahsediliyor. Atatürk’ün de içinde olduğu subayların, İtalya’ya karşı yapılan yerel direnişi örgütlemesinden sonra, direnişin 20 yıl daha sürdüğü ve Mussolini’nin kanlı şekilde bunu bastırdığı bilgisini veriliyor.

Osmanlının çöküşü hakkındaki tartışmalara böylesi bir kitapta değinmemek olmazdı: “Önceki çağlarda Türk Devleti geleneğini ve o devletin gelirleri orduya ve dar bürokrasiye yeterliydi. Ama 19. asrın Türk devleti öyle değil. Yani eğitimle uğraşacak, sağlıkla uğraşacak, daimî bir ordu besleyecek ve dahası bu artık modern tekniğe dayalı bir ordu. Bunun için gerekli geniş bir bürokrat kadroya sahip olmak zorunda olduğu şüphesiz. Bunları nasıl karşılayacak? Kendi kaynakları yetmiyor, üstelik bunları kontrol edip modern bir şekilde kayıt altına da alamıyor. Dolayısıyla 18. ve 19. asrın ilmi dâhilinde bütçe yapan, varidat ve mesarifatı önceden öngören ve ona göre harcama yapıp vergi toplayan devlet tekniğini ve mali tekniklerini alamamışlar.”

Cumhuriyetin ilanıyla başlayan tarihi gelişmelere de genişçe yer veriliyor. “1923 meclisi, güya muhalefetin az olduğu daha dikensiz bir gül bahçesi gibidir. 286 üyesi vardır. 286 üyeden sadece 158’i uzun tartışmalardan sonra cumhuriyet rejimine onay vermiştir. Bu sayı yarının biraz üstüdür. Peki diğerleri hayır mı demişti? Onlar sadece müstenkif, çekimser kaldılar. Onay artı sükût biçiminde yeni rejim genelde kabul görmüştü. Başkası artık düşünülemezdi.”

Kitapta ülkemizin anayasal gelişme tarihi, hukuk eğitimi hakkında önemli tespitler mevcut: “Dünyadaki nadir örneklerden olan özgün hukuk devrimini yaptık ama hukuk eğitimine aynı önem ve titizlikle yanaşamadık. Sorunumuz, hukukçu kadroların yetişmesinde niteliğin temin edilememesidir. Yargı hayatımızda bunu acı tecrübelerle gördük. Nitekim birçok hukuk fakültesi açılmasına rağmen az sayıda başarılı öğrenciye nitelikli eğitim verme işinde Galatasaray ve Bilkent gibi kurumlar öncülük ettiler. Bugün bunlara benzer hukuk fakültelerinin sayıları artıyor, artması da gerek. 5 Kasım 1925’in hukuk eğitimimizde önemli bir tarih olarak benimseneceğini ümit edelim.”

Konu demokrasi olunca seçimler, çok partili hayata geçiş, Demokrat Parti, 1960 ve sonrası unutulmamış.

İkinci ana başlık olan “Osmanlı’dan Günümüze Orta Doğu” ise Filistin, Lübnan ve Arap milliyetçiliği gibi konuları işliyor. “Ortadoğu, tarifi yapılamayan bir coğrafya... Çünkü coğrafyacıların aklı dahi bölgenin fiziğinden, hatta ırkların yapısından evvel dinine takılıyor. Bu gayet saptırıcı bir yaklaşım... Çünkü dinlerin hepsi Ortadoğu’nun ürünü... Vahye inanan insanlar için Allah peygamberleri sadece Ortadoğu’ya göndermiş demek lazım. Niçin bu koca kıtanın fiziğine göre tarif yapılamıyor? Tabii ki araştırma tam tamına yapılamadığı için...”

Sohbet kıvamında, akademik düzeyde ağırlığa kaçmayan bir üslupla hazırlanmış, zevkle okunabilecek bir kitap.

