Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

Vani Mehmet Efendi muhtemelen 17. yüzyılın başlarında Van’da dünyaya gelmiş bir din adamıdır. Küçük yaşlardan itibaren doğduğu yere yakın ilmi merkezlerde eğitimini tamamladıktan sonra Erzurum’da vaiz olarak görevini sürdürmüştür. Verdiği ateşli vaazlarla adından söz ettiren Mehmet Efendi’nin namı kısa zamanda bölgenin mülki idarecilerinin dikkatinden kaçmamış, kendisi, Erzurum Beylerbeyi Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın teveccühüne mazhar olmuştur. Hatta öyle ki Ahmet Paşa, sadrazam olunca Vani Mehmet Efendi’yi İstanbul’a davet etmiş, ünlü vaiz böylelikle ilmi açıdan hızlı bir yükselişle devrinin en önemli simalarından biri haline gelmiştir.

Tabii Mehmet Efendi’nin hızlı yükselişi onu 17. yüzyılın önemli dini tartışmalarının merkezine çekmiştir. Osmanlı din adamlarının tasavvuf karşıtı ya da taraftarı olduğu bir dönemde Mehmet Efendi fakih sıfatıyla mutasavvıfların karşısında durmuştur. Böylesine polemiklerle geçen hayatı içerisinde üretmesini de bilen Mehmet Efendi tefsir ilmine olan hakimiyetine binaen Arâisü’l Kur’an isimli 2 ciltlik eserini yazmıştır.

Arâisü’l Kur’an tefsir sıfatıyla nitelendirilmesine karşın onu benzerlerinden ayıran bazı özellikleri vardır. Mehmet Efendi’nin tefsiri büyük Türkçü Nihal Atsız’ın ilgisini çekmiştir. Atsız mezkûr tefsirin Türkçeye kazandırılmasını vasiyet etmiştir. Zira Mehmet Efendi Türkleri Yecüc-Mecüc olarak nitelendiren bazı dini metinlerin aksine milletinin tarafında yer almış, Yecüc-Mecüc’ün Türk olmadıklarını belirtmiştir (s. 530). Türklerin İslam’a hizmetleri düşünüldüğünde Mehmet Efendi’ye hak vermemek mümkün değildir. İkinci olarak, Vani Mehmet Efendi’nin ilmi kişiliği yazdıklarının fazlasıyla revaçta olmasına neden olmaktadır. Zira Vani Mehmet Efendi devrin Padişah’ı 4. Mehmet’e yakın olup, hitabet gücünün etkisiyle verdiği vaazlarla halkın gönlünde önemli bir yer tutmaktadır. Son olarak, klasik tefsirlerin aksine Arâisü’l Kur’an’da peygamber isimleri tasnif edilerek ilgili ayetler mezkûr başlıklar altında toplanılarak açıklanmaktadır.

Eserin isminin Atsız’ın vasiyetinde geçmesi, Türkçeye çevrilmesi için güdüleyici bir faktör olmuştur. Fakat vasiyetin 1967 yılında yapıldığı düşünülürse fazlasıyla geç kalındığı malumdur. 1967 yılından bu yana eserin çevirisi için birkaç girişim olmuşsa da akim kalmıştır. Çünkü eserin çevirisi kolaylıkla altından kalkılacak bir şey değildir. Öncelikle eserin 3 farklı kütüphanede kopya nüshası bulunmakta olup, bu 3 eserin karşılıklı bir şekilde edisyon kritik edilerek çevirinin yapılması söz konusudur. İkincisi Vani Mehmet Efendi’nin ya da müstensihin üslubundaki pürüzlerin giderilmesi anlatımın okura iyi aksettirilmesi gerekmektedir. Misal eserde tefsir ilmi için değinilmesi gereken ayrıntıların okurun ilgisini çekmesi olası değildir. Yani deyim yerindeyse eserin iyi bir şekilde eleştirel süzgeçten geçirilerek okura sunulması önemlidir.

Buradan hareketle eserin çevirisinin Ahsen Batur tarafından layıkıyla yapıldığı savunulabilir. Öncelikle Arâisü’l Kur’an’ın 3 nüshasının rafine bir sentezi; eserde açık, sade ve anlaşılabilir bir dille okura ulaştırılmıştır (Batur tarafından verilen örnekten hareketle anlatılan aynı konunun üç nüshada farklı şekillerde yer alabildiği dikkat çekicidir). Bazı tefsirlerin anlatılan olayı daha vazıh bir hale getirmekten ziyade kafa karıştırıcı olduğu düşünülürse tefsirin çevirisinin ne kadar iyi olduğu anlaşılır. Zira okuru yoracak ana anlatıdan uzaklaşmasını sağlayacak detaylar Batur tarafından layıkıyla süzülmüştür.

Vani Mehmet Efendi’nin mezkûr eseri iki ciltten oluşmaktadır. İlk ciltte peygamber kıssaları ilgili ayetler vasıtasıyla ele alınırken 2. cilt Peygamber Efendimizin hayatına ayrılmış bir siyer şeklindedir. Çevirmen bu nedenle ikinci cildi çevirmeye gerek duymamıştır. Zira ikinci cildi benzerlerinden ayıran fazla bir özellik yoktur. İlk cilde konu olan peygamber kıssaları belirtilirken çevirmenin maharetiyle Kur’an’da kıssanın geçtiği ayet numaraları belirtilmiş, ilgili ayetler (Arapça asılları dahil olmak üzere) öncelikle verilmiş, sonrasında ayetin tefsirine geçilmiştir. Vani Mehmet Efendi ayeti tefsir ederken hadis ve rivayet gibi argümanları sık sık kullanmıştır.

Özellikle hadis kaynaklarının Mehmet Efendi tarafından iyi bir şekilde kanıksandığı verdiği bilgilerden anlaşılmaktadır. Verilen hadislerin rivayet zincirlerine pek yer verilmese de bahsi geçen mevzular güvenilir raviler vasıtasıyla okura yansıtılmaktadır. Ayrıca yazar başka tefsirleri de eserinde kaynak olarak kullanmaktadır. Satırlar arasında Zemahşeri, Razi, Nisaburi, Begavi vb. isimler sıkça geçmektedir. Mehmet Efendi’nin bu konudaki dikkati ise ders olacak tarzdadır. Hakeza kendisi intihal olmasından çekindiğini ifade etmekte olup (s.102), alıntı yaptığı eseri belirtmekten imtina etmez. Devrine göre bu olgun tavra başka eserlerde, hatta bazen günümüzde bile rastlamaya imkân yoktur.

