Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

İslam Devletleri Tarihi kitabının yazarı, Stanley Lane-Poole (1854-1931), oryantalist çalışmalarıyla bilinen bir aileye mensup olarak dünyaya gelmiş. Babası, babaannesi, amcası, büyük amcası İngiltere’nin tanınmış oryantalistlerinden. Kendisi de aile büyüklerinin gittiği yoldan gitmeyi tercih etmiş. Oxford ve Dublin Üniversitelerinde okumuş ve doktora sonrasında bir müddet “British Museum” bünyesinde İslamî sikkeler bölümünde çalışmış. Sonra Mısır’a gidip arkeoloji araştırmaları yapmış. Ülkesine dönünce Dublin Üniversitesi’nde Arapça profesörü olarak akademik hayatına devam etmiş. Verimli çalışmalarının sonucunda, içlerinde Türkiye’nin ve Mısır’ın da olduğu İslam dünyasını konu edinen (kimisi cilt cilt) onlarca akademik eser bırakmış. “Endülüs & Arapların İspanya’yı Fethi ve Sonrası”, “Osmanlı Tarihi & Ulusların Öyküleri”, “Selahaddin”, “Ertuğrul Gazi’den Sultan II. Abdülhamid’e Osmanlı’nın Hikayesi”, ülkemizde şu an satışta olan eserlerinden bir kısmı olarak gösterilebilir.

İslam Devletleri Tarihi, ilk olarak, harf inkılabından hemen önce Halil Edhem Eldem’in çevirisiyle o dönemin Maarif Vekaleti tarafından “Düvel-i İslamiye” ismiyle bastırılmış (1927). Halil Edhem Bey, pek çoğumuzun “Kaplumbağa Terbiyecisi” eseriyle bildiği ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey’in kardeşi. Eser hakkında şu noktayı belirtmekte yarar var: Halil Edhem Bey, kitabı çevirmekle yetinmeyip asıl içerikteki 139 devlet haricinde 42 devleti de bizzat yazarak kapsamı daha da genişletmiş: “bilahare bazı tadilat ve ilaveler yapılması memleketimizin mütetebbileri için daha müfit olacağını anladığımdan, kitabın taksimat ve heyet-i umumiyesini muhafaza etmek şartıyla, münderecatını tevsi ettim. Bu maksada vasıl olmak için müracaat ettiğimiz mehazlar mahallerindeki notlarda gösterildiği gibi metn-i eserin Rus Ulum Akademisi azasından Profesör Bartold'un 1899'da neşrettiği Rusça tercümesindeki tashihat ve ilavatı dahi Türkçe tercümemize naklettik.” (s. 19)

Eserin ilk kısmında, İslam Halifeleri 10 asırlık bir silsile halinde liste şeklinde sunulmuş. 4 halife ve ardından gelen Emevî ve Abbasi halifeleri bu başlıkta tek tek gösterilmiş. Yazar, anlatımını, coğrafi olarak batıdan başlayarak doğuya doğru sürdürmeyi tercih etmiş. Endülüs Emevileri’nden başlamış, Hindistan ve Afganistan’a kadar kurulmuş olan, büyük ya da küçük olmalarını gözetmeksizin bütün hânedanları, devletleri okura sunmuş (s. 20). İspanya’dan sonra sırasıyla Kuzey Afrika, Mısır, Suriye, Arap yarımadası, Kırım, Anadolu, Irak, İran, Azerbaycan, Kafkasya, Orta Asya, Hindistan ve Afganistan coğrafyası milim milim işlenmiş.

