Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

yesevihan Tarafından Yapılan Yorumlar

13.05.2004

Son devrin Cerrahiyye tarikatı pirlerinden Karagümrük asitanesi Pİr'i Muzaffer Ozak'ın A.B.D.'deki müridanından olan ve kitabda yazdığı kadarıyla hulefasından Prof. DR. Robert Frager'in kaleme aldığı zengin bir eser. Eserde yazarın mürşidi Muzaffer Efendi'den ve sonraki post sahibi Safer Dal'dan çok güzel anekdotları, sohbetleri muhabbetle ve her vesileyle aktarması esere eşsiz ve aramakla bulunmaz "manevi lezzetler" katmış. Yazarın bir "ruhbilimci" psikiatr olması eserin ilmi değerini arttırıyor. Kitabda yer alan ve "nefsin yedi derecesi"ni şematik olarak gösteren çizimler Türkçe'de yayınlanan hiçbir eserde bulunamaz.
Nefsin kademeleri izah edilirken sözü edilen yaklaşık 200 yıl önce yaşamış olan mürşidlerden Muhammed Sadık Efendi'nin nefsin derecelerini bir şehir olarak tasvir eden risalesinden yapılan alıntılar hayret verici, can alıcı hususlar içeriyor. Bu tasvirlere göre değerlendirdiğimizde halen yaşadığımız toplumun ortalama nefsinin "emmare" vahşetlerinde yüzdüğünü kolayca anlayabiliyoruz.
Tasavvufun pratiği ile ilgili olan ve yaşadıklarının anlamını kavramak isteyen bilinçli "talib"ler için mutlaka okunması gereken bir "yol kılavuzu". Eseri yazan, çeviren ve yayınlayanlar büyük bir hizmeti yerine getirmişler; tabii, himmet sahiblerini de unutmamalıyız.
13.05.2004

Türk tasavvufî ekollerinden Cerrahiyye tarikinin tarihi gelişimi hakkında derli- toplu bir çalışma. Hz. Pîr Seyyid Nureddin Cerrahi'nin hayatı daha ayrıntılı olarak yazılabilirdi sanırım. Bu "güzide ve nadide hayat"ın sadece 41 yıl sürmüş olması ve Hz. Pir'in dünya hayatında bir baba olarak bir bebeği kucağına alamadan alem-i cemale intikalleri ilginç ve hüzün veren bir ayrıntı olsa gerek. İstanbul Karagümrük'deki tarihi dergahında ziyaret edilen Hz. Pîr'in Cumhuriyet yıllarında yaşamış hulefâsından olan ve artık alem-i manâdan dervişâna himmet elini uzatan Muzaffer Ozak ve Safer Dal efendilerden hiç bahsedilmemesi ise izahı gayr-ı kabil bir noksanlık...
İnşaallah sonraki baskılarda bu fahiş nakısa giderilir.
Osmanlı coğrafyasına yayılmış Cerrahi dergahlarını ve bu dergahların postnişinlerini içeren kısmı ancak özel ilgi sahipleri için faydalı olabilecekken kitabda çok geniş yer verilmesi tenkid edilebilecek bir husus.
Güzel bir kapak kompozisyonu ile basılmış olan eserin konusunda ciddi bir kaynak olduğunu da teslim edeyim.
28.04.2004

BU kitab, Marlo Morgan'ın "Bir Çift Yürek" ve "Sonsuzluğun Mesajı" adlı eserlerinden sonra ülkemizde ciddi bir ilginin konusu olan Avustralya yerlileri Aborijinler ve son yüzyılda vahşi batılı işgalciler tarafından uğratıldıkları yıkım konusunda ciddi bir tanıklık içeriyor. Filme de çekilen kitabın öyküsü "uygarlaştırılmak" üzere toplumlarından tecrid edilerek eğitim kamplarında toplanan aborijin çocuklardan "bozkurt" meşrepli birkaçının bu esaret halkasını kırarak 2000 km.lik bire yolculuğa girişmesini konu ediniyor. Olayın üzerinden henüz 100 yıl bile geçmemiş olması bugün tüm dünyayı zorla "uygarlaştırma" misyonuna kendini memur eden Batı uygarlığının ne denli "uygar(!)" köklere sahip olduğunu göstermesi açısından bir belgesel olarak dikkatle okunmalı.
Öykü kurgusu olarak son derece yavan olan kitabın dikkate alınması gereken yönü de bu zaten.
28.04.2004