Vani Mehmet Efendi, kaynaklar arasındaki tutarsızlıklar ve anlaşmazlıklar üzerine de kalem oynatır. Tartışmalı mevzulara girmekten çekinmez. Yalanla doğruyu ayırmak için bazı mevzuları İsrailiyat olarak etiketler. Konuyu netliğe kavuşturma niyetiyle hareket ettiği, halis tutumundan anlaşılmakla beraber, yargılayıcı bir kimlikle karşıt düşünceyi hırpalamakla fazla vakit geçirmez. Bu açıdan bazen soru-cevap metodunun da konuyu fazla çetrefilli bir boyuta getirmeden sonuçlandırma niyetiyle kullandığı anlaşılır.

Eser kolaylıkla peygamberler tarihi olarak nitelendirilebilir. Çünkü anlatılan olaylar klasik eserlerde olduğu gibi hilkatten (yaratılıştan) başlanarak ele alınmış, sırasıyla bütün peygamberlerin hayatına ayetler ve kıssalar yoluyla yer verilmiştir. Bu yönüyle tefsirin sistemli bir biçimde tarih kitabına dönüştüğü belirtilebilir. Farklı olarak, yorumun merkezi olaylar değil de ayet ve hadis gibi dini malumattır.

Eser her ne kadar bir vasiyet üzerine dilimize kazandırılmış olsa da ilgili literatür için kıymetli bir kaynak olduğuna şüphe yoktur. Özellikle tefsir konusunda verilen eserlerdeki yoğunluk düşünüldüğünde güvenilir kaynakları bulmak zorlaşmaktadır. Vani Mehmet Efendi’nin tefsiri ise müellifin bidata karşı duruşu bilindiğinden güvenilir olmakla beraber, 17. yüzyıl Osmanlı ulemasının tutumunu yansıtması açısından da çok şey anlatmaktadır. Dikkatli okunduğunda yazarına dair önemli doneler veren bu metnin erbabına çok şey anlatacağı kolaylıkla düşünülebilir.

Kur’an’ın ve dinin mesajının, zor anlaşıldığı veyahut anlaşılmadığı, yetersiz algılarla ya da farklı anlatılarla itibarından edildiği günümüzde tefsirler daha fazla önem taşımaktadır. Fakat buna rağmen Osmanlı ulemasının yazmış olduğu eserlerin layıkıyla dilimize çevrildiğini söylemek güçtür. Özellikle tarihin, kimliğin ve kültürün daha iyi anlaşılması için mezkûr toplumun dini algısının analiz edilmesi şarttır. Vani Mehmet Efendi devrinde toplumu harekete geçirecek güçte büyük bir alimdir. Mehmet Efendi üzerinden toplumu ve din algısını anlamlandırabilmek mümkündür.

Günümüzde mekanikleşen hız ve haz döneminde ulaşım çeşitlenmesine bağlı olarak insanların dünyanın bir noktasından başka bir yerine erişimi geçmişe nazaran hiç olmadığı kadar kolaydır. Ama bundan yüz yıl önce askeri ve ekonomik olarak dünya ulaştırma tarihinde bir taşıma aracı altın günlerini yaşamaktadır: Tren... Büyük devletler oluşturdukları demiryolu ağıyla güçlerini diğerlerine gösterirken, örümcek ağı gibi ülkelerin her yerine örülen ray sistemleri turizmin de tali olarak gelişmesine vesile olmaktadır. Artık seyyahların deve kervanlarıyla bin bir zahmetle katlandıkları yolculuklar daha konforlu ve hızlı kat edilmektedir.

Modern seyyahlardan George Dobson da trenin nimetlerinden istifade edenlerden… 1854 yılında Londra’da doğan Dobson’un öncelikli mesleği gazetecilik, hatta 93 Harbi denilen 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nde görev yaptığı düşünülürse savaş muhabiridir. Savaş sonrası Rusya- S. Petersburg’da bulunması bazı bağlantılar edinmesini sağlamış, bu rabıtalar sayesinde 1905 yılında S. Petersburg’daki İngiliz Konsolosluğu’nda göreve başlamıştır. Yer yer başlayan biten görevlerle İngilizlerin meşhur gazetesi Times’ta çalışan Dobson’un makaleleri mezkûr gazetede yüksek ilgiye matuf biçimde yayımlanmıştır. Hatta kendisi de bu ilgiden memnun olacak ki bu makalelerinin bir kısmını derleyerek kitaba dönüştürmüştür.

Özellikle Rusya’nın güneye doğru genişleme politikalarına bağlı olarak 1908 yılında Hazar Ötesi Demiryolu’nu açması İngiltere’de askeri ve bürokratik kesimin ilgisini çekmiştir. Dobson bu dönemde Rusya’daki bağlantıları sayesinde Türkistan’ın göbeğinden geçen bahsedilen demiryolunda seyahat etmiş, görüşlerini içeren makaleleri Times’ta düzenli olarak yayımlanmıştır. Ele alınan eser işte bu makalelerin Dobson tarafından kitaba dönüştürülmüş halidir.

Dobson’un yol güzergahı S. Petersburg- Moskova- Kafkaslar- Hazar Denizi- Türkistan şeklindedir. Bu doğrultudaki önemli şehirler ve kasabalar bazen en ince ayrıntısına varıncaya kadar çeşitli yönleriyle tasvir edilmektedir. Özellikle Semerkand, Buhara ve Merv gibi Türkistan tarihinin önemli kavşak noktaları detaylı bir biçimde anlatılmaktadır. Yazarın her şeyden önce bir muhabir olması yazdıklarının içeriğine sirayet etmektedir. Bu açıdan ilk aşamada Dobson’un notlarından haber bülteni havasını edinmek mümkündür. Zira herhangi bir bölge ele alınırken güncel olaylar yaşanan önemli vakaların öncesi sonrası anlatılır. Böylelikle bahsedilen bölgenin güncel durumu aşikâr edilir.