“Hicret-i nebeviyenin on birinci sâlinde (Miladi 632) vuku bulan irtihal-i peygamberden sonra halife unvanıyla hazreti peygamberin kayın pederi ashabdan Ebu Bekir es-Sıddık ehl-i İslam'a emir olarak intihap olunmuştu. Ondan sonra sırasıyla Ömer, Osman ve Ali makam-ı hilafete bil-intihap geçtiler. Bu dört zat Hulefa-i Raşidin unvanıyla maruftur. Onlardan hiçbiri kendi ailelerinde kalmak üzere bir devlet teşkil etmemiştir.” (s. 29)

“Ceziretü’l-Arap namı tarih ve kavmiyet nokta-i nazarından yalnız Arabistan şibih ceziresine münhasır kalmayıp şimal-i şarkî ve şimal-i garbî cihetlerinde bulunan Suriye ve el-Cezire çöllerinin hutût-u fasılasına kadar tevessü eder. Binaenaleyh Hicaz, Asir, Yemen, Aden, Hadramud, Umman, Katar, Bahreyn, Ahsa, Necid, Cebel-i Şammar, Kuveyt ve Şamiye kıtalarını havidir.” (s. 125)

Selçuklular, Atabeyler, Anadolu Beylikleri, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti dönemleri için kitapta üç kısım ayrılmış. (s. 197-302)

“… vuku bulan muharebelerde Ertuğrul'un ifa ettiği muavenetten dolayı Selçuki sultanı hayvanlarına otlak olmak üzere kadîmen Frigya Epiktetos ve o zamandan beri Sultanönü diye tanınmış olan nevahiyi, merkez ikameti olarak da Söğüt (kadim Thebasion) kasabasını vermişti ki bu havali Bizanslılara ait olan Bithynia kıtasının hududu dahilindeyken Ertuğrul tarafından fetholunmuştu. İşte Anadolu'nun bu kısmında iskân eden Ertuğrul doksan yaşını mütecaviz olduğu halde 680 (1281)'de vefat ederek yerine üç oğlundan en küçük olan ve 656 (1258)'de Söğüt'te tevellüd eden Osman Bey kaim olmuştur ki bilahare Anadolu' da teessüs eden Türk hükümeti kendi namına nispeten Osmanlı Devleti diye yâd edilmiştir. Tarih-i teessüsü alelekser 699 (1299) olmak üzere kabul olunuyor.” (s. 291-292)

“Anadolu'da 1919'da başlayan müdafaa-i vatan mücadelat-ı lâyenkatı dört buçuk sene devamdan sonra 18 Rebiyülevvel 1342 (29 Teşrinievvel 1923) tarihinde hitampezir olup mezkûr tarihte Türkiye Cumhuriyeti teessüs etmiş ve ilk reisliğe de Türk vatanının halaskarı Gazi Mustafa Kemal Paşa intihap olunmuştur. Ankara şehri Türkiye Cumhuriyeti'nin merkezi ittihaz edilmiştir. İşte suret-i teşekkülü bâlâda muhtasaran beyan edilen Türkiye hükümeti Avrupa hükümetleri meyanında bir mevki-i mahsus ihraz etmiştir.” (s. 302)

632’den 1927’ye kadar olan oldukça kapsamlı ve uzun bir süreç, listeler, tablolar ve aralarda bir-iki paragraflık yazılarla, adeta bir panorama halinde, 450 sayfaya sığdırılmış. Kitabı, Latin harflerine çevirmek suretiyle derlemesini başarıyla yapan Samet Alıç’ın emeğini takdir etmek gerekir. Zahmetli bir işin üstesinden gelerek eseri, günümüze kazandırmış. Yaptığımız alıntılardan anlaşılacağı üzere o günün diliyle hazırlanan bu eseri okurken, lügat sayfalarından öğreneceğiniz kavramlarla kelime hazinenizin genişleyeceği muhakkak.

İyi okumalar!
Tarihçi, yazar ve diplomat George Habib Antonius, bugünkü sınırlara göre bir Lübnanlı sayılıyor. Doğduğunda bir Osmanlı vatandaşı iken hem Osmanlı’nın yıkılışına hem de Suriye’nin parçalara ayrılmasına bizzat şahitlik etmiş. Ortodoks Hristiyan bir ailenin çocuğu olarak 1891’de doğmuş, ailesiyle Kudüs’e yerleşmiş, Kahire Victoria Koleji’nde ve sonrasında Cambridge’de eğitim almış. Filistin’in İngiliz yönetiminde olduğu dönemde, Kudüs’te memurluk yapmış. 1925’te, Suudi Arabistan’ın Irak, Ürdün ve Yemen ile olan sınır belirleme müzakerelerinde Birleşik Krallık adına görev yapan Gilbert Clayton’a hem danışmanlık hem de tercümanlık yapmış. İngilizlerin, Filistin’deki Araplar aleyhine uyguladığı politikalara tepki olarak 1930’da görevinden ayrılmış ve izleyen dönemde New York’daki “Institute of Current World Affairs” adlı düşünce kuruluşunda mesai harcamış. 1939’daki Londra Konferansı’nda Arap Delegasyonu genel sekreteri olarak bulunmuş.

