Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

Dünyanın önemli kavşak noktaları vardır. Bu kavşak noktaları kültür ve medeniyetin önemli geçiş yolları üzerindedir. Esasında dünya haritasına bakıldığında en köklü medeniyetlerin bazılarının bu kadim coğrafyalarda kurulduğu görülür. İnsanlık tarihi ele alınacağı zaman illaki ayrı başlık altında değerlendirilmesi gereken bu bölgelerin tarihi, insanlığın geçmişinde önemli bir kalemdir. İran da geçmişten günümüze ehemmiyetli bir coğrafya olup tarihçiler nazarında her türlü ilgiyi hak edecek kadar önemlidir.

İran tarihi üzerine günümüze gelinceye kadar birçok eser kaleme alınmıştır. Birden fazla medeniyete, etnik yapıya ve kültüre mekân olan bir coğrafyaya olan bu ilgi gayet normaldir. Rus akademisi, Rus devletinin güneye olan yayılımına bağlı olarak Doğu’nun bu kadim memleketini tarih disiplini manasında deşifre etmeye çalışmıştır. Bu amaçla Rus akademisyenler İran tarihini derli toplu ele alarak lisans düzeyinde öğretim veren kurumların ihtiyaç duyacağı bahsedeceğimiz ders kitabını ortaya çıkarmıştır.

Eser esasında bir ders kitabı olarak tasarlanmış olsa da zengin içeriğiyle genel okur kitlesinin de ilgisini çekmeye matuftur. İran’da kurulan her bir medeniyet üzerine ciltlerce kitap yazıldığı düşünülürse; bilginin tam yekunundan ziyade zenginleştirilmiş bir özetine ulaşmak günümüz insanının tercihleri arasındadır. Bu açıdan Rus ilim adamları önemli bir coğrafyayı ülkelerinde daha bilinir kılma amacını taşımaktadırlar.

Eser altı Rus bilim adamının (birinin muhtemel etnik kökeni Rus değil) ortak bir çalışması olup, her bir bilim adamı genel olarak Doğu, özel olarak İran tarihine dair uzun süre dirsek çürütmüştür. İran’ın eski çağlardan başlayarak yirminci yüzyıla kadarki serüveni yazarların ihtisas alanları paralelinde yazıya dökülmüştür. Eser 32 bölüm halinde tasarlanmıştır. Eserin tanziminde kronolojik bir sıralama esas alınmış olup, ilgili bölümler de kendi içerisinde Antik Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ ve Yakın Çağ diye tasnif edilmiştir. Her çağ kısmının altında 32 bölüm medeniyetlerin, hanedanların ve önemli siyasi olayların ekseninde sınıflandırılmıştır.

Bölümlendirmede dikkat çeken hususlardan birisi de İran tarihinin 19. ve 20. yüzyıllarına dair kısmının diğer dönemlere nazaran sayfa bakımından ağırlıkta olmasıdır. Bu tarz akademik eserlerde bölümler arasında dengenin olması beklenirken, son dönemlere bu kadar yoğunlaşılmasının sebebi Rus kamuoyunun ilgisine, İran-Rus ilişkilerinin artmasına bağlanabileceği gibi eserin yazarlarının ideolojik ve politik açıdan doygun görüşlerinin son dönemlere dair olduğu fikrini de ortaya çıkarabilir. Ya da okur beklentisinin yazarların tarzında belirleyici unsur olabileceği akla gelebilir.

Aslında eserin zengin içeriğine bakılırsa, Rus akademisinin komşu ülkelerle ilgili önemli çalışmaları olduğu izlenimini edinmek mümkündür. Türkiye bazında düşünüldüğü takdirde ülkemizde benzer çalışmaların daha spesifik ve yetersiz kaldığı savunulabilir. Ama Rus bilim adamlarının başka bir medeniyetin tarihine bu denli vakıf olması Rusya’daki bilimsel anlayışın gelişmişlik düzeyi hakkında fikir verebilir. Bu sayede Avrupa’daki Oryantalist eğilimlerin Rusya’da karşılık bulduğu sonucuna ulaşılabilir. Zaten yazarların biyografilerinde geçen Rusya’da bulunan Doğu Bilimleri Enstitüsü bile Rus akademisinin Doğu’ya olan ilgisini kanıtlamaktadır.

