Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

Büyük coğrafyalar büyük isyanlara gebedirler. Bunun en iyi örneğini Osmanlı verir. Yaklaşık altı yüz yıllık ömründe yüzlerce isyan girişimine maruz kalan Devlet-i Aliye en muktedir olduğu dönemlerinde bile isyan ateşini söndürmekte güçlük çekmiştir. Hele imparatorluğun çaptan düşmeye başladığı 18. yüzyıl ve sonrasında ortaya çıkan isyan hareketleri Osmanlı’nın yıkılışına giden süreçleri tetiklerken, Düvel-i Muazzama emperyalist hedeflerle hasta adamı paylaşmak için sıraya girmiştir. Büyük devletlerin Osmanlı’nın iç işlerine müdahalesi için iyi bir bahane olan isyanlar, planlı olarak otorite kaybının olduğu yerlerde çıkarılmışlardır. İsyanın kıvılcımını yakanlar, çıkan büyük ateşin karşısında ellerini ovuştururlarken, ortaya çıkması muhtemel yeni durumda hamilik ettikleri milletleri maşa olarak kullanarak kendi hisselerinin sınırlarını çizmeye yeltenmişlerdir. Osmanlı sınırları içinde bir coğrafya vardır ki, ismi isyanla eştir: Balkanlar…

19. yüzyılda adından çokça söz ettiren Balkanlar, çıkarılması olası isyanlar için fazlasıyla müsait çok uluslu yapısıyla adeta kaynayan bir kazanı andırır. İsyan ateşinin fokur fokur kaynadığı bu coğrafyada Osmanlı’nın lehine olan tek olgu paylaşımda çıkan anlaşmazlıklardır. Osmanlı, bölgede söz sahibi olduğunu öne süren onlarca millet ve devletin arasında ata toprağı için mücadele ederken; diplomasi ve siyasi tarih, ders verircesine kendisini gösterir. Bu nedenle Balkanlardaki her bir kırılma anının iyi incelenmesi şarttır. Akademisyen Mithat Aydın da Balkanları çalışmalarının merkezine alarak “Balkanlar’da İsyan” isimli eseriyle makûs kaderine direnen bu coğrafyayı Bosna-Hersek ve Bulgaristan ayaklanmalarından neşet eden Osmanlı-İngiliz ilişkileri kapsamında ele alır.

Tarih metodolojisinde hedefe alınan coğrafyanın tüm yönleriyle değerlendirilmesi şarttır. Bu nedenle Aydın eserine giriş yaparken genelden özele doğru bir yol izleyerek ilk aşamada bölgenin Türklerle ve Osmanlılarla ilişkisinin üzerinde durup, sonrasında eserin özel değinisi olan Osmanlı-İngiliz ilişkilerinin tarihine yönelir. Balkanlar, Osmanlı ve İngiliz üçgeninin merkezine de son olarak Bosna Hersek ve Bulgaristan ayaklanmalarını oturtur. Aslında yazarın bu yaklaşımı büyük bir resim içerisinde siluetleri belli olan iki portreyi (Osmanlı-İngiltere) anlatmak gibidir. Birbirlerine konumları, duruşları sürekli değişen bu iki portre sahibinin cansız bir hatıra üzerindeki durumlarını analiz etmek ise geçmişin geleceğe ayna olması kabilinden değerlendirilebilir. Geçmişin anlattıklarından yola çıkan yazarın geleceğe verdiği bilgiler ise tarihin ders verici niteliğinin yazarın amacına hizmet etmesi şeklinde algılanabilir.

Geçmişte elçilerin uzun seyahatleri sonrası kısmen zayıf gelişen diplomasi, günümüze gelindiğinde her tarihi olayın arka planına muktedir bir şekilde yerleşen hâkim bir stratejiye dönüşür. Bu yüzden siyasi tarihte kendisine yer bulan her olayın uluslararası ilişkiler bağlamında da değerlendirilmesi önem arz eder. Bir savaşın kaybedeni kazanını olduğu gibi sonrasını masa başında yöneten bir güruhun ve olaylar ağının olduğu da vakidir. Bu minvalde Balkanlardaki krizin de diplomatik olarak çözümlenmesi muhatabına çok şey anlatır.

Öncelikle diplomasi, örtülü ya da açık yüzlerce temas noktasının, belgenin ve bilginin sistemli bir şekilde ortaya dökülmesiyle aşikâr kılınır. Devletlerarası ilişkilerin tam manasıyla anlaşılması yazışmaların şifrelerinin çözülmesiyle mümkün olur. Bu aşamada Aydın, ilk olarak devlet arşivlerinin yordamıyla ortaya çıkan görüngüyü çalışmalarına temel olarak yerleştirir. Temel üzerinde yükselen kısımda ise raporlar, soruşturmalar, diplomatik mektuplar, hatıralar, biyografik metinler, gazeteler vb. evraklar kullanılır. Son olarak ikincil kaynakların (günümüzde yazılanlar da dâhil olmak üzere) ışığında yorumlar yapılır. Kaynaklara dair bu işleyişin, eseri daha anlaşılır kılmakla birlikte Aydın’ın yorumlarını daha rafine hale getirdiğini söylemek gerekir.

Eser, giriş hariç üç bölümden oluşmakla birlikte ayrı kısımlarla Osmanlı-İngiliz ilişkileri bağlamında Bosna-Hersek ve Bulgaristan ayaklanmalarına mercek tutulur. Her iki isyan arasında önemli bir kırılma anı olan Berlin Memorandumu’na ise ayrıca bir bölüm eklenir. İngiltere’nin Berlin Memorandumu’na karşı tavrı ise devletlerin dostlarının olmadığını, menfaatlerinin olduğunu kanıtlar niteliktedir. Uluslararası ilişkilerin nasıl işlediğinin anlaşılabilmesi için bu kısım ayrı bir dikkati hak etmektedir. Alınan kararların, bozulan hükümlerin ve bir motor edasıyla işleyen diplomasinin etkili devlet adamlarının elinde nasıl üst düzey bir fonksiyon kazandığını görmek ibret vericidir. Bu kısımda ve eserin genelinde devletlerarası ilişkiler üzerinden diplomasinin ruhuna vakıf olmak mümkündür. Sonuçta, aktörlerin değişmesine rağmen, herhangi bir kazaya uğramaksızın, menfaat odaklı kazanımlar her devletin hedefidir.