Marlo Morgan'ın Bir Çift Yürek adlı nefis eserinden sonra yazdığı Aborjin kültürü eksenindeki ikinci kitabı. Kitabda Aborijin kültürünün yok edilişi kadar "Beyaz adam"ın otantik bir kültür karşısındaki vahşetini sorgulayan yönünü sanırım burada izlenim yazanların çoğu unutmuşlar. Doğumlarını takiben birbirlerinden ayrılan ayrı cinsden ikiz kardeşlerden birisi olan kız kardeş Avustralya'da hayat çizgisini sürdürürken ve bir noktadan itibaren köklerini araştırmağa devam ederken ABD'ye kadar sürüklenen erkek kardeş "kapitalist sistem"in dişlileri arasında ufalanıp gidiyor. Kitabın sonunda insanlar sanırım ABD'de bir hapishanede çürümeğe terkedilen erkek kardeşin "titreyip kendine dön"erek Aborijin ermişi filan olmasını beklemiş olmalı ve gerçek hayatta tabii ki bu olmuyor. Kitabın tek eleştirlecek yanı ele aldığı muazzam konuları çok yüzeyel geçiştirmesi olabi,lir.; bir de aborijin toplumuna dönen kız çocuğun katıldığı gruptaki üyelerin aldıkları "ABORİJİN" isimlerinin öyküsüne kitabın hacmine göre fazlaca yer vermesi olabilir. ANZAK orduları ile Gelibolu'ya kadar gelen "Avustralyalı" olmuş "batılı adam"ların iğrenç tavırlarını ve vahşi bilinçaltlarını ortaya sermesini aynı kökenden birisinden beklemek doğru mu bilmem amma "vahşi batılı"nın günah galerisinden önemli çizgileri sergilediği için yine de yazarını kutlarım. Okunmasında ve üzerinde düşünülmesinde yarar olan bir eser sonuçta...
28.04.2004

Bukağı, Sufi yazarımız Emine Işınsu'nun son eseri olan ve Niyazi Mısri'nin hayatı etrafında kurgulanan son romanı.

28.04.2004 tarihli YeniŞafak Gazetesinde yazar ile Hale Kaplan Öz'ün yaptığı röportaj eseri ve Işınsu'nun tasavvufi konulara ilgisini ortaya koyarken kitab hakkında tanıtım anlamında hemen herşeyi dile getiriyor:
...
'Acılı' roman: Bukağı
Emine Işınsu son romanı Bukağı'da tasavvuf erbabı Niyazi Mısri'nin hayatını anlatıyor. Sancılı bir yazım süreci geçiren yazar Bukağı'nın diğer romanları ile kıyaslandığında 'acılı olduğunu' söylüyor.
...
Emine Işınsu'nun Bukağı isimli romanı Ötüken Yayınları arasından çıktı. Çocukluğundan başlayarak, eğitimi, tefekkürü ve eserleri ile Niyazi Mısri'yi anlatan kitap, IV. Murad'ın hükümdarlığı dönemini de arka fonda veriyor. Son dönem kitaplarında tasavvufu merkezine alan Işınsuyla son romanını ve yeni eğilimini konuştuk.

Niyazi Mısri ile ilk karşılaşmanız nasıl oldu?