Üstelik Dobson’un anlattıklarında sadece güncel durum yoktur. Yazar bölge tarihini yaşanan mücadeleleri bir İngiliz’in bakış açısıyla yansıtır. Bu kısımda yakın dönemdeki tarihi verilerin gayet mahirce kullanıldığı dikkat çeker. Dobson adeta ülkesinin üst düzey askeri ve bürokratik sınıfını yönlendirircesine fikirlerini aktarır. Siyasi yorumlarını yaparken geleceğe ilişkin tahminlerini yorumlarıyla karışık verir. Bölgedeki büyük siyasi güçlerin alt birimi diyebileceğimiz farklı etnik gruplar detaylı tahlil edilir. Böylelikle bu grupların askeri, siyasi, ekonomik güçleri açığa çıkar. Esasında ülkesinin Türkistan’da neden etkili olmadığının Rusya’nın neden hâkim unsur olduğunun şifreleri bu şekilde satırlar arasında kendisini gösterir.

Dobson’un aktardığı bazı bilgilerden onun sanki görevli bir istihbarat elemanı olarak bölgeye gittiği izlenimini edinmek mümkündür. Zira adım attığı her bölgeyi istatistiki olarak net rakamsal ifadelerle analiz eder. Aslında basit bir seyahatname için bu kadar net bilgilere lüzum yoktur. Üstelik sayfalarda sadece rakamlar yoktur. Asker miktarı, ordunun geçiş güzergahları, lojistik olarak bölgedeki takviye unsurlarının oranı, askerî harekât olanakları, bölgedekilerin kime taraftar olduğu, gücü elinde tutan komutanların ve yerel beylerin görüşleri paralelinde otoriteye bağlılık durumları vb. bilgiler sık sık verilir.
Her ne kadar Dobson eserinin ön sözünde tarafsız bir gazeteci olduğunu söylese de yazdıklarından İngilizlerin bayrağını taşıdığı bariz olarak anlaşılmaktadır. Zira kendisinin ifadesiyle Ruslara karşı düşmanlık beslememekte ama demiryolunun İngiliz çıkarları için bir tehdit olduğu bilgisini sık sık yinelemektedir. Yani deyim yerindeyse yazarın kalemi siyaset kokar, fakat anlattığı başka şeylerle bu duruşunu gizlemek için kılıf biçer. Zaten anlatıda yer yer yaşadıklarına ve hatıralarına yer vermesi de bu gölgeleme prensibiyle ilgilidir.

Yazdıklarından Dobson’un Rusya’yı ve Rusları çok iyi tanıdığı fark edilir. O bir Rus’u karakterize eden hâkim özelliklerin bilincindedir. Bu nedenle geleceğe yönelik tasarılarından bahsederken bazen fazlasıyla kesin konuşur. Üstelik fikirleri sadece Ruslar için de vaki değildir. Bölgedeki Türkmenlerin durumunu anlatırken somut verilerden anlamlı sonuçlar çıkarır. Üstelik bunu bölgeye tamamen yabancı biri olarak sunar. Misal bölgede yağmacılık yapan Türkmen kafilelerinin bu tavrını coğrafyanın verimsiz yapısına bağlar ki yanlış sayılmayacak bir tespittir. Yine yazarın ilk aşamada Türkmenleri sıradan, kaba ve kültürsüz olarak algılamasına rağmen karşılaştığı bazı olaylar sayesinde fikirlerinin değiştiği görülür.

Dobson’un anlatısının en güzel yanlarından birisi de her kaynakta bulunmayacak bazı ayrıntıları içermesidir. Zaten seyahat notlarının böyle müstesna bir özelliği bulunmaktadır. Misal bölge insanının tütün içme metodu, evlilik ilişkileri, kilimleri, ceza metotları, giyim kuşamları, ananevi ritüelleri vb. bilgiler satırlar arasında birden okurun karşısına çıkar. Ele alınan bölgenin sosyal yönünün böylesine güçlü ifade edilmesiyle birlikte yazarın notlarına sonradan eklediği bölümde bölgenin ekonomik olarak derin bir şekilde analiz edildiği de görülür. Hatta bu kısmın bölgenin 20. yüzyıl başındaki ekonomik potansiyelini hedef alacak eserlere güçlü bir referans olabileceği düşünülebilir.

Tabii yazarın gazeteci olması bölge tarihiyle ilgili bazı tespitlerinde yanlışa düşmesine neden olmuştur. Örneğin yazar Türk olan Timur’u Moğol, Turanlı olan Efrasyab’ı İranlı olarak nitelendirmiştir. Ama bunların sık sık tekrar ettiğini belirtmek esere haksızlık etmek olur. Zira yazarın verdiği bazı bilgiler diğer kaynaklarla doğrulanmaktadır. Hatta bazen verdiği malumat kulağa küpe olacak derecede doyurucudur.

Eserde bölüm başlarında kullanılan anahtar başlıkların okuru bölümde neler olduğu konusunda aydınlattığı malumdur. Yine eserin Resul Şahsi tarafından gayet rafine ve güzel bir şekilde çevrildiğini belirtmek gerekir. İyi bir biçimde çevirmen tarafından notlandırılan esere benzer çalışmalarda pek rastlanmayan bir kısmın da eklendiği dikkat çekmektedir. Bu kısımda bölgede anlatılan şehir ve kasabaların koordinatları verilmektedir. Bu tarzda bir hazırlanmış bir ek kısmının özellikle seyahatnamelerde olması, okurun beklentisi dahilindedir. Zira her eserde haritalar yardımcı olacak şekilde kullanılmaktadır. Ama ilgili okurların daha fazlasını isteyeceği kolaylıkla tahmin edilebilir. Bu açıdan koordinat takibiyle bilgisayar ve İnternet yordamıyla şehirlerin, mekanların günümüzde ne şekilde olduklarını görmek mümkündür.

Tarihimizin teşekkül ettiği coğrafyalar üzerinde seyahat eden ziyaretçilerin notlarını okumak çoğu zaman doyurucu olup tarih yazınımızın şekillenmesi yönünden önemlidir. Her ne kadar İngiliz yazar George Dobson kendi milletinin çıkarları için bu yolculuğu yapmış olsa da verdiği bilgiler Türk tarihinin belirli bir zaman dilimi ve evresindeki görünümünü aşikâr etmektedir. Zaten tarihi bilgideki verim ancak bu şekilde farklı kaynaklarla artmaktadır. Bu sayede Dobson da tarihimize dolaylı yoldan katkı sunar.