Eserin üstün özelliklerinden birisi de pragmatik bir yöneliminin olmasıdır. Özellikle, dış politika konusunda ülke yararına faaliyet gözetenlere yönelik stratejik davranış şekillerine gönderme yapan bilgileri, geçmişteki olay ve karşılığında sergilenen tavır durumundan elde etmek mümkündür. Zira Balkanlar halen dünyanın gündemini belirleyen önemli bölgelerden birisidir. Üstelik bölgenin jeopolitik ehemmiyetine binaen geçmiştekine benzer politikaların üretildiğini görmek eserin ders verici nosyonunu ön plana çıkarmaktadır.

Sonuçta, Osmanlı Devleti’nin son yüzyılının bütün kaosu içerisinde dünyanın gündemine oturan önemli olayların birbiri ardınca geldiği bilinir. Bir zincirin halkaları gibi birbirinin peşi sıra iç içe geçmiş şekilde büyük bir devleti çöküşe götüren bu olayların her birine aynı ehemmiyetin verildiğini söylemek güçtür. Aslına bakılırsa derinlemesine tahlil edilmesi gereken her bir vaka kendisinden sonra gelen olayın daha beliğ bir hale gelmesini sağlamaktadır. Ayrıca en basitinden bir savaş, çatışma veya isyan olayının siyasi, sosyal, ekonomik ve diplomatik vb. yönlerinin de farklı eserler kapsamında ayrıntılı ele alınması gereklidir. Bahsedilen kitapta Bosna-Hersek ve Bulgaristan isyanlarının diplomatik yönü çok iyi şekilde tetkik edilmektedir. Üstelik ortaya çıkan tabloda İngiliz diplomasisinin kadim sırlarını da deşifre etmek mümkündür. Üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk sathında, kendisini dolaylı da olsa etkilemesi muhtemel her türlü tehdidi çok önceden gözeten İngiliz diplomasisinin basireti ve etkin olay yönetiminden her zaman ders çıkartabilmek mümkündür. Bu nedenle eserin hedef kitlesinde sadece konuya ilgili akademik sınıfın değil de diplomatlarımızın olabileceğini tahmin etmek güç değildir.
Avrupa ve Asya’yı tek bir kıta halinde düşünmek, Batı merkezli bakış açısına ters düşse de Avrasya kavramı geçtiğimiz yüzyıl ve yaşadığımız dönemde oldukça popüler… Üstelik Avrasyacılığın günümüzde yükselen bir akım olarak etkisini milletlerarası politikada gösterdiği de malumdur. Ortaya atılan bir fikirden önce onun alt yapısını oluşturan bilimsel ve teorik bir temelin oluşması da zaruridir. Rus bilim adamı Gumilev fikirlerini serdederken Avrasya’yı kendisine örnek mekân olarak seçmiş olacak ki eseri “Avrasya’dan Makaleler” ismiyle raflardaki yerini almıştır.

Gumilev’i bilim dünyasında ön plana çıkaran etnogenez tezidir. Öne sürdüğü tez ayrı bir bilim disiplini olacak kadar teferruatlı ve tartışmaya açıktır. Bir etnik topluluğun oluşumunun ve gelişiminin, sistematik bir bütün halinde belli kaidelere bağlı olduğunu kanıtlamaya çalışan mezkûr tez, Gumilev’in neredeyse ömrünü verdiği çalışmalarının merkezine oturur. Uzun soluklu teşrik-i mesaisini 1930 yılında başlatan Gumilev, topladığı malzemeleri 150 makale 7 kitap halinde yayımlar. Müellifin makaleleri, kendi deyimiyle bilim dünyasına armağan ettiği binanın temelindeki taşları oluşturur. Birbirinden kıymetli eserlerini ise bu taşların üzerinde yükselen binaya benzeten Gumilev, son olarak ele aldığımız eserin başındaki “Avrasya Tarihinden” isimli yaklaşık yetmiş sayfalık makalesini de inşa ettiği binanın çatısı olarak tanımlar.

Gumilev’in her biri ayrı bir kitap olacak kapasiteye sahip makaleleri bu nedenle oldukça önemlidir. Her bir makalede Asya tarihinin gölgede kalmış bir sorununa dair tezler öne sürülür. İşin açıkçası tarih ilmi için en kolay şey geçmişe dair bir fikri öne sürmektir. Fakat öne sürülen tez iyi bir şekilde malzemelerle desteklenmez ise çoğu zaman havada kalır ve bilim dünyasında pek rağbet edilmez. Gumilev bu aşamada tezini öne sürerken dönemin kaynaklarını mahirce kullanır. Etnogenez tezini unutmadan aynı paralelde güçlü yorumlarını düşüncelerine sağlam dayanaklar oluşturacak şekilde serdeder.

Esasında Gumilev’in üslubunu ağırlaştıran etnogenez terminolojisini, düşüncelerini ifade ederken çok fazla kullanması, bazen elverişsizlik olarak algılanabilir. Ama bütüncül düşünüldüğünde aslında Gumilev’in çalışmalarının yapbozun parçaları gibi birbirleriyle anlamlı parçalar oluşturduğu görülür. Sorun olarak ele alınan tarihi bilinmezliklere dair yapılan yorumlar için ilk aşamada bilim dünyasından destek aranır. Ama genelde sunulan fikirlerin karşısındaki bilim adamları sert biçimde hırpalanır. Bu yüzden her bir makalede fikirlerin sert çarpışmalarında ortaya çıkan kıvılcımlar yeni yangınları müjdelercesine okura sunulur.