Her tarih eseri yazarının ideolojik ve siyasi yönelimini az veya çok yansıtmaktadır. İran Tarihi eseri de mezkûr tespitten beri değildir. İran tarihinin İlk, Orta, Yeni Çağlardaki anlatısı göz ardı edilecek olursa özellikle son kısımlarında yazarların politik yaklaşımları eserde yer yer kendisini göstermektedir. Hatta eserin ilk bölümlerinde dahi Karl Marx’a ve Friedrich Engels’e ait görüşlerin konuyla az çok ilintili şekilde servis edilmesi bile yazarların dünya görüşünü kanıtlamaktadır. Sık sık Marksist terminolojinin önemli kelimeleri satırlar arasında zuhur eder. Üstelik bu yanlı tutum tarih yazınına da yansır ki çevirmen ara sıra devreye girerek dipnotlar vasıtasıyla okuru yönlendirme gereği duyar. Misal eserin yazarlarından İlya Pavloviç Petruşevkiy’in Türkçe yerine kullandığı Azerbaycanca tabiri çevirmenin dikkatinden kaçmaz ve tabirin yanlışlığına vurgu yapılır. Yine Akhunların etnik kökeninin bilinmediği bilgisine istinaden çevirmen haklı olarak Akhunların Türk olduklarını belirtir.

Yine sosyal sınıfların Marksizm’deki önemi malumdur. Yazarlar, siyasi tarihi sosyal sınıfların mücadelesi vurgusuna yer vererek servis ederler. Bu yüzden sosyal sınıfların ve halk tabakalarının reaksiyonları siyasi tarihin anlatısının baş köşesine oturur. Özellikle halk ve işçi tabakasındaki isyan hareketleri diğer eserlere nazaran çok iyi şekilde tahlil edilir. Tabii bu yazarların bakış açısını yansıtmakla beraber zımnen sunulan teorilere alternatif analizlerin olduğu bilinmektedir. Bu yönden eserin tek yönlü bakış açısından fazlasını yansıtması beklenti dahilindedir. Çünkü eserde tarafsızlığının hissedildiği kısımların okuru daha çok cezbettiği söylenebilir.

Tabii eserin ideolojik yönelimi bir tarafa bırakılırsa İran tarihinin önemli köşe taşları eksiksiz zengin bir anlatıyla satırlara yansır. İran tarihine damga vuran Ahamenişler, Selevkoslar, Partlar, Sasaniler, Araplar, Selçuklular, Moğollar, Safeviler medeniyet bağlamında zengin siyasi anlatıyla detaylandırılır. Adı geçen medeniyetlerin siyasi tarihi tüm yönleriyle anlatılırken, sosyo-kültürel, iktisadi hayatları gibi bilgiler ayrı başlıklar altında söz fazla uzatmadan verilir. Aslında bu bir eksiklik olarak algılansa da köklü bir medeniyet düşünüldüğünde kitabın çapını açacak bir bilgi yoğunluğunun oluşabileceğine binaen yazarların tavrı normaldir.

Yine eserin İran tarihini yirminci yüzyıla kadar ele almasına karşın kitabın yazıldığı tarih 1976’dır. Bu nedenle İran tarihinin 1976 yılından sonraki olaylarına değinilmez. İran tarihinin dönüm noktalarının bu tarihten sonra olduğu düşünülürse eserin güncellenme ihtiyacı ortaya çıkar. Özellikle İran’ın yaklaşık son elli yıllık sürecinin esere eklenmesinin eserin kıymetine kıymet katacağına şüphe yoktur.

Klasik çağlarda verilen bilgilerle birlikte özellikle Safevilerden sonra İran’ın yöneten hanedanların tarihi üzerinde durulur. Özellikle Afşar ve Kaçar gibi Türk soylu hanedanların yönetimindeki İran’ın önemli siyasi olayları detaylı bir anlatıyla sunulur. Tabii yirminci yüzyılda hız kazanan emperyalizm ekseninde bölgeyi ele geçirmeye çalışan ülkelerin siyasi entrikaları sayfalara çok iyi yansır. Özellikle birçok Orta Doğu devletinin yaşadığı bu sürecin ibret dolu hikayesi, sömürgeciliğin zalimane ve insafsız tutumuna ışık tutacak şekilde anlatılır. Tabii Ruslarla İngilizlerin benzer sömürgecilik faaliyetine rağmen hatta Çarlık Rusya’sına sömürgeci sıfatı verilmesine rağmen, eserde Sovyet Rusya’nın İran’a olan yaklaşımı sömürü tavrı olarak nitelendirilmez.