Orta Çağ Batı’ya göre karanlıktır. Zira iptidai şartların etkisiyle medeniyetin olgunlaşmasını tamamlayamadığı koşullar Avrupa’nın genelinde etkisini gösterir. Ama aynı dönemlerde Doğu, uygarlık manasında Batı’yla kıyaslanmayacak derece ileridedir. Batı’nın Doğu’yu daha fazla tanıdığı günlerin başlangıcı ise Haçlı Seferleri’ne tekabül etmektedir. Bu dönemleri anlatan kaynakların ayrı bir hususiyeti vardır. Bir kere medeniyetlerin çarpışmasının tüm etkileri yazılanlara yansır. Kavga günleri milli kimliklerin tarihine olan ilgiyi de arttırır. Bu yüzden eline kalemi alan her müellif ötekini daha iyi anlamlandırabilmek için devrine ışık tutmaya çalışır.

Döneminde yazılan eserler sadece çağına ve o çağın ileri gelenlerine ışık tutmayıp gelecekte yaşayan nesillere de yüksek kıymeti haiz bilgileri ulaştırırlar. Misal yazımızda ele alacağımız Kilikya Ermeni Krallığı’nda önemli bir asilzade olan Korykos (Mersin Erdemli yakınlarında) Hâkimi Hayton “Doğu Ülkeleri Tarihinin Altın Çağı” isimli eseriyle eşsiz tarihi bilgiyi okurlarıyla buluşturur. Hayton, 13 ve 14. yüzyıllarda bugünkü Anadolu sınırları içinde Ermeni Krallığı’nda yaşamıştır. Dönemin Anadolu’su deyim yerindeyse savaş meydanını andırmaktadır. Batı’dan gelen Haçlılar, Doğu’dan gelen Moğollar Müslüman kimliği ile bölgede tutunmaya çalışan Türklerin üzerine arkası gelmeyen akınlar yapmaktadır. Bölgedeki Hristiyan unsurların tek hedefi kutsal mekanlar üzerinde hakimiyet kurmak olduğu için diplomasi o güne değin kullanılmadığı kadar etkili işlemektedir.

Korykoslu Hayton ise edindiği tarihi bilgileri devrin uluslararası ilişkilerinde silah olarak kullanmak istemiş olacak ki yeni bir haçlı seferini planlar. Yapmış olduğu projeyi bir tarih tezi üzerine temellendirerek, bölgede Moğolların desteğini alarak kutsal toprakların tekrar Hristiyanların eline geçmesini tahayyül eden Hayton; tasarılarını dönemin Papasına sunar. Yani deyim yerindeyse Hayton’un eseri kabaca bir işgal ve harp planı olarak nitelendirilebilir. Ama Hayton eserinde sadece savaş kazanma stratejilerinden bahsetmez.

Hayton’un eseri 4 bölüm (kitap) halinde tasarlanmış olup, her bir bölüm kendi içerisinde kısımlara ayrılmıştır. Hayton ilk üç bölümde tarihi bilgiyi vermiş, son bölümde ise meşhur planını deşifre etmiştir. İlk bölümde Asya’nın önemli bölgeleri farklı başlıklar (Kitay, Tarse, Türkistan, Harzem, Kumanya, İran, Türkiye vs.) altında ele alınmış olup, mezkûr yerlerin siyasi tarihi ve sosyo-kültürel hayatı genişçe izah edilmiştir. İkinci bölümde ise Asya İmparatorluklarının (Sasaniler, Türkler, Araplar vs.) tarihi anlatılmıştır. Bölgenin önemli devletlerinin geçmişi Hayton’un kendi dönemine gelinceye kadar ikinci bölümde izah edilmiş olup, üçüncü bölüm başlığı altında Moğol tarihi merkezinde müellifin yaşadığı olaylar üzerinde daha detaylı durulmuştur.

Hayton eserini nasıl yazdığını da belirterek kendi metodolojik yaklaşımını ortaya koymuştur. Moğollarla ilgili verdiği bilgileri kendi tarihlerinden aldığını belirtmiş, Kilikya Ermeni Kralı olan amcası 1. Hetum’dan da Moğol tarihinin ilk dönemlerine ait verileri toplamıştır. Tabii kendi dönemine ait anlatıları olayların direk içinde olduğu için daha detaylı bir şekilde okuruna sunmuştur.

Hayton’un devrin kaynaklarını iyi okuduğu ve takip ettiği çağdaşı olan yazarlarla benzer ifadeleri kullanmasından anlaşılmaktadır. Kendi tezine dayanak oluşturacak bilgilerin üzerinde daha fazla dururken bazen tarihi verileri çarpıtarak, Papa’yı yeni Haçlı Seferi için ikna etmeye çalıştığı da dikkat çekmektedir. Özellikle Moğolların tarihine dair verdiği malumatta onların Hristiyanlığa müsamahalı pozisyonları sık sık yinelenir. Zaten planının ana merkezi Moğol-Hristiyan ittifakı üzerine kurulduğu için böyle bir desteğin vaki olduğu güçlü bir dille kanıtlanmak istenir. Ayrıca Hayton’un maddeler halinde planını sunması ön hazırlık ve genel taarruz gibi bir program çizmesi, onun savaş stratejisine vukufiyetini kanıtlamaktadır. Misal ön hazırlık aşamasında Hayton’un maddelendirdiği stratejik basamaklar Sun-tzu’nun Savaş Sanatı eserini hatırlatır.

Hayton’un bilgi vermeyi ve yönlendirmeyi amaçlayan üslubuna ek olarak bazen dilinin doğal olarak Müslümanlara karşı fazlasıyla saldırgan olduğunu da belirtmek gerekir. Savaşın bir cephesinin diğerine karşı tutumunu yansıtan bu yaklaşımıyla Hayton mutaassıp bir Hristiyan olduğunu kanıtlamaktadır. Zaten yaşamının ilerleyen dönemlerinde inzivaya çekilerek kendini dine adayacağını belirtmesinden bu tutumu anlaşılmaktadır. Bu yüzden Hayton’un yazdıklarının sübjektif yönü dikkate alınmalıdır. Üstelik sübjektif tavrı sadece Hristiyan kimliğinden kaynaklanmaz. Şahsi problemlerinden dolayı da taraflı davrandığı konular bulunmaktadır. Misal Hayton husumeti olduğu Kilikya Ermeni Kralı 2. Hetum konusunda da objektif yorum yapmaz.

