Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

Tarihi olayları anlamlandırmak için belirli sistematik analizler yapılır. Yapılan bu analizlerin minvalinde yeni fikir akımları tarihe kendi cephesinden şekil vermeye başlar. Esasında yapılan fikir jimnastikleri tarihin felsefesini ortaya çıkarır. Tarihi olaylara bir terzi edasıyla elbise biçen bu yaklaşımların sayesinde farklı görüşlerin ekseninde aslında birbirine çok benzeyen tarihi vakalar birbirlerinden çok farklı şekilde değerlendirilirler. Oysaki geçmişte yaşananları kavramak için bazen tersinden düşünmek gerekir. Yani olayı fikre uyarlamak yerine, fikri olaya göre kurgulamak bazen çıkar yol olabilir.

Tabii tarihi yeniden kurgularken bütün tarihi olayların aynı kalıba sokulması zarureti ortaya çıkar. Bu pek mümkün görünmemektedir. Yani yukardaki örnek üzerinden gidecek olursak herkesin vücuduna uyabilecek bir giysiyi dikmek gerekir. İşte büyük Rus tarihçisi Gumilev, terziliğin (tarihçiliğin) imkansızı denilebilecek bir tasavvurun peşinden koşarak, muhayyileye sığmayan tarihi olayları kendi fikri kalıplarına uydurur.

Tarih neden-sonuç ilişkilerinin bir bütünüdür. Yani bütün tarihi olaylar illiyet bağlarıyla birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Her “son” bir “yeniden başlangıcı” izler. Devam edegelen bu olaylar silsilesinin belirli bir sistemin dahilinde gerçekleştiğini tespit etmek Gumilev’in yegane hedefini oluşturur. Usta tarihçi ele alacağımız “Son ve Yeniden Başlangıç” eserinde olduğu gibi bütün çalışmalarında mezkur hedefinin tahakkuku için çaba sarf eder.

Gumilev’in sistemleştirdiği etnogenez tezi diğer eserlerinde olduğu gibi bu çalışmasında da sağlam delillerle temellendirilir. Tabii bu fikri parlamalara hakim olabilmek için Gumilev’in diğer eserleri de iyice sindirilmelidir. Zira bu Gumilev’in kendine has terminolojisini içeren izah dili bu eserinde de anlatıya hakimdir. Farklılaşan tek şey tarihi örneklerdeki artıştır.

Etnogenez, zaman içinde belirli safhalar şekilde tasavvur edilen bir tezdir. Halklar tıpkı insan organizması gibi doğar, yaşar ve ölürler. Nasıl ki insanın yaşamı bebeklik, çocukluk, gençlik vs. gibi aşamalardan geçtikten sonra nihayete eriyorsa, etnogenez de benzer aşamaları içerir. Etnogenez’in; yükseliş, akmatik, kırılma, atalet, obskürasyon, rejenerasyon olarak sınıflandırabileceğimiz bu aşamalarını geçen etnoslar (halklar) yaşam döngülerini sona erdirirler. Tabii bu şekilde kabaca taslağı sunulabilecek yapının oldukça karmaşık bir işleyişi vardır.

Etnogenezin kendine has kompleks yapısını çözümlemek için Gumilev, ele alacağımız eserinde direkt konuya girmeden evvel etnosun kendine has özellikleri ve özgülüğünü masaya yatırır. Aslında bu giriş kabilinden açıklamaların etnos kavramının anlaşılmasının önünü açtığı ve okuru konuya ısındırdığı savunulabilir. İlerleyen satırlarda etnosun ele avuca sığmaz ve anlamlandırılması güç yapısı açığa çıkınca evvelden yapılan bu açıklamaların önemi daha iyi anlaşılır. Ayrıca bu kısım soru cevap şekilde tasarlanmış olup, okuru konunun merkezine çeken bir üslupla tasarlanır. Aslında soru ve cevaplarla konunun terminolojisi okura kanıksatılır.

İzleyen bölümde Gumilev’in etnogenez tezinin ikinci büyük kavramı olan “passionerlik” açıklanır. İnsan doğasına has olup, bir ideal uğruna fedakar bir biçimde hareket etme güdüsü passionerlik kavramı çerçevesinde birey ve toplum ölçeğinde mercek altına alınır. Aslında deyim yerindeyse kitabın ortasından konuşulan bu bölümde passionerlik, ana hatları dışına fazla çıkılmaksızın anlatılır. Tabii yine de konunun bağlam bakımından derinleştiği, kavramların çatallaştığı, basit örneklerle kompleks tanımlamaların yapıldığı bu bölümde dikkatli okumanın şart olduğu görülür. Çünkü Gumilev fikirlerini kristalize hale getirirken anlaşılma kaygısından çok tezi kanıtlama niyetiyle hareket eder. Okurun konuya uyum sağlaması bu yüzden zaruridir. Tez temelinde şablonunu oluşturan Gumilev, tarihi olayı şablonun üstüne oturtarak meramını anlatmayı hedefler. Bu yüzden şablon iyi anlaşılmalı tarihi olayın örnek olarak uyumluluğu tekrar düşünülmelidir.

Etnos ve passionerliğe ayrılan ilk iki kısımdan sonra etnogenezin safhalarına geçilir. Dokuz kısım dahilinde etnogenezin aşamaları açıklanır. Gumilev’in diğer kitaplarının aksine bu safhalar karışık tarihi olaylardan ziyade belirli bir etnos (Bizans, Arabo-Soğdian, Franklar), coğrafya (Hindistan, Avrupa, Çekya), grup (maniheistler, İsmaililer, markiyonistler) paralelinde anlatılır. Bu anlatım; tarihin yer, zaman, insan grupları gibi bileşenlerinin önemini kavratacak şekilde güçlü bir izahla tezahür eder.

