Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

İnsanlar belli coğrafyalarda nüfus kesafetini sağladıktan sonra birbirleriyle temas kurmaya başlarlar. Her coğrafya kendisine biçilen kaderi yaşarken bölgesindeki nimetlerden istifade eder. Fakat dünyanın misafirlerine verdiği lütuflar her yerde aynı değildir. Bu yüzden insanlar birbirleriyle ilk etkileşimlerinden sonra mutualist bir faydalanımı öncelerler. İlk olarak takas usulünü geliştirirler. Karşılıklı alışveriş, zamanla, ticaret denilen üst yapıya evrilir. Artık, insanın olduğu her yerde ticaretin az ya da çok hükmü vardır.

Tarih, geçmişteki insan ilişkilerini incelerken ticari münasebetlerin zengin malumatlarına ulaşır. Ama bazıları için ticaret basit bir değiş tokuş meselesidir, ticari yollar üzerinden yürütülen ve paranın hükmüyle şekillenen ekonomik bir parametredir. Fakat insanlar arasındaki iktisadi temas noktaları derinlemesine tahlil edilirse, ticaretin düşünülenden daha fazlasını içerdiği fark edilir. Ahmet N. Özdal, bahsedilen potansiyeli yüzeye çıkarmak amacıyla hareket ederek, Orta Çağ ekonomisini, altın devirlerini yaşayan Müslümanların üzerinden izah eder.

Aslında, ticaretin yüksek gizil gücü etki mekanizmasında yatmaktadır. Bundan dolayı ticaret kapsamlı olarak değerlendirilmeden önce, olgu sunumu yapılmalıdır. Özdal, buradan yola çıkarak giriş bölümünde ticaretin sosyal akislerine Müslüman ve gayrimüslim toplumların gözünden ses vermeye çalışır. Esasında yazarın aktarmaya çalıştığı, bir toplumsal yapının lokomotif gücünün kaynağını göstermektir. Bu kısımda okur, ticaretten ziyade ticaretin önemine kani olduktan sonra esas meselelere geçilir.

Eser kabaca dört bölümden oluşmakla birlikte, ilk bölümde Orta Çağ Müslüman coğrafyasının ticarete yatkınlığı incelenir. Bir tarihi olay ele alındığında, en önemli bileşen mekandır. Zira iktisadi yapıyı besleyen ortamın tahlil edilmesi; konuyu daha iyi netleştirir. Coğrafyadan yola çıkılarak toplumsal birimlerin üretim potansiyelleri, piyasa hacmine etki eden durumlar, iktisadi kırılma noktaları ve para ilişkileri bu bölümde detaylandırılır. Her ne kadar birinci bölümle ekonomik yapıya ışık tutulmak istense de fazlasının okura verildiği görülür. Coğrafya, insan ve tarih ilişkisinin kapsamlı tahlilinin ufuk açıcı olduğunu belirtmek gerekir.

Eserin ikinci bölümünde ise; yazar olgunun merkezine yoğunlaşarak ticareti ele alır. Bu bölüm vasıtasıyla yazarın konusuna ne kadar iyi odaklandığı ortaya çıkar. Zira ticari emtianın pazardaki hareketliliğinin tüm macerası satırlara yansıtılır. Ekonomik sistemin mikro işleyişine dair verilen örnekler konunun daha iyi anlaşılmasına sebep olur. Keza, üretilen bir malın son alıcıya kadar ulaşmasındaki bütün bileşenler kalem kalem masaya yatırılır. Hatta günümüzdekine benzer bir ticari yapının geçmişte de olduğu ortaya çıkar. Zamanımızda kapitalist sistemin dayattığı bazı ekonomik manevraların benzerlerinin geçmişte de yaşandığı ortaya çıkar ki bu bazılarına anakronik gelebilir. Fakat yazarın yaklaşımı ve kanıtları bu algıyı kırmaya yetecek kadar güçlüdür.

Üçüncü bölümde ise; ticari işlemlere değinilmiştir. Bu bölümde ticari mekanizma, bir motor serencamıyla ele alınmıştır. Geçmişte, böylesine disiplinel prosedürlerden oluşan ekonomik işleyişin olduğunu görmek şaşırtıcıdır. Hatta günümüz için yabancı gelmeyen banka, borsa, muhasebe vb. tabirlerin geçmişteki izdüşümü fazlasıyla dikkat çekicidir. Yine konuyu sağlam dayanaklarla sunmak için verilen ticari işletmelerin faaliyetleri bu bölümde ele alınmıştır. Örnek verilen işletmelerin devrimizi gölgede bırakan etkinliklerinin öyle her ekonomi ve tarihi buluşturan kitapta görülmesi mümkün değildir.

Son bölüm ise; ekonominin esas unsuru olan tüccarlara ayrılmıştır. Aslında bu bölüm ekonominin sosyal tarihle buluşması olarak değerlendirilecek olup, tüccarların sosyal yaşantılarının en girift noktalarına dair örnekler verilmiştir. Orta Çağ’da bir tüccarın ne yiyip içtiği, yaşamını nasıl sürdürdüğü, ilişkileri ele alınmıştır. Üstelik bu kısımda tüccar örgütlenmelerine dair kıymetli bilgiler verilmiştir.