Eserin en güçlü yönü onun çeviri ve hazırlanmasında yatmaktadır. Günümüzde bazı birincil kaynakların sadece çevirisinin sunulduğu ya da gerektiği gibi notlandırılmadığı malumdur. Fakat ele aldığımız eser için böyle bir şey söz konusu değildir. Eser, Türk tarihi konusunda velut bir kalem olan Altay Tayfun Özcan tarafından layıkıyla hazırlanmış olup, eserin yarıya yakın bir kısmı Özcan’ın notlarından oluşmaktadır. Bazen notlar deyim yerindeyse küçük bir makale edasıyla okura olan görevini ifa etmektedir.

Özcan’a bu kadar iş düşmesinin önemli sebeplerinden birisi de Hayton’un fazlasıyla müdahaleyi zaruri kılan tarzıdır. Hayton’un bazı bilgileri bilerek ya da bilmeyerek çarpıtması çevirmenin haklı müdahalelerinin önünü açmıştır. Ayrıca Hayton isimlendirmelerde de kendi lehçesinin ya da söyleyişinin özelliklerini gösterdiği için yer ve şahıs isimleri sık sık Özcan tarafından tashih edilerek sunulmuştur. Bununla beraber Hayton’un yazdıkları dönemin kaynaklarıyla karşılaştırılarak tahlil edilmiştir.

Eserde yazılan her bir cümlenin hazırlayan tarafından tartılması, okurun daha geniş bir bakış açısı kazanmasını sağlamaktadır. Hayton’un sözlerinin üzerinde yapılan uzun analizler notlar vasıtasıyla okura ulaştırılırken, her bir dipnottaki zengin kaynak terkibi eserin hazırlanmasındaki emeği gözler önüne sermektedir. Bu sayede eserin kaynak sıfatının üzerine katma değer eklendiği açıktır. Günümüzde tarihi bilginin güvenirliği söz konusu olduğunda hâkim yaklaşımın güven telkin etmekten ziyade sathi aşamada kaldığı düşünülürse, Özcan’ın ders niteliğindeki üslubunu benimsememek mümkün değildir.

Orta Çağ’ı Batılılar için karanlık yapanın aksine Türkler için karanlık yapan kaynakların azlığı mevzusudur. Bu yüzden eldeki Orta Çağ kaynaklarının dilimize kazandırılması önemlidir. Hayton’un eseri kaleme alındığı dönemde Avrupa’da yüksek ilgiye matuf olmuştur. Oysaki Türkçeye çevrilmesi çok zaman almıştır. Buradan Batılıların karanlığı tersine çevirme konusunda daha ilgili olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Kendi tarihimizi Orta Çağ’ın karanlığından aydınlık çıkarırcasına tahlil etmek için Doğu ülkelerinin altın çağını iyi bilmek şart…


Tarih boyunca uygarlık, farklı coğrafyalarda zirveye erişerek değişik medeniyetlerin ev sahipliğinde gelişimini sürdürmüştür. Farklı bakış açılarıyla bazı toplumların geçmişine olduğundan fazla paye verilirken, bazıları sıradanlaştırılarak sanki hiç kültür ve medeniyet unsuru vücuda getirmemiş gibi bilim camiasında sunulmuştur. Oysaki sosyal tekâmül, coğrafyanın sağladığı olanaklar vesilesiyle her toplumun erişebileceği kadar basittir. Yani siyasi ve kültürel ortam müsaitse toplum terakki açısından kendisini belirli bir noktaya götürmeye eğilimlidir. Bu yüzden tarih boyunca milletlerin gelişim safhaları zamana ve mekâna göre değişim göstermiştir.

Dünya haritasına bakıldığında medeniyet bayrağının yükseldiği yerlerde bazı benzer özelliklerin olduğu dikkate değerdir. Misal büyük nehirlerin havzaları uygarlığın merkezleri olarak ön plana çıkar. Örneğin Nil, Fırat- Dicle ve Seyhun-Ceyhun Havzası medeniyetin güçlü dinamiklerle hız kazandığı yerlerdir. Mâverâünnehir diye bilinen Seyhun-Ceyhun Havzası ise Türk medeniyetinin zirve noktasına ulaştığı mekandır. Batılıların Orta Asya namıyla andıkları bu bölge nazarımızda Türkistan diye bilinmektedir. Fakat Türk namıyla anılmasından mıdır bilinmez; bazen medeniyet kelimesiyle beraber zikredilmez. Buna rağmen Batılı bazı bilim adamları araştırmalarını Asya üzerinde zenginleştirirken, haklıya hakkını layıkıyla vererek, medeniyet bayrağını gerçek sahiplerine teslim ederler. İşte bu bilim adamlarından birisi de Barthold’dur.

Vasily Vladimiroviç Barthold 1869 yılında Rusya- Petersburg’da dünyaya gelir. Lisans eğitimini Doğu dilleri üzerine aldıktan sonra çalışmalarını arkeoloji ve tarih üzerine yoğunlaştırır. Zamanla çalışma merkezi olarak kendisine Türkistan’ı belirleyen Barthold, yapmış olduğu saha çalışmalarıyla kalemi güçlü bir oryantaliste dönüşür. Orta Asya üzerine yaptığı araştırmalarla bilim dünyasında adından söz ettirmesi, Barthold’un Türkiye’de tanınmasının önünü açar. Barthold sayesinde Türk tarihi geçmişteki gibi bilinmezlerle dolu değildir. Öyle ki Barthold’un yaptığı çalışmalar ciltlerce kitaba tekabül etmektedir. Zamanla Türk ilim dünyası bu eserlere kayıtsız kalmaz ve müellifin çalışmaları Türkçeye de çevrilir.

Barthold’un Orta Asya coğrafyasını merkeze alan makaleleri güzel bir seçki oluşturularak, Ahsen Batur tarafından derlenip Orta Asya Tarih ve Uygarlık ismiyle Türkçeye kazandırılır. Mezkûr eser dört bölüm halinde tasarlanmış olup, ilk bölüm “Geçmişin İzleri” ismini taşımaktadır. Bu bölüm vasıtasıyla Türkistan ve Türkler hakkında genel geçer bilgiler sunulur. Ayrıca Barthold’un doktora tezi Türkistan’ın Hristiyanlıkla teması üzerinde özellikle durulur. Geçmişten günümüze Türkistan’ın genel panoramasının sunulduğu bu bölüm vasıtasıyla bölgenin geçmişine ilişkin hayali senaryoların ortadan kaldırıldığı görülür. Müellifin bölgeye ilişkin derinlemesine tespitleri adeta zamana ve mekâna bağlı kalmaksızın güçlü yorumlarla satırlarda kendisine yer bulur. Barthold; din, kültür, siyasi tarih, nümismatik, arkeoloji, etnoloji, iktisat gibi farklı disiplinlerden aldığı verilerle bölge tarihine ışık tutar.

