Toplam yorum: 3.285.287
Bu ayki yorum: 6.813

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Doğu Türkistan medeniyeti hakkındaki bu kıymetli eser, Kaşgar’ın, tarih öncesinden, eski taş devrinden itibaren anlatılmasıyla başlıyor. Beşbalık, Yeken, Küsen, Hoten ve Koçu gibi diğer tarihi şehirlerde kurulan hanlıklar çerçevesinde anlatım devam ediyor. Bölge tarihinin, eski çağ, tunç çağı ve demir çağı gibi dönemlere kadar anlatılması, eserin değerini artıran bir özellik olarak öne çıkıyor.

Kitapta, M.Ö. 8000 ve M.S. 1800 yılları arasında, Çin’de ve Doğu Türkistan’da yaşanan siyasi, ekonomik ve kültürel gelişmeler tafsilatlı şekilde anlatılmış. Zaman dilimi olarak, M.Ö. 1000 ve M.S. 1300 arasına özellikle yoğunlaşılmış. Eski çağlardan bugüne uzanan süreçte, bölgenin ezeli bir Türk yurdu olduğuna ilişkin deliller sunulmuş. Örneğin, Kaşgar’da on bin yıllık geçmişi olan Cırgal kalıntısı, Doğu Türkistan’daki yerleşimin en az on bin yıl öncesine gittiğini, bölgenin Asya kıtasında insanlık faaliyetlerinin başladığı en eski yerlerden biri olduğunu göstermesi bakımından önem arz ediyor. Sultanbay kalıntısı, Koruktala, Aktala, Önkürlük ve Dövilik kalıntıları, Şambaba kurganı gibi tespit edilen başka arkeolojik kalıntılar da savunulan tezleri kuvvetlendiriyor.

Doğu Türkistan’daki ilk yerleşim yeri, dünyada ilk pamuk ziraatının yapıldığı yer, dünya tarihinde ormancılıkla ilgili ilk kanunun yazıldığı yer, Türklerin ölülerini yakma geleneği, Çinli prenseslerin Türk kağanlarına eş olarak gönderilmesinin siyasi sebepleri, Moğollara yazıyı öğreten millet, Orhun Uygur Hanlığı’nın devamı olduğu halde pek bilinmeyen hanlık, Çin hanedanlarının tarih yazımında görev üstlenen Uygurlu tarihçiler, örme saç bırakma âdeti, bakır kazanlar, bölgedeki yemek kültürü kitaptaki belli başlı ilgi çekici konular arasında gösterilebilir.

Yazar Ahmet Süleyman Kutluk, pek de aşina olduğumuz bir isim değil. Sincan Üniversitesi Tarih Fakültesi mezunu ve akademisyen bir Uygur Türkü. Hakkında güncel bilgilere ulaşma imkânımız Uygur Türklerinin içinden geçtiği malum nedenlerden ötürü çok sınırlı, hatta yaşayıp yaşamadığına dair net bir bilgimiz dahi yok maalesef.

Akademik geleneğe uygun şekilde eserde, kaynak olarak bu bölgenin tarihi üzerine çalışmış farklı milletlerden çok sayıda yazarın eserlerine atıflar yapılmış. Çağdaş Uygur Türkçesiyle yazılmış olsa da eseri yayıma hazırlayan Abdullah Cinkara, metni başarıyla Türkiye Türkçesine aktarmış. Böylesi nitelikli bir kaynak eseri ülkemize kazandırması takdire şayan.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Kelime anlamı olarak “Koruma Timi/Ekibi” olarak ifade edilebilecek Schutzstaffel (SS), Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) bünyesinde örgütlenen, Nazi Almanyası'nda ve savaşta Avrupa işgalinde önemli görevler yüklenen bir paramiliter örgüttü. İlk zamanlar, Münih'teki parti toplantılarına güvenlik sağlaması için parti gönüllülerinden oluşan ve Saal-Schutz olarak bilinen küçük bir koruma birimi olarak faaliyet yürüten bu örgüt, Nazi yönetiminin 1945’te çökmesine kadar aktif şekilde çalıştı.