Teorik yönü güçlendiren anlatım üslubuna ek olarak Gumilev, her tarihi olaya geniş bir perspektiften bakar. Anlatılan dönem ve vaka, her ne kadar yerel bir görünüme sahip olsa da zengin tarihi bilgiyle tecessüm eden analojik örneklerle desteklenmeksizin sunulmaz. Yani tarihi olaylar, şahsiyetler, etnik topluluklar ve devletler birbirleriyle özdeşleştirilir. Tarihin geneline etki eden bir tezi kanıtlamaya namzet bir bilim adamı için bu normal görülebilir. Ama herhangi bir tezi kanıtlama kaygısı olmaksızın her tarihçinin izlemesi gereken yolun bu olması gerekmektedir. Çünkü, İbni Haldun’un deyimiyle bir su damlası nasıl diğer su damlasına benziyor ise bir milletin geleceği de geçmişine benzemektedir. Bu yüzden benzerlikler üzerinden yapılan anlatım okur için daha ikna edicidir denilebilir.

Gumilev’in dikkat çekici özelliklerinden birisi de sadece tarih disiplininin dar kulvarlarında kalarak fikirlerini serdetmekten uzak durmasıdır. Bu nedenle anlatılarda bazen sosyal bir bilim dalı olan tarihin adeta deneye dayalı bir bilim dalıymışçasına ele alındığı görülür. Yine tarihe yardımcı bilim dalları Gumilev tarafından ustaca kullanılır. Özellikle coğrafya adeta tarihin hamuruna yegâne şekil veren bir etmen gibi sunulur. Her anlatının temeline yerleşen coğrafi faktörler; Asya’nın tarihinin, coğrafyasının eseri olduğuna okurunu ikna edercesine kaleme alınır. Oysaki birçok tarihçi coğrafyaya gereken ehemmiyeti göstermez.

Çoğu zaman Gumilev’in dilinin ağır olduğuna dair eleştiriler getirilse de bazen bilimselliği bir tarafa bırakarak olayları fazlasıyla basitçe anlattığı dikkat çeker. Hatta bazen meselelerin daha rahat kavranmasını istediği için akademik dili bir tarafa bıraktığını itiraf ederek okurunun gönlünü alır (s.235). Buna örnek verilecek olursa karşıt fikirde olduğu tarihçiye “sen onu benim külahıma anlat !” diye satirik bir üslupla yaklaşır (s.274).

Yine bazen Gumilev’in anlatısının yoğunluğuna dair eleştiriler getirilir. Ama tarih yoğun anlatılmadığı takdirde illaki açıkta kalan bir şeylerin olduğu çoğu zaman vakidir. Misal Moğol tarihine dair bir tespit yapıyorsanız, resmin tamamını göstermeden okuru hedef düşüncenizin doğruluğuna inandırmak mümkün değildir. Buna rağmen Gumilev’in bazen az sözle çok şey anlattığını da söylemek gerekir. Misal, eserde merhum çevirmen Ahsen Batur’un bulduğu nerede yayımlandığı belli olmayan Tatar etnonimine dair Gumilev röportajı üç sayfa olmasına rağmen fazlasıyla ufuk açıcıdır.

Makalelerin hedef aldığı sorunlara dikkat çekilecek olursa editoryal olarak çok iyi seçildiklerini belirtmek gerekir. Zira Gumilev’in onlarca makalesi arasından yapılan seçimlerin Asya’nın ve Türklerin kadim tarihine ışık tuttuğu görülür. Türk tarihine dair anlatının oryantalistler tarafından ilk zamanlarda basitçe ele alındığı düşünülürse, ilk araştırmalar sonrası geride kalan birçok soru işaretinin varlığı dikkat çeker. Gumilev makaleleriyle bu soru işaretlerini kaldırmaya çalışır. Misal Hazarya’nın nerede olduğu, Hunların ve Moğolların tarihlerinin bilinmeyenleri, Akhunların dağlı mı göçebe mi oldukları, göçler sonunda Asya’daki demografik değişimlerin etnik olarak nasıl gerçekleştiği vb. konular ustaca ele alınır.

Bu arada bazı makalelerin Hun, Tibet ve Moğol tarihi gibi makro ölçekli konulara dair olup, bazıları ise mikro ölçekli konulara ayrılmıştır. Misal MÖ 36 yılında yapılan Talas Savaşı’na dair olan makale, az zikredilen bir döneme ve olaya dikkat çeker. Gerek makro olsun, gerekse de mikro ölçekli yönelime sahip olsun her bir makalede şaşırtıcı ve ilginç bilgilerin sık sık görüldüğü göze batar. Aslında bazen uzun bir makalede akılda kalan pek fazla bir şey olmayabilir ama Gumilev’in makalelerinde sunulan farklı bilgilerin kalıcı olduğu söylenebilir.

Sonuçta; tarih ilmiyle uğraşıyorsanız yaptığınız işin çeşitli güçlükleri vardır. Sunduğunuz tezin ispatına yönelik yapmanız gerekenler bir hayli fazladır. Gumilev ömrünü tezine adamış yazdıklarını ona göre şekillendirmiş birisidir. Ama esas üzerinde durulması gereken nokta teziyle uğraşırken Türk tarihine kıymetli armağanlar vermesidir. Zengin bakış açısı, yüksek analiz gücü ve eşsiz bilgi birikimiyle Türklüğe emsali az bulunur hizmetler yapmıştır. Yine bu tarz eserlerin dilimize kazandırılmasında katkısı olan merhum Ahsen Batur’a rahmetler olsun.
Edebiyatın bir sihir olduğu tasavvurundan hareket edilirse her şeyin edebiyatının yapılmasının mümkün olduğu gerçeğiyle karşılaşılır. Fantastik âlemlerden gerçeğin en saf haline kadar, hemen hemen her şey, edebiyatın o efsunlu diliyle izah edilebilir. Ama bir duygu vardır ki onun edebiyatı hiç bitmez. Adına Aşk denen mezkûr kavram bu nedenle kalemi eline alanların eşsiz bir malzemesi olur. Sevginin yücelttiği aşk kavramına adı sanat olan her yerde rastlanmakla birlikte bir kitabın satırlarına sarmalanan aşk öykülerinin modası hiç geçmez. Hatta öyle ki bin yıl önce yazılmış destanlaşmış bir hikâye bile daha dün yazılmış gibi okuyan üzerinde etkisini gösterir.