İkinci bölümde coğrafya üzerindeki kavimler merkeze alınır. Usunlar, Karluklar, Türkler, Karahanlılar, Karakitaylar, Kalmıklar eldeki bilimsel materyalle tanıtılır. Tabii bu yapılırken yazılı bütün kayıtlar geniş bir bakış açısıyla sunulur. Bahsedilen konular genelde siyasi tarih anlatısı gibi algılansa da aslında bölgenin tarihine ilişkin kilit bilgileri içermektedir. Barthold çağdaşı olduğu bilim adamlarının da yorumlarını ve izahlarını değerlendirerek kendi bilgileriyle harmanlayarak satır aralarında tezlerini sunar. Günümüzde dahi bilimsel tartışmaların odağında olan bu konulara ilişkin tespitler, kafa karıştırıcı olmaktan ziyade okurun geçmişi daha net görmesini sağlar. Sadece anlatılanların netlik kazanması mevzu olmayıp, okurun yorum gücü kazanacağı onlarca bilgi okuyanın kalemini güçlendirir. Örneğin, bu bölümde Türklerin Müslümanlığı, kavimlerin Türklüğü, Türk medeniyetinin karakteristik güçlü özellikleri, dil ve kültür bağlantıları, coğrafya ve etnik unsur ilişkileri vb. konular hakkında fikir sahibi olmak mümkündür.

Eserin üçüncü bölümü ise; Türk tarihinin belirli bir zaman diliminde kavim bazında irdelenmesini içermektedir. Bu sayede Timuriler, Tacikler, Kırgızlar, Sartlar ve Türkmenler mercek altına alınmıştır. Özellikle Kırgızlar üzerine yazılan yaklaşık 80 sayfalık kısmın ayrı bir kitap hüviyetinde olduğunu belirtmek gerekir. Kırgız isminin ilk ortaya çıktığı dönemden başlayarak yapılan anlatım bir Türk boyunun tarihi üzerine yapılan örnek bir çalışma olarak ön plana çıkmaktadır. En eski kaynaklardan izleri sürülen mezkûr kavimlere ilişkin tespitler öylesine etkileyicidir ki her kaynakta bu tarz bilgilere ulaşmak mümkün değildir. Zaten Barthold’un multilingual birikimi ve önemli kütüphanelerdeki kaynaklara ulaşması onun Türkiye’de fazla bilinmeyen eserlere vakıf olmasını sağlamaktadır. Örneğin üçüncü bölümün sonunda Zeyn’ul Ahbar (Gerdizi’nin eseri) isimli kısımda bölgeyi anlatan birinci el kaynaklardan elde edilen bilgiler sunulmaktadır. Bilgiler öylesine ilgi çekicidir ki Türk kavimlerinin mitoloji, folklor, din, sosyal yaşam vb. bağlamındaki farklı yaklaşımları adeta samanlıktaki iğne misali ortaya çıkarılmaktadır.

Eserin dördüncü bölümü ise; yazımızın başında belirttiğimiz Mâverâünnehir ve Horasan’ı merkezine almaktadır. Sır Derya (Seyhun) ve Amu Derya (Ceyhun) Nehirlerinin havzaları bu başlık altında detaylı bir incelemeye tabi tutulmuştur. Bu bölümde Barthold, coğrafya ve tarih ile ilgili bilgilerini mükemmel şekilde mezcetmiş, üstelik bununla da yetinmeyip bölgenin geçmişten günümüze gelişen topoğrafyasını tüm yönleriyle ortaya koymaya çalışmıştır. Geniş bir havzayı sulayan onlarca farklı kolla değişik bölgelere nüfuz eden nehirler düşünüldüğünde tarihi anlatımın daha zorlaşacağına şüphe yoktur. Zira değişen nehir yatakları, kaybolan şehirler ve köyler, devamlı göç, sonu gelmez savaşlar, bölgedeki etnik ve siyasi yapıyı sürekli değiştirir. Hatta nehir yatağının değişmesiyle coğrafyayı bile aynı şekilde bulmak mümkün değildir.

Barthold, ustalığını konuşturarak, bölgenin tarihini; bütün zaruri değişimleri dikkate alarak çizmeye çalışmaktadır. Misal insanın coğrafyaya olan tahakkümüne işaret eden nehirlerle bağlantı sağlayan su kanalları bile uzun tasvirlerle anlatılır. Bölgedeki köyler, kasabalar ve şehirler eski-yeni isimleriyle sunulur. Bu sayede bölgenin topoğrafyasıyla beraber toponomisini (yer adı bilimi) de görmek mümkün olur. Zaten isimlendirme hususunda muazzam hassasiyet gösteren Barthold, bölgenin kavimlerinin hakimiyetindeki idari ve siyasi sınırlarını isimlerle çizer. Bu sayede kavimler, yollar ve ülkeler netleşir.

Eserin çevirisinin Ahsen Batur tarafından layıkıyla yapıldığını belirtmek gerekmektedir. Açık ve sade bir dille birlikte çevirmenin Türk tarihine olan vukufiyeti onun Barthold’un yazdıklarına eleştirel yaklaşmasının önünü açar. Zira çevirmenin dipnotlarla esere müdahaleleri gayet yerinde olup, okurun konuya intibakını arttırmaktadır. Misal bazen ömrünü Türkistan’ın deşifre edilmesine vakfetmiş Barthold’un bile çelişkiye düştüğü yerlerde çevirmenin mahareti konuya netlik kazandırmaktadır.