1938’de ilk baskısını yapan Arap Uyanışı, niteliği itibariyle Arap milliyetçiliği üzerine ortaya konulmuş ilk akademik çalışmalardan biri olarak kabul ediliyor. Yazar, Internet gibi ayrıcalıkların olmadığı dönemin şartlarında, eserle ilgili hem Arap kaynaklarına hem Batı kaynaklarına erişmek için oldukça fazla zaman ve emek harcamış. Bir Arap gözüyle bu konuyu akademik düzeyde ele alışı, çalışmaya ayrı bir değer katıyor.

Eser, Arap ulusal hareketinin nasıl filiz verdiğini anlatan “Arka Plan” ile başlıyor. Konuyu İslam öncesi dönemden itibaren özetleyerek yaşadığı çağa getiriyor: “İslam'ın yükselişinden yüzyıllar önce Arap kabileleri; ekonomik gereksinimlerinin aciliyetinin oldukça baskılayıcı olması sebebiyle, Suriye'ye ve Irak'a akın etmiş ya da nüfuz etmiş ve Hristiyanlık döneminden iki asır önce Humus' ta, Edessa'da ve Akdeniz kıyısını sınır olarak çevreleyen bölgede egemenlik kurmuşlardır..." (s.17)

Tarihi silsile içinde, Osmanlı’nın Arap dünyasında hakimiyet kurmasına da yer veriliyor: “1517'de 1. Selim tarafından Mısır'ın fethi, Osmanlı'nın Arap dünyası üzerindeki hakimiyetinin genişlemesinin belirgin bir aşamasına işaret etmektedir. Selim'in 1515 yılında İran Şahı ve bir sonraki yıl da Mısır Sultanı karşısındaki ezici zaferleri, onu Irak ve Suriye'nin efendisi konumuna getirmekle kalmadı; Mısır'a da girmesini ve birkaç aylık zaman dilimi içinde Mısır üzerindeki hakimiyetini tesis etmesini de sağladı." (s.20)

Vahhabilerin ortaya çıkışı, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ve oğlu İbrahim’in faaliyetleri, Batılı devletlerin tutumları ve Şerif Hüseyin’in ve oğlu Abdullah’ın ortaya çıkışı ile konu olgunlaştırılıyor. Antonius, Arap hareketinin başlangıcını, “1847'de Beyrut'ta Amerikan himayesinde mütevazı bir edebi çevrenin temellerinin atılmasıyla birlikte Suriye'de başlar.” şeklinde ifade ediyor. O sebeple de 1847-1868 arasını hareketin başlangıç devresi olarak ele alıyor. Bu süreçte Arap topraklarında sosyal ve ekonomik şartlar, misyonerlik faaliyetleri, Suriye’de Mısır hakimiyeti, Nâsîf el-Yazicî ve Butrus el-Bustânî gibi şahsiyetler, dönüm noktaları birer birer anlatılıyor.

Yazar, Arap hareketinin emekleme dönemi olarak kabul ettiği 2. Abdülhamid’in saltanat yıllarını ayrı bölümlerde işlemiş: “Bu dönemde, … fikri hareket belirleyici adımlar attı. Suriye'de kök salan Arap ulusal bilincinin tohumu, Arapça konuşulan komşu ülkelerde de sürgünler verdi ve nihayet, Sultan II. Abdülhamid' in tahttan indirilmesinden sonra, yaygın bir seyelana dönüştü." (s.56)