Tarık Tufan’ın son kitabı ise klasik ifadeyle bir âşık maşuk ilişkisidir. İdealize edilmiş aşka biçilen hikâyenin öyle efsanevi olmayacağının ve sadelikle de gayet güzel bir şekilde izah edilebileceğinin, okurun gerçeklik algısıyla daha çok uyuşabileceğini hesap eden Tufan, aşkın soyut boyutunu güçlü ve yalın bir gerçekliğin üzerine inşa eder. Olaya duygu penceresinden bakan başkahraman ve aynı zamanda anlatıcı Orhan’ın platonik aşkının kendisine olan yıkımına dair o meşum hikâyesine takılan her bir öykü halkası anlatıyı daha rafine bir hale getirir.

Aslında sözün sözü açması gibi hikâyenin de başka hikâyelere eklemlenmesi, edebiyat dünyasında çok kullanılagelen bir tarzdır. Çünkü karakterler ana anlatıya yaşam öyküleriyle girerler. Tufan ise bu hikâyeleri okura ilk aşamada vermez. Önce karakterleri gizemin boyasına boyayarak onları şifreli bir kasaya dönüştürür. Duygudaşlığın anahtarını eline alan anlatıcı yaşamına misafir olan her bir karakteri meraklı bir şekilde ele alarak, onların öykülerini deşifre etmeye gönüllerinin gizli kısımlarını açmaya çalışır. Bu tarz anlatımın okur için cezbedici olduğunu söylemeye gerek yoktur. Çünkü okur ilk aşamada anlatının sürükleyici olmasını bekler. Çözülmesi beklenen her düğüm, okuyucuyu daha güçlü bir biçimde satırların arasına çeker. Daha çok polisiye eserlere yakışan gizem kavramı ise öykünün sonunun kolay tahmin edilebilirliğinin önüne geçer. Zira beklediğini basit bir şekilde bulan okur, takip ettiği satırların notunu kırabilir.

Bir aşk öyküsünde, tabii ki karakterler ön planda olmak zorundadır. Ama ziyadesiyle iyi döşenmiş bir mekân söz konusuysa, bazen kahramanlar o dekorun içinde kaybolurlar. Eserdeki Saklıkuyu bölgesi bu açıdan iyi seçilmiş ve iyi bezenmiş bir mekândır. Bir kere ortamın kasveti, eşsiz havası, anlatılan her bir karakteri geçmişiyle beraber çok iyi sarmalar. Mekânın birleştirici misyonu, zincirin halkaları gibi bir araya gelmiş kahramanları Orhan’ın birer uydusuna çevirir. Üstelik yaşanmışlıklardaki ortak nokta sadece mekânla da ilintili değildir. Eksikliği hissedilen kaybın yoksunluğunu yaşayan her kahramanı dibine çeken müşterek bir kader kuyusu da söz konusudur.

Direnen yaşamların öyküsü büyük bir acıyla başlar. Her acı ayağa bağlanan taş misali ummanı andıran dünyada insanı dibe çeker. Ya çırpınılır ya da kadere teslim olunur. Teslimiyetin de çırpınmanın da kendine has öyküsünden çıkarılacak dersler vardır. Tufan’ın satırlar arasında sakladığı dersleri ise iyinin, kötünün; zalimin mazlumun; aşığın maşuğun; söylediklerinin kulağa küpe olacak şekilde aforizmalar şeklinde ortaya çıkmasıyla kendisini gösterir. Hayatlarında acıyla sınananlar, sorgularının bedelini güçlü cümlelerle verirler. Bu cümlelerle anlatımını zenginleştiren Tufan, şiirsel diliyle okurunu her fırsatta kendi kıyısına çekecek mesajları satırlar arasına gizler.

Eserden ders çıkarmak bir yana bırakılırsa, anlatılan olayların kendisine has bir yaşanılabilirlik içerdiğini de belirtmek gerekir. Okurun anlatılan karakterlerle duygudaşlık kurmasının yolu da bir anlamda buradan geçer. Kahramanın kendi kendisiyle cebelleşmesi esnasındaki sayıklamaları, düşünsel bir muhasebenin anlamlı verileri olarak ortaya çıkarken, aslında “ben de bu durumda olsam böyle düşünürdüm” diyen okurun duygularına tercüman olur. Tabii her eserde bunu görmeye imkân yoktur. Duygulara şekil vermek isteyen yazarlar, bazen lastik misali çektikleri duygu yumaklarından çözümsüz düğümler oluşturup öylece bırakırlar. Oysaki hisleri fazla bulandırmaya gerek yoktur. Sadelik anlatım için her zaman geçer akçedir. Tufan, karakterlerinin duygu dökümünü ana tema (aşk, özlem, nefret vb.) etrafında olduğu gibi aktarır.

İnsan bilinci bazen hesapsız gelişigüzel akarak net kararlar alamaz. Eserdeki kahramanlarda bu doğallığı da bulabilmek mümkündür. Aslında bu tarz zihinsel aktivitelerin, cümlelerle anlatılması bazen zordur. Tufan, bu güçlüğün altından da layıkıyla kalkar. Misal Orhan karakterinin yaşadığı tereddütler, çıkmazlar ve iç çatışmalar zihne bir nevi ayna tutularak görünür kılınır. Tabii ruhsal buhranın ötesine geçen, kendi doğallığından sıyrılan, gerçekle hayalin birbirine karıştığı durumların anlatımı da aynada görülenin aksine daha karmaşık tarzda okuyana servis edilir. Bu muhayyel yükselişler de karakterin bilinç oyunları olarak kabul edilirse anlatımdaki doğallık yadsınmamış olur.

