Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900
E-Dergi
yesevihan Tarafından Yapılan Yorumlar
T.Lobsang Rampa'nın kitapları arasında bambaşka bir yeri olan bu ilk kitabında, bir budist din adamı olmak üzere çocukluktan itibaren ağır riyazetlerle yetiştirilmesi ve sonrasında yaşadığı manevi deneyimler anlatılıyor. Budist eğitim yöntemleri hakkında ilk elden bilgi veren Rampa, ayrıca Budizm'in merkezi Tibet'i ve kutsal başkenti Potala'yı çok canlı olarak tasvir ediyor.
Ağır riyazetler sonucu iki kaşın arasında beliren ve görür hale gelen ve kitaba adını veren "Üçüncü Göz" ise modern biliminin asla kabul edemeyeceği bir durumu dile getiriyor. Kitabdaki anlatıma göre "üçüncü göz"ü fonksiyonel hale geldikten sonra Rampa, mesela insanların yalan söyleyip söylemediklerini, bir insanın muhatabı hakkında "kötü" düşünüp düşünmediğini görür hale geliyor; hatta Rampa'nın bu yeteneği Potala'yı ziyaret eden bir elçinin samimiyetini test etmek üzere kullanılıyor. İslam tasavvufunda aynı bölgede yer alan ve "nefs-i natıka" adı ile adlandırılan 6.latife'nin benzer işlevleri olması bana ilginç bir nokta olarak göründü. (Kitabda anlatılan deneyimler arasında sadece, gizemli vadiye yapılan ziyaret bana inanılır gelmedi; uzaydaki optik gözlerle yeryüzünün santim santim incelenebildiği günümüzde böylesi gizli bir yeryüzü parçasının kalabilmesi mümkün değil.) Ruhun varlığını, beden ile ilişkisini ve insanın nefsini eğitmek suretiyle manevi planda yükselebileceğini anlayamayan madde bağımlısı beyinler için şok etkisi yapacak olan bu kitabı öneririm.
Yazarın "Yarım yüzyıl önce -komünistler dahil- ülkemizde ne Sultan Galiyev bilinirdi ne de onun 'Mazlumlar Enternasyonali' teşebbüsü!" sözleri bugün için de geçerli değil mi? Sovyetler kurulurken bunun Çarlık Rusyası'nın emperyalizminden kurtuluşuna vesile olacağına inanan Orta Asya'nın aydınları, komünist te olsa Rus'un "aynı Rus" olduğunu kısa sürede gördüler. Özellikle Stalin döneminde Orta Asya'nın tüm önde gelen şahsiyetleri, aydınları yanısıra yerel komünist kadrolarına da uygulana katliam ve sürgünler uzun yıllar ülkemizde hiç bilinmedi. Bu vahşi genosidin boyutu ancak zaman zaman komünist yönetimin " günah çıkartma" kampanyalarının yansıması ile dar bir çevrede o da kısmen bilinebildi. 1928-1937 yılları arasında uygulanan Stalin terörü ile Orta Asya, Kırım ve Kafkasya'nın 40 milyonluk Türk nüfusunun 30 milyona düşmesi bile yıllarca Türkiye kamuoyuna yansımadı. Milyonların ata topraklarından koparılıp trenlerle binlerce kilometre uzaktaki yerlere sürgün edildiği 1943-1944 yıllarındaki Kırım-Kafkasya Türk halklarının sürgün faciası hiç bir zaman Türkiye kamuoyuna mal edilemedi. 2 Kasım 1943 de Kafkas Karaçay Türkleri'nin sürgünü ile başlayan bu facianın 18 Mayıs 1994 'de yüzbinlerce Kırım Tatarı'nın sürgünü ile milyonları yurtlarından ettiği bilgisinin sadece o topraklarla ilişkili bir kesim ve milliyetçi çevrelerde bilindiği bir gerçektir. Ülkemizdeki sol çevrelerin "Stalinist" tavrı bu gerçeklerin dile getirilmesini bile "tabu" haline getirdi. Nihayet Gorbaçev'in Glasnost politikası ile gizli sovyet arşivine dayalı somut çalışmaların mümkün hale gelmesi, o zamana kadar "bir sovyet efsanesi" olan Türk halklarına yönelik katliamların ortaya çıkarılmasını ve delillendirilmesini mümkün kıldı. Bu Türk genosidinin niteliğini anlamak için sürgünü yaşamış bir kadın olan Karaçay Türklerinden Halimat Bayramuk'un Ötüken yayınları arasında çıkan "1943" adlı romanını okumak bile yeterli olacaktır. Onlarca "yahudi soykırımı" filmi seyreden ortalama Türk aydınının bu yıllara ait bir tek film karesi bile seyretmemiş olması nasıl bir sansür ile karşılaştığımızın en güzel kanıtıdır. Sol bir aydın olan Attila İlhan'ın bu eserde bir araya getirilen makaleleri, sol çevrelerdeki Türkiye dışındaki Türklere ilgisizlik tavrında önemli bir kırılma noktası teşkil etmektedir.