Tabii kitap devam ederken giriş bölümlerindeki kadar yoğun olmasa da terminolojik bilgi aktarımı aralıklarla devam eder. Her bir etnogenez safhasında görülen süper etnos, subetnos, passioner ısınma ve kırılma vb. gibi kavramların anlatıldığı fark edilir. Etnogenezin safhalarında yoğun bir tarihi anlatım söz konusudur. Aslında bazen konunun etnogenez olduğunun bile unutulduğu tarihi bilgi sunumu fazlasıyla etkileyicidir. Zira Bizans, Roma, Hindistan, Avrupa, Asya tarihine ilişkin her kitapta rastlanmayacak bilgiler akılda kalıcı örneklerle okura verilir.

Gumilev, anlatısının etnogenez tezine ait kısımları ne kadar anlaşılmaz ise tarihi örneklerle şekillendirdiği anlatısı da o kadar anlaşılırdır. Çünkü ağır izahlarının farkındaymış gibi anlatısını renklendirir. Bazen bir efsane, bir edebi örnek ve şaşırtıcı bir anekdot da satırlar arasında kendisine yer bulur. Aslında bu tarz anlatılar başka bir tarihçi tarafından ele alınacak olsa akademik yetersizlik yakıştırmasının söz konusu olduğu yorumlar öne çıkabilir. Ama Gumilev için bu durum söz konusu olmadığı gibi bu tarz anlatılar Rus tarihçiye yakışır.

Yine diğer kitaplarının aksine Gumilev bu eserinde etkin bir biçimde kullandığı tarihe yardımcı diğer bilim dallarının (coğrafya, biyoloji vb.) etkisini azaltarak kültürel anlatımlara yönelir. Misal kültürogenez isimli kavramı vasıtasıyla etnogenezin folklorik ayağını gayet güzel bir şekilde ortaya koyar. Kültürel anlatılar geçmişte yaşayan insan gruplarının özelliklerine yöneldiği zaman doğal olarak etkileyici bir görünüme kavuşur. Gumilev; Çin, Hindistan, Tibet vb. kadim kültürleri karşılaştırmalı olarak ziyadesiyle güzel bir şekilde dile getirir. Hem kültür hem tarihi bilgi yönünden bu yoğun anlatılar, etnogenez dışında yazarın okuruna didaktik davrandığının kanıtı gibidir.

Gumilev’in diğer eserlerinin aksine bahsettiğimiz kitabında “biz” kavramına daha çok yer verdiği dikkat çeker. Her ne kadar vurgulamasa da taşıdığı Hristiyan, Ortodoks ve Rus kimliklerini eserlerinde hissettirir. Ama bunu objektifliğine halel getirmemek adına fazla belli etmeyen Gumilev, yorumlarının bazı yerlerinde Ruslar demek yerine “biz” der. Tabii bazen tarafsızlığına halel geldiğine de şahit olunur. Misal Girit’te soykırıma uğrayan Türkleri vurgulamaksızın Patriğin 2. Mahmut tarafından idam edilmesini eleştirir. Bu anlatılar dikkate alınmaz ise Gumilev’in genelde objektif olduğu dikkatten kaçmaz.

Sonuçta, tarihe Gumilev gibi geniş bir açıdan bakan tarihçi çok azdır. Onun bakış açısına ulaşabilmek için onun kadar okumanın zorunluluğu düşünülebilir. Kullandığı sınırsız varyasyondaki tarihi olay anlatılarıyla her fırsatta tezine daha rahat dayanaklar bulur. Tezini kanıtlarken tarihi öğretir, öğretirken düşündürür. Her tarihi anlatı insanı düşünceye sevk etmez. Özellikle tarihin felsefesini direkt olarak hedeflemeyen eserlerin tali olarak düşünceye boyut kazandırma rolleri tartışılır. Ama Gumilev’in anlatısı düşünmeyi önceleyen için çok şey anlatır.


Tarih, bazen hayalle gerçeğin arasındaki ayrımın ortadan kalktığı bir duruma ses verme amacı güdebilir. Zamanın katlanarak altında bıraktıklarını keşfe çıkan tarihçi, eldeki verilerin anlattıklarıyla ikna olmak ister. Ama insanoğlu kimi zaman inanma istediğine öylesine meftun olur ki hayal, mit, efsane gibi olguları gerçeğin yerine ikame ederek, bilinçli ya da bilinçsiz yalanların müptelası olur. Misal karşılaşılan olumsuz durumlarda kurtarıcı bir süper güce inanmak, kurtulmak için çaba sarf etmekten daha kolaydır. Günümüzde haber kaynağının bin bir teyide ihtiyacı olduğu düşünülürse, geçmişin söylediklerini daha kaotik hale getiren bilgilerin iyi bir biçimde elenmesi zaruridir.

Gumilev de tarihçi olmanın verdiği vicdani sorumlulukla, gerçeği sorgulamaktan çok gerçeği aramak şiarıyla muhayyel bir hükümdarlığın izini layıkıyla sürer. İlk aşamada Gumilev’in basit bir yol izleyerek muhayyel hükümdarlık var mı, yok mu sorusuna yanıt aradığı düşünülebilir. Oysaki hedeflenen amaç pragmatik olmaktan çok didaktiktir. Her akademik kitap kendi tezini ispata yönelirken, Gumilev tezinin ispatıyla kalmayıp metodun ispat üzerindeki işlerliliğini de kanıtlar.