Eserin olay örgüsünün çok iyi planlandığı ve kurgu trafiğinin de çok iyi yönetildiğini söylemek lazım. Yirmi sekiz bölüm halinde tasarlanan eserde, geçmişle şimdiki zaman arasında gitgeller yapan ana anlatıda Orhan’ın aşkının geçmiş zamanın merkezine oturduğu görülür. Bu klasik aşk masalına anlam kazandıran ise Orhan’ın Saklıkuyu’da yaşadıklarıdır. Aslında geçmişe dair aşk hikâyesinin kurgusu Türk filmlerine adapte olanlara fazlasıyla sıradan gelebilir. Ama kahramanın Saklıkuyu günleri, geçmişe öylesine güzel kurgusal bir kimlik kazandırır ki aşka dair yazılanlar katmerlenir. Tabii kurguya dair bu kadar tespit yapılmasına karşın eserin sonundaki ekler kısmında verilen bazı resim ve evraklardan, eserin kurgu kısmının nerden başladığı gerçek kısmının nerde bittiğini kestirmek güç bir hale gelir.

Aşk, umut ve trajedi üçgeninin kenarları arasında mekik dokuyan kayıp bir ruhun kendini bulması ve kaderine boyun eğmesinin bu eşsiz kurgusunu bir film senaryosunda görmek güzel bir tecrübe olabilir. Ama anlatının mevcut zenginliğini yansıtacak görselliği bulmanın mümkün olmayacağını da hatırlatmakta fayda var. Son olarak; âşıklara yer var mı yok mu bilinmez ama aşkın sorgulanması ve anlamlandırması gereken bir yönü olduğunu Tufan’ın eseriyle idrak etmek mümkün.

Bilim, yeni şeyler söylediği zaman gerçek manada görevini yerine getirir, aksi takdirde kendinden önce söylenenleri nakletmekten başka işlevi kalmaz. Bilimin havuzuna atılan her yeni söz yeni tartışmaları beraberinde getirir. Öne sürülen tez ölçülür, biçilir, tartılır, onaylanır ya da reddedilir. Kimi zaman da ilmi mecralara yeni adım atan fikirler uzun uzun çözümlemeye tabi tutulur. Çünkü bazen iddia edilen şey yenilir ve yutulur olmayabilir. Ya da aşırı karışık olduğundan tartışmaların ardı arkası kesilmez. Çünkü her yeni fikir, savunucuları ve takipçileri tarafından farklı yorumlarla tahmin edilemeyecek şekilde dallanır budaklanır. Lev Nikolayeviç Gumilev tarafından ortaya atılan etnogenez tezi de tez olarak kalmayıp, bilim dünyasında adından çokça söz ettirir.

Etnogenez 20. yüzyılın büyük tarihçilerinden olan Gumilev’in hazırladığı ikinci doktora tezidir. Birinci doktora tezi Eski Türkler üzerinedir. Gumilev her ne kadar tarihçi olarak bilinse de ona biçilen bu sıfat onu tam manasıyla tanımlamamaktadır. Zira yaptığı çalışmalar kabataslak değerlendirilirse onun güçlü bir etnolog ve antropolog olduğu da görülecektir. Aslında tarih, etliye sütlüye karışmadan sadece geçmişte yaşayan insan topluluklarının yaşamlarını inceleyen bir bilim dalı olarak tebarüz eder. Yeni bilimsel yaklaşımlar felsefi tarih argümanları ise tarihin daha güçlü ve kolektif bir ilmi bütünlüğün parçası olduğunu kanıtlar.

Gumilev de tezini oluştururken ilk aşamada tarihin üzerindeki üstünkörü yorumları bertaraf eder. Her şeyden evvel tarih insanı hedef alır. İnsanların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan topluluklar ve etnik sistemler kronolojik olarak şematize edildiğinde inişli çıkışlı bir güzergâhın olduğu görülür. Tarih disiplini zaman içindeki bu hareketli sistemin davranışını deşifre etmek için yeterli veriyi araştırmacıya sunmaz. Ama Gumilev gibi bilim adamları tarihe yardımcı diğer bilim dallarını da efektif bir biçimde kullanarak, önce tarihe hakkını teslim eder, sonrasında tezine sağlam dayanaklar oluşturarak halkların yükseliş ve düşüşlerindeki sistemsel hareket benzerliklerini kanıtlar.

Tabii yukarıda kısaca bahsettiğimiz olayın izahı bile kendi içinde bazı zorlukları bünyesinde barındırır. Bir kere tarih gibi sosyal bir bilim fen bilimleri gibi deneysel bir yöne sahip değildir. Laboratuvarda analiz metotlarıyla kesin sonuca gidebileceğiniz verileri tarih biliminde elde etmek güçtür. En basitinden insanın ve toplumun üzerindeki psikososyal başkalaşımların izah edilmesi kolay değildir. Yani söylemler iyi desteklenmiş bilimsel argümanlarla sunulmaz ise; yüksek olasılıkla tezler havada kalır ve söylenenlerin bilim dünyasında esamisi bile okunmaz. Çünkü tarih kimi zaman afaki sözlerin milyonlarcasının yazıldığı devasa bir defteri andırır. Bu açıdan Gumilev, kimsenin kolay kolay göze alamayacağı bir işe girişir.

Öncelikle Gumilev’in bilim dünyasına sadece bir tez kazandırmaz. Adeta yeni bir bilim disiplinini armağan eder. Eserde bahsedilenler düşünüldüğünde birkaç bilim dalının bir araya gelerek ortaya çıkan sentezden yeni ilmi sahanın oluştuğunu düşünmek işten bile değildir. Aslında Gumilev’in etnogenez adını verdiği alanda hem Batılı hem de Rus bilim adamları kalem oynatmışlardır. Ama hiçbiri bunu etnogenez namıyla sunmayıp etnik şekillenişin ve milletlerin zamandaki hareketi üzerine farklı tespitlerini izah etmişlerdir. Gumilev ise, kendinden önce söylenen ilmi açıklamaları eleştirerek tashih eder ve özgün tezini sağlam dayanaklarla oluşturur.