Eserin gayet iyi bir çevirisinin olduğunu söylemek gerekir. Eserin akademik hüviyetine halel getirmeyecek derecede anlaşılır ve yalın bir dille çevrilen eserin bu sayede okurun ufkunu açacağına şüphe yoktur. Özellikle yazarların bazen sıkıcı gelebilecek Marksist jargonu dahi çevirinin gücü sayesinde silikleşmektedir. Zira her daim Marksist tarih söyleminin sıkıcı anlatımının satırlara yansıdığını söylemek güçtür. Ama buna rağmen gözden kaçan yazım yanlışları azımsanmayacak kadar fazladır (Örneğin 19. yüzyıl anlatılırken başlıkta Sasaniler kelimesi kullanılmıştır). Tabii kitabın çapı düşünüldüğünde bu durumun göz ardı edilebilir. Yine eserde yerinde kullanılan resimlerin, kronoloji ve dizin kısmının eseri zenginleştirdiği bir gerçektir.

İran’la ilgili akademik camiamızın ürettiği kaynaklar kadar yabancı tarihçilerin yazdığı kaynaklarda kıymetlidir. Ülkemizdeki çeviri faaliyetleri bu yüzden mümkün mertebe artmalıdır. İran tarihine dair ülkemizde yazılan kaynakçanın bu sayede daha fazla zenginleşeceği malumdur. Her ne kadar eserde Türklerle İran’ın ilişkisine dair vurgular az olsa da Türkler için İran coğrafyası çok önemlidir. İran’da imparatorluk serencamına sahip Akhunlar, Selçuklular, Safeviler gibi devletler Türkler tarafından kurulmuştur. Yine bölgeyi uzun yıllar yöneten Kaçarlar ve Avşarlar gibi hanedanlar Türk soyludur. İran coğrafyasının ana insan kitlesinin büyük bir kısmını uzun süre Türkler oluşturur. Bütün bu bilgiler bile kitabın nazarımızda ne kadar kıymetli olduğunun kanıtı gibidir. Bir nevi İran tarihine hâkim olmak, Türk tarihine hâkim olmaktır. Bu yüzden eserin yüksek önemi haizdir.
Türkler hakkında çok şey söylenir ve yazılır. Tarih boyunca Türkler, temasta oldukları her coğrafyada derin izler bırakarak adlarından söz ettirirler. Bu nedenle geçmişte yazılmış tarih kaynaklarının büyük bir kısmı Türklere yer verir. El- Ömeri’nin Mesaliku’l Ebsar isimli eseri de Türklere hatırı sayılır şekilde yer ayıran eserlerden birisidir.

Ömeri, Memluklu Devletinde görev yapmış, önemli bir edebiyatçı, fakih, devlet adamı ve bürokrattır. 14. yüzyılın başında Şam’da dünyaya gelen, iyi bir eğitim alan, İbn Fazlullah olarak anılan Ömeri; nisbesini soyunun Hz. Ömer’e dayanmasına istinaden almıştır. Orta Çağ’da önemli bir görev olan sır katipliğini babasından devralarak yapmıştır. Devletin önemli kademelerinde görev yapması, edebi kimliğinin olması, devrin kaynaklarına kolay ulaşması; onun kalemine güvenilir bir tarihçi hüviyetine bürünmesine neden olmuştur.

İbn Fazlullah’ın en önemli eseri 27 ciltlik Mesaliku’l Ebsar’dır. Ele aldığımız eser; Mesaliku’l Ebsar’da Türklerin anlatıldığı üçüncü cildinin tercümesidir. İbn Fazlullah dönemin tarih anlayışına binaen yazdıklarını okudukları, duydukları ve birebir gördükleriyle inşa etmektedir. Fakat Ömeri eserini kaleme alırken kendisine gelen bilgileri olduğu gibi satırlara geçirmek yerine, elindeki malumatı diğer kaynaklarla karşılaştırarak doğruladıktan sonra kullanmaktadır. Ömeri’nin bu titiz anlayışı, devrinin bazı kaynaklarına nazaran onun daha güvenilir olmasını sağlamaktadır.