Eserin kaynak değeri üzerinde özellikle durulmalıdır. Zira Türk tarihi ile ilgili yapılan çalışmaların halen istenilen boyutlara gelememesine karşın; Barthold tarzı bilim adamlarının Türk tarihine eşsiz hizmetler sunduğu dikkat çekmektedir. Bu nedenle yapılan yeni çalışmalar için Barthold, temel başvuru kaynağı olarak ön plana çıkmaktadır. Zaten ilgili alan ve literatürün önemli kitapları zikredildiğinde muhakkak Barthold’a dair eserlerin adı geçer. Üstelik yazarın metodolojik yaklaşımının bilgiye endeksli güçlü bir yorumla şekillenmesi, eserlerinin çağlara meydan okumasının önünü açar. Her şeyden önemlisi Barthold’un anlatımı ilk bakışta yanlı, saldırgan ve rahatsız edici olmayıp, bazı Batılı yazarlarınki gibi ön yargılı ve gerçekleri çarpıtmaya meyilli bir özellik göstermemektedir. Fikirlerini politize etmeden sadece bilime hizmet şiarıyla sunan Barthold, siyasi tartışmalardan ziyade ilmi tartışma ortamlarında kendisini gösterir. Bu nedenle bütün birikimine ve becerisine rağmen kendi bilimsel camiasıyla da ters düştüğü noktalar vakidir. Fakat onun tek başına bir enstitü gibi çalışmasına bakılırsa bu durum gayet normaldir.

Sonuçta; Barthold’un Türkler hakkındaki yorumları bir Rus’un yorumundan ziyade bir bilim adamının tasavvurlarına daha yakındır. Şayet eldeki metinden yazarın Rus, Hristiyan ve Ortodoks olduğu anlaşılmıyorsa ve kimliğinden yola çıkan karşı tarafa yönelen bir sataşmaya dair iz yoksa; okur metni daha güvenilir bir edayla sindirir. Bu açıdan Barthold’un yazdıkları Türk tarihi açısından önemli ve dikkate değerdir. Zaten Türk tarihine olan hizmeti dikkat çekmiş olacak ki 1926 İstanbul Üniversitesinin davetiyle Türkiye’de dersler vermiştir. Geriye dokuz cilt külliyat bırakan Bartold benzeri bir bilim adamına geçmişten günümüze rastlamak zor. Başta bilim camiamız olmak üzere Barthold’dan çok ders alınması şarttır.
Avrupa, aydınlanmayla birlikte birçok fikir akımının merkezi haline gelir. Özellikle hümanizma fikrinin hız kazanmasıyla birlikte insanı ön plana çıkaran, insanın sosyal sorunlarına derman olmak isteyen fikir adamları düşüncelerini serdederler. Hümanizmanın etkisiyle insanlar arasındaki eşitsizlikler de fikir adamlarının dikkatini çeker. Hatta J.J. Rousseau bu eşitsizliklerin kaynakları üzerine bir kitap yazar. Rousseau’ya göre bir insan kendini yeterince tanıyorsa eşitsizliğin kaynağını fark eder. Yani eşitsizliğin kaynağı Rousseau’ya göre insan ve insanın faaliyetleridir. İnsanlar tarafından yaratılmış maddi ve manevi eşitsizlikler sosyal sorunlara neden olur. Sonuç olarak eşitsizlik doğanın meydana getirdiği cinsiyet, yaş, zekâ, sağlık vb. değilse; sonradan ortaya çıkar.

19. yüzyılın ortalarında ise eşitsizliğin kazanılmış hali değil de doğal halinin altı irdelenmeye başlanır. Yani deyim yerindeyse bazılarının ırkî genleri sayesinde doğuştan eşit olmadığı fikri ortaya çıkar. Fikrin babası 1816 yılında dünyaya gelen Fransız düşünür Joseph Arthur de Gobineau’dur. Geliştirdiği ırkçı teoriyi tez şeklinde sunan Gobineau, “İnsan Irklarının Eşitsizliği” isimli bahsedilen kitap sayesinde Avrupa’da isminden söz ettirir. Hatta kendisiyle çağdaş ya da sonra yaşamış birçok fikir adamını etkileyen Gobineau bu da yetmezmiş gibi Nazilerin ırkçı fikirlerine kaynaklık eder.

Tabiî Gobineau’nun fikirleri aniden ortaya çıkmaz. Öncelikle aristokrat bir aileye mensup olması, üst düzey bir diplomat olarak ülkesi namına uzun seyahatler yapması, onun fikirlerinin olgunlaşmasına neden olur. İlk aşamada kullandığı gözlemleri kaba tespitlerle şekillense de tezini bilimsel bir tabana oturtma gayreti yazdıklarından kolaylıkla anlaşılır. Öncelikle ırkların ve farklı milletlerin kültürel özellikleri Gobineau’nun dikkatini çeker. Zira Avrupalılar 19. yüzyılda Doğuya hiç olmadığı ölçüde ilgi gösterir ve Oryantalist akım bilim dünyasında kendisini gösterir. Gobineau da Oryantalizmin etkisiyle Doğuyu tanırken ırkî nazariyesini kültürel öğelerden yola çıkarak konumlandırır. Irkın ve kültürün farklı havzalardan beslendiği düşünülürse ırkın gözlem üstü bir tahlile muhtaç olduğu tahmin edilir. Fakat günümüzdeki genetik çalışmalarının ortaya çıkardığı güçlü teamüllerden kolayca anlaşılabileceği gibi ırk, sathi değerlendirmelerle tespiti yapılacak kadar basit bir mevzu değildir. Üstelik ırkın komplike ve kolay anlaşılmaz hali Gobineau’nun yaşadığı dönem için bile savunulabilir. Belki Gobineau da bunun farkındadır. Ama Beyaz ve Fransız olmanın ayrıcalığını keşfetme çabası içerisindedir.

Gobineau’nun ırkî kimliği önceleyen fikirleri beyazların üstünlüğünü savunanların ve kölelik yanlılarının dikkatini çeker. Özellikle ırkî karışım sayesinde ortaya çıkan -genlerdeki bozulmaya bağlı olan- soysuzlaşmayı eserindeki tezlerinin merkezine yerleştirir. Yani üstün Batı ırkları Doğu ile karışan genleri sayesinde saflıklarını yitirir ve dejenere olurlar. Bunun aksine Doğu ırkları Batılı genlerin sayesinde medeniyette merhale kat ederler. Gobineau’nun bu fikirleri, kendisini ırkçılığın peygamberi olarak anılmasına neden olurken, medeniyet ve kültüre farklı bir kaynak arayışını da gösterir. Zaten Gobineau’nun, eserini, medeniyetin ve yüksek kültürün temelindeki ırkî faktörlerin etkisini göstermek kastıyla yazmış olduğu rahatlıkla savunulabilir.