Ticaret denildiği zaman akla kafa karıştırıcı birçok bilginin geldiği malumdur. Üstelik bazen ağır jargon ve terminoloji kullanımı ile neredeyse anlaşılmaz bir üslup zuhur eder. Ama Özdal’ın ifadeleri gayet açık ve nettir. İlgiyi canlı tutan örnekler sayesinde ekonominin anlaşılmaz bütün dalları yazar tarafından budanır. Hatta müellif bol örnekli anlatım yöntemi ile konuyu daha ilgi çekici bir hale getirir. Ayrıca yazar bilgi ve yorum görevini yerine getirdikten sonra da boş durmayarak okurun tahayyülünü canlandıracak çıkışlar yapar. Zira eserin kanıksanması, bazen tahayyülü aktif okurun girişimleriyle olur. Misal Özdal “Özenle şekil verilmiş bembeyaz sakallı bir tüccarı, elindeki bastonuyla iş yerine doğru yürürken tasavvur edebilirsiniz (s.397)” diyerek okurun muhayyilesini uyararak, Orta Çağ ticaretinin içine okuru çeker.

Özdal’ın kaynak kullanımına ayrıca değinmek gerekir. Çünkü her akademik çalışmada görülmeyen, örnek teşkil edecek bir metot söz konusudur. Kitabın girişinde sayfalarca kullanılan kaynaklara dair rafine bilgiler verilir. Üstelik, eserde neredeyse eksiksiz Orta Çağ’ın (X ve XIV. yüzyıllar arası) tüm kaynaklarında ticaretle ilgili bilgiler süzülüp, sunulur. Ayrıca kaynakların ilgi çekici alıntılarla sunulması; okurun bahsedilen eserlere olan ilgisini kamçılar. Hatta eserden yola çıkan bir okurun onlarca ilgi çekici başka esere ulaşacağını söylemek mümkündür.

Ayrıca Türkiye’de ticaret tarihiyle ilgili literatürün çok güçlü olduğu söylenemez. Eserlerde ticaret ayrı başlıklar altında sunulur ve diğer olaylarla doğrudan ya da dolaylı etkisinden bahsedilmez. Oysaki ticaretin kelebek etkisi sert sonuçlarla başka olaylarda kendisini gösterir. Bu yüzden ticarete dair basit değini boyutunda kalan yaklaşımlar anlaşılması zaruri tarihi vakaların birçoğunu muallakta bırakır. Fakat ele aldığımız eser, ticaretin tarihi olaylardaki etkisini net kanıtlarla ortaya koyar.

Eserde Batılı bazı tarihçilerin katılmakta güçlük çektiği yorumlar tez şeklinde sunulur. Örneğin, Avrupa’nın Orta Çağ’daki ticari silikliği dile getirilir (s.211). Ayrıca ticaretle en çok Yahudilerin uğraştığı fikrine ilişkin yanlışlar öne sürülür. Yine Orta Çağ’da Akdeniz’deki Venedik (ya da İtalyan) tahakkümünün abartıldığı beyan edilir (s.477). Bu tarz fikri çıkışların eser için artı değer olduğunu belirtmek gerekir. Zira tarihçinin ödevi etliye sütlüye karışmadan salt bilgiyi nakletmek değildir.

Tabii, her ilmi eserde destek unsurları; resim, şekil, tablo ve harita gibi yardımcılardan faydalanarak okura sunulur. Eserin bu konuda fazlasıyla zengin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bazen karmaşık bir ilişkiler yumağına dönen ticari faaliyetler, grafiklerle açık seçik okura sunulur. Resimler ve haritalar sayesinde akılda soru işaretleri kalmaz. Hele bazen 25 sayfayı bulabilen bilgi yüklü tablolara her eserde rastlamak zordur. Yine eserin sonuna Orta Çağ’ın klasik eserlerinden derlenen tüccara tavsiye ve öneriler kısmı, esere ayrı bir çeşni katmaktadır.

Sonuçta; bu hacimli eserin akademimiz için büyük bir kazanım olduğu bir gerçektir. Binlerce sayfa kaynağın içinden süzülerek yazılmış bu çalışmaya benzer eserlerin kaleme alınması her tarih okurunun beklentisi dahilindedir. Şayet bir üniversitede tez yazılacaksa bu kriterlere sahip olmalıdır. Akademik bir kitap kaleme alınacaksa minimum bu tarz bir donanımla sunulmalıdır. İlmi gelişme ancak ve ancak bol çalışma ile kemale erebilir. Eserin nasıl güçlü bir çalışmanın ürünü olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Her millet tarihini yazarken kimi zaman kasıtlı kimi zaman ise bilinçsizce gerçeğin sınırlarının dışına çıkar. Bu yüzden tarihi bilginin sorgulanması zaruret arz eder. Üstelik sunulan malumat hakkında ortaya serilen materyaller çoğu zaman diğer kaynaklar vasıtasıyla denetlendiği zaman gerçekten uzak mesnetsiz oldukları görülür. Tarihin havuzuna konuyla uzman olsun olmasın herkes bir şeyler ekleyebilir. Ama gerçekler alanın mütehassıslarının tahlil ve tenkitleri sonrası zuhur eder. Tabii yanlış bilgiyi çürütmek öne sürülen tezi sağlam dayanaklarla kanıtlamak maharet ister.

İspata giden yolun zorluklarından en büyüğü şartlanmış okurun ön yargılarını parçalamaktan ve tabularını yıkmaktan geçer. Bunu yaparken de ön yargılardan sıyrılmış ve tabuların gölgesinde kalmamış olmak şarttır. Ancak genellikle çapraz okumanın yapılmadığı tek kutuplu bilgilerin aleminde oluşan fikirler zamanla kemikleşir, kökü olmayan kanıtlanamayan yalanlara ve yanlışlara rağbet edilir. Bilim dünyamızda gerçeği arayan ilim adamı çok olmakla beraber yalanı çürütmeye namzet olanların sayısı azdır.