Kitap hakkında İlber hocayla yapılan söyleşiyi izlemek isterseniz bkz.: bit.ly/3dFMgKT

İyi Okumalar!
Livaneli’yi takip eden bir okur için deniz kokulu bir eser yazması hiç sürpriz olmamıştır. Kendi adıma bunun zamanını kestiremiyordum sadece. Çünkü Sevdalım Hayat’ta ve kendi hayat hikayesine atıf yaptığı birçok röportajında, denize olan tutkusunu çok net bir şekilde vurguluyor. Bu noktada Hemingway, O’nun için ayrı bir önem taşıyor:

“Hemingway'in bütün kitaplarını ezbere bilirdim ama İhtiyar Adam ve Deniz'in yeri başkaydı. Talihsizlikten de beter bir salao'ya yakalanmış olan ihtiyarı tanıyormuş gibiydim. Karayip Denizi'nin tuzunu cildimde duyuyordum. Ringa balığının ekşi lezzeti dilimi buruyordu. 44 yaşında Karayip Denizi'ni ilk kez gördüğümde tanıyormuş gibiydim. Sanki çocukluğumun denizlerinden biriydi (…) Bir arkadaşımdan, Eskihisar ve Darıca diye iki kıyı kasabasının övgüsünü dinlemiştim. Oralarda denizin tuzuyla yıkanan yaşam beni çok çekiyordu. Özellikle İhtiyar Adam ve Deniz'den sonra, balıktan, denizden ve maceradan başka bir şey düşünemez olmuştum. Aklını kitaplarla bozup yollara düşen Mancha'lı ihtiyar gibiydim.” (Sevdalım Hayat, s. 50, 54)

Livaneli, romanlarına, güncel olsun ya da olmasın, yaşadığı toplumda duyarlılık gösterilen ve kendisinin de dert edindiği bir konuyu harmanlamayı üslup edinen bir yazar, tıpkı Serenad’da ya da Huzursuzluk’ta olduğu gibi. Bu eserinde ise deniz kokulu hayatlara, ülkemizde yaşanan göçmen meselesini dahil ediyor. Eserin kahramanları Balıkçı Mustafa’nın ve eşi Mesude’nin kaderlerini bir şekilde göçmenlerle kesiştiriyor.

Eserin sonuna eklenen röportajda, Balıkçı ve Oğlu hakkında şu ifadeler geçiyor: “İlk gençliğimden beri bir deniz romanı yazma hayalim vardı. Belki de ortaokul lise yıllarıma damga vuran Hemingway tutkusunun bir sonucudur bu.” (s. 129)

Yayınevinin Youtube kanalında paylaşılan, bu eser hakkında yazarla yapılmış söyleşiyi izlemek isterseniz bkz.: bit.ly/3DZGE95

İyi Okumalar!
Uzman Doktor Eyyüb Yılmaz, bu eserinde aslında yıllara dayalı olarak bireysel ve mesleki tecrübelerinden edindiği birikimlerini aktarıyor. Yola çıkış hikâyesi, hastalarına uyguladığı ilaç tedavilerinin yanında yaptığı beslenme tavsiyelerinin olumlu ve etkili sonuçlarını fark etmesiyle başlıyor. Bu kapsamda deneyimlediği hastaların arasında mesela diyabet hastaları ve bir türlü çocuk sahibi olamayanları zikrediyor. Kendi beslenme alışkanlıklarını sorgulaması da bu yolculuğunda önemli katkılar sağlamış görünüyor. Kırkıncı sayfaya kadar olan satırlarda, belli yaşlara kadar türlü hastalıklarla geçen hayatını ve tek tek bu engelleri nasıl aştığını okuyacaksınız.

“Emin olduğum gerçek şu ki sofranızı düzeltmeden hiçbir probleminize kalıcı çözümler üretemezsiniz. Benzer şekilde duygu dünyanızı ve düşünce yapınızı iyileştirmeden de bütüncül bir ‘iyiliğe’ kavuşamazsınız (...) Beslenme konusunda yanlışlarımı düzelttikçe ve güçlü besinler keşfettikçe kendimde yavaş yavaş gerçekleşen değişimlerin güzel sonuçları herkes tarafından fark edilmeye başlamıştı. Doğru besinlerin onarıcı etkisi gözle görülür hale gelmişti.
İşin güzel tarafı ise tüm bu süreçlerden geçerken sihirli sonuçlara ulaşmıştım. Yani hızlı yaşlanmanın nedenlerini fark etmeye başlamıştım (...)” (s. 40)