Yazar Bastian Hain, çağdaş tarih çalışmaları üzerine mesai harcıyor. Bu eserinde, okurlarına, toplama kamplarından savaş suçlarına uzanan geniş bir yelpazede, SS kimliği hakkında gayet anlaşılır ve öz bilgiler sunuyor. Örgütün ilk günleri, Fırtına Bölüğü (SA) ve SS ayrışması, üstün ırktan seçilmiş (!) 200 bin üyeden oluşan “Kara Tarikat” ya da “Himmler Tarikatı”, Üçüncü Reich’ta üstlenilen devleti koruma görevi, örgütün dünya savaşındaki konumu, savaş sonrası Nürnberg ve diğer yargılamalar, kitapta ayrı başlıklar halinde ele alınmış.

Örgüte üye alımı, üyelerin eğitimi, örgüt yayınları, âri bir ırk oluşturma çalışmaları ve arka planda gizlenen gerçekler, hukuk devletinin radarına girmeden geliştirilen “düzenli” terör faaliyetleri, polis teşkilatıyla birleşme, zorunlu çalışma ve toplama kampları sisteminin işleyişi, örgüte üye alımında savaş sürecinde esnetilen kriterler, sayfalarda ilerledikçe okunacak detaylardan sadece bir kısmı.

“1940’tan başlayarak yabancılar bile Waffen-SS’e kabul edilmeye başlandı. İskandinavya, Benelüks ülkeleri ve Fransa’dan gelen erkekler, SS’in ırkçı fikir dünyasına ‘Cermen gönüllüler’ olarak hâlâ yarı yarıya uyarken, aynı şeyi Estonyalılar, Letonyalılar, Litvanyalılar, Ukraynalılar, Beyaz Ruslar, Macarlar, Hırvatlar ve Müslüman Boşnaklar için iddia etmek mümkün değildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Waffen-SS’de görev yapan yaklaşık 900.000 kişinin neredeyse yarısı Alman İmparatorluğu’ndan değildi.” (s. 79)

“Himmler, Mayıs 1945’te intihar etmiş, Heydrich bundan üç yıl önce Prag’da Çek direnişçilerin suikastı sonucu öldürülmüş ve Eicke’nin uçağı Ocak 1943’te Doğu Cephesi’nde bir keşif uçuşu sırasında düşürülmüş olduğundan, Heydrich’in Reich Güvenlik Merkez Ofisi’ndeki halefi Ernst Kaltenbrunner, SS’in en önemli temsilcisi olarak Nürnberg’de sanık sandalyesinde oturuyordu…” (s. 101)

Runik Kitap’ın Bilgi Serisi içinde yer alan bu çeviri, Atilla Dirim’in emeğiyle ortaya çıkmış. Serinin diğer kitaplarında olduğu gibi sayfa sayısı fazla değil, anlaşılır üslubuyla seri şekilde okunuyor. SS Örgütü, 116 sayfada gayet başarılı şekilde anlatılmış. Konu hakkında yeterli düzeyde ve hızlı şekilde bilgi sahibi olmak isteyenler için önemli bir eser.

İyi Okumalar!
Jay Winter, bu kitapta, “bellek patlaması” olarak adlandırılan kavramın, savaş ve savaş kurbanları üzerine toplu tefekkürlerinin kapsamlı bir muhasebesini sunuyor. O’na göre “Büyük Savaş sırasında ve sonrasında ortaya çıkan görüntüler, diller ve uygulamalar, gelecekteki çatışmaların nasıl tasavvur edileceğini ve hatırlanacağını şekillendirdi.” Çalışmanın temelini, belleğin istikrarsız, plastik, sentetik olduğu ve tekrar tekrar yeniden şekillendiği fikrine dayandıran yazar, temel odağına, insan topluluklarının, özellikle Avrupa’da 1914’ten beri yirminci yüzyılda savaşı ve savaşın kurbanlarını nasıl hatırladıkları konusunu alarak kitabı geliştiriyor: “Savaş konusunun bellek patlamasının bütün değişken özelliklerine ulaşmaktan uzak olmasına rağmen, tarihsel hatırlama olarak adlandırdığım eylem için önemli olan savaşı ve savaş anılarını göz ardı edemeyiz.”