Rahmetli Ahsen Batur 30 yılını tarih ilmine vakfetmiş, binlerce sayfa eseri Türkçeye kazandırmış, tek başına bir enstitü cesametiyle çalışmış bir alimdir. Onu büyük kılan özelliklerinden birisi ise tarihi yalanlara karşı yapmış olduğu mücadeledir. Orta Çağ’da kaleme alınmış ve günümüzdeki tarih anlatısının bel kemiğini oluşturan birçok eserin Batur tarafından dilimize çevrilmesi, onun otorite pozisyonuna yükselmesine neden olmuştur. Bu yüzden Batur’un engin bilgi birikimi dayanaksız ve gerçekten uzak söylemlere karşı deyim yerindeyse bir turnusol kâğıdı işlevi görmüştür.

Günümüzde tarihi bilgideki bozulmaların büyük kısmı, siyasi hesaplarla meydana getirilen tarih yazımının realiteden uzaklaşmasıdır. Hamasetin seline kapılan bazı tarihçiler veya konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan meraklılar geçmişi yeniden tasarlayarak kitleleri yanlış yönlendirebilmektedirler. Batur, burada devreye girerek otuz bir bölüm halinde terkip ettiği eserinde sunulan mesnetsiz iddiaları bir bir çökertir.

Batur, fikirlerini serdederken yıllarca dirsek çürüttüğü kaynaklardaki bilgileri sunmaktan çekinmez. Yalan olarak nitelendirdiği malumatı çürütene kadar kaleminin mürekkebini akıtmaktan geri durmaz. Burada dikkat çeken husus, müellif sadece yalanı silmekle kalmaz okuruna resmin tamamını gösterir. Bu yüzden eserin tahmin edilenden daha da öğretici olduğu savunulabilir. Zira polemiği önceleyen bazı yazarlar sadece muarızlarının dediklerine odaklanıp “yalandır” deyip çekip giderlerken, Batur eserinde birden fazla kaynakla yalanın altını defalarca çizer.

Eserde, özellikle Kürdoloji ilminin köklerinden, bu konuda uğraşan bilim adamlarının faaliyetlerinden, onların vagonuna eklemlenerek ülkemizde yeni bir tarih oluşturmaya çalışanlardan bahsedilir. Tarihi bilgiyi çarpıtarak gerçeği bulmaktan ziyade yalanla gizli amaçlarını tahakkuk etmeye çalışanların saklı emelleri su yüzüne çıkarılır. Bu sayede eserin gerçek amacının cehaletin kara tonlarının oluşturduğu puslu havanın dağıtılması sayesinde görüş açısını netleştirmek olduğu düşünülebilir.

Her ne kadar her bir bölüm kendi içerisinde bağımsız bir biçimde tasarlanmış ise, metodolojik olarak Batur aynı ilmi yöntemle ele alınan yanlış bilgiyi tahlil eder. Kimi zaman Kürt olarak söylenen bir tarihi şahsiyet hakkındaki bilgiler sunulur. Eldeki materyal karşı tarafın yaptığı gibi yalanı beslemek için değil gerçeğin havuzuna su taşımak için kullanılır. Misal Selahattin Eyyubi’nin Kürt olduğu fikrini savunanlara karşı aynı metotla Eyyubi’nin Türk olduğu düşüncesi öne sürülmez. Döneminde yazılmış birinci elden kaynakların ışığında bir tarih anlatısı oluşturulur, son söz okura bırakılır. Bu nedenle yazarın eserde ismi geçen bazı Kürdoloji müellifleri gibi peşin hükümlü olduğunu söylemek mümkün değildir.

Yine yazarın hissiyatının suyuna kapılıp sel gibi önüne gelen her gerçeği yıktığını savunmak güçtür. Çünkü tarih duygu gömleği çıkarılarak yazıldığı zaman gerçekleri okuruna verir. Kendi içinde tutarlı ve mantık dairesine giren yorumların yapılması için bu şarttır. Misal mantık dairesinin dışına çıkan, sırf aksine dair bilgi bulunmadığı için akla hayale sığmaz bilgiler bu yüzden Batur tarafından satirik bir üslupla taşlanır. Tabii bu üslubun belirli bir seviyeyi içerdiğini de belirtmek gerekir.

Eserde çürütülen tezlerin ve mesnetsiz iddiaların ortak noktasına dikkat edilecek olursa yeni bilgiyle oluşan tablonun daha bulanık bir hale geldiği görülür. Batur, sadece görüntüyü netleştirir. Ortaya çıkan yeni duruma karşıt görüşteki yazarın yeni bir söylemle karşı çıkması ise neredeyse mümkün değildir. Çünkü; bazen karşıt görüşlü yazarların sunduğu düşünceler o kadar gevşek zemine oturur ki Batur’un sunduğu yorumsuz saf bilgi bile karşıt fikrin yıkılmasına neden olur.