Yazar, kitaba adını veren Hızlı Yaşlandıran 18 Hata’yı şu başlıklarla sıralıyor: Kontrolsüz duygular, hayvansal ürünler, akşam yemekleri, antioksidan alımı, doğru bilinen yanlışlar, kontrolsüz nefes, hızlı yemek yeme, doğru su tüketimi, pişirme hataları, kullanma sıklığı, uyku kalitesi, temiz hava, derin açlık, ağır metaller, yemekten haz alma, yiyeceklerin saklanma koşulları, radyasyon, ilaçlar. (s. 41-92)

Kitap içeriği, bu 18 hatadan çok daha kapsamlı. Eserde spor yaparken dikkat edilmesi gerekenler, aralıklı oruç tutulması, detoks, içecek tercihleri, beslenmenin genel kaideleri gibi sağlık için önem arz eden başkaca konulara da genişçe yer verilmiş. Eserde nasıl beslenelim sorusu da cevapsız bırakılmamış. Onlarca yiyecek ve içecek tarifi özenle aktarılmış (s. 275-323)

Yazarın, eser içeriği hakkında verdiği birçok bilgiye, "Doktor Fitt" isimli YouTube kanalından ulaşabilirsiniz.

İyi Okumalar!
Yazar Ingmar Karlsson, İsveçli üst düzey bir diplomat. Yıllarını verdiği diplomasi ve uluslararası ilişkiler dışında kendisini, dinler tarihi konusunda uzmanlaştırmış biri. Bu yönü, Lund Üniversitesi tarafından teoloji alanında aldığı fahri doktora ünvânıyla taçlandırılmış (2002). Türkiye’de 2001-2008 yılları arasında İstanbul Başkonsolosu olarak görev yapmış. Orta Doğu ve İslam coğrafyalarında başkaca diplomatik görevlerde de bulunmuş.

Bağdat’tan Kalan Miras’ın takdimi, asırlardır Arap ve İslam karşıtı retoriğin tekrar eden iki miti üzerine kurgulanmış: İlki, İskenderiye Kütüphanesi’nin 642’de şehri ele geçiren Müslümanlar tarafından tahrip edilmesi; Diğeri, 732’de Poitiers Savaşı’nda Müslümanlara karşı galip gelen Kral Charles Martel’in batı dünyasını büyük bir çöküşten kurtarması. Her iki mit hakkında da yazar, Müslümanlar lehine tespitlerde bulunuyor:

“Kadim Yunan mirasımız ‘iptidai Müslümanlar’ tarafından tahrip edilmemiştir, bilakis 8. yüzyılın sonları ile 9. yüzyıl boyunca klasik Yunan eserlerini Müslüman ve Hristiyan münevverlerine Arapçaya tercüme ettirdikleri için Abbâsî Hanedanlığına minnet borçluyuz… Oysaki Avrupalı güçler savaştan (Poitiers’ten) galip ayrılmalarına rağmen, ‘Serazen’ adı verdikleri Müslümanları Avrupa’dan çıkarmak bir yana dursun, Pirenelerin öte yanına sürmeye bile layıkıyla muvaffak olamamışlardı…” (s. 16)

Yazar, kitabı yazma amaçlarını, klasik Yunan kültür mirasının Müslümanlarca nasıl korunup günümüze aktarıldığını göstermek, “Batı medeniyeti, İslam medeniyetinden üstündür” gibi ısrarcı mitleri çürütmek ve Avrupa ülkelerinde yayılan İslamofobik ve Arap karşıtı propagandaların tarihsizliğine ışık tutmak olarak sıralıyor.

