Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

06.09.2022

Karlsson, 2001-2008 yılları arasında İstanbul İsveç Başkonsolosluğu görevinde bulunmuştur. Büyükelçi olarak görev yapmamıştır.
Son yıllarda özellikle sosyal medyanın yoğun kullanımı sayesinde sağlığımız açısından doğru bildiğimiz nice bilgilerin yanlış olduğunu, her gıdanın her insana aynı şekilde fayda vermediğini, hasta sayılarının inanılmaz şekilde artmasında yanlış hayat tarzlarımızın etkili olduğunu ve daha nicelerini büyük bir hayretle öğrendik. Bu sürecin önemli bir katkısı da alternatif ya da tamamlayıcı tıp denilen bir gerçeğin iyice bilinir hale gelmesi oldu. En azından bu alanın, avam lisanıyla üfürükçülük ya da “koca karı” ilaçları gibi alaycı ifadelerle tabir edilmeyecek kadar önemli ve kadim bir geçmişinin olduğunun farkındalığı arttı. Bize çok yakın coğrafyalarda, mesela Orta Asya Türk Devletleri’nde, Rusya’da ve Çin’de bu konuda önemli bir geleneğin yaşatıldığını, nesilden nesile aktarıldığını, devlet kurumlarında eğitiminin verildiğini öğrendik. Gerçek Tıp kitabının yazarı Aidin Salih de ömrünün büyük kısmını, bu alanda sarf etmiş önemli isimlerden biri.

Yazar, 2. Dünya Savaşı yıllarında Ukrayna’nın Alman işgalinde olduğu dönemde doğdu (1943). Lugansk Tıp Koleji’nde ve sonra Taşkent Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde okudu. Modern tıp hakkında aklında oluşan sorular, 1980’lere doğru İbn-i Sina üzerine araştırmalarını arttırdı, alternatif tıp alanına yöneldi. Ortodoks inanca sahip bir aileden gelse de müslümanlığı tercih etti. Hayatının son dönemlerini Türkiye’de geçirdi. 2014’te vefat etti.

Eserinde öncelikle hastalık sebeplerini inceliyor. İşin ilginci, belki çok da dikkat etmediğimiz, zararının olduğunu hiç tahmin edemediğimiz, önümüze konulan pek de taze sayılmayan yemekler, soğuktan çatlayan ellerimize sürdüğümüz kremler ve çok çiğnemeden yuttuğumuz yiyecekler (…) meğerse hastalıklara kapı aralıyormuş. Katkılı yiyecekler, aromalar, tarım ilaçları ya da bilinçsizce kullanılan tıbbi ilaçlar, eserde bu kapsamda ele alınan başlıklardan birkaçı.

Hastalıkların nasıl başladığı, genel olarak sağlığı koruma yolları, hastalıklar için öneriler, doğal olarak temin edilebilen ilaçlar, kitapta önemli bir yer tutuyor. Eserin son kısımlarında ise DNA’daki değişimler, zihin kontrolü ve nanoteknoloji başlıklarına yer verilmiş.

Modern tıp eğitimi almış bir hekim ya da alternatif tıp alanında uzmanlığı olan bir kişi olmadığımı dürüstçe ve açıkça belirtmem gerekli. Dolayısıyla burada, modern tıp ve geleneksel tıp tartışmalarına girmek haddim değil. Sade bir okur olarak, bu kitabın, ciddi bir emekle hazırlanıp okura sunulduğunu düşünüyorum. Bilgi kaynağı olarak zengin ve yoğun bir içeriğe sahip. Piyasada benzer yayınlar arasında yazarından ötürü öne çıkan ve dikkat çeken bir başucu eseri.

İyi Okumalar!
Dr. Victor Emil Frankl, bir psikoterapi türü olan logoterapiyi ortaya çıkaran Avusturyalı bir tıp doktoru (1905-1997). Aile üyeleriyle 1942’den 1945’e kadar Nazi toplama kamplarında kalması, belki de hayatının en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Auschwitz ve Dachau da dahil dört kampta geçirdiği günlerden sonra Viyana’ya dönerek deneyimlerini ve teorilerini eser haline getirdi.