Yale Üniversitesi’ndeki akademik çalışmalarını ilk dünya savaşı üzerine yoğunlaştırmış biri olarak Winter, bellek patlamasını da bu savaş ekseninde ele alıyor: “Savaş konusu, bir sürü nedenden dolayı bellek patlamasına egemen olmuştur. Bellek patlamasını körükleyen sadece savaşın yaraları değil; dramı, deprem gibi karakteridir.” Savaş anılarına egemen olan sadece askeri personelin anlatımları olmaktan çıkmış durumda. Cephelerin dışına taşan savaş, sivil hayatın orta yerine düştüğü için kadınları, anma eylemlerinin merkezine taşımış görünüyor. İlerleyen dönemde daha da kurumsallaşan uluslararası mahkemeler, tanıklar, travmatik yaraları tedavi etmeye çalışan psikoloji ve psikiyatri çalışanları bu belleğin oluşumunda unutulmaması gerekenler.

Ölenlerin ve yaralananların çok kolay unutulması, konunun bir başka yönü: “Unutmaya karşı toplumsal pratiklerde, edebiyatta ve güzel sanatlarda bir sürü biçimde aracılık edilen mücadele. Sadece yirminci yüzyılın şiddet dolu tarihinin çoğunun, özünde hatırlamaya değer olduğu için değil, daha ziyade ölenlerin veya yaralananların çok kolay unutulabileceğinden… Bellek patlaması, dolayısıyla, bir meydan okuma eylemi, hayatları savaş tarafından kısa kesilmiş veya çirkinleştirilmiş milyonların en azından isimlerini ve görüntülerini canlı tutmak için bir teşebbüs olarak anlaşılabilir.”

Yazar, her ne kadar konuyu ilk dünya savaşıyla sınırlandırmaya çalışsa da yeri geldikçe ister istemez, anlatıma 2. Dünya Savaşı ve sonrası dünyada yaşanan gelişmeleri de dâhil etmiş. Sayfalar ilerledikçe bellek çalışmalarının tarihi gelişim süreci hakkındaki detaylara aralarda yer vermeyi unutmamış.

Savaş şoku, bellek, kimlik, fotoğraflar, savaş mektupları, savaş anıtları, askeri kayıplar, anma törenleri, göçler, savaş müzeleri, filmler, savaş kitapları, bellek patlamasına yöneltilen eleştiriler, oldukça kapsamlı hazırlanmış bu akademik eseri ifade etmede kullanılabilecek diğer anahtar kavramlar olarak belirtilebilir.

İyi okumalar!
Yazar Harootunian, eserin başında Ross ve Wallerstein’dan yaptığı iki alıntıyla söze başlıyor. Modernleşme teorisini bu alıntılarla ilişkili şekilde, “bu paradigmanın tarihini, eski Doğu’nun ve yeni Güney’in, sömürgesizleşme sürecinden henüz çıkmış bağlantısız uluslarının kalkındırılması için nihayet bir gündem oluşturmak amacıyla, Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında biçimlendirdiği şekliyle” ve daha çok ABD üzerinden yorumlara ağırlık vererek ele alıyor. Kitabın, ilk olarak 2004 yılında basıldığını ve yazıldığı dönem şartlarının da okumada gözetilmesinin faydalı olacağını not düşmek gerekir.