İlk aşamada eserin kolay kolay hiçbir ilmi eserde rastlanmayacak bir bilgi yoğunluğuna sahip olduğunu belirtmek gerekir. Gumilev, tezini oluştururken tarihi bilgiyi basit bir kanıt serencamıyla sunar. Tabii sunduğu tarihi referanslar sadece bilgi kırıntılarından ibaret değildir. Öyle ki Amerika kavimlerinden, Afrika kabilelerine, Ulus devletlerden, tarihi kırılma noktalarına, mikro tarihi olaylardan makro devinimlere kadar neredeyse her şeyden geniş bir zaman yelpazesinden bahseder. Bazen satırlar arasında tarih disiplin olarak kaybolur ve yazılan metin başka bir ilmi makaleye dönüşür. İspat edilmeye çalışılan konunun sunumu yapılırken bazen birden çok fazla tezin öne sürüldüğü dikkatten kaçmaz. Hiçbir tarihçinin yararlanamayacağı kadar diğer bilim dallarından istifade edilir. Bu yüzden bazen yazılanların tarihe dair olduğu izlenimi okurun aklından silinir.

Tabii yeni bir bilimden söz açılınca yeni bir terminoloji de ardı sıra gelir. Bu yüzden eserin ağır ve özgün bir dilinin olduğunu belirtmek gerekir. Hatta satırlarda bazen farklı ilmi disiplinlere dair kelimelerle, yazarın ilim dünyasına kazandırdığı yeni kelimeler birbirine karışır. Yazar kendi özgün terimlerini o kadar çok kullanır ki eserin son sayfası kapandığında okur yeni kelimelerden oluşan bir terminolojik birikime sahip olur. Çevirmen de metindeki bu güçlükleri gidermek kastıyla eserin sonuna yerleştirdiği sözlükle okura yardımcı olur.

İlk aşamada anlaşılmaz gelebilecek kelimelerin, özel terimlerin ve izahların kendi içerisinde anlamlı bir bütün oluşturduğu ilerleyen sayfalarda anlaşılır. Yazarın üstün sentez kabiliyetine ve analiz yeteneğine hayran kalmamaya imkân yoktur. Aynı sayfalar içinde sosyal hadiselerin ve fen bilimlerinin koyun koyuna olduğu ve birbirlerini anlamlandırdıkları metinleri görmek fazlasıyla şaşırtıcıdır. Tabiatın yasalarıyla pozitif bilimlerin anlamlı bütünlükleri sosyal olguların merkezine motor misali yerleştirilir. Ortaya çıkan sosyal hareket tarzı, akla gelmeyecek tetikleyici unsurların rolüne yer verilerek dile getirilir.

Yazarın tarihi veriyi tezine uydurduğu düşünülebilir. Fakat öylesine iyi kanıtlarla metnini bezer ki; bu fikir anında kaybolur. Üstelik Gumilev “ben bilirim, böyle düşünürüm, başka diyecek bir şey yok” edasında değildir. Müellif daha evvel öne sürülen fikirler ve bilim adamlarıyla, yazdıkları vasıtasıyla hesaplaşır. Bazen karşıt tezi çürütmek için tez sahibinin silahını kendisine çevirir. Bu aşamada karşıt görüşlerin ne kadar dar bir kulvarda kaldıkları fark edilir. Çünkü Gumilev, sadece tarih disipliniyle değil; bağlantılı bütün ilmi disiplinlerle fikri hasmına hücum eder.

Gumilev’in anlattıklarından tarihin yaşam için ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkar. Tarih felsefesine dair metinlerin esas noktası tarihin lüzumunu ortaya koyarak ona yeni bir perspektif kazandırmaktır. Gumilev ise, oluşturduğu teorik sistemle tarihin savunusuyla özel olarak uğraşmaz. Çünkü yazdığı her satır tarihi, ilmi bir disiplin olarak ihya eder. Bilimin mekanik şeması içinde sosyal bir bilim olan tarih ilmini önemli bir yere oturtmak zordur. Tarih disiplininin dişlilerinin hangi mekanizmaları harekete geçirdiğini anlatmak kolay lakin ispatlamak güçtür. Ama Gumilev parçanın değil, bütünün peşinden giderek resmin tamamını gösterir.

Yeni ortaya çıkan resimde tarih referans noktasından ayrılır ve merkeze geçerek konumlanır. Artık açıklanmasına ve savunulmasına gerek yoktur. Tarih, ortaklık ettiği diğer bilim dallarıyla beraber hayatla ilgili birçok problemin çözülmesi için güçlü bir araçtır. Aslında etnogenez güçlü bir ölçüm sistemidir. Bu sistem kategorik olarak sınıflandırılabilecek bir zaman ve hareket düzenine sahiptir. Ele alınan tarihi olay etnogenezin ölçüm kalıplarına yerleştirildiğinde, geçmişten günümüze izlenen mekanizmanın benzer şekilde hareket etmiş olduğu anlaşılır. Bu tarz bir yapılanmayı geçmişe dair olayların bütününe uygulamanın güçlüğü düşünülecek olursa Gumilev’in anlamlı verilerinin kıymeti daha iyi anlaşılır.

Yazar, yüksek yorum gücüne karşın her tarihçinin karşılaşabileceği bazı mücbir sebeplerin etkisine maruz kalmıştır. Örneğin, eserde Marx ve Engels’ten referansların olduğu görülür. Eserini Sovyet Rusya döneminde yazmış yazarın iktidar aleyhine kolay kolay fikir beyan edemediği düşünülebilir. Ayrıca müellifin yazarken hissiyatıyla arasına mesafe koyduğu görülür. Bu yönü de illaki bazılarını memnun etmez.