Okurun hem teze hem de izlenilen yönteme aşina olarak ikna olduğu bu anlayışla Gumilev’in farklı bir metodoloji denediği savunulabilir. Aslında anlatılan olaylarla belli bir dönem ve yer tarihçinin hedefinde yer alır. Aşama aşama verilen bilgilerle Moğol intişarının öncesine ve sonrasına İç Asya cephesinden mercek tutulur. Bu dönemde ortaya çıkan, adından sıkça söz edilen, klasik kaynaklarda geçen Rahip Yohannes ve krallığı hakkındaki bilgiler sorgu sandalyesine oturtulur. Çıkan sonuçların ilginçliği kadar izlenilen yol da okura çok farklı bir dünyaların kapılarını açar.

Öncelikle Gumilev, kısıtlı bir bakış açısıyla sadece olayın tarihte kapladığı alanın izdüşümünü yansıtmayı hedef edinmez. O, adeta çok yüksek bir noktaya çıkar; hedef olayların geçtiği bütün bir sahayı ve zamanı içine alacak şekilde kuşbakışı gözlemleyerek tespitlerini genelden özele doğru sıralar. Zira olayların çapı beklenildiği kadar küçük değildir. Dedikodunun ve sınırları tanımayan sözlü şayiaların yarattığı hayali alanın çapı devletleri ve büyük insan kitlelerini içine alır.

Bilgi kirliliği ve söylentilerin yarattığı puslu havaya, nakilci tarihçilerin sathi değerlendirmelerinden kaynaklanan olumsuz tablo eklenince hem okurun hem de tarihçinin işi zorlaşır. Gumilev, bu çıkmazdan yoğun bilgi aktarımıyla eski ve yeni kaynakları layıkıyla sentezleyerek yol bulmaya çalışır. Her ne kadar bu metot okura ağır gibi gelse de aslında bilgi, büyük lokmalar şeklinde değil de daha hazmedilebilecek şekilde okura sunulur. Üstelik tarih disiplininin masalsı yönü Gumilev’in el yordamıyla okurun metne daha rahat uyum sağlamasının önünü açar.

Aslında ilk bakışta eserin sayfaları karıştırıldığında konu bütünlüğünün bölük pörçük olduğu izlenimi edinilebilir. Ama yazarın üslubu öylesine iyidir ki satırlar ilerledikçe anlatılan konuların her seferinde bağlamına daha iyi oturduğu fark edilir. Yine Gumilev’in diğer eserlerinde olduğu gibi farklı disiplinler etkin bir şekilde kullanılır. Bu eserin muadili olan başka eserlerdeki yoğun siyasi anlatının yerini dengeli bir biçimde tarihe yardımcı bilimlerden elde edilen bilgiler alır. Bunun en iyi örneği yazarın coğrafya malumatıdır. Hatta öyle ki yüzyıllar süren zaman dilimindeki coğrafik ve atmosferik değişimler hava durumu bülteni gibi sunulur. Bir tarihçi için coğrafya her ne kadar yeryüzünün şekilleri gibi algılansa da Gumilev’in verdiği bilgilerle bu fikir yıkılır. Zira Gumilev kendine has terminolojisiyle atmosferi (kendi deyimleriyle biyosfer, teknosfer) tarihi coğrafyanın kalbine oturtur.

Satırlar ilerledikçe zikredilen kavim ve yer adlarının yoğunluğu dikkat çeker. Aslında bu yoğun bilgi akışı yazarın uzmanlık alanı İç Asya tarihine vukufiyetini kanıtlar. Asya’da kavim ve yer adlarındaki çeşitlilik düşünülünce bazı konuları vazıh bir biçimde sunmanın zorluğu anlaşılır. Ama Gumilev burada da devreye girerek isimlendirmelerin filolojik ve kültürel kodlarını ortaya koyar. Milletlerin genetik kodlarını sıfırlayan bu kültürel ve sosyolojik isimlendirmelere dair tespitler ise yazarın güçlü bakış açısını kanıtlar niteliktedir. Özellikle diğer kavim ve gruplar tarafından hızlı bir biçimde benimsenen Tatar etnoniminin sürülen izleri Asya haritasındaki etnik şekillenişteki karanlık alanlara ışık tutacak şekildedir.

Eserin ana ağırlığının Moğolların kuruluş ve yayılışlarına ayrıldığı dikkatten kaçmaz. Moğolların ilk yılları ise oldukça karışık bazı soruların birbirine eklendiği bir bulmacayı andırır. Aslında yazar, muhayyel bir hükümdarlığın izini sürerek, bu tarz bilinmezlerin yarattığı merakın saikiyle nasıl hareket edilmesi gerektiğine dair tüyoları okurlarına verir. Misal Moğol tarihiyle ilgili kaynaklar sınırlıdır. İlk aşama da müellifi belli olmayan Moğolların Gizli Tarihi ve Reşidüddin’in Câmiu't-Tevârîh’i Moğol tarihine ışık tutmak amacıyla kullanılırlar. Bahsedilen eserlerde geçen bilgiler çoğu zaman kati hükümmüş gibi sorgulanmaksızın kaynaklardaki yerini alır. Ama Gumilev klasik kaynağa sadece nakli hedefleyerek yaklaşmaz.

Gumilev, bir Orta Çağ kaynağının nasıl tahlil ve tenkit süzgecinden geçirileceği hususunu ders verir tarzda anlatır. Elde edilen veriler ise çarpıcıdır. Aynı kaynak içinde birbirlerine zıt bilgiler, farklı kaynakların karşılaştırılmasıyla ortaya çıkan tezatlar eserde sunulur. Yine İgor Alayı Destanı gibi Rus tarihi açısından önemli bir destan eldeki doğruluğu kanıtlanmış malzeme ile gerçeklik testine tabi tutulur. Bu açıdan eserin metodolojik yönünün güçlü olduğunu ve yazarın tecrübelerini yansıttığı söylenebilir. Özellikle yazarın mezkûr eserinde yer verdiği bilimsel araştırmalarında kullandığı alan-zaman cetveli, kronolojik tablo ve haritaların tarih bilimiyle uğraşanlara metodolojik olarak yeni yaklaşımları kazandırması mümkündür.

