Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

denizmavi Tarafından Yapılan Yorumlar

09.05.2008

İnsanlarımız ne yazık ki okuyup bilgi sahibi olmak yerine, okumadan kanaat sahibi olmayı tercih ediyor. Kitap alındığında da sadece önsözü okumakla yetiniliyor.

Yazar, kitabında oldukça ilginç konulara değinmiş. Hep okuruz, "Birinci dünya savaşı sonrasında savaş suçluları tutuklanarak Bekirağa bölüğündeki cezaevine kondu" diye. Bekirağa bölüğüne toplananların nasıl bir savaş suçlusu olduğunu sorgulamayız. Ya da sorulduğunda, İttihatçı oldukları için savaş suçlusu sayıldıklar cevabı verilir. O zaman da başka bir soru açıkta kalır; "neden bütün İttihatçılar Bekirağa bölüğünde cezaevine konmadı da, sadece bazıları kondu? Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey neden yakalanacağı sırada intihar etti?"

Bu kitap bu sorulara açıklık getiriyor. Birinci Dünya savaşından sonra sadece İttihatçı olanlar değil, Ermeni katliamında sorumluğu bulunanlar Bekirağa bölüğüne toplandı diyor. Eğer bu bilgi yanıltıcı ise, kitap 6 yıldır yayında, bunun doğru olmadığı ortaya konmalıdır.

Bir de şu var ki, zaten kimse Ermeni ölümleri konusuna itiraz etmiyor, sadece sayı ve yöntem konusunda anlaşmazlıklar var. Devlet kaynakları, savaştan uzak bölgelere göç işlemi yapılırken ölümlerin olduğunu ve sayıların 800 bin civarında olduğunu söylerken, karşı taraf ise, Ermenilerin ortadan kaldırılması niyetiyle göç ettirildiğini ve sayının 1.500.000 civarında olduğunu söylüyor.
İnsan öldürmek kötüdür, vahşettir. Kim, kime karşı yaparsa yapsın, sayı ne olursa olsun, bunun savunulacak, sahiplenilecek bir tarafı olamaz.

Yazar da bu kitabında savaştan uzak bölgelere tehcir savını gerçekçi bulmuyor. Hem savaşla ilgisi olmayan bölgelerdeki Ermenilerin de tehcire tabi tutulması, hem de Ermeniler için seçilen yeni yerleşim bölgesinin Halep’teki ordu kışlasına yakın bir yer olması nedeniyle bu iddianın doğru olmadığını belirtiyor.

Yazar ayrıca tüm Kuva-i Milliyenin oluşumunu, Kurtuluş Mücadelesini Ermeni katliamına bağlamış. Kuva-i Milliye’ye katılanların, Ermeni katliamı soruşturmasından kurtulduğunu belirterek, Kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşması, Ermeni olayları soruşturmasını ört bas edeceği için, bu uğurda mücadeleye ağırlık verilmesinin farklı yönlerinin altını çiziyor. Meclisin Ankara’da toplanmasının ardından, Ermeni olaylarının geçmişte kalmış acı bir olay olarak görülmeye başlanmasını da bunun kanıtı olarak ortaya koyuyor.

Aslında Ermeni olaylarını iki bölüm halinde ele almak gerekirken bu yapılmamış. 1915-16 yıllarında Ermenilere karşı öldürmeler sözkonusuyken, 1917 – 18 yıllarında da Ermeniler tarafından öldürülen Müslümanlar söz konusu. Yazar burada, yapılan bir katliam diğerini eşitlemez, biz sizi öldürdük, siz de bizi öldürdünüz ödeştik diyemeyiz diyor. Ya? Biz ortaya çıkacağız ve onların bize yaptığını dikkate almadan biz Ermenileri öldürdük diyeceğiz ve geçmişimizle yüzleşeceğiz. Ben böyle bir mantığı anlamakta zorlanırım. Kimin neyine hizmet edecek böyle bir yaklaşım anlayamam. Barışa hizmet etmeyeceği, en azından bizlerle birlikte yaşayan Ermenileri de rahatsız edeceği açık olan bir yaklaşım tarzı olarak görürüm.