“Geleneksel toplumları modern, rasyonel uluslara dönüştürmek için icat edilen kalkınmacılığa, (ideolojik temsilinde hayırsever, diğerkâm ve liberal bir arzuyla uzatılmış bir yardım eli her zaman ön plana çıkmış olsa da) esas öncülük eden şey, yeni kurulan ulusları ve genellikle eski sömürgeleri, toplumlarını Amerikan ürünlerine açık olacak şekilde düzenlemeye sevk etme çabasıydı...” (s. 10)

Eserde, soğuk savaş dönemine ve sonrasında tek kutuplu kalan dünya düzenine sıkça atıf yapılıyor. Bu zaman dilimleri hakkında yazılar yazmış çok sayıda otoriteye, akademisyene yer veriliyor. Yukarıdaki iki isim haricinde, Haass, Hardt, Negri, Harvey, Parsons, Rostow, Bellah, Cannadine, Colley ve Eisenstadt bunlara örnek olarak gösterilebilir. Konu üzerinde daha önce çalışanlar için oldukça tanıdık gelecek bu isimlerin çalışmaları hakkında, çeviriyi yapan Erkal Ünal’ın dipnotlarla eseri zenginleştirdiğini belirtmeden geçemeyiz.

İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan birinci, ikinci ve üçüncü dünya sınıflandırmaları, diğer bir başlık olarak karşımıza çıkıyor: “Bu bölünme, tabiatın emrettiği bir kategoriymiş gibi sosyal bilim uygulamalarına daha önceden dâhil edilmişti ve dünyadaki belli alanları modernliğe yakın olup olmamasına bağlı olarak birbirinden ayıran mercek olarak iş görmeye devam etmişti... Üçüncü Dünya kategorisi, hem olumsuzluk iması hem de ilkel, medeniyetsiz ve vahşi gibi daha uzak sınıflamaların izini taşıyan geri kalmışlık, azgelişmişlik ve hatta Batı-dışı gibi kategorilerin yeni adından başka bir şey değildi... ABD’de sosyal bilim, modernleşme teorisi ve bölge çalışmaları programları arasında kurulan bu garip üçgen, gelişmekte olan toplumlar hakkında onca araştırma yapılmasında ve bu araştırmaların politikaların oluşumu ve uygulanmasında oynadığı rol üzerinde hayli etkili olmuştur.” (s. 66-68)

Japonya, yazarın üzerinde sıkça durduğu ve “Amerika’nın Dr. Moreau Adası” olarak nitelendirdiği bir ülke: “Japonya’nın rolünün önemi, başarılı, devrimci olmayan bir tür modernleşmeyi gerçekleştirmiş ‘Batılı olmayan’ bir ulus olmasından ileri geliyordu... işgal yetkilileri, Japonya’yı toplumun en derin davranışsal ve kurumsal örüntülerinin değişmesine yol açacak ‘deneyler’ yapmak için düzenlenmiş devasa bir toplumsal ve siyasi laboratuvar olarak tahayyül etti... bu deneyler... Dr. Moreau’nun laboratuvarında yapıp ettiklerini hatırlatıyordu çoğu zaman. Ama bu seferkiler H. G. Wells’in romanında hiç düşünülmemiş bir ölçekte yapılıyordu. Amerikalı yetkililer, Japonların... kendi çıkarları için sorumlu ve aklı başında kararlar alabilecek, demokratik (ve küçük burjuva) bir yurttaşlar topluluğuna dönüştürülebileceğine kani olmuşlardı... Japonların bir gün tam anlamıyla demokratik özneler olacağı umuduyla kil gibi yontulacak gönülsüz nesnelere indirgenmesi, askerî işgalcilerin belirlediği denetim altındaki koşullarda, eşi benzeri görülmemiş (biyoloji boyutları da olan) toplumsal bir deney sayesinde gerçekleşmişti.” (s. 75-76)

Tarih dersi adını verdiği sonuç kısmında yazar, Apter’in kullandığı 3. Modernleşme kavramı hakkında “bağlantısızları (o büyük bilinmeyenleri) kocaman bir Amerikan alışveriş zincirinin bölgesel satış yerlerine çevirmeye yönelik devasa girişimi fitilleyen Soğuk Savaş stratejisinin en son görünümünü temsil ediyor” şeklinde yorum yapıyor. “...şu koşullarda, ABD, bugün demokrasi ve özgürlük çağrılarına bürünen modernleştirici kalkınmayı teşvik edebilmek için emperyal bir savaşa ve askerî işgale açıkça girişebilecek konumda.”