Her yazar metodolojik yaklaşımıyla beraber edebi üslubunu da okurlarına yansıtır. Gumilev, bir olayı neden-sonuç ilişkisini önceleyerek anlatırken; olayların az bilinen, enteresan, gizli ve anlaşılmaz yönlerini de ortaya koyar. Misal Asya’da kullanılan zehirli okların nasıl yapıldığı, düşmana nasıl etki ettiği, oklara maruz kalanların zehrin etkisini nasıl ortadan kaldırdığı gibi bilgilerden bahsedilir.

Üstelik satır aralarında enteresan bilgileri vermekle beraber eserin üst düzey kaynak statüsüne ulaştığı kısımları da mevcuttur. Misal Asya’nın dini tarihi hususunda sunulan bilgiler din tarihini merkeze alan birçok kitapta yoktur. Zira birçok dinin merkezinin Asya olduğu düşünülürse eserin önemi daha iyi anlaşılır. Ayrıca büyük semavi dinlerden ziyade dinlerin alt fraksiyonları, mezhepsel farklılıkları, yayılım alanları, çatışmaları ve Asyalı liderlerin dini tutumları satırlar arasında ayrıntılı sunulur.

Sonuçta, şayet tarih okuyorsanız yeni bilgilerle karşılaşmak sizi şaşırtabilir ama yeni bir bakış açısı kazandıran bir yöntemin pratik sunumuna şahit oluyorsanız şaşkınlığınız daha da artar. Üstelik sadece şaşkınlık da söz konusu değildir. Tarihe bakış açınızı temelden değiştiren bazı bilgiler yeni bir anlayışla eserlerin değerlendirilmesinin önünü açar. Gumilev tarihe karşı olan perspektifinizi değiştirecek güçte bir yazardır. Misal klasik kaynaklara ve destanlara Gumilev gibi yaklaşırsanız sorgularınızın bilimsel sonuçlarına istinaden şüphelerinizin yerini kendi tarih teziniz alır. Zaten tarih yapmak da bir anlamda Gumilev’in metodolojik yolunu izlemekle amacına ulaşır.
Türklerin tarih boyunca güçlü bir boy yapılanması olduğu bilinir. Hatta bu boyların hatırı sayılır genişlikte bir coğrafyaya yayılarak, yeni isimlerle kendilerini gösterdikleri de vakidir. Bazı boylar ise bir araya gelerek oluşturdukları algı paralelinden aynı isimle adlandırılırlar. Uzun süreli coğrafyaları kendilerine mesken eden bazı Türk boyları ise mezkûr bölge ile beraber anılırlar. Hatta öyle ki bu Türk toplulukları kök saldıkları ata topraklarıyla aralarındaki organik bağlar yok edilmek istense dahi bahsolunan toprağa olan rabıtalarından dolayı kimse onlara başka bir vatanı yakıştıramaz. Kırım Tatarları da böyledir. Kırım onların; onlar Kırım’ın bir parçasıdırlar.

Her ne kadar coğrafya ile ilintili bir şekilde kaderin uzak bölgelere attığı Türk toplulukları, tarihi ve kültürel bağlara istinaden dünyanın diğer ucunda dahi olsa, Türklerin birbirlerini tanıma ve bilme borcu vardır. Üstelik Kırım, Anadolu’ya uzak bir coğrafya olmayıp, Türk gölü denilebilecek Karadeniz’in kuzey yakasında konumlanır. Fakat her nedense Kırım, Türkiye’ye çok uzakmış gibi algılanır. Bunun sebebi Türk dünyasına duyarsızlıktan mı, yoksa kendi içine yönelen Anadolu insanının yapısından mı bilinmez ama Kırım’la alakalı bir literatür ülkemizde taliplerini bekler. Hatta Türk akademisinin üzerine vazife olmasına karşı Batılı bilim adamları da Kırım’a ilgi göstererek araştırmalarını bu coğrafyaya yönlendirirler.

Alan W. Fisher de Kırım Tatarları üzerinde uzmanlaşmış Amerikalı bir bilim adamı olup, ele alacağımız eseri ile Kırım literatürüne katkı sağlar. Aslında eser çok boyutlu bir çalışmanın bir parçasını içerir. Sovyetler Birliği sınırları içindeki gayrı Rus milletlerin tarihini, kültürünü ve gelişimini içeren bu çalışmanın benzerleri diğer milletler içinde yapılır. Bu seri kitapları hazırlayan editörün eserin girişinde verilen gelecek tasavvuruna göre; zamanla gayrı Rus milletlerin nüfus ağırlığıyla Rusları azınlıkta bırakacakları bir dönemin haberi verilir. Bu tasavvur gerçekleşir mi bilinmez ama eserin biraz da ideolojik kaygılarla kaleme alındığı, iki kutuplu dünyada Amerika’ya ilmi avantaj sağlama amacını güttüğü tahmin edilebilir.

Eserin ideolojik amacı dikkate alınmayacak olursa, eserde verilen bilgilerin ve bahsedilen konuların Kırım Sorunu’na dünya kamuoyunda önemli bir destek sağlayacağı şüphe götürmez. Bununla beraber yazarın konusunda iyi odaklandığı birinci ve ikinci el kaynaklar vasıtasıyla Kırım’ın tarihini ve kültürünü layıkıyla gözler önüne serdiği de dikkatlerden kaçmaz. Her ne kadar Fisher, Kırım tarihinin özetini verdiğinden bahsetse de Kırım’a ilişkin önemli bilgilerin ve bilinmeyen birçok konunun aşikâr edildiği görülür. Ayrıca Rus ve dünya kamuoyunda Kırım Tatarlarının görmezden gelindiğini, hatta yersiz yere suçlandığını vurgulayan yazar bunu tersine çevirmeyi amaç edinir. Yazarın Türk Akademisine borç olan böyle bir çabayı göstermesi ise her türlü takdiri hak eder.