“Abdülhamid'in planının önemli bir özelliği, Türk olmayan unsurları, bilhassa Arapları etkileyebilmek için özel olarak tasarlanmasıydı. Esas olarak Anadolu köylülerinden oluşan Türk kitleleri, doğası gereği Padişah'a itaatkâr ve sadıktı. Araplar, köklerinden gelen bağımsızlık sevgisiyle, daha az uysaldı ve -daha ciddi olan husus- tomurcuklanan bir ulusal bilincin rahatsız edici belirtilerini gösteriyorlardı. Abdülhamid, onları kazanmak için özel çaba sarf etti." (s.62)

“Esasen, Abdülhamid'in saltanat dönemi, Arap ulusal bilinci açısından yavaş ve neredeyse algılanamaz bir gelişme dönemiydi. Emekleme safhasındaki hareket sadece iki kez başını kaldırdı: İlk kez, saltanatının başlangıcında, Beyrut'taki gizli cemiyetin kampanyasıyla ve bir kez de, onun son yıllarında, el-Kevakîbî'nin kışkırtma girdaplarını harekete geçirdiği zaman. Bu iki oluşum dışında, hareket uykudaymış gibi yatıyordu; Abdülhamid' in tiranlığı tarafından bastırıldı ve Sarayın Arap politikasının afyonlarıyla uyuşturuldu. Mısır o dönemde Arap hareketinden koptu ve kendi başına ayrı bir milliyetçi politika geliştirdi…" (s.84)

Jön Türkler ve Jön Araplar, 1. Dünya Savaşı, savaşta ilan edilen cihat çağrısına Arapların tutumları ve İngilizlerle sürdürdükleri pazarlıklar, 1916 isyanı, savaş sonrası Arap coğrafyasının şekillenmesi ilerleyen sayfalarda yer verilen diğer konular.

Kitabın akıcı bir dili var. Bu sebeple çevirmenlerin iyi bir iş çıkarttığını belirtmek gerekir. Yazarın, konu hakkında bizzat emek harcayarak ulaştığı kaynaklara ve belgelere yer vermesi dikkat çekici. Dönemin şartlarına göre gerçekten kapsamlı bir eser ortaya konulmuş. Arap hareketi hakkındaki böylesi temel bir eserin, 1938’de yazılmasına rağmen ancak 2021’de dilimize çevrilmesi, geç kalınmış bir adım olsa da önemli bir kazanım.

İyi Okumalar!
Livaneli’nin 10 yıl düşünce aşamasında tutup 5 yılda yazımını bitirdiğini belirttiği “Kaplanın Sırtında”, cumhuriyet döneminin belki de üzerinde en çok tartışma yapılan şahsiyetlerinden biri olan Sultan 2. Abdülhamid’i merkezine alıyor. Her kesimin -objektiflikten uzak kriterlerle- bir Abdülhamid figürü çizdiği bu ülkede, Livaneli de çoğunu sığ olarak gördüğü bu tartışmalara taraf olmadan kendi Abdülhamid figürünü ortaya koyuyor. Abdülhamid’i bulunduğu dönemin şartları içinde bir insan olarak ele alıyor ve göklere çıkarmaktan ya da yerin dibinde konumlandırmaktan sakınan bir üslup benimsiyor. Aslında eserin girişinde ve birçok röportajında belirttiği gibi yer verdiği karakterlerden ziyade o dönemin ruhunu (zeitgeist) anlamaya çalışıyor: “Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından birisi olan İkinci Meşrutiyet ve Sultan Abdülhamid konusunu ideolojik ve sığ kamplaşmalardan uzak bir biçimde ele alıp, o devrin ruhunu ve zihniyetini yansıtmaya çalıştım.”

Doktor Hüseyin Atıf Bey’in, Abdülhamid’in kızları Ayşe ve Şadiye Sultanların, oğlu Abid Efendi’nin, Zaptiye Nazırı Hüseyin Nazım Paşa'nın, sonradan Başbakanlık görevi de yapacak Ali Fethi (Okyar) Bey’in anıları ve tespitleri yazara kaynaklık etmiş. Kitap her ne kadar bir roman olsa da tarihi belgelere dayanılarak inşa edilmiş. Yazar, eserin sonunda, yararlandığı kaynakları ve romanda geçen tarihi şahsiyetleri tek tek sıralamayı ihmal etmemiş (s. 313-322).