Yine eserde benzer eserlerde görülmeyecek bazı kısımların varlığı söz konusudur. Misal Kürtlerdeki kafa karışıklığını yansıtmak için günümüzdeki bazı Kürt İnternet sitelerindeki yazışmalar kullanılmaktadır. Bu tartışmalarda ortaya çıkan durum Batur’un öne sürdüğü bazı fikirlerin ne denli doğru olduğunu kanıtlar niteliktedir. Ayrıca Batur tarafından savunulan fikirleri desteklemek için bazı resimlerin kuşe kâğıda renkleri canlı bir şekilde sunulduğu dikkat çekmektedir. Özellikle koç başlı mezar taşları ve kilim motiflerinin olduğu sayfalar adeta gerçeğin renkli resimli halidir.

Tarih, bir yerden anlaşılmaz olandan, anlaşılır olanın çıkarılması işidir. Kürdoloji bulanık suda balık avlamayı meslek haline getirdiğinden içinden çıkılmaz problemlerin sayısı artmaktadır. Batur, üslubuyla anlaşılmaz çetrefilli konuların avamın anlayabileceği seviyeye indirmektedir. Özellikle etnik sorunların günümüzden geçmişe gidildikçe daha da çetrefilleştiği bilinen bir gerçektir. Ama ehil bir elle olay bağlamından fazla çıkarılmadan konunun özü verilirse geçmişin karmaşasının yerine gerçeğin berrak duruşu gelebilir. Esasında Batur tüm eser boyunca bunu yapmaktadır.

Sonuçta, Batur’un deyimiyle “belgesiz tarihçilik kendi kendini aldatmanın en kestirme yoludur”. Herkesin kendi gerçeğini bina ederek kendi doğrularının yordamıyla kitleleri peşinden sürüklemeye çalıştığı bir dönemde yalanlarla mücadele etmek her ilim adamının problemi değildir. Batur, kalemini siyasi bir silah olarak kullanmaya niyetlenmiş ilimden uzak eşhasa cevabını layıkıyla vermiştir. Yazdığı eserini bilinçsiz Kürtlerin ve Türklerin gerçeği görmesi için kaleme almıştır. Gerçek arayan için uzakta değildir. Yazarın ruhu şad olsun.
Osmanlı tarihine bakıldığında önemli kırılma noktalarının olduğu fark edilir. Dış siyasi etkilerle meydana gelen büyük değişimlerden ziyade bazen Devlet-i Aliye’nin idari muhtevasındaki derin başkalaşımlarla ortaya çıkan yeni durum eskinin eskide kaldığını kanıtlar. Aslında benzetme uygun olursa insan organizmasını andıran devlet yapıları çocukluk ve ergenlik çağından sonra olgunluk dönemlerine ulaşırlar. Nasıl ki yetişkin bir insanın çocuk gibi davranması olası değilse, imparatorluk sıfatına mazhar olmuş bir devletin de dört yüz çadırlık bir aşiret gibi yapılanması mümkün değildir. Bu yüzden devletin başından geçen köklü dönüşümlere uygun idari formasyonun hızlı ve kati adımlarla oluşturulması zaruridir. İşte Fatih Sultan Mehmet, yönetim yapısını hedef alan devrim sayılabilecek müdahaleleriyle Osmanlı Devleti’ni yeni bir durum ve konuma ulaştırır. Fatih Dönemi’nin Osmanlı tarihindeki önemi; Padişah’ın kendisini imparator olarak konumlandırdığı yeni siyasetiyle değişimin tepeden zemine kadar her noktada görülmesiyle ayyuka çıkar. Bu nedenle Fatih’ten öncesi ve sonrası diye Osmanlı tarihi ikiye ayrılabilir.

Fatih Dönemi Osmanlı tarihinde böylesine önemli olmasına karşın dönemle ilgili literatüre bakıldığında siyasi tarih anlatısının yoğunluğu göze çarpar. Bu anlatılarda dikkat çeken husus Osmanlı padişahının kazandığı askeri zaferlerle devre damgasını vurduğu yönündedir. Oysaki Fatih’i güçlü yapan sadece askeri dehası değildir. Fatih Sultan Mehmet yönetim becerileriyle yeni bir kamusal imaj oluşturarak, devletini imparatorluğa dönüştürür. İşte “İmparatorluk İmgesi” isimli kitabıyla Gizem Magemizoğlu, Fatih’in yönetim dehasını gözler önüne sererek, onun askeri ve siyasi becerilerini layık olduğu şekilde temellendirir.

Magemizoğlu, önemli bir noktadan referans alarak yoluna başlar. Fatih devriminin sırrı devletin imparatorluğa dönüşmesinde saklıdır. Fakat imparatorluk kavramı Fatih öncesinde de vardır. İmparatorluğu diğer siyasi yapılarından ayıran nüansları tarihi arka planlarını verecek şekilde ele alarak işe başlayan yazar, beş bölümden oluşan eserinin ilk kısmında imparatorluk geleneklerini mercek altına alır. Geleneksel manada imparatorluğun birden fazla kültürün etkisiyle şekillenen karma bir yapıyla tariflenmesi özgün Osmanlı imparatorluk anlayışının kökenlerini netleştirir. Ayrıca imparatorluğa vurulan emperyal damgasının olumsuz anlamları, geleneksel yönetim anlayışının kendi devri için manidar olan metotlarının tanımlanmasıyla silinir. Kısaca yazar imparatorluğun tarihi ve kavramsal çatısını iyi bir şekilde kurarak başlangıçta akıldaki soru işaretlerini siler.