Frankl’in anlam arayışının çocukluk dönemlerinden başladığını başka bir eserinden öğreniyoruz. Daha üç yaşındayken doktor olmaya karar veren yazar, dört yaşındayken, bir gece ölmekten kurtulamayacağı düşüncesiyle yerinden fırladığını anlatıyor: “Gerçi aslında hayatımın hiçbir döneminde ölmek korkusu değildi bana musallat olan; daha çok bir tek şu soruydu kafama takılıp duran: Hayatın geçiciliği onun anlamını yok ediyor muydu? Bu sorunun sonunda ulaşabildiğim cevap şu oldu: Kimi bakımlardan zaten asıl ölüm hayata anlam kazandırıyordu (…) Yaptığımız, ortaya koyduğumuz, yaşadığımız ve öğrendiğimiz ne var ne yoksa bunları geçirmiş olma hali içine yollayıp kurtarıyorduk ve hiçbir şey ve hiç kimse onları bir daha dünyanın içinden silip atamıyordu.” (Hayatın Anlamı ve Psikoterapi, s. 10)

İnsanın Anlam Arayışı’nın somut bir esere dönüşmesi, esaret günlerini izleyen dönemde gerçekleşiyor (1945). Otuzdan fazla dile çevrilmesi ve milyonlarca satış rakamlarına ulaşması kitabın ne denli karşılık bulduğunun açık delili. Orijinal Adı, Man’s Search for Meaning olan eserinde Frankl, aslında logoterapiye giriş yapıyor denilebilir. Logos, Latince bir kelime ve tam olarak ‘anlam’ kelimesine karşılık geliyor. Logoterapi ise insanın, hayatının kişisel anlamını bulmasına yardımcı oluyor. O’na göre içinde bulunduğu en kötü şartlarda dahi hayatını devam ettirmek için insanın bir anlam arayışı vardır, bu da hayatta kalmak için bir motivasyon kaynağı olarak durmaktadır. Frankl, intihara kadar götüren umutsuzluğa karşı çözüm olarak hayatın somut gerçekliği içinde anlam arayışını gösteriyor.

Psikanalizde geçen insan hayatındaki birincil hedefin “haz” olduğu ve insanı güçlendiren en temel unsurun “güçsüzlük” olduğu görüşüne karşılık logoterapi, esas olarak hayattaki anlam arayışının insanı harekete geçirdiğini, anlam arayışının bir motivasyon sağladığını savunur. Geçmiş yaşam öykülerinden ziyade geleceğe ve anlam arayışına yönelik bir tedavi yolu izler.

Kitabın üçte ikilik kısmı, yazarın 2. Dünya Savaşı’nda esaret altında geçirdiği kamp günlerinde yaşadıklarını içeriyor. Burada yaşananlar sayesinde logoterapiyi inşa ediyor. Kampa alınan insanların, kampa giriş sonrası, kamp hayatına uyum sağlamasına ve hayatta kalabilirse serbest kalmasına kadar olan dönemde yaşananlar yazarın gözünden önümüze seriliyor. Kalan üçte birlik kısımda ise logoterapinin genel ilkeleri açıklanıyor. Aslında kitap, ilk yazıldığında sadece anılardan oluşuyormuş, yayıncının isteği üzerine teorik kısım da eklenerek esere son şekli verilmiş.

Oldukça sade ve anlaşılır yazılmış bir eser. Çevirisi başarılı. Kamp günlerine dair anlatılanlar, can sıkıcı olsa da akıcı üslubuyla heyecanla okunan, çokça dersler çıkarılacak kıymetli bir kaynak.

Kitabın sonundan bir alıntıyla yorumu bitirelim: “Azizleri” anmaya gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını elbette sorabilirsiniz. Sadece onurlu insanları anmak yeterli olmaz mı? Bu insanların azınlık olduğu doğrudur. Dahası, hep azınlık olarak kalacaklar. Ama ben burada, azınlığa katılmaya yönelik bir çağrı olduğunu anlıyorum. Çünkü dünya kötü bir durumda ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek.
Bu nedenle uyanık olalım; iki anlamda uyanık olalım:
Auschwitz’den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz.
Hiroşima’dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz. (s. 166)

Victor Frankl’in, konuyla bağlantılı olarak, insanlığın ayakta kalabilmesi ve yaşanan felaketleri bir daha yaşamaması için ortak değerler oluşturulması gerektiğine dair konuşmaları için bkz.:
bit.ly/3plH1C2 (Çeviri Konuşmalar)
bit.ly/3JUzdAF (Kitlesel Suç Yoktur-1988)

İyi Okumalar!
Yahudiler, tarih boyunca hemen her coğrafyada var olmuş, insanlığı etkileyen birçok gelişmede rol almış etkili bir millet. Hal böyle olunca insanlık tarihinden bahis açıldığında Yahudilere dair fazlasıyla detay olduğu ortada.