Heyet-i Mebusan’ın ve Heyet-i Ayan'ın 27 Nisan 1909'da aldığı, 2. Abdülhamid'in tahttan indirilmesine ve yerine 5. Mehmed'in geçirilmesine ilişkin kararın ardından 2. Abdülhamid, Selanik'e götürülmüştü. Alâtini Köşkü'nde ev hapsinde geçen günler, 1. Balkan Savaşı'nda Yunan Ordularının Selanik kapılarına dayanmasıyla sona ermişti. 2. Abdülhamid, 1912'de köşkten alınıp bir Alman gemisine bindirilerek İstanbul'daki Beylerbeyi Sarayı'na getirilmiş ve takvimler, 10 Şubat 1918'i gösterdiğinde, 75 yaşındayken kalp yetmezliği nedeniyle vefat etmişti. Roman, sultanın, Selanik’e sürgüne gidişinden Beylerbeyi Sarayı’na dönüşüne kadar olan zaman dilimini içine alacak şekilde, sultana ve ailesine bakmakla görevlendirilen askerî doktor Hüseyin Atıf Bey’in tuttuğu tamamı 12 defterden oluşan günlükler esas alınarak kurgulanmış. Yeri geldikçe de geçmişte yaşananlara dönüşler yapılarak Abdülhamid’in saltanat ve şehzadelik günlerine dair detaylara girilmiş. Gerçekte oldu mu bilinmez ama doktor ve sultan arasında 33 yıllık devrin hesaplaşmasına dair tartışmalara da yer verilmiş.

"Tek istediğimiz Osmanlı'nın da Avrupa gibi olmasıydı, ilme fenne dayalı olarak kalkınmasıydı. Ama siz bu yolda çalışacağınıza, bizlerin peşine hafiyeler takıp ses çıkaranı hapse tıktınız, zulmettiniz."
"İşte bunun için dışarıdan kolay görünüyor dedim. Elimde değildi ki! Koskoca memleket, milyonlarca ahali. Herkesin kendine göre bir fikri var. Ulema ayrı şey söyler, Avrupa'da tahsil edenler ayrı."
" Münevverlerin ağzını kapatmasaydınız onlar halkı aydınlatabilirdi. "
" Hayır hayır," dedi eski padişah, "olmazdı…” (s. 88)

Kitap kapağındaki illüstrasyon, Stanford Üniversitesi'nde tarih profesörü olarak akademik çalışmalarını sürdüren Ali Yaycıoğlu’na ait. Kendisi kitabın metnine de katkılar yapmış.

Livaneli ile kitap hakkında, 14 Temmuz 2022’de yapılmış bir söyleşiyi izlemek isterseniz bkz.:
(1. Kısım) bit.ly/3teyxif; (2. Kısım) bit.ly/3thHBmA

İyi Okumalar!
Önemli bir Türkolog ve Osmanlı tarihçisi olarak kabul edilen yazar, Vasily Dmitrieviç Smirnov, Petersburg Üniversitesi Doğu Dilleri Fakültesi’nde Arap, Fars ve Türk dilleri eğitimi almış, 1871’de mezun olmuş. 1875’te Türkçe bilgisini ilerletmek üzere ülkemize seyahat etmiş. Bu seyahat dışında da çok defalar İstanbul’a araştırma amaçlı gelmiş. Çalışmalarını, İstanbul dışında Viyana, Londra ve Paris gibi Avrupa şehirlerine gidip elde ettiği Türkçe eserlerle zenginleştirmiş. Görev yaptığı fakültede 49 yıl, Türkçe, Türk Tarihi ve Edebiyatı üzerine dersler vermiş. Koçi Bey Risalesi’ni Rusçaya çevirmiş. Osmanlı şairlerinin ve alimlerinin eserleri üzerine çalışmış. Doktor unvanını, “XVIII. yüzyılın başına kadar Osmanlı himayesinde Kırım Hanlığı” teziyle almış. Ülkemizde Türkçe olarak Selenge Yayınları arasında basılan bu eser, 11 Ekim 1887 tarihinde tamamlanmış ve “dünyada telif edilmiş en mufassal ve en kapsamlı Kırım Hanlığı tarihi” olarak nitelendirilmiş. Yazıldığı dönemde, konu üzerine yazılmış tek kapsamlı Rusça eser olduğunu da belirtmek gerekir.