Tabii imparator imgesinin oluşması alt sınıfların kabulünde saklıdır. Fatih’in meydana getirdiği imajının ne derece saygı ve genel kabul içerdiğinin deşifre edilmesi gerekmektedir. Yazar Kamusal İmaj kavramı üzerinden eserinin ikinci bölümünü bu konuya ayırır. Hem modern kuramların hem de devrin birinci el kaynaklarının verdiği şifreler bu bölümde mahirce sentezlenir. İktidarın halka ve halkın iktidara bakışının temel dinamikleri üzerinde beyin jimnastiği yapıldığı bu bölüm vasıtasıyla, yöneten ve yönetilen kavramları üzerinden iktidarın nasıl kendine has bir biçimde şekillendiği gözler önüne serilir.

Fatih, kamusal imajını oluştururken temelsiz ve mesnetsiz bir şekilde yola başlamaz. Birden zirveye konmanın mümkün olmayacağı dönemler düşünüldüğünde bu daha iyi anlaşılır. Öncelikle imparator adayının ve yoluna imparatorluk olarak devam edecek olan devletin belirli meşruiyet kaynakları olmalıdır. Eserin üçüncü bölümünde bu kaynakların ne olduğu sorusuna cevap aranır. Özellikle Batılı bazı klasik kaynaklardaki Fatih imajının yansımaları fazlasıyla dikkat değerdir. Batılıların yaptığı bazı olumsuz Fatih betimlemelerinin imparator imajına hizmet ettiği fikri ise yazarın ilgi çekici bir düşüncesidir.

Eserin dördüncü bölümü ise; Osmanlı devlet mekanizmalarında meydana gelen dönüşümün izah edildiği kısımdır. Fatih’in İstanbul’u başkent yapması, devşirmeleri devlet bürokrasisinde ön plana çıkarması ve Osmanlı milletini oluşturması gibi hamleleri bu bölümde detaylı biçimde mercek altına alınır. Klasik imparatorluk kavramının altı eşelendiğinde, ortaya çıkan çok kültürlülük ve kozmopolitlik olgularının, İstanbul’un fethiyle Fatih’in gündemine nasıl yerleştiğinin ve onun yordamıyla hangi biçimde şekillendiğinin izah edilmesi dönüşümün mekânsal izdüşümlerini göstermesi açısından önemlidir. Bu kısımda dönemin kaynaklarının yetkin bir biçimde kullanılması eserde savunulan tezlerin etkisinin artmasına neden olmaktadır.

Eserde Doğulu ve Batılı kaynakların çapraz bir biçimde kullanılması okura karşılaştırma olanağı sunmaktadır. Dönemin kaynaklarına eleştirel yaklaşılması tarihi olayların arka planının algılanması açısından kolaylık sağlamaktadır. Ayrıca kaynakların iyi bir biçimde süzüldüğüne dikkat etmek gerekir. Ele alınan konunun herkes tarafından merak edilen ve popülizmin ilgi çerçevesine giren yönünün az olduğu düşünüldüğünde, hedef bilgilerin daha zor seçileceği dikkatten kaçmaz. Bu yönden yazarın araştırma, tahlil ve sentez yönünden eserini iyi oluşturduğu söylenebilir.

Eserin son kısmı olan beşinci bölümüne gelinecek olursa; yazar eser sonunda İmparatorluk fikrinin somut sonuçlarını ele almıştır. Özellikle bizzat Fatih tarafından şekillendirilen kurum yapıları, yönetim metotları, bürokratik teamüller, ekonomik politikalar masaya yatırılmıştır. Devlete dair işleyişi tümden değiştiren Fatih’in iktidardaki konumunu güçlendirmek için yaptığı hukuki hamlelere ayrıca değinilmiştir. Özellikle İmparatorluk kurumlarındaki başkalaşımın ve hakimiyet anlayışının yasal dayanaklarının izah edilmesi açısından Kanunname-i Ali Osman’ın tahlil edilmesi önemlidir. Müellif kardeş katli gibi tartışmalı mevzulara fazla girmeden işin özünü layıkıyla vererek Kanunname’nin nasıl iktidarın lokomotifi olduğunu açıklamıştır.

Fatih dönemi denilince efsanevi bir lider motifinin akla geldiği aşikardır. Bir padişahın nezdinde, zikredilenlerin, destansı bir kahramanın mücadeleleri ile kıyaslanabileceği bile vakidir. Oysaki Fatih sadece İstanbul surlarına kılıç sallayan bir cengâver değildir. Onun hayatına dair girift birçok noktanın popüler tarih kültürün malzemesi olduğu da vakidir. Ama Fatih’i ve Osmanlı’yı büyük yapan nedenler onun devrim kabilinde devletini imparatorluğa dönüştürmesinde yatmaktadır. Her tarih söyleminde Fatih döneminin büyük bir kırılma zamanı olduğu zikredilir, fakat bu söylemin altı tam manasıyla doldurulmaz. Bu nedenle devletin yüzlerce yıllık sorunları ve başarıları tam anlamıyla fark edilmez. Gizem Magemizoğlu, eseriyle İmparatorluk sıfatının Fatih’in maharetiyle Osmanlı’ya nasıl eklendiğini açıklar. Osmanlı’yı anlamak için önemli tüyolar veren bu eserin gözden kaçırılmaması lazım.



Tarih boyunca dünyayı tümden ele geçirmeye çok yaklaşmış büyük imparatorların yaşamı merak edilegelmiştir. Cihangir sıfatının altını kazandıkları zaferlerle dolduran, dünyayı bir baştan diğer başa ele geçiren büyük şahsiyetlerin hayat hikayesinde hep bir farklılık aranmıştır. Eski Türklerin Kut dediği Tanrı vergisi büyük yeteneğin karizmatik köklerinin deşifre edilmesi liderlik sırlarını ayyuka çıkaracağı zannını uyandırmış olmalı ki, günümüzde de artan bir ilgiyle büyük cihangirlerin yaşamı en ince ayrıntısıyla merak edilir.