Bugüne kadar haklarında çok sayıda tarih kitabı yazıldı. Yazılmaya da devam ediyor. Mahmut Nana’nın “Yahudi Tarihi” eseri de bunlardan biri. Nana’nın ayırıcı vasfı, Arap asıllı bir yazar olması. Konu üzerine yazılmış popüler birçok kitabın bizzat Yahudi ya da Hristiyan asıllı kişiler tarafından yazılmasına alışığız. Arap bir yazarın kaleminden Yahudi Tarihi okumak, bu manada bir farklılık oluşturuyor.

Konu, üç semavi dinin de sahiplendiği paydalar içerdiği için fazlaca tartışmalı alt başlıklar barındırıyor. Dolayısıyla her yazar, ister istemez kendi yetiştiği topluma, inancına ve aldığı değerlere göre sübjektif nitelikler taşıyan eserler ortaya çıkarıyor. Yazar Nana da bu değerlendirme kapsamında. Çeviriyi yapan Ahsen Batur, bunu açıkça ifade ediyor: “Kitabın yazarının Arap olması hasebiyle yer yer aşırı hissi davrandığı zamanlar olmuştur.” Bu sübjektif bakış açısına, konuyu inceleyen başka yazarlarda da rastlanmaktadır. Mesela, yine aynı isimle eser veren Paul Johnson da eserini sunarken “Bu eser, Yahudi tarihinin benim tarafımdan yorumudur. İfade edilen düşünceler ve (varsa) olası yanlışlıklar bana aittir.” şerhini düşmektedir.

“Tarihte Filistin adını ilk kullanan yazar, tarihin babası sayılan Herodot'dur. Herodot, bu ülkeye Syria paleatina adını vermiştir. Ayrıca Aşağı Suriye (Lower Syria) adıyla da biliniyordu. Tevrat'ın ‘Çıkış’ kitabında da Musa'nın Filistin adını kullandığı biliniyor” (s. 15) Nana, 600 sayfalık eserine bu satırlarla, coğrafi olarak Filistin ve civarının tarihini anlatarak başlıyor.

Sonra o bölgelerdeki (Mısır ve Sümer gibi ülkelerin) eski inanışları işleniyor. İbranilerin ortaya çıkışı hakkında oldukça detaylı bilgiler verilmiş. Bunu takiben de soy olarak Tarah, Abram ve İshak gibi atalara ilişkin bilgiler haricinde Yakub, Yusuf, Musa, Davud, Süleyman başlıkları yer alıyor.

Yazar, Filistin ve civarındaki Yahudileri anlatmakla yetinmeyip dünyanın değişik coğrafyalarındaki, mesela Roma İmparatorluğu, Asya, Afrika bölgelerindeki Yahudileri de unutmamış. İslam’ın gelişiyle beraber Müslümanlarla ilişkiler konusu, bizlerin tarih derslerinden bildiğimiz, özellikle Medine dönemi hadiselerinden başlıyor, son olarak Endülüs’te kurulan İslam devleti dönemi dahil uzun yılların gelişmeleri verilerek kitap nihayete eriyor. (Endülüs sonrasından günümüze kadar olan kısım için başka kaynakları taramanız gerekecek.)

Kitapta farklı bölümlerde, işlenen konuyla ilgili bizzat Yahudi kaynaklarına da yer verilmesi okur için önemli olsa gerek. Örneğin, Endülüs dönemi hakkında Nesim Rigvan’ın bir tespiti olduğu gibi aktarılmış: “Ortaçağlar, Yahudi-Müslüman Arap buluşmasının en yoğun ve faydalı olduğu dönemlerdi. Mesela nesillerdir İspanya’da yaşayan Yahudiler daha önceki bazı Hristiyan krallarının elinden çok zulüm ve kötülükler görmüşlerdi. Müslümanlar bu ülkeye gelince Yahudileri maruz kaldıkları zulümden kurtarmakla kalmadılar, aynı zamanda zenginlik ve derinlik yönünden Yahudilerin hiçbir ülke ve çağda ulaşmadıkları kültür seviyesini yakalamaya teşvik ettiler… Yahudiler, tarihte daha önce bir benzerini yakalayamadıkları bu ortam sayesinde -tıpkı Babil Yahudileri gibi- büyük projeleri, önemli çalışmaları gerçekleştirme imkânı yakaladılar.” (s. 580)

Kitabın genelinde, Tevrat gibi Yahudi kaynaklarına ve bunların aksi yönündeki başkaca birçok kaynağa atıf yapılarak bütünün oluşturulması, eserin değerini arttırıyor. Bu çalışma, konunun meraklıları için ve bilhassa karşılaştırmalı olarak okuma yapmayı sevenler için oldukça fazla detay içeriyor. Konuya hâkim olmayanlar içinse bu okumanın, iyi bir zihin egzersizi olacağı muhakkak.