İbn Fazlullah yaşamı boyunca Mısır ve Suriye dışına çıkmamıştır. Ama devrinin önemli kalemlerini okumuş, mensup olduğu devletteki görevi gereği döneminin güncel siyasi olaylarını takip etmiş ve bölgesine gelen insanlardan dinlediklerini ince eleyip sık dokuyarak eserine yansıtmıştır.

Orta Çağ’ın meşhur tarihçileri gibi Ömeri de öncelikle bölgenin coğrafi ve mimari yapılarını anlatır. Genel bilgilendirmelerden sonra özele yönelir. Anlatımında coğrafi bir bölümlemeye gider. Bu sayede Hindistan, Harezm, Gazne, Türkistan, Deşt-i Kıpçak, Anadolu gibi bölgelerin tarihi hakkında bilgiler verir. Harzemşahlar, Gazneliler, Anadolu Türk Beylikleri, Selçuklular ve Selçuklu Atabeylikleri gibi Türk devlet ve devletçikleri hakkında kıymetli bilgiler bu şekilde satırlar arasında zuhur eder.

Ömeri’nin bu genel anlatımının en büyük özelliği dönemin hikayeci anlatım özelliğine binaen yorum içermemesidir. Olaylar direkt dile getirildiği için neden-sonuç ilişkisi gibi modern tarih anlatımının özelliklerine anlatımda rastlanmaz. Zaten eserin yarısından fazlasında kronolojik bir anlatım söz konusu olup (İslam Tarihinde Türkler kısmı), önemli olaylar yıl yıl ayrılarak verilir. Her yılın önemli siyasi ve askeri olayları bazen en ince detaylarına varıncaya kadar verilir. Tabii her ne kadar siyasi ve askeri olaylar ağırlıkta olsa da Ömeri açısından diğer önemli olaylar da es geçilmez. Misal büyük Türk filozofu Farabi’nin vefatı, depremler, salgınlar vs. anlatıda kendisine yer bulur.

Ömeri’nin en önemli özelliklerinden birisi dilinin fazlasıyla tarafsız oluşudur. Ele aldığı olaylardaki kavim ve milletlere karşı dili objektiftir. Hatta Suriye, Irak ve Anadolu’yu talan eden Haçlılar ve Moğollara karşı bile nefret söylevinde bulunmaz. Bu yüzden yazdıklarından bazen onun etnik kimliği kolaylıkla fark edilmez. Eserin yazıldığı dönem düşünülecek olursa, din ve mezhep taassubunun fazla olduğu hesap edilirse yazarın sadece bilgilendirmeyi amaç edindiği ortaya çıkar.

Olaylar önce televizyondaki haber bültenlerinde olduğu gibi kısa ve öz sunulur. Dönemin önemli karakterleri üzerinde ayrıca durulur. Beyliklerin ve devletlerin yöneticilerinin faaliyetleri aktarılır. Şayet önemli birisi anlatılan yıl içinde hayatını kaybetmiş ise; bu vefatiyat haberi sonrası ölen kişi hakkında bilgilendirme yapılır. Özellikle Mısır, Anadolu, Suriye, Irak, Deşt-i Kıpçak ve Türkistan bölgesi paralelinde kronolojik olarak sunulan bilgiler vasıtasıyla Eyyübiler, Memluklar, Selçuklular, Harzemşahlar, Haçlılar ve Moğollar gibi büyük devletler ve bu devletlerin parçalanmasıyla ortaya çıkan küçük devletçiklerin birbirleriyle olan mücadelesi bazen küçük askeri çatışmalara varıncaya kadar verilir. Hatta sosyal hayat, etnik toplulukların birbirlerine karşı algıları, yönetici halk ilişkisi gibi farklı konulara da yer yer değinilir.