Albert Brian Bosworth da Antik Çağ ve Helenizm Profesörü sıfatıyla, insanlık tarihi için önemli bir figür olan İskender’in hayat hikayesi paralelinde dönemin bir panoramasını sunmaya gayret eder. Bosworth için biyografinin dar kalıpları pek kullanılabilir değildir. Bu yüzden eserini tam manasıyla bir biyografi olarak nitelendirmez. Zira yazar İskender’in geniş yayılımlı fetihlerinin dünyayı derinden etkilediği bilgisine istinaden, dönemin bütüncül tarihi üzerinden son araştırmaları kapsamlı bir şekilde sunmaya gayret eder.

Tabii her tarih anlatısında olduğu gibi tarihçi Bosworth da neden-sonuç ilişkisi bağlamını netleştirmek için eserine İskender’in babası Filip dönemini anlatarak söze başlar. Aslında İskender döneminin anlaşılması için önemli bir aşama böylelikle vurgulanmış olur. İskender’in aldığı miras ve üzerine kattıklarının anlaşılmasından ziyade, yazarın hedefi dönemin askeri ve siyasi ilişkileri kapsamında Yunan dünyasının Helenizm öncesi durumunu ortaya koymaktır. Anlatıda Filip’in askeri aktivasyonu ile İskender’in savaşları arasındaki paralelliğin birbirini tamamlar tarzda olması yazarın bütüncül anlayışının kanıtı gibidir. Her ne kadar yoğun siyasi anlatının imparatorları edilgen bir konuma oturttuğu düşünülse de, askeri ve stratejik dehanın tarih üzerindeki etkisi olayların dökümünden somut bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Bosworth öncelikle siyasi havayı tüm yönleriyle ortaya koyar, sonrasında barut fıçılarının ortasına düşen ateş kıvılcımını yansıtırcasına çatışma ortamını aktarmaya başlar. İskender’in savaşları onun için sadece basit bir harp değil dünya siyasetine yön vermek için atılmış koca bir adım gibi sunulur. Bazen savaş meydanının en ince ayrıntılarına kadar girilir. Ordunun konumu sağ ve sol kanatların stratejik hareketleri anlatılır. Misal bazen olaylar öylesine ince nüanslarla anlatılır ki, okur adeta bir savaş sahnesinin karşısına geçer. Bu şekilde derinlere inilmesi Bosworth’un Antik Dönem tarihsel anlatısıyla fazlasıyla uğraşmasına bağlanabilir. Zira bazen Antik Çağ yazarları, edebi gücün maharetiyle anlatılarını detaylarla sarmalarlar. Bazen de günümüzdeki manada tarihi ihya etmekle fazla uğraşmadan, himayesine sığındıkların imparatoru memnun etmek kastıyla yazarlar. Buradan hareketle Bosworth’un okurunu memnun etmek kastıyla bazen Antik Çağ yazarları gibi olayları doğrudan aktardığı söylenebilir.

Bosworth kaynaklarını sunarken sadece Antik Çağın taraflı yazarları gibi nakilci değildir. Eldeki kaynaklar istisnasız karşılaştırılır ve her kaynağa eleştirel yaklaşılır. Objektif bir metotla anlatıdaki abartılar, yanlış ifadeler çıkarılır. Eldeki materyalin çapraz karşılaştırılmasıyla da yetinilmez; tarihçi ilhamıyla olayların olası zuhur ediş şekli vurgulanır.

Özellikle yazarın kaynak hakimiyetinin üzerinde durmak gerekir. Dönemin birincil kaynaklarının tamamı yazarın eserinde kendisine yer bulur. Sonraki dönemde yazılmış- Roma döneminde yazılan- kaynaklarda es geçilmez. Kallisthenes, Anaksimenes, Nearkhos, Ptolemaios, Aristobulos, Kleitarkhos vb. Antik Çağ İskender tarihçileri Bosworth’un anlatısının başköşesine otururlar. Yazarın günümüzdeki güncel kaynakların aksine çoğunlukla antik dönem yazılı materyalini kullanması; onun yorumun güçlü ve eldeki materyalle sıkı sıkıya bağlı olmasını sağladığı gibi eserini de önemli bir başvuru kaynağı haline dönüştürmektedir.

Kabaca kitap iki bölüm halindedir. İlk bölümün merkezini MÖ 336-323 yılları arasını içeren İskender döneminin genel tarih anlatısı oluşturmaktadır. İskender dönemin öncesi ve sonrası kısa geçilirken imparatorluğunun İskender savaşları etkisindeki gelişimi kronolojik bir sırayla anlatılır. Anlatıda yoğun bir biçimde yer isimleri kullanıldığından haritalara yer verilmesi okurun işini kolaylaştırmaktadır. Bu kısımda İskender’in büyük savaşları üzerinde daha detaylı durulduğu görülür. Gaugamela ve Issos savaşı gibi dünya tarihi üzerinde bariz etkileri olan savaşlar düşünüldüğünde, yazarın yaklaşımına hak vermek mümkündür.