Fisher, Kırım Tatarlarının tarihini anlatırken kronolojik bir düzlemde ilerler. Tatarların 13. yüzyıldan başlanarak günümüze kadar gelen tarihleri aşikâr kılınır. Bu kronolojik anlatım, Slavların ve Tatarların tarih içindeki durumunu gösterir ve hâkim Rus tezlerinin mesnetsizliğini kanıtlar. Rus bilim adamlarının görüşleri, çürütülmek için sık sık Fisher tarafından vitrine çıkarılır. Bazen duyarsızlığı bazen de bilinçli çarpıtmaları yansıtan Rus tezlerinin yansıtılması günümüzde yaşanan sorunların daha iyi anlaşılmasını sağlar. Üstelik Tatarların itibarını hedef alan yorumlara da Fisher tarafından eleştiri getirilir. Örneğin; Tatarların esir ticareti yapmasını eleştiren bilim adamlarının Orta Çağ’da sıkça görülen bu ticareti başka milletler söz konusu olunca ağızlarına almadıklarından yakınır (s.46).

Yine kronolojik tasnifle Tatar Hanlığı dönemi, Rus Çarlığı ve SSCB Dönemi olmak üzere üç ana bölümde incelenen Kırım Tatarları, her bir bölümde Rus-Tatar ilişkilerinin anlaşılması için avantaj sağlar. Tatarların makus talihine vurgu yapan anlatılardan Rus politikasının ideolojik sistem değişmesine rağmen aynı kaldığını gösterir. Sadece Rus-Tatar ilişkilerinin dökümü verilmemiş olup, Osmanlı- Tatar ilişkileri üzerinde de durulur. Osmanlı dış siyaseti için Kırım’ın öneminin ortaya koyulduğu bu kısımlarda Türk tarihi için Kırım’ın öneminin anlaşılması olasıdır.

Kullanılan kaynaklar esere bilimsel bir bakış açısı kazandırır. Örneğin verilen demografik veriler, Tatarların bölgede ne kadar etkin olduklarını kanıtlar. Aynı şekilde kaynaklar vasıtasıyla Rusya’nın emperyal nüfus politikaları, asimilasyon çabaları, soykırıma varan hedefleri vurgulanır. Tabii bu verilerden sonra Rusya ek olarak eleştirilmez. Çünkü deliller apaçık bir biçimde Kırım Tatarlarının haklılığını ortaya koyar. Hatta öyle ki eserde sunulan bilgilerin çürütülmesi bile çok güçtür. Zira Rus kaynakları tarafından doğrulatılabilen veriler de yazar tarafından ustaca sunulur.

Eserin ana ağırlığını son bölümü olan Tatar- SSCB ilişkileri kapsar; bu dönemde yaşanan İkinci Dünya Savaşı’nda adeta iki büyük güç (Almanlar- Ruslar) arasında kalan Tatarlar fillerin tepişmesindeki çimenlerin durumunu yaşarlar. Savaşın öncesinde, esnasında ve sonrasında Kırım Tatar halkının yaşadığı trajedinin anlaşılması için bu kısımlar ehemmiyet arz eder. Dünya kamuoyunun duyarsızlığına rağmen verilen Kırım Tatar halkının mücadelesinin iç dinamikleri bu bölümde daha iyi fark edilir. Ermeni lobilerinin etkisiyle Türklere isnat edilen soykırım yaftasına karşın uluslararası kamuoyunda Rusların beklenilen tepkiyi almadığını görmek ise şaşırtıcıdır.

Tabii yukarıda bahsedilenler paralelinde eserin sadece belirli konular üzerinden siyasi çıkarımlarla satırlarını uzattığı söylenemez. Tatar tarihi üzerinde etkili güçlü amiller es geçilmez. Misal Tatarların hayatında derin kırılmalara neden olan kültürel, sosyal ve ekonomik durum çözümlemelerine Fisher tarafından sık sık başvurulur. Tatarların ünlü simalarının görüşlerine, hayatlarına yer verilerek, bir milletin kendini nasıl ayakta tuttuğu anlatılır. Zaten eserde vuku bulan olayları yaşayan bir milletin fertlerinin bugün hayatta kalmasına bile olanak yoktur. Ama Kırım Tatar halkının mücadelesi günümüzde de güçlü bir şekilde devam etmektedir.

Bununla beraber eserde önemli kırılma anlarını içeren 1990 sonrası dönemden bahsedilmediğini de belirtmek lazım. Gerçi günümüzde yaşanan sorunların 1990 öncesi dönem olmaksızın anlaşılması mümkün değildir. Zaten konunun tarihi bağlamından uzaklaşmaması için gerekli olan bütün referansı sunma konusunda eserin etkin performans sergileyeceğine şüphe yok. Bir millete uygulanan kolektif suçlamalara ilişkin sürgün cezası ve toplu kıyımlara dünya kamuoyunun sessiz kalmadığının küçük bir kanıtı Fisher’in kitabıdır. Bugünün dünyasına bakıldığında benzer olumsuz politikaların uygulandığı, uluslararası hukukun çiğnendiği olaylara keşke bu şekilde kitaplarla cevap verilebilse… Örneğin; Doğu Türkistan’da yaşananlara ilişkin bu tarz kitapların olması, bazı gerçeklerin gün yüzüne çıkmasına vesile olabilir.
İnsanların topluluk halinde yeryüzünde kendilerini göstermelerinden itibaren sınırların oluştuğu bilinir. Hudutlar yeni problemleri beraberinde getirir. Artık, bölgelerin paylaşımı için ortaya çıkması olası bir çatışma durumu söz konusudur. Bununla beraber sınır ve çatışma derken, insanlıkla yaşıt olan savaşların tarihi başlar. Mücadelesiyle karşı tarafa taleplerini dikte etmek isteyenlerin sert ve pervasız hallerini yumuşatmak da öyle kolay değildir. Ama Yunus Emre’nin dizelerinde olduğu tarzda bir sonuç da mümkündür: “Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı/ Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz”. İşte tam Bizim Yunus’un bahsettiği yerde araya “söz” yani “diplomasi” girer. Bu noktadan sonra iş kılınca değil, kaleme düşer.