Eserde Kırım Hanlığı’nın oluşumundan Osmanlı hakimiyetine girmesine ve ardından Rusya’ya dahil olmasına kadar olan tarihi süreç tüm ayrıntılarıyla inceleniyor. Kitabı, benzer eserlerden öne çıkaran özelliği, yazarının yukarda da belirtildiği üzere Türk diline hakimiyeti ve Türkçe kaynaklara doğrudan erişip yararlanmasıdır.

“… eserin iki bölüm halinde yazılması gerekiyordu. Birinci bölüm, Kırım Hanlığı’nın Bâb-ı Âlî’ye bağlandığı tarihten itibaren olan siyasi tarihini, ikinci bölüm ise bu hanlığın hâkim ahalisini oluşturan halkın sosyal yaşantısını ele almak zorundaydı.” (s. 30)

Kitabın ilk bölümü, Türk halklarının Kırım’a gelmesine ve hanlığın oluşumuna kadar süren siyasi duruma ayrılmış. Kırım adının nereden geldiğinden burada hüküm süren ailelerin armalarına kadar bir çok detaylar işlenmiş.

Bilindiği üzere Altın Ordu Devleti’nin gücünü yitirmeye başlamasıyla beraber Hacı Giray, Kırım’da 15. yüzyıl başlarında bağımsızlığını ilan etmiş ve İstanbul’un fethi sonrası Osmanlı ile irtibata geçerek Cenevizlileri Kırım’dan atmak için adımlar atmaya başlamış. 1454’te Osmanlı donanması Kırım’a gelerek Hacı Giray’a destek olmuşsa da bu sınırlı destek, Giray’ın, amacına ulaşmasına yeterli olmamış. Yıllar sonra 1474’te Osmanlı donanması, Gedik Ahmet Paşa komutasında Kefe şehrine gelerek Cenevizlileri yenilgiye uğramış ve burada esir olan Mengli Giray, hanlığın başına getirilmiş. Cenevizlilere ait bütün kaleleri ele geçiren Osmanlı ordusu, bu süreçte, hanlık ile tabiiyet ilişkisini de böylelikle başlatmış. (s. 145- 245)

Sahip Giray’ın azledilmesi ve Devlet Giray tarafından ortadan kaldırılması sürecinde yaşananlar, sona giden yolda, kritik bir nokta olarak kabul ediliyor. Ruslar, Kırım’ın iç meselelerle uğraşmasını fırsat bilerek Kazan’a saldırmış ve 1552’de burayı işgal etmiş. Kazan’ın ardından Hazar’ın hemen kuzeyinde yer alan Astarhan’ı ele geçiren Rusların bundan sonraki hedefleri, Azak Denizi ve Kırım Yarımadası olmuş. 1683 Viyana bozgununu izleyen dönemde, Osmanlıların Avrupa’da ciddi toprak kayıplarına uğraması, Rusların yayılmacı niyetlerini daha da ortaya çıkarmış.

Hanlık yönetiminde yaşanan iç mücadeleler, komşu devletlerle ilişkiler, Osmanlı ile hanlık arasındaki ilişkileri de kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz yönde etkilemiş görünüyor. Fırsatları lehlerinde kullanan Ruslar, 1771’de Kırım’ı ele geçirmiş. Yaşanan bu tarihi kırılma ile Hanlık, İstanbul’a sormadan kendi yöneticilerini belirlemeye başlamış. Böylelikle Kırım Hanlığı’ndaki Osmanlı nüfuzu sona ermiş. Bir müddet süren mücadelelere rağmen 1792 Yaş Antlaşması’yla Kırım, tamamen Ruslara terk edilmiş.