Kitabın ikinci bölümü ise tematik incelemelere ayrılmıştır. Yazar uzun süre İskender ve imparatorluğu üzerine dirsek çürüttüğünden İskender dönemiyle ilgili özelleşmiş çalışmalar yapmıştır. Misal bu kısımda yer alan İskender’in ordusu üzerine yapılan çalışmanın askeri tarih meraklıları için önemli bir referans oluşturacağını tahmin etmek güç değildir. Yine çok tartışılan bir konu olan İskender’in tanrısallığı meselesi ayrı bir tematik incelemeyle masaya yatırılmıştır.

Eserin iyi bir çevirisinin olduğunu belirtmek gerekir. Yazardan mı çevirmenden mi kaynaklandığı bilinmemekle beraber, eserde akademik tarih yazımına pek benzemeyen farklı bir üslubun ortaya çıktığı görülür. Belki de yazarın bazen hikayeci bir Antik Çağ yazarını andıran ifadelerle okur karşısında arz-ı endam etmesi üslubundaki farklılığın sebebidir. Üslup bir yana bırakılırsa bir savaş meydanının tüm serencamını farklı bakış açısına sahip dönem tarihçilerinin gözünden anlatmak ve onlar gibi davranmadan tarafsız bir gözle sonuca gitmek yazarın ifade gücünü zorlayabilir. Bu noktada yüksek yorum gücüyle okuru satırlarla çekmeyi başaran yazar görevini layıkıyla yapmıştır denilebilir.

Yine yazar okuruna fazlasıyla yardımcıdır. Haritalara ek olarak eserin sonunda sunulan ekler, okurun eseri daha iyi anlamlandırmasının önünü açar. Örneğin; eser sonunda yazar tarafından kullanılan kaynakların tanıtımı ve kısa tahlili sunulur. Ayrıca İskender’le ilgili ortaya çıkan biyografik sorunlara çözüm üretilir.

Tarihin kahramanlar üzerinden anlamlandırılması, esatirle karışmış sözlü dönem edebiyatının önemli bir etmenidir. Yazılı dönemde ise yer yer bunun etkileri devam eder. Dünyayı ele geçiren büyük imparatorlar bu nedenle edebiyatta tanrı yakıştırmasına mazhar olurlar. İnsan doğasının dışına çıkan faaliyetlerle yaftalanan tarihi karakterler ise gerçek yüzlerini profesyonel akademik yaklaşımlar sayesinde gösterirler. Tarih, gerçek anlatısını oluştururken büyük cihangirler gökyüzünden yeryüzüne inerler. Artık anlatıda sadece gerçek vardır. Bosworth efsaneyi süzerek gerçeği okuruna sunar.
Klasik çağların nevi şahsına münhasır bazı insanları, hayatlarında kariyer basamaklarını bir bir çıkarak yüksek noktalara gelmelerine karşın kaleme kâğıda pek dokunmazlar. Tarihe iz bırakma ediminden uzak bu insanların efsanevi yaşamları, anlatan olmaz ise kaybolup gider. Bazılarının ise ikbal basamaklarında yükselebilmesi için illaki mürekkep yalamaları şarttır. Çünkü, imparatorluk çağının monarşik liderleri dünyayı kendileri için daha bilinir kılan eserlerin müelliflerini taltif ederler. Heinrich Von Staden de devlet kuşunun başına konması için takkesine aşiyan yapmak niyetiyle yazanlardan…

Staden 16. yüzyılda yaşamış Alman tacir ve seyyahtır (hatta hükümet kademelerine olan intisabından dolayı devlet adamı olarak nitelendirilebilir). Onu benzerlerinden ayıran ise maceraperest ruhu sayesinde Rusya’da uzun süre bulunmasıdır. Rusların Korkunç namıyla andıkları 4. İvan döneminde Rusya’da bulunan Staden, İvan’ın teveccühüne mazhar olarak ülkenin çeşitli yerlerinde bulunur. Kendisini Rusya konusunda fazlasıyla mahir bulmuş olacak ki devrin Roma Cermen İmparatoru Rudolf’a Rusya’nın istila edilmesine dair bir plan sunar.

Tabii Staden’in eseri sadece istilayı hedef edinen bir harp stratejisinden ibaret değildir. Zira engin bir denizi andıran Rus topraklarının ele geçirilmesi ilk bakışta pek makul bir proje gibi görülmez. Bu yüzden Staden eserine Rusya ve Çarlık hakkında bildiklerini eklemiş, yetmemiş otobiyografisini de yazdıklarına iliştirmiştir. Çünkü bir tezin kabul görebilmesi için güçlü bir temel üzerine bina edilmesi gerektiği Staden’in malumudur. Üstelik maceraperest bir seyyahın uçuk fikirleri, anlatanın şahsi kariyeri bilinmeksizin pek bir şey ifade etmez.

Bu yüzden Staden’in anlattıklarından strateji ve istila planı çıkarılacak olursa kendisini ispata yöneldiği rahatlıkla anlaşılır. Çünkü; seyyah İmparatora öncelikle söylediklerinin mesnetsiz olamadığını kanıtlamak hevesindedir. Bu yüzden 16. yüzyıl Rusya’sının sosyal, iktisadi, idari, askeri, coğrafi ve kültürel sunumu gayet iyi yapar. Verdiği bilgilerle kendisini kanıtlamak niyetini taşıyan ve istihbaratı önceleyen Staden’in Rusya ile ilgili malumatı bir noktadan sonra güvenilir konuma yükselir. Zaten başka kaynaklarla karşılaştırıldığı zaman Staden’in Rusya’yı gayet doğru ve iyi karakterize ettiği fark edilir.