Kalemin yazmaya başladığı ilk günden itibaren diplomasinin hikayesi başlar. Bunu nereden mi biliyoruz? Şöyle ki Tolga Bilener ve Efe Sıvış, bundan üç bin küsur yıl önce yazılmış Kültepe tabletlerini diplomatik olarak yorumlar ve ortaya çıkan bilgiler diplomasinin öyküsünü başlatmakla beraber fazlasıyla şaşırtıcıdır. Üstelik tarih literatürümüzde kemikleşmiş bir bilgi de eser sayesinde revize olur. Malum bilinen ilk yazılı antlaşmanın MÖ XIII. yüzyılın başında imzalanan Kadeş Barışı olduğu neredeyse her tarih kitabında zikredilir. Fakat tarihçinin kaba kalıpları yazı, kâğıt ve imzanın bir araya gelen bileşimin iki büyük devlet (Mısır ve Hitit) tarafından onaylanmasını antlaşma olarak kabul eder. Peki Kadeş’e kadarki devlet yapılarının aralarında yaptıklarını kil tabletlere nakış nakış işledikleri sözleşmelerin nasıl nitelenmesi lazım? İşte bahsedeceğimiz kitap, bu soruya cevap ararken Kadeş’in öncesinde yapılan antlaşmaların diplomatik olarak ispatına uğraşır.

Eserde hedeflenen amacın bir ispata dayanması, konuyu bilimsel tabana oturttuğu gibi disiplinler arası bir ortaklığı da zaruri kılar. Yani yapılan bir antlaşma diplomasi ve tarih ilminin penceresinden farklı görünmekle beraber elde edilen bilgilerin mezcedilmesi sonucu anlamlı neticeler ortaya çıkar. Bir kere tarih malumatı verir ama bilgiye anlam kazandıran onun disipliner olarak test edilmesidir. Zira tarih disiplini Anadolu şehir devletleri arasındaki antlaşmaları Kadeş Barış Antlaşması’yla kıyaslar ve antlaşma olmadıkları yönünde hüküm verir (s.155). Ama bu yeterli olmayıp testin uluslararası ilişkilerin ana kaideleri merkeze alınarak yapılması gerekir.

Medeniyetler beşiği Anadolu’nun Koloniler Çağı’na (MÖ 1920-1750) bakıldığında, Asur Devleti’nin Küçük Asya (Anadolu) ile yoğun bir ticari ilişki kurduğu görülür. Üstelik bu ilişkiyi çok uluslu yapan, tarafları birer devlete çeviren birçok bulgu vardır. Tabii günümüz okuru olayı sadece tarih disiplini çerçevesinde değerlendirmeye temayül eder. Bunu tersine çevirmek için eserde ilk bölümde tarihsel arka plan verildikten sonra ikinci bölümde diplomasi hakkında genel geçer bilgiler verilir.

İkinci bölümde diplomasi, devlet, uluslararası hukuk ve antlaşmalar hakkında verilen bilgilerin okura güçlü bir perspektif kazandıracağı savunulabilir. Hatta yapılan bilgi sunumunun diplomasinin ve uluslararası hukukun güçlü kalemlerinin referans alınarak yapılması, antlaşmalar üzerindeki değişkenlerin daha iyi idrak edilmesini sağlar. Bölüm sonunda akılda kalanların sadece geçmişe ilişkin olayların değerlendirilmesi için bir dayanak olmasından ziyade günümüzdeki olayların da daha iyi anlaşılmasına kapı aralayacağını düşünmek şaşırtıcı olmaz. Zaten insan ve toplum ilişkilerinin doğasının değişmezliği düşünülürse günümüzün gözlüğüyle de tarihe bakabilmenin bazen mümkün olduğu anlaşılır. Yine bu bölümün yazarların uzmanlık alanı olmasına binaen yer yer ağır terminoloji ve bakış açısı içermesine rağmen bunun eserin bütünü düşünüldüğünde sunulan teze güçlü akademik bir taban oluşturduğu dikkatten kaçmaz.

Üçüncü bölümde ise, Kadeş’ten önce imzalanan antlaşmalar masaya yatırılır. Günümüzün uluslararası ilişkiler ve diplomasisinde kullanılan parametrelerin her bir antlaşma (Eski Çağ Anadolu’sundaki Kültepe’den çıkarılmış üç tablet-üç antlaşma) baz alınarak uygulanmasının çağımızın antlaşmalarıyla Koloni Çağı’ndakilerin aşağı yukarı benzer özellikler taşıdıklarını kanıtlar. Aslında bu kısmın mantığı basittir. Günümüzdeki diplomatik antlaşmaların taşıdığı özellikler Eski Çağ Anadolu’sundaki antlaşmalara uygulanır. Sonuçtan tarafların birer devlet, aralarındaki ilişkinin diplomasi ve imzalanan belgenin uluslararası bir antlaşma olduğu kanıtlanır.