“Kırım Hanlığı, tarihinin hiçbir döneminde tam bağımsız bir hanlık olmamıştır ve bu da devleti oluşturan ahalinin derin milli karakterinin bir tür yansımasıdır. Hanlığın bünyesinde yer alan Çerkes, Kalmık ve diğer etnik gruplara hiç değinmeden, hanlığı oluşturan Türk kabilelerinin dahi birlik ve tesanüt içinde olmadıkları göz önünde bulundurulursa, bu halkların onunla siyasi bir bağının olduğu dahi şüpheli görünecektir. Hanlığın mevcudiyeti boyunca yaşadığı iki başlılık, onun Rus tâbiyetine geçinceye kadar Bâb-ı Âlî ile olan uzun süreli ilişkisinin bir sonucudur…” (s. 29)

Kitaba adını veren Osmanlı dönemi Kırım Hanlığı, oldukça geniş bir tarihi süreci kapsıyor. Bu durum tabii olarak, eserin hacmini oldukça genişletmiş. Kitabı yazan kişinin Rus bir akademisyen oluşu, yaşananların “diğer taraftan” nasıl okunduğunu veya göründüğünü anlamak adına önemli. Bu eseri ve daha nice kapsamlı eserleri titizlikle Türkçe'ye çeviren merhum D. Ahsen Batur’un emeğini takdir etmeden geçemeyiz. Batur, eseri sadece Rusça’dan dilimize çevirmek “tembelliğine” düşmemiş, bu işe ciddi bir zaman ayırarak -kendi tabiriyle Eyüp sabrıyla- yazarın eriştiği Osmanlıca kaynakları da tek tek irdelemiştir. Yazarın Rusçaya çevirdiği metinlerde yaptığı çeviri hatalarını, yanlış anlaşılmaları tespit etmiş ve bazı kaynakları Rusça metinden değil, atıf yapılan Osmanlıca asıllarından çevirmiştir. Esere dipnotlarla katkıda bulunmuştur.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Edward Hetzel Schafer, sırasıyla UCLA, Havai, Harvard, Berkeley üniversitelerinde eğitim almış, Çin tarihi üzerine yaptığı çalışmalarla otorite kabul edilen bir akademisyen. Berkeley kadrosunda öğretim üyeliği hayatına devam eden Schafer, bir düzineden fazla kitap ve yüzden fazla makale kaleme alarak üretkenliğini ortaya koymuş.

“Ben maddi kültür ile alakalı Orta Çağ Çin edebiyatı metinlerine hususi ilgi duyan bir filoloğum. Standartlarımı ve değerlerimi el-Biruni, Agricola ve hatta Chaucer gibi alimlerin öğrencisiymişim gibi belirledim. Esasen her şeye burnunu sokan bir ‘tarihçi’ ya da haddini bilmez bir ‘linguist’ olarak hatırlanmaktansa kabiliyetsiz bir filolog olmayı tercih ederdim. Ama gel gör ki, her iki şekilde de anıldım.”

Kitaba konu olan Tang hanedanı, 618-907 yılları arasında Çin’i yönetmiş, ülkeye çok parlak bir dönem yaşatmayı başarmıştır. Bu hanedan zamanında, ülke toprakları genişlemiş, Göktürklerin de içinde olduğu birçok komşu ülke, vergiye bağlanmıştır. İpek yolu sayesinde Çin, o dönemlerde büyük bir ekonomik merkez haline gelmiştir. Kitabın da temel odak konusunu, adına yansıdığı üzere bu dönemdeki uluslararası ticaretin detayları oluşturmaktadır. Türk okuru açısından ise satır aralarında anlatılan Türk kültürüne ve İslamiyet öncesi Türk tarihine dair dikkat çekici bilgiler bulunmaktadır.

Eserin ilk bölümü, Tang hanedanı hakkında kısa bilgilerle başlıyor. O dönemde ecnebiler, ecnebi iskân yerleri, deniz ve kara üzerinden işleyen ticaret yolları ayrı başlıklarla işleniyor:

“Büyük İpek Yolu, Kuzeybatı Çin sınırından başlayıp Gobi Çölü hududunca uzanır, Semerkand, İran ve Suriye'de nihayet bulurdu. Yumen Geçidi ötesinde hiç de cazip olmayan başka yollar da vardı. Kervan yolları bazen insan ve yük hayvanlarının iskeletleri ile tespit edilirdi. Mesela Tun-huang'dan Turfan'a uzanan, Beyaz Ejder Kumtepeleri ile bir bölümünde kadim Lobnor Gölü tuz kabuklarının bulunduğu güzergâh pek korkunçtu…” (s. 39)