İnsanın Fabrika Ayarları (İFA), üç kitaptan oluşan bir bütün. İlk kitap, “Beden”, özellikle hareket etme ve beslenme düzeni konularında kaleme alınmış. İkinci kitapta, ilişkilerimiz ve stres yönetimi, sonuncu kitapta ise bizi bağlayan sınırları aşmak üzerine bilgiler verilmiş.

Sınırları Aşmak’ta, insanın karnı doyduğu halde sorun çıkaran tek canlı olduğundan, “şükürsüz” olduğu için her zaman daha fazlasını istemesinden bahisle söze başlanılıyor: “Elindeki imkânlar ne kadar büyük olursa olsun, yaşayabileceği alternatif deneyimlerin sınırsızlığının farkına vardıkça gönlünü hep daha fazlası, daha ötesi, daha heyecanlısı işgal eder… Bu hayatın ona yetmediğini bilir.” (s. 22) Buradaki rahat edememenin en esaslı nedeni olarak da temel ayarlarımızın rahata göre kurgulanmamış olması gösteriliyor: “Doğamız bizden ‘çözecek bir müşkül’ bulmamızı istiyor. Böyle bir müşkül yoksa bile o müşkülü de kendi kendimize yaratmamızı dayatıyor.”

İlk kitapta değinilen “kaos” güzellemesine burada da yer veriliyor. Orada “sıfırıncı ayar” kaos hakkındaki satırlarda, “ne yaparsak yapalım, rutinden kaçınalım; kaosu hayatımıza davet edip, onu kullanmanın yollarını öğrenelim… Fazla programlı ve yeknesak bir yaşam, beden sistemimizle uzun vadede bozuşmamıza neden olabilir.” deniliyordu. Bu kitapta ise kaos, daha da derinleşiyor (!) “… zira her yenilik, her değişiklik, beklenmeyen her yeni gelişme zihinsel donanımımızı üst düzeyde kullanmamızı gerektiren, aynı zamanda enerji harcatan süreçleri tetikler…” (s. 27) “Beynimiz, ana vatanı olan kaos alanına girdiğinde genellikle farklı bir çalışma durumuna geçer. Daha önce aklımıza gelmeyen çözümler, gözümüzün önünde olup da göremediğimiz imkânlar, fark edemediğimiz bağlantılar bir anda görünür hale gelir. İşte bu hal, kaosun doğurgan ve yaratıcı tarafıdır.” (s. 32)

Kitapta dünyaya anlam verme yöntemleri olarak nitelenen inançların, biz insanlar için neden önemli olduğu, insanın benlik algısının oluşturduğu sınırlar, sınırlarını yıkabilen-aşabilen “sıradan” insanların özellikleri, hangi sınırların ne surette aşılacağı, insanın kendini nasıl dönüştürmesi gerektiği, bu konuda niyet, gayret ve cesaretin anahtar rolü, zorlanmayı bekleyen biyolojik, psikolojik, coğrafi, bilimsel ve başkaca sınırlar, gayet etraflıca okuyucuya sunulmuş durumda.

Sinan hocaya göre “sınırlarımızı zorlamak tabiatımızda var. Ancak bu tabiatı anlamaya çalışmak ve bu tip konularda biraz daha saygılı, biraz daha mütevazı bir bakış açısını benimseyebilmek, esas başarıdır. Fakat buradaki sınırımız, doymak bilmez deneme ve bilme arzumuza, kendi hayrımıza olacak bir gem vurabilme kararlılığı gösterebilme konusunda karşımıza dikiliverir. Bu konuda insan hemen her döneminde sıklıkla inatçı ve şımarık bir tavır sergilemekten geri durmamış gibidir. Dün Babil Kulesi’ni inşa edenlerle bugün ‘doğaya işkence ederek sırlarını çözmeye çalışanlar’ aslında aynı sınırın, aynı döngünün içine sıkışmış zihinleri paylaşırlar.” (s. 143)

Meraklıları için:
Yazarın şahsi web adresi (sinancanan.net) ve ayrıca (acikbeyin.com) adresi önemli.
“Sınırları Aşmak” hakkında yazarın TEDx konuşması için bkz.: bit.ly/3zgBFN9

İyi Okumalar!