İkinci bölümün aksine üçüncü kısmın anlaşılmasının kolay olması, eserin hitap ettiği kitlenin genişlemesine neden olmaktadır. Diplomasinin ağır kaide ve kurallarının aksine tarih anlatısının masalsı yönünün ön plana çıktığı tabletlerden sentezlenen olgu sunumları okura daha geniş ilmi bir bakış açısı kazandırmaktadır. Geçmişle günümüzün çağdaş diplomasisi arasındaki paralelliklerin bazen fazlasıyla somut örneklerle sunulması ise olayın akılda kalıcı yönünü güçlendirmektedir. Tarih sunumlarında günümüzle çağrışım oluşturacak bilgilerin verilmesinin artı bir faktör olduğunu düşünülürse yazarların tavrı evladır. Örneğin, eserin dizinine bakılacak olursa günümüz diplomasisinin başat aktörü ABD on beş kez geçmektedir. Bu örnek bile eserin merkezinin sadece tarih üzerine kurulmadığını kanıtlamaktadır.

Eserin dördüncü bölümü ise tezin mihver noktasının ne olduğu konusunda okurunu kendi merkezine çekmek için kullanılır. Zira tarih anlatısında ilkler önemli bir yer tutar. Tarihi bir olay anlatılırken ilk kez ne zaman yapıldığı zikredilir. Kadeş Antlaşması’nın ilk olduğu fikrinin yıkılmasıyla beraber tarih anlatısı merkezinde şekillenen terminolojiye de eleştiri getirilir. Misal Asur ve Anadolu arasındaki ilişkilerin olduğu çağa Koloni Çağı denilmesinin tabi metbu ilişkisine gönderme olabileceği bunun da diplomasinin doğasına ters olduğu, Asur ve Anadolu devletçikleri arasında eşitliğin vuku bulduğu hatırlatılır.

Tarihi bilgi Asur çağından kalma şifresi çözülmemiş Kültepe tabletleri gibi açılmamış şifreli bir kasayı andırır. Tarihi bilginin salt bilgi olmadığının kanıtlanması için tarihe yardımcı bilimlerin anahtar olarak kullanılması elzemdir. Bu sayede tarihi bilgi ilk anlamından daha güçlü bir ifade kazanır. Hele hele zengin bir yorumla sunumu yapılırsa tarihi bilginin basit bir esatir olmadığı net bir biçimde kanıtlanır. Tarih, içerdiği yazılı kaynaklar ve arkeolojik verilerle beraber hazineyi andırır. Tarihin içerdiği cevherler ise kuyumcu hassasiyetiyle değerlendirildiği zaman anlam kazanır. Bu açıdan eserin tarihi bilgiye değer kattığı ve yeni değer artırımlarının da müjdesini verdiğini düşünmek mümkündür.
İnternette dolaşan videonun birinde, kilisede çocuklardan oluşan bir koro tarafından Plevne’nin şanlı direnişinin destansı marşı okunur. İlk aşamada marşın aşina olunan yorumdan uzak bir şekilde seslendirildiği görülür. Üstelik, alışıldık kilise müziklerinin aksine marşımız gayet tempolu bir biçimde söylenir. Akla ve mantığa hatta tahayyüle uymayan bu görüntünün altında Sekel Türkleri diye bir yazı vardır. Dünya üzerindeki birçok Türk topluluğu gibi onların hakkında da bilgi sahibi olmak için böyle bir video keşfine ihtiyaç duyulması gariptir. Peki, kimdir bu şanı büyük Osman Paşa diye bağıran Sekeller?

İsmail Hakkı Işık, bu soruya yanıt arayarak “Doğu Avrupa’da Unutulmuş Bir Hun Kavmi Sekeller” isimli eserini tarih literatürümüze kazandırır. Türklerin geniş bir coğrafyada boylar ve kabileler halinde yaşaması, onların tam manasıyla tetkik edilmesini zorlaştırır. Binlerce Türk boyu belli bir coğrafyaya bağlı olmaksızın Tuna’dan Çin Seddi’ne kadar hesaba gelmeyen bir alanda parça parça görülür. Unutulan ve esamisi okunmayan ama tarihi etkinlikleri yadsınamayacak bu Türk topluluklarının detaylı analiz edilmesi, Türk tarihinin karanlıkta kalmış bir kesiminin aydınlığa kavuşturulması demek olacağından Işık’ın amacının ulvi yönü ortaya çıkar.

Elbette, adı az duyulmuş bir kavmin ele alındığı düşünülürse adı geçen topluluğunun varlığının ortaya koyulmasından önce köklerinin aşikâr kılınması önem arz eder. Bu nedenle Sekellerle ilgili literatürün -yazarın eserinde sıkça bahsettiği gibi- büyük kısmını etnolojik ve etimolojik çalışmalar oluşturur. Fakat tez aşamasında olup akim kalan bu bilimsel ilanların tarih ve kültür sahasına tam manasıyla hizmeti olur mu tartışılır. Zira eserde bahsedildiği gibi Sekel kelimesinin anlamı üzerine bile bilim dünyasında hatırı sayılır bir münakaşa yapıldığı görülür. Oysaki, kelimeleri yeni bağlamına oturtan kültürel özelliklerin vurgulanması ve siyasi tarihinin yeni yorumlarının ortaya koyulması bazı bilgilerin anlaşılmasını daha kolaylaştırır. Misal, eser okunduktan sonra yazımızın başında belirtilen kilise korosunun durumu hiç yadırganmaz.

Buradan hareketle eserine şekil veren yazar, kitabını dört bölüm halinde tasnif eder. Sekellerin Macarlarla akrabalığına ve ortak tarih anlatısına sahip oluşlarına istinaden ilk kısımda Macarların kökenine ve tarihine ilişkin bilgiler verilir. Macar tarihine bütün olarak bakıldığında Sekellerin yerleştiği yer daha aşikâr bir biçimde ortaya çıkar. Zira mevzu bir Türk boyu ise genelden özele bir anlatım konunun bağlamına yerleşmesini sağlar.