Bu arada eserin kendi alanının ana kitabı olduğunu belirtmekte fayda var. Gumilev’in ana kaynak rolündeki bu kitabı bu yüzden birçok tarih araştırmasının başlıca referans kaynağı olabilecek potansiyele sahiptir. Ayrıca izlenen tarihi yaklaşım nedeniyle eserdeki her bir başlığının müellifi vefat etmesine rağmen yazarını tartışma meydanlarına çekeceği kolaylıkla tahmin edilebilir. Zaten savunulan birçok görüşün diğer araştırmacılar tarafından altının doldurulması elzemdir. Özellikle eserin daha iyi anlaşılabilmesini sağlayacak kitap ve makalelere ihtiyaç vardır. Bu yüzden eserin ardıllarının gelmesi şaşırtıcı olmaz.

Sonuçta, geçmişten günümüzde tarih hakkında çok şey söylenmiş ve yazılmıştır. Farklı üslupların oluşması ise bilimin felsefi mantığının çözümlenmesiyle ortaya çıkmıştır. Klasik dönem yazarlarının nakilci üslubuyla birlikte, İbni Haldun tarzı parlamaların görülmesine karşın, tarihin neye yaradığı muallakta kalmıştır. Tarih felsefesi açısından Hegel, 'milat' kabul edilirse ondan sonraki dönemde ilmi ivme ve tarih tezlerinde farklılaşma dikkat çeker. Ama Batı merkezli felsefi yaklaşımların tümüne birden darbe vuracak güçlü ve özgün bir yorum vardır denilemez. Gumilev ise; yazdıklarıyla adeta çağının ötesine geçer. Bilimsel anlayışıyla çığır açar. Batı merkezli birçok yorumu revize eder. Onun güçlü metinleri sadece geçmiş ve şimdiki zaman için olmayıp geleceğe de çok şey söyler. Her şeyden öte ilmi anlayışı örnek teşkil edecek kadar güçlüdür. Bu nedenle etnogenezle sadece halkların yükselişini düşüşünü anlatmaz. Doğanın ve insanın kurallı yürüyüşünü manidar kılar.
İnsanlar klasik manada ilk gemiyi yaptıklarından bugüne kadar denizde kendilerine uzakları yakın eden bu vasıtaları geliştirmesini bildiler. Ama 19. yüzyıla gelindiğinde deniz vasıtalarındaki teknolojik gelişim, Sanayi İnkılabının da rüzgarını arkasına alarak, muazzam bir ivme kazandı. Harp sanayisindeki ilerlemeler sayesinde gemiler; adeta savaşının dehşetini karalara yakın eden, yeri geldiğinde bir ada cesametiyle düşmanın karasularını tahakküm altına alan, yüksek ateş gücüyle her orduyu zafere ulaştırabilecek bir güce erişti. Peki, insanlık tarihi düşünüldüğünde oldukça kısa denilebilecek bir zaman dilimindeki (1850’den günümüze kadar) bu hızlı değişim nasıl gerçekleşti? Ele alacağımız “Modern Harp Gemileri” isimli eser bu soruya cevap arar.

Eser, her ne kadar böylesine mütevazı bir soruya cevap arıyor gibi gözükse de ele alınan araştırmanın altyapısı incelendiğinde fazlasını içerdiği görülür. Bir kere eserle hedeflenen amaçlar çok katmanlı yapısıyla dikkat çeker. İlk aşamada eser araştırılan konu üzerinde akademik yönelimi olmayan denize tatil bölgesi mesabesinde bakan okura tarihi malumat kazandırır. Özellikle, objelerin tarihine dokümanter şekilde yaklaşarak ilgiyi merkeze çeken tarihi anlayışın hız kazandığı dönemimizde, geminin tarihini irdelemenin okurun ufkunu açacağını düşünmek gayet makuldür. Fakat gerek akademik gerekse de belgesel tarzı olarak nesnelerin tarihine yönelen eserlerin ülkemizde fazla olduğu söylenemez. Ayrıca üç tarafı denizlerle çevrili tarihi deniz zaferleriyle dolu bir milletin gemilere pek de öyle olmazsa olmaz gözüyle baktığı görülmez. Bu yüzden eserin gemiye ve denize olan ilgiyi arttırmak ve alandaki boşluğu doldurmak gayesiyle yazıldığını söylemek yanlış olmaz.

Teknolojik gelişimin hızlı bir biçimde yaşanması terminoloji bakımından yeninin artışına neden olur. Bununla birlikte eskinin kemikleşmiş terimleri yeni dünyada kendisine yer bulmak ister. Denizlerdeki hızlı değişimde de bu tarz terimsel karışımlar söz konusudur. Klasik gemilerden modern platformlara geçen süreçte bu tarz değişimler ilk kez kendisini sözlüklerde gösterir. Bu açıdan eserin gemicilik alanında eski-yeni-değişim üçgeninde önemli bir görevi ifa ederek bilgileri standardize ettiği savunulabilir.

Tabii denizler mevzu olduğunda modern harp gemilerine gelinceye kadarki sürecin netleştirilmesi gerekir. Denizin, geminin ve harbin kesişim tarihinin bilinmesinin konuya yeterli bir ısınma sağlayacağı gibi konunun ana hatlarını da ortaya koyacağı muhakkaktır. Ayrıca eski ve yeninin mukayesesinin fazlasıyla didaktik olduğu düşünüldüğünde konuya başlamadan önce malumat açısından zengin bir girişe gereksinim vardır. Bu sebeplerden hareketle yazar eserin birinci bölümüne “Gemicilik ve Deniz Harbi” başlığını vererek konuya giriş yapar.