Bunu hatırlamak çok zor, gönlümde bir Niyazi Mısrî vardı ama, onun hakkında pek bir şey bilmiyordum. O halde beni Niyazi Mısrî İle ilk karşılaştıran, bana tasavvufî romanlarımda rehberlik eden, kıymetli bilim adamı Mustafa Tatçı'dır. Zaten yazmam için de ısrar eden o oldu, sonra Mısrî'ye dair kitaplarla, kendi kitabı İrfan Sofraları ile tanıştım, bol bol okudum.

Bu romanı ne kadar sürede ve nasıl yazdınız, nasıl bir araştırma dönemi geçirdiniz?

Bir yıldan fazla araştırma yaptım ve okudum, sonra dört ayda maddî ve mânevî ıstırap içinde yazdım. Maddîsi, bel rahtsızlığımdı, çok fazla acı çekiyordum. Mânevisine gelince; Mısrî ile özdeşleşmek çok zor oldu, çünkü mübarek zat pek öfkeli biriymiş, ben de pek az öfkeliyimdir, mizaçlarımız hiç uyuşmuyordu yani, "yazamayacağım" korkusu yaşıyordum. Bu arada sanki, Mısrî'nin gönlümdeki manevî varlığı, habire "Haydi yaz, durma" diye beni zorluyordu.İşte bu karmaşanın içinde, herhalde Allah yardım etti ki, dört ayda bitirdim.

Önceki kitaplarla kıyasarsak Bukağı'nın sizin yazın serüveniniz içindeki yeri neresidir?

Yukarıda anlattıklarımı göz önüne alarak, öbür romalarımın yazılış serüvenleri ile kıyaslarsak "acılı bir roman" oldu diyebiliriz!..

Çocukluğundan başlayarak okul hayatı, insanlarla münasebeti, karakteri, tefekkürü ve eserleri ile Niyazi Mısri'yi anlatıyor kitap. Yaşamöyküsü içine dağıtılmış yan unsurlar ve beyitler de anlatımı daha akıcı ve etkin kılıyor. Eklenen bu unsurların ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu?

Bütün romanlarımda olduğu gibi, Bukağı'da da gerçekle, kurgu at başı gitti. Meselâ Mısrî'nin "Kasım" diye bir arkadaşı olduğunu sanmıyorum, keza bir "derviş ağası"nın bulunduğunu da. Şiirlerini yazışıyla ilgili olaylar baştan başa kurgu. Şiiri yazıp, ona uygun bir haleti ruhiye kurdum. Böyle şeyler... Babasının bir Nakşi şeyhi olduğu, bütün gezileri, rüyaları, Vani Efendi ile çatışmaları, sürgünleri vs gibi şeyler de gerçektir. Sohbetlerinin bir kısmını da, İrfan Sofraları isimli kitabındaki makalelerinden derledim.

'Tasavvuf sevdalısı oldum'

Romanın arkaplanında tarihsel bir sürec de mevcut. Kişi diyalogları ve mektuplaşmalar yoluyla IV. Murad dönemi olaylarını okuyoruz. Kitaptaki tarih yazımının işlevi nedir sizce?

Mısrî'nin içinde yaşadığı zamanı, gerçek olaylarıyla belirtmek istedim. Böylece onun tarihimiz içindeki maddî yerini de tespit etmeye çalıştım.

Türkiye'de özellikle son elli yılda, dönüşümleri ve mevcut durumu ele aldığınız kitaplardan sonra, son dönem kitaplarınızda tasavvufu merkeze alan çalışmalar ortaya koydunuz. Sizi buna sevkeden neydi?

Çocukluğumdan beri, annemden dolayı olsa gerek, tasavvufa meraklıyımdır. Bu merak beni, Yunus Emre'yi yazmaya yönlerdirdi ve Yunus'dan sonra tasavvufa karşı daha bir sevdalı oldum... Böylece bir kaç erenimizi daha yazmayı istiyorum, kısmet olursa tabiî.