İşlenen konuların, akademik, tartışmacı ve eleştirel bir bakış açısıyla ilerlediğini vurgulayalım. Bu sebeple 111 sayfa gibi küçük bir hacme sahip olsa da kitabın, tefekkür ederek sakin bir şekilde okunmasında fayda olacaktır. Daha önceden emperyalizm, modernleşme, soğuk savaş dönemi bağlamında çalışmalar yapmış okurlar için daha nitelikli bir okuma olacağını söyleyebiliriz.
“Anababalar, sınava hazırlanan çocuklarının başarısı için onlara çok önemli katkılarda bulunabilir. Birçok anababa, çocuğunun başarısına destek olmak niyetiyle bazı şeyler yapar, bazı şeyler söyler ve ne yazık ki destek yerine çocuğun başarısına köstek olur.” Başarıya Götüren Aile'de temel konu, bu şekilde ifadesini buluyor. Çocuk yetiştirmede birçok rehber eser kaleme alan Doğan Hoca, bu kitabında, çocuğu sınavlara hazırlanan her ebeveyne, süreç yönetiminde ışık tutuyor.

Çocuğunun sınav maratonunda yanında olmak, gerçek anlamda ona destek olmak, her ebeveyn için önemli bir kaygı nedeni olarak görülüyor. Bu süreçte, hata yapmadan, ortalığı yıkıp dökmeden, başarıya destek olacak mahiyette bir yöntem izlemek çok önemli. Aksi halde maddi ve manevi anlamda telafisi mümkün olmayan zararların doğma ihtimali yükseliyor. İşte bu noktada Doğan Hoca yardıma yetişiyor: “kitabın temel amacı, çocuğu sınava hazırlanan anababaların farkında olması gerekenleri söylemek, onların, çocuklarının başarılarına destek olacak anneler ve babalar olmasına katkıda bulunmaktır.”

Başarı kavramından anlaşılması gereken nedir? Çocuğunuz sizin beklentilerinizi mi yaşamalı? Başarıyı destekleyen bir aile ortamı nasıl oluşturulmalı? Çocukla kurduğumuz iletişimde yapılan temel hatalar nelerdir? Sözlerimiz ve davranışlarımız ne kadar tutarlı? Çok çalışmak ile etkili ve verimli çalışmak arasındaki farklar nelerdir? Hayatta gerçekten başarılı olmuş insanların ortak özellikleri nelerdir? Başarıyı engelleyen ve destekleyen tutumlar nelerdir? Kendini hayat başarısına adamış ebeveynlerin sorması gereken sorular nelerdir? Bu gibi birçok önemli soru kitapta cevabını buluyor.

Rahmetli Doğan Hoca, diğer kitaplarında olduğu gibi “Başarıya Götüren Aile” eserinde de karşılıklı sohbet eden kıvamdaki tatlı üslubuyla, akılda kalan canlı örneklerle, güzel hikâyeciklerle sınav döneminde çocukları olan ebeveynlere rehberlik ediyor. İlk baskısı 2006’da yapılan bu sade ve özgün çalışma, şimdiye değin yüzlerce aileye ulaştı. Birçoğuna gerçekten nitelikli faydalar sağladı.

“Sınav dönemi geçecek ama yaşam devam edecek!” Bu kitap, çocuk yetiştirilmesinde sağlıklı adımlar atma konusunda ebeveynlere önemli katkılar sunmaya devam ediyor. Yararlanmak sizin elinizde.

İyi okumalar!