Girişle (Birinci bölüm: Gemicilik ve Deniz Harbi) birlikte yazarın harp gemilerindeki gelişimi dört basamağa (İkinci Bölüm: Suüstü Gemileri, Üçüncü Bölüm: Sualtındaki Sinsi Güç, Dördüncü Bölüm: Uçak Gemileri ve Amfibi Gemiler) böldüğü fark edilir. Basitten karmaşığa evrilen bu sürecin yazar tarafından bu şekilde ele alınmasının önemi, eser okundukça fark edilir. Zira gemilerin teknik gelişimleri düşünüldüğünde son aşamaya gelinceye kadarki süreç göründüğünden daha karmaşıktır. Denizde silahlarıyla donanmış her geminin sırf benzer işlevi görüyor diye aynı etiketi aldığı malumdur. Oysaki her deniz platformu farklı amaçların tahakkukunu sağlayacak şekilde gelişerek donanmanın ayrı bir işlevini yerine getirmek kastıyla değişir. Harp gemisi; kruvazör, firkateyn, torpidobot, korvet, hücumbot vb. şekillerde farklılaşır. Bu bağlamda donanmanın her bir bileşeni tarihi rolü, harp tecrübesi paralelinde anlatılır.

Gemicilik veya denizciliğin kendisine has bir dili, terminolojisi vardır. Üstelik bu dile alışmak öyle kolay değildir. Geminin bütün bölümleri ve gemide yapılan işlemler farklı şekilde isimlendirilir. En basitinden denizi konu eden tarihi romanda bile bu terminoloji insanı yorar. Ele aldığımız eserin akademik yapısı olduğu düşünüldüğünde dilin daha ağır olacağı tahmin edilebilir. Fakat bahsettiğimiz eserde bu sert dil ustaca yumuşatılır. Dipnotlarla verilen bilgilendirmeler ilk aşamada kolaylık sağlar. Alanın terminolojisine ait terimlerden bazılarının sık tekrar edilmesi, anlaşılmazlığının tekrarla ortadan kaldırılmasına neden olur ve beraberinde öğrenmeyi getirir. Yani kısaca eserin son sayfası kapatıldığında okura güzel bir denizcilik terminolojisi miras kalır.

Geminin tarihine vakıf olmak bir yerde denizin tarihini anlamaktır. Yazarın bu konuda da üzerine düşeni layıkıyla yaptığını belirtmek gerekir. Tarihi referans noktaları, gemilere etkisi bakımından, konuyla eşgüdümlü olarak gayet bilgilendirici bir formatta sunulur. Denizin savaşlarda başlı başına ayrı, hatta yeri geldiğinde en güçlü cephe oluşu vurgulanır. Yıllar süren denizlerdeki hakimiyet mücadelesinin köşe başlarında hangi stratejik hamlelerin olduğunu görmek okur için yeni tecrübedir. Devletlerin Mahan’ın deniz hakimiyeti teorisini gerçekleştirmek uğruna ortaya koydukları performans ise uzayın fethiyle eş tutulacak bir yapıdadır. Uzayla denizin fethindeki benzerlikler uçsuz bucaksız okyanuslara hükmetmeye çalışan insanoğlunun hikayesinden anlaşılabilir.

Denizlere hâkim olanın insan olmasına rağmen, gemilerdeki yaşama haklı olarak eserde yer verilmemiştir. İlk aşamada eseri eline alan okurun böyle bir beklentisi olabilir. Zira deniz harp tarihiyle ilgili belgesel özelliği gösteren görsel malzemelerde ya da yazılı metinlerde gemideki yaşama yer verilir ve böylelikle konuya ayrı bir albeni ya da çeşni katma yolu izlenir. Oysaki buna gerek yoktur. İnsan tarihe dair akademik eserler için bile fazlasıyla ele avuca sığmaz bir kavramdır. İşin içine anıların ve öykülerin girdiği bir anlatımda nesnenin rolü bazen sıfıra iner ve bu da bağlamdan uzaklaşmaya neden olur. Bu yüzden yazarın insan konusundaki sükutuna hak vermek lazımdır.

Eserin alanının fazlasıyla bakir olduğu ilk aşamada gözden kaçmaz. Zira ele aldığımız eserin benzerini elimizdeki literatürde bulmak güçtür. Konuyla ilgili savunma sanayisini ve askeri tarihi ilgilendiren akademik makalelerin bulunduğunu söylemek mümkündür. Ama geniş kapsamlı okur kitlesi için eserin benzerinin olduğunu savunmak zordur. Nesnel bilgi aktarımıyla Batı’daki benzerlerinden geri kalmayan eserin askeri tarih açısından kıymetli bir kaynak olduğunu söylemek abartı değildir. Hatta deniz harp okullarında okuyan öğrenciler için nitelikli bir ön okuma olacağı kolaylıkla tahmin edilebilir.

Bununla beraber eserin günümüze yakın bir dönemi de anlatması yazarın güncel literatüre hakimiyetini zorunlu kılmaktadır. Fakat güncel kaynakların günümüzdeki yoğunluğu iş yükünü arttırmasına rağmen yazar rafine bir kaynak dökümü ile eserini zenginleştirmektedir. Bu açıdan eserin yeterince doyurucu olduğu savunulabilir. Zira eserde kullanılan resimler ve internet kaynaklarının bolluğu yazarın titiz ve nitelikli çalışmasını doğrulamaktadır.

Sonuç olarak, eserde anlatılan her bir deniz harp platformu hakkında detaylı bilgi edinmek mümkündür. Çünkü ele alınan her bir platform tüm yönleriyle masaya yatırılmıştır. Adeta bir insan gibi tasvir edilen gemilerin boyları, enleri, ağırlıkları, süratleri, mürettebat sayıları, savaş güçleri, tarihi operasyonel faaliyetleri, savunma özellikleri vb. belirtilmiştir. Bu çok yönlü ve zengin anlatım sayesinde okurun “amiral battı” oyunu seviyesindeki bilgi düzeyinden merhalelerce yukarı bir konuma erişeceğini tahmin etmek güç değildir.