“Ch'ang-an yaklaşık iki milyon vergi mükellefiyle uzun ırmaklar ve kanallar ağının diğer ucunda bulunan Kanton'dan on kat daha kalabalıktı. Payitahtın ecnebi nüfusu nispeten yoğundu. Bu beynelmilel unsurlar güney limanlarından oldukça farklı bir yapı arz ediyordu. Söz konusu topluluğun esas kitlesi kuzeyliler ve batılılardan müteşekkildi: Türkler, Uygurlar, Toharlar ve Soğdlar; buna karşın Kanton'un sakinleri ise Champalar, Kmerler, Javalılar ve Seylanlılardan ibaretti. Bununla birlikte her iki şehirde de pek çok Arap, Fars ve Hindu bulunuyordu.” (s. 49)

“İki payitahtta da Türk ve Doğu İran kıyafet modasını takip etme eğilimi mevcuttu. Tang Hanedanı zamanında kadınlar ve erkekler dışarıya çıktıkları vakit, özellikle de at sırtında ‘barbar’ başlığı takarlardı. Aristokrat sınıfa mensup kadınlar VII. yüzyılın başlarında başlık ile peçeyi birlikte kullanmayı tercih ederler, bir nevi kaftana ise "mi-li" adını verirlerdi. Mağrur kadınların yüzleri ile bedenlerinin büyük kısmını kuşatan bu esvap gizemlerini korumaları ve gözleriyle kendilerini süzen magandaların bakışlarından sakınmaları hususunda onlara yardımcı olurdu...” (s. 61)

Sonraki bölümlerin tamamında ticarete konu olan tüm unsurlar hakkında çok kapsamlı bilgiler veriliyor. Bu kapsamda öncelikle insan, nâm-ı diğer eşref-i mahlukât konusu ele alınıyor: Tutsaklar, köleler, rehineler… Sonrasında at, deve, koyun gibi evcil hayvanlar ile fil, leopar, aslan gibi vahşî hayvanlar, kuşlar işleniyor.

“Kalabalık gasıp Çinlilerin yedi iklim dört bucaktaki barbar ordalarını temizledikleri VII. yüzyıl boyunca çok sayıda erkek zorla köle yapılıp savaş tutsağı olarak Çin'e gönderildi. Bunlar arasında en büyük zümreyi Türkler teşkil ediyordu zira Moğolistan bozkırları ile Doğu Türkistan çöllerinden binlerce esir alınmıştı. Ayrıca Mançurya ve Kore halkları da Çinlilerin eline düşmüş ve Göğün Oğlu ile dalkavukları için zahmetli işlerde çalıştırılmaya gönderilmişlerdi...” (s. 79)

“Kuzeydeki Türk boyları T'ang atlarının asıl membaı idi. Çok yönlü ve güzel atları çiftleştiren bu boylar, uzun yolculuklara dayanıklı, avlanmak için emsalsiz ve Hun bozkırlarının sabık ustaları tarafından uzun yıllar önce ehlileştirilmiş, kadim tarpana benzeyen bir hayvan elde etmişlerdi. Türk atları o kadar önemliydi ki mütekebbir Çinliler hararetle ihtiyaç duydukları bu hayvanları elde edebilmek için pek çok hususta mütevazı davranmaya icbar olmuşlardı…” (s. 115)

Kürk ve tüyler, dokumalar, kitaplar, besin maddeleri, bitkiler ve ağaçlar, ilaçlar, sınai maddeler, mücevherat, metaller bu kapsamda diğer başlıkları oluşturuyor.

Birçok dünya diline çevirisi yapılan “Semerkand’ın Altın Şeftalileri”, alanında, dünya çapında bilinen saygın bir eserdir. Bu başyapıtın Türkçe’ye kazandırılması, Selenge Yayınları’nın ülkemize önemli bir kültür hizmeti olarak nitelendirilebilir. Akademik titizlikle yapılan çevirisi ve not eklemeleri için Dr. Serkan Acar, ayrıca bir övgüyü hak ediyor.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!