İkinci bölümde, Sekellerin etnik kökenine ışık tutulmak istenir. İlk aşamada analitik bir yönelime sahip olan anlatının zamanla teorik düzleme oturduğu dikkat çeker. Zira Sekeller hakkında kalem oynatanların büyük kısmı kendi tasavvurlarını bilim dünyasına kabul ettirmeye gayret gösterirler. Bunun önemli sebeplerinden birisi Sekellerin hakkındaki bilgilerin yetersizliğidir. Kaynak azlığından dolayı tezlerin farklılaştığı ve yoğunlaştığı noktasından hareket eden yazarın teorisini şekillendirmesinin güçlükleri inkâr edilmez. Buna rağmen ortaya tatmin edici bir tablo koyulur.

Eserin üçüncü bölümü siyasi tarihe ayrılır. Sekellerin siyasi tarihin penceresinden nasıl göründükleri onların geçmişini aşikâr kılarken, kronolojik olarak sunulan siyasi faaliyetler önceden verilen etnolojik bilgileri manidar hale getirir. Tarihin devamlılığını kanıtlayan bu bilgilere istinaden savunulan tezi sadece kelimeler de değil kültürün ve siyasi tarihin içinde aramanın mantıklı bir tutum olduğu anlaşılır. Yine Sekellerin vatanı Erdel’in Osmanlı tarihindeki görünümü birçok yeni bilginin öğrenilmesini sağlar. Zaten yazarın didaktik öğretisi konunun anlaşılmasını kolaylaştıracak tüyoları sürekli okura verir. Siyasi tarihin anlaşılmasının büyük zorlukları, coğrafya bilgi düzeyinin arttırılması ve verilen haritalar yardımıyla ortadan kaldırılır. Yine bölgede otorite kuran devletlerin yönetim özelliklerinin kıyas edilmesi, akılda kalıcı örneklerin neşet etmesine neden olur. Misal, bölgedeki Osmanlı asırlarının istikrarını yazılanlardan anlamak mümkündür.

Eserin dördüncü bölümü ise; Sekellerin sosyo-kültürel ve ekonomik özelliklerine ayrılır. Bu kısmın Sekellerin iyi bir biçimde tanınmasını sağladığı şüphe götürmez. Tarihi bilgilerle harmanlanan güncel bilgilerin geçmiş gelecek ekseninde okurun kıyas yapmasının önünü açtığı dikkatten kaçmaz. Özellikle sosyal yapıya dair diğer Türk topluluklarıyla paralellik arz eden bilgilerin eserin başında verilen etnolojik verilerden daha etkili olduğu görülür. Çünkü boy yapısı, aile özellikleri, ekonomik yapılanmaları, örf ve adetleri Türklerle paralellik arz eden bir topluluğun köklerini dışarıda aramaya gerek yoktur.

Yazarın kaynak kullanımına ayrı başlık açmakta fayda vardır. Öncelikle Sekellerin Erdel coğrafyasında görülmeye başladıkları ilk günden günümüze kadar uzun bir zaman diliminde kaynaklara hâkim olmak zordur. Buna karşın eserde kaynakların izinin iyi sürüldüğü savunulabilir. Yazarın Sekelleri araştırmak için ilgili coğrafyayı ziyaret etmesi, orada çeşitli temaslar kurması onun konuya olan ciddiyetini kanıtlamaktadır. Ayrıca ilk dönem antik kaynaklarının, Osmanlı dönemi kayıtlarının ve güncel demografik verilerin bile eserde yer etmesi çalışmanın zenginliğini ortaya koymaktadır. Konuyla ilgili son söz söyleyenlerden sonra uzun süre bilimsel aktivitenin olmaması, verilen bilgilerin genel kabul görmesini sağladığı gibi Sekellerle ilgili alanın bakir kalmasına da neden olur. Işık, burada devreye girerek Sekeller konusunda yeni şeylerin söylenmesinin gerekliliğini eserinde vurgular ve özgün tezlerle konusunu daha açık bir duruma getirir. Zaten hangi bilimsel araştırma sahası mevzu olursa olsun hedef edinilmesi gereken amaç da budur.

Yine eser, ilgiyi Sekellere kanalize ettiği gibi yeni kaynakların okunması yönünde okurunu şevklendirir. Bu yüzden Işık’ın yaptığı çalışmanın ilerleyen dönemde Sekellerle ilgili özel alanlara yöneleceğini düşünmek şaşırtıcı olmaz. Misal bugün bir milyona yakın nüfuslarıyla Sekelistan (bugünkü Romanya sınırları içinde) yapılan araştırmaların iyi bir başlangıç noktası olabilir. Yine arkeolojik verilerin tarihlendirilmesi ve kimliklendirilmesi, genetik çalışmalardan elde edilen sonuçlar Sekellerin tarihinin deşifre edilmesi için iyi birer fırsata dönüşebilir.

Sonuçta, Sekeller hakkında Türkçe kaynaklardaki yetersizliğin giderilmesi adına eserin yazılması güzel bir girişimdir. Türklerin boy yapılarının tam haritasının çıkarılması bile kendi içerisinde bazı zorlukları ortaya çıkarmaktadır. Türklerin onomastikası (özel isim bilimi) üzerine yapılan “Bütün Türk Halkları” isimli eserde yirmi üç bin boy, oymak ve obanın isminin bulunduğu düşünülmektedir. Sekellerin bu boylardan biri olduğu düşünülürse tarihçilerimize fazlasıyla iş düştüğünü tahmin etmek güç değildir. Üstelik bazı Türk boylarının tarihte gösterdiği etkinlik hiç de azımsanacak kadar değildir. Küçük boy ve oymaklardan neşet eden büyük devletler düşünüldüğünde işin boyutunun daha da fark edileceği anlaşılır.