Esere, tarihi bir arka plan ile başlanıyor. Hristiyanlığın ortaya çıkışından itibaren yaşananlar, Roma’da resmi bir din olarak kabul ve yayılma süreci, İznik’te yapılan toplantı (325) gibi temel noktalar kısaca anlatılarak konu Nusaybin, Musul ve Cündişâbur şehirlerinin öğrenim merkezleri haline gelmesine getiriliyor. İslam dininin ortaya çıkması ve Müslümanların kısa sürede Bizans sınırlarına ulaşması ile sağlanan temaslar ile Orta Doğu çehresindeki değişim süreci, Bağdat şehrinin kurulmasıyla başka bir boyuta taşınıyor (762). Abbasi Halifesi Mansur’un sıfırdan bir başkent inşa etme süreci, sadece duvarlar yükseltmekten daha fazlasını ifade ediyordu: “… Böylece 9. yüzyılda Bağdat, İtalya Rönesansı’na mümasil bir şekilde bilim hamilerinin finanse ettiği ve insanların entelektüel prestij kazanmak için rekabete giriştikleri bir yer oldu." (s. 34) Halife Harun Reşit’in oğlu Me’mun dönemindeki çeviri çalışmalarının, Hikmet Evi’nin (Beyt-ül Hikme) kurulmasıyla akademik bir çatı altına alınması, kütüphane haricinde oluşturulan irfan meclislerinde yapılan entelektüel tartışmalar, çeviri işiyle uğraşanlara ödenen yüksek meblağlar ilgi çekici alt başlıklardan sadece birkaçı.

“Benî Mûsa ailesi en iyisi için 500 dinar maaş ödüyordu. O zamanlar bir dinar 4,25 gram saf altın değerindeydi. Bugünkü parasal değeriyle aylık yaklaşık 25 bin dolarlık bir maaşa karşılık geliyordu. Bu, en yetenekli ve haris mütercimlerin Bağdat’a gelmelerinin önünü açtı." (s. 41)

İzleyen sayfalarda Tıp, Astronomi, Doğa Bilimleri ve Coğrafya gibi başlıklarla bilimler ve bilim insanları hakkında önemli detaylar sıralanıyor. Mesela İbn-i Sina’nın tıp alanına, Câbir bin Hayyân’ın kimya alanına, Harezmî’nin matematik alanına katkıları bunlardan sadece bir kısmı. Hemen ardından nasıl bir gerileme yaşandığı da açıklanmış: “… İslam dünyasında filozoflara, bilim adamlarına ve şairlere ilahi düzene karşı çıktıkları için zulmedildi. Kur’an’ın özgürce yorumlanması yasaklanarak ‘taklit’ prensibi benimsendi. Bunun yerine bilinmesi gereken her şeyin zaten bilindiği ve zamanla gün ışığına çıkacak olan bilgiler için vahyin yegâne güvenilir kaynak olduğu tezi kabul edildi…" (s. 83)

Eserde Endülüs konusu ayrı başlıklarla işlenmiş. Endülüs’teki bilimsel faaliyetler, bilim insanları ve bilginin sonraki kuşaklara ne surette aktarıldığı konuları unutulmamış. Tarihsel süreci detaylıca verilen Endülüs için nihayetinde Müslüman İspanya’nın bir mit mi yoksa gerçek mi olduğu konusu da tartışılmış: “Endülüs’deki dini müsamaha ve serbestiyet, bugünün standartlarıyla kıyaslandığında eksik sayılabilse de Orta Çağ’ın kendine özgü şartları göz önünde bulundurulduğunda olağanüstüydü. Yaşam, kişinin kendi kültürünü rahatlıkla başkaları ile yüzleşerek yaşayabilmesi şeklinde karakterize edildi…" (s. 116)

Yazar, ana konuyla bağlantılı olmasına rağmen, genel olarak üzerinde pek durulmayan, dolayısıyla dikkatlerden uzak olan Sicilya hakkında mesai harcamış. Son olarak da işlerin ne zaman ve neden yanlış gittiğini irdeleyip eserini noktalamış.

Eser çevirisine değinmemek emeğe saygısızlık olur. Oldukça başarılı olmuş. Dipnotlar, atıflar, adeta ayrı bir kitap olacak titizlikte hazırlanmış. Çevirmenin dipnotlarda kullandığı kaynakların, yazarın atıf yaptığı kaynaklardan katbekat fazla olması sanırım fikir vermede yeterli olacaktır. Bu durum, ilave araştırma yapmak isteyen okur için de normal okur için de avantajlı bir zemin oluşturmuş görünüyor.

Meraklıları için kıymetli bir eser.

İyi Okumalar!