Yazar, savaş sonrası imzalanan Sevr anlaşması ve yaşanan işgallerin, Ermeni katliamı sorumlularını cezalandırmak için olduğunu yazıyor. Kim, kimi cezalandıracak anlamak çok kolay değil. Henüz kendi ellerindeki kanları temizlememişler, başkasını cezalandırmaya nasıl kalkabilirler?

Yazar kitabında başka ilginç konulara da yer veriyor. Mesela Anadolu’da Türkler tarafından çeşitli çeteler kurulduğunu, bunların Rum ve Ermenileri öldürerek mallarını yağmaladığını, bu şekilde zenginleşen çete reisleri olduğunu söyleyerek, Topal Osman’ın da bunlardan biri olduğunu ve topal Osman’ın da savaş sonrasında Mustafa Kemal’in muhafız alay komutanlığına getirilmesinin altını çiziyor.

Son olarak yazar, kurtuluş mücadelesini İttihatçıların örgütlediğini, savaş sonrası düzenin İttihatçılar tarafından kurulduğunu, bu gerçek ortayken Ermeni olaylarının gerçek yüzünün ortaya konmasının mümkün olmadığını söylüyor.

Kitapta çok fazla tekrar da var. Bir yerden sonra, sayfalarca okumanıza rağmen hala aynı yerde dönüp durduğunuzu fark ediyorsunuz. Kitabın yeni baskılarında bunların da gözden geçirilmesinde fayda var.
Kitabı önemle okumanızı öneririm. Fakat sadece önsözünü değil, lütfen tamamını.

26.04.2008

Prens Sabahattin Türkiye'nin ilk liberallerinden fakat o bir liberal olduğunu kabul etmiyor. Ona göre liberallik, masa başında çözüm arama işinden ibaret. O bu anlamda kendini daha çok bir aktivist olarak görüyor. Tüm bunlara rağmen onun görüşleri, bu günün liberalizminin temelleri durumunda.
Prens Sabahattin, 2.Abdülhamit'in yeğeni olmasına rağmen, onun istibdat yönetimine karşı çıkıyor, Fransa'ya kaçıyor ve jöntürk hareketine katılıyor. Abdülhamit'in İttihat Terakki mensuplarınca tahttan indirilmesinin ardından yeniden Türkiye'ye dönüyor. Ancak bu kez de İttihatçılar ile anlaşamadığından yeniden Fransa'ya gidiyor.
İttihatçılarla anlaşamamasının sebebi ise temelden görüş farklılıkları. Sabahattin Bey adem-i merkeziyetçiliği, yani yerinden yönetimi savunuyor. Ona göre Yemen'in sorunları ile Selanik'in sorunları aynı olmadığından, bu yerlerin merkezden yönetimi başarılı olamıyor. İttihat Terakki ise adem-i merkeziyetçiliğe soğuk bakıyor, buna izin vermek demek, tüm Osmanlı vilayetlerinin birer Girit olması demek olacağını ileri sürüyor.
Prens Sabahattin'e göre ise, kendine güvenmeyen devlet yönetimleri kontrolü elinde bulundurmak ister. Kontrol elinden gittiğinde bu vilayetlerin kendinden kopacağını düşünür. Kendine güvenen devlet yönetimleri ise, yerel yönetimlere yetki aktarmaktan çekinmezler. Çünkü gelişmenin, zenginleşmenin bu yalla olacağını bilirler.
Prens Sabahattin'in bir başka önerisi ise Teşebbüs-i Şahsi, yani bireysel girişimcilik. Ülke kalkınmasının gereklerinden biri de biriyesel girişimciliğe destek olunması.