Son yıllarda gündeme gelen Orta Asya Türk devletleri ile ilişkilere temel yapılmak istenen M. Kemal Atatürk'ün Türkiye dışındaki Türk toplulukları ile ilgili düşüncelerinin bir arada sunulduğu tek kitab.
Kitabın akademik değil populer dille kaleme alınmış olması önemini azaltmıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarındaki "dinamik-etkin-ufukları kucaklayan" ruhun 1940'lı yıllardan bu yana sokulduğu iğdiş edilmiş hali görüp üzülmemek elde değil.
İslam tasavvuf tarihinin zirve ismi Şeyh'ül ekber Muhyiddin ibn Arabi'nin Türkçe'de bulunabilecek en ayrıntılı hayat hikayesidir. Eser Muhyiddin ibn Arabi'nin hayatını kronolojik bir sıra ile ele almaktadır. Endülüs'de başlayıp Mısır, Hicaz, Anadolu ve nihayet Şam'a kadar uzanan dianamik bir hayat öyküsü ile beraber Arabi'nin fikri ve tasavvufi gelişimi de izlenebilmektedir. Burada Muhyiddin ibn Arabi'nin eserlerinden yapılan alıntılar fikri gelişiminin seyrine ışık tutmaktadır. Kitabın sonundaki kronolojik hayat çizelgesi benim için çok bilgilendirici oldu. Son olarak eserin Türkçe'ye aktarılmasında, özellikle tasavvufi ıstılahların yerli yerince kullanılmasındaki başarısıyla çeviriyi yapan Attila Ataman'ı da kutlamak gerek.
11.Eylul.2001 günü Newyork'daki ikiz kulelere yapılan saldırı sonrasında ABD'de İslam'a yönelik -korkuyla karışık- ilginin artışı sonrası Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr'a sipariş edilen bir "İslam'ı tanıtma" kitabıdır. Klasik usulle İslam dinindeki iman şartları, başta namaz, zekat, oruç ve hacc olmak üzere ibadetler ve İslam'ın insana kattığı ahlaki nitelikler ciddiyetle ve bir batılının anlayacağı sadelik ve yeterlilikte anlatılmaktadır. İslam'ın bir barış dini olduğunu Batılı entellektüellere anlatma çabasının önde olduğu bu eserin ABD'de yayınlandığı tarihte ülkemizde de yayınlanması en az bir batılı kadar İslam'a uzak insanlarımız bulunduğu düşünülürse faydalı olmuştur. Kitab, ABD'de sanıyorum 100 binin üzerinde bir tirajla basılmıştı. Ülkemizdeki baskı sayısı ise herhalde birkaç bini bulammıştır. Bu da ülkemiz yayın hayatının içler halini yeterince anlatıyor olsa gerektir.