Gobineau, fikirlerini serdederken etimoloji, tarih, antropoloji, folklor vb. ilimlere sık sık başvurur. Tezini temellendireceği devrinin önemli kaynaklarına müracaat eder. Doğu kaynaklarına yabancı olmadığı yazdıklarından kolaylıkla anlaşılır. Ama Batılı bakış açısıyla yazmasından mütevellit olacak ki Batıya yani kendince güçlü olan ırklara dair bilgileri daha fazla detaylandırır. İlk aşamada beyaz ırkı analiz eder, elde ettiği bulgularla Batılıların Doğululara karşı üstünlüklerini karşılaştırmalı kanıtlamaya gayret gösterir. Tabiî bu noktada tarihi verilere fazlasıyla müracaat ettiği dikkatten kaçmaz. Kendi deyimiyle:” İnsanın genel özellikleri hakkında akıl ve mantık ilkelerine uygun biçimde karar verebilecek bir tek mahkeme vardır; o da amansız yargıç olan tarihtir (s.23).” Oysa ki tarihi bilgilerdeki zenginlik düşünüldüğünde en basit fikirlere bile dayanak olabilecek binlerce veri bulunması ihtimal dahilindedir.

Yazar tarihi bilginin aktarımı yönünde sadece fikirlerine dayanak sağlayacağına inandığı bilgileri kullanmış; aksini anlatan tarihi olay ve olguları es geçmiştir. Bu nedenle fikirlerdeki gevşek zemin ilk bakışta göze çarpar. Fakat bununla beraber klasik Orta Çağ düşüncesini tanımlayan günümüz için çağ dışı denebilecek fikirleri de çürütmeye gayret gösteren Gobineau, bilimsel olmayan teziyle düşüncesindeki skolastik zihniyetin izlerini silmeye çalışır. Misal medeniyetlerin yok olmasını ırkî sebeplere bağlarken ulusların çöküşünü kadınsı davranışlara bağlayan Orta Çağ teorisini yıkmak ister.

Döneminde devletlerin ve milletlerin yok olmasının sebeplerine ilgi gösteren Gobineau, ilk aşamada olası sebepleri tarihten örneklerle elemine eder. 16 bölüm halinde şekillenen eserin her bir bölümünde ortaya sürülen yeni bir fikre ve buna ilişkin teze rastlanırken bazen karşıt fikrin çözülmesi için çaba sarf edildiği dikkatten kaçmaz. Bu aşamada uzun bölüm başlıkları her biri ayrı bir kitabın konusu olacak derecede fikri münakaşalara sebebiyet verecek kadar derindir.

Tabiî ırkçılık söz konusu olunca “kafatasçılık” teriminin de anıldığı bilinen bir gerçektir. Gobineau, eserine bilimsel bir hava katmak için kafatası ölçümlerini ve bununla ilgili antropolojik verileri satırlarına taşır. 19. yüzyıl düşünüldüğünde fazlasıyla ehemmiyet verilmiş bu çalışmaları görmek okur için fazlasıyla şaşırtıcıdır. Misal kendisiyle çağdaş olan bilim adamları tarafından yapılan kafatası deneylerine eserde yer verilir. Günümüz için çağdışı denilebilecek bu deneylerle Gobineau, fikrine dayanak oluşturmak ister.

Gobineau’nun Türklerle ilgili fikirleri de ilginçtir. Türk ırkını Fin menşeili bir ırk olarak tanımlayan Gobineau, Doğulu yazarların Türk tanımlamasından (genellikle güzel ve alımlı); Türklerin sarı ırkla olan bağlantısına şüpheyle yaklaşır. İskitleri Moğol sınıfına koyan Gobineau, Oğuzların Fin lehçesi konuştuklarını ve Ari ırka mensup olduklarını düşünür. Tabiî fikirlerini şekillendirirken basit örneklerden yola çıkar. Misal Seyyah Rubruck’un notlarında, Moğol prensini Avrupalıya benzetmesini, Moğol- Türk akrabalığı üzerinden dolaylı ve değişik bir tespitle kanıtlamaya gayret eder. Yine sonuç olarak Türklerdeki medeni gelişimi Avrupalı kanın karışımıyla açıklayan Gobineau, eserin başından beri yinelediği görüşlerini yeni bir dayanakla tekrarlar.

Eserin gayet iyi bir çevirisinin olduğuna şüphe yoktur. Müellifin tercihen uzun cümleler kurarak fikirlerini aktarması ve devri için akademik sayılabilecek entelektüel bir donanıma sahip olması dilinin ağır olmasını ortaya çıkarmaktadır. Her şeye rağmen çevirmenin ehil bir elle anlaşılmaz olanı anlaşılabilir kıldığı eserde fark edilir. Tabiî beklentisi fazla yalınlıktan yana olan okur için kitabın biraz ağır gelebileceğini tahmin etmek güç değildir.

Gobineau, eseriyle bütün ırkları (beyaz, sarı, siyah) masaya yatırıp her birini ayrı ayrı sınava tabi tutar. Tahlil edilen ırklar eşit değildir. Zira Gobineau’nun elindeki veriler yanlıdır. Ya da Gobineau bilerek ve isteyerek yanlı verileri kullanmakta diretir. Misal meydana getirilen medeniyet ve kültür öğesi sadece ve sadece Batı kaynaklıdır. Doğu şayet bir şey üretmişse bu da dolaylı yoldan ırkî açıdan Batıyla ilintilidir. Balta girmemiş ormanlarda medeniyet husule getirmediği için Kızılderili kabileleri geridir ve hatta aşağılıktır. Beyaz, sarı ve siyah diye nitelendirdiği sınıflandırmanın en alt basamağı olan siyahi insanlar Gobineau tarafından acımasızca yerilir. Gariptir, Gobineau’nun bu fikirleri günümüzün realitelerini ve insan haklarını dikkate almayanlar için halen geçerlidir. Irkçılığın fikri bir hastalık olduğu düşünülürse marazi kaynaklarından birinin Gobineau olduğu düşünülebilir. Gobineau’nun fikirlerinden yola çıkılırsa günümüzde kullanılan ırkçı yaftasının bazen haksız yere kullanıldığı da ortaya çıkar. Zira ırkçı diye etiketlenen bazı insanlar Gobineau kadar marjinal ve uçta değildir. Gerçek ırkçılığın ne olduğunun anlaşılabilmesi için de eserin bir misyonu olduğu, bu nedenle savunulabilir.