Kitap, günümüz Türkçesine uyarlanmadığından, okumakta zorluk çekilmektedir. Yeni baskılarının günümüz Türkçesine sadeleştirilerek yapılmasının, kitabın daha geniş kitlelerce okunmasına katkı sağlayacağını düşünüyorum.
21.04.2008

Osmanlı'dan günümüze Türkiye'deki anayasa serüvenini kronolojik olarak bir araya toplayan güzel bir eser. Sadece Anayasaları değil, anayasaları etkileyen süreçleri se anlaşılır biçimde ele almış.
Önce 1808 Sened-i İttifak ile başlayan eser, ardından 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve nihayet 1876 Anayasası ve Birinci Meşrutiyet. Ardndan jöntürk hareketi ile birlikte oluşan süreçte İkinci Meşrutiyet ve 1909 Anayasa değişiklikleri.
Cumhuriyet ile başlayan 1921 Teşkilatı Esasiyesi ve 1924 Anayasası. Bununla birlikte gelişen tek parti ve çok partili siyasi yaşam tecrübeleri ve 1960 ihtilalinin ardın 1961 Anayasası.
Son olarak da 1982 Anayasası ile eser tamamlanıyor.
Sadece hukukçuların değil, hangi süreçlerden geçerek bu günlere geldiğimizi görmek isteyen herkes için mutlaka okunması gereken bir eser.
13.04.2008

Önce Selçuklu Baş Veziri Nizam-ül Mülk, sonra da 18 Kasım 1092’de Selçuklu Sultanı Melikşah öldürülür. Selçuklu imparatorluğu içinde taht kavgaları baş gösterir ve büyük imparatorluk yıkımın eşiğine gelir. Artık imparatorluk içindeki her yerde kaos ve terör hüküm sürmektedir.
Olayların bu aşamaya gelmesini sağlayan ise İsmaililerin lideri Hasan Sabbah’dır. Hasan Sabbah, Nizam-ül Mülk ile eski arkadaştır fakat zamanla ve çeşitli vesilelerle yolları ayrılır ve birbirlerine hasım olurlar. Hasan Sabah, sarp kayalıklar üzerine kurduğu kalede kendi öğretisini yaymakta ve öğretisini koruyacak fedailer yetiştirmektedir. Fedailer tam bir ölüm makinesi olmakta, liderlerinin bir emriyle anında intihar edebilecek kadar gözü kara ve liderlerine bağlıdırlar.
Bu tarihi vakaları, bu roman içinde biraz da fanteziler ile süslü olarak okuyabilirsiniz.

30.03.2008

Yazarın yüksek lisans tezi olarak hazırladığı çalışmadan oluşan ilginç bir kitap. Prens Sabahaddin'i merak edenler için tavsiye edilebilir.
Prens Sabahattin, Türkiye''nin ilk liberallerinden olan ve Abdülmecit''in kızı Seniye Sultan ile sadrazam Damat Mahmut Paşanın çocuklarındandır. Dolayısıyla Abdülhamit''in yeğeni olmasına rağmen, onun istibdat yönetimine karşı çıkarak Jön Türk hareketine katılır ve Avrupa''ya kaçar. Abdülhamit'in tahttan indirilip 2. Meşrutiyetin ilanı ile yeniden Türkiye'
ye döner ama bu kez de görüşleri İttihat Terakki görüşleriyle uyuşmadığından İttihatçılarla da arası açılır.
Prens Sebahattin'in görüşlerinin temeli 'teşebbüs-i Şahsi' bireysel girişim ve 'adem-i Merkeziyet" yerinden yönetim prensiplerine dayanıyor. İmparatorluğun dağılma aşamasına geldiği bir dönemde Adem-i Merkeziyet fikrini ortaya attığı için oldukça sert eleştirilere maruz kalan Prens Sabahaddin, cumhuriyet döneminde de hanedana mensup kişilerden biri olduğu gerekçesiyle, tüm hanedan üyeleriyle birlikte 150'ler listesi kapsamında yurt dışına çıkarılır.