Öncelikle Rusya’nın iç siyasi yapısı knezlerin, üst düzey bürokratların birbirleriyle mücadeleleri idari yapıdaki yozlaşmışlıklarla bulanarak servis edilir. Staden istilanın mümkün olduğunu kanıtlamak adına normal olarak nitelendirilebilecek bilgilerin içerisine bile olumsuz argümanlar yerleştirmekten geri durmaz. Tabii bu Staden’in algıda seçici olduğunun da kanıtı olup, onu tamamen yanlışlamak mümkün değildir.

Staden’in anlatısı ortak bir bağlamdan uzak olup notlar bölük pörçük birbirine eklenmiş gibidir. Bilgilerin aktarımı esnasında belirli bir sistem takip edilmemiştir. Bazen fazlasıyla ayrıntı içeren adeta dönemdeki idari bir raporu andıran bilgiler satırlar arasında göze çarparken, bazen de konuyla alakasız bir paragraf veya düşünce anlatı içinde zuhur etmiştir. Örnek verilecek olursa, devlet mekanizmasındaki idari büro memurlarının görevlerini nasıl yerine getirdiği ve evrakları nasıl düzenlediği anlatılırken izleyen satırlarda sladky mors isimli içeceğin tarifi verilmiştir. Tabii bu verilen bilgilere halel getirmez. Dönem düşünüldüğünde, yazarın amacı hesap edildiğinde, özellikle müellifin kalem ehli olmadığı hesaba katıldığında notların bu kaotik durumu makuldür.

Müellif; yazdığı notlarda -çoğu zaman bazıları için gereksiz olarak nitelendirilebilen ayrıntı sunmasına karşın- devrin önemli kırılma anlarını es geçmez. Misal 4. İvan’ın Türkistan için önemli bir geçiş noktası olan Kazan ve Astarhan’ı ele geçirmesi ve Tatarların Moskova’yı istila etmesi gibi mühim olaylar detaylarıyla verilir. Ayrıca Staden’in planının diplomatik ayağı olduğu için dönemin önemli ülkeleri arasındaki uluslararası ilişkiler ayrıntılı bir biçimde verilir. Bu sayede Doğu Avrupa, Kuzey Avrupa, Rusya ve Osmanlı arasındaki politik temasları takip etmek mümkün olur.

Yine Staden’in kendisinin başkahraman olarak direkt içerisinde olduğu olayları içeren notları, Rusya’nın sosyal hayatı ve gündelik yaşantısına dair bazı bilgileri açığa çıkarmaktadır. Misal Rusya’da geceleri sarhoş olarak gezenlerin yakalanıp cezalandırıldığı notlardan öğrenilir. Ayrıca müellifin tüccar olması devrin ticari hayatının ne şekilde olduğu, ticaret yollarının konumu ve emtialar konusunda okuruna önemli fikirler vermesine neden olmaktadır. Bütün anlatı dikkate alındığında Rusya’nın idari yapısına dair söylenenlerin fazla olduğu görülür. Özellikle kendine ait terminolojinin ön plana çıktığı bu anlatının, erbabı için önemli olmakla birlikte genel okuyucu kitlesinin ilgisine uzak olacağı düşünülebilir. Örneğin Opriçnina isimli devlet teşkilatının en ince ayrıntısına kadar (görevlilerin isimlerinin zikredilerek) anlatılması eserin Rusya tarihi açısından ehemmiyetini göstermektedir.

Staden’in istila planı ise jeopolitik bir bakış açısıyla rasyonellikten uzak bir biçimde kaleme alınmıştır. Askeri birliklerin lojistik gereksinimleri üstünkörü düzenlenmiş, diplomatik beklentiler kesinlikmiş gibi sunulmuştur. Tahminler arasındaki tezatlar bazen fazlasıyla belirgin hal almıştır. Sonuç olarak yazdıklarından Staden’in ne asker ne de diplomat olmadığı bariz anlaşılmaktadır. İşin ilginç tarafı böylesi bir metinde dahi garip anekdotlar ortaya çıkmıştır. Misal ele geçirilen bölgelerde Staden Rus Knezi İvan’ın zulümlerinin anlatılmasını söyleyerek dezenformasyon tekniğinin kullanımını önermiştir. Yine savaş sonrası esirlere yapılacak işkence metotları ve kazanılan bölgelerdeki dini yayılım siyaseti gibi geri plana girmesi gereken şaşırtıcı konular da planda geçmektedir.

Staden’in otobiyografisinden her ne kadar güven telkin eden bir izlenim edinmek güçse de yazdıklarından önemli bilgileri elde etmek mümkündür. Zaten tarihten gelen her metinin eleştirel olarak süzülmesi zarurettir. Staden’in doğruluğu ve yanlışlığından daha elzem bir şey var ki onun tarihin müşahidi olmasıdır. Üstelik anlatılan bazı olaylarda tek şahit kendisi değildir. Dolayısıyla onun abartıdan, komplimandan, kabalıktan, menfaatten uzak dilinin ayırdına vararak söylediklerinin diğer eserler vasıtasıyla sağlaması yapılmalıdır. Sonuçta görülecektir ki gerçek, satırların arasında saklansa da vardır. Son olarak eseri çeviren Serkan Acar ve Gülşah Hasgüçmen’in işlerini layıkıyla yaptıklarını belirtmek gerekir. Zira anlatımın açık, sade ve akıcı olması sadece tarih okurunun değil; her okurun zevkine uygundur.