Türkleri merkeze almakla birlikte Türk tarihinde kıyıda köşede kalmış diye izah edebileceğimiz bazı bilgilere rastlanması, eserin üst düzey bir referans kaynağı itibarı görmesine neden olmaktadır. Misal Moğol istilası sonrası Anadolu’da ortaya çıkan beylikler hakkında kıymetli bilgiler verilir. Misal Osmanoğulları Beyliği Bursa başlığı altında ele alınır. Verilen bilgiler ilginçtir: “(Bursa Beyi’nin) Atların üzerindeki bileğine sağlam süvarileri ruhları avlarlar. Askerlerinin fakir olmasının sebebi reayanın dürüst insanlar olmamasından, komşularının ona karşı engeller çıkarmasından kaynaklanmaktadır. Derler ki, onun (Orhan b. Osman) halkının kalbi kötüdür ve hilekardır; sarıkları hile ve desise üzerine üç kat sarılmıştır (s.165).” Yine Hindistan Türk medeniyeti ve bölgede kurulan Türk devletleri hakkında verilen bilgilerin tarih anlatımızda geri planda kaldığı malumdur. Ömeri verdiği bilgilerle Hindistan’daki Türk asırlarının sergüzeştini gayet iyi ifade eder. Bu açıdan eserin Hindistan’daki Türk varlığının önemini vurguladığı söylenebilir.

Bir Orta Çağ birinci el kaynağı için fazlasıyla doyurucu olan eserin çevirisi gayet iyidir. Zaten çeviriyi yapan Ahsen Batur’un bu konudaki maharetine diyecek yoktur. Eser içinde sıkça dipnot ve bilgilendirmelerle muallakta kalan noktalar çevirmen maharetiyle ortadan kaldırılır. Bazen bir iki sayfayı bulan notların anlatılan olaylara önemli dayanak noktaları oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir. Zaten çevirinin sadece tercüme boyutunda kalmadığı eserin sonunda verilen faydalanılan eserlerden anlaşılmaktadır.

Türkler hakkında yazılanlar Türk tarihinin şekillenmesinde önemli bir kalemdir. Özellikle etnik taassuptan uzak sadece bilgi kazandırmayı temel hedef edinmiş Orta Çağ kaynaklarının dilimize kazandırılması okurun temennisidir. Ele aldığımız esere benzer kaynaklar Türk tarihinin Arap coğrafyasındaki serencamını netleştirir. Türk tarihinin külliyetli bir yekûn tutması daha çok kaynağın dilimize kazandırılmasını gerektirmektedir. Bu tarz eserlerle tarih anlatımızın zenginleşeceğine şüphe yoktur. Bu zorlu çeviriler verilen emek bağlamından düşünüldüğünde kesinlikle okunmalı kaynak olarak kullanılmalıdır.
Bazen insan duygularının mitolojiye yansıması korkunun ürünleri şeklinde tezahür eder. İnsan, korkusunu afişe etmek adına efsaneleri ve masalları diline pelesenk eder. Her efsane ve masal nesilden nesile dilden dile aktarılarak günümüze kadar gelir. İlk aşamada mitolojilerin içindeki ezoterik mesajlar merak edilir. Mesajlardan çıkarılacak dersler geçmişin deşifre edilmesini kolaylaştırırken, geleceğin nasıl bina edileceğine dair doneleri okuyana verir. Ama çoğu zaman masal ve efsane sathi değerlendirilerek, sıradan olarak yorumlanır. Fakat bazı eserler vardır ki mitolojik ürünlerin sadece basit bir çocuk eğlencesi olmadığını kanıtlar. İrfan Polat’ın Türk masal ve efsaneleri üzerinde detaylı çalışarak bina ettiği eseri; esatire hakkını verecek tarzda kaliteli bir çalışmadır.

Eserde ilk olarak masalları ve efsaneleri üreten beyinlerin ruhi potansiyeline yoğunlaşılır. Tabii eserin araştırma sahası düşünüldüğünde bunun eserin girişi için biraz farklı bir tarz olduğu düşünülebilir. Fakat kökeni aşikâr etmek için insan duygularının yapılanış şeklinin genel kaidelerle çizilmesi gerekmektedir. Bu yüzden Polat, korku ve insan ilişkisi üzerinden tespitlerini sunar. Bu yüzden eserin ilk kısmı korku, kaygı, anksiyete, korkuyla başa çıkma yolları, günlük hayatta korku gibi alt başlıkları içerir. Zira insan ruhunun dışa yansımasını ifade edebilmek için içe dönük bir yaklaşımla insan ele alınmalıdır.

Korkunun içten dışa doğru çıkan argümanları ise olağanüstü güç ve varlıklarla şekillenen söylencelerde ortaya çıkar. İnsan diş bileyemediği ve çekindiği her gücü dilinde efsaneleştirir. Artık merkezi korku olan insanın yüreğini titreten binlerce anlatı sözlü edebiyatımızdaki yerini almaya başlar. Yazar İrfan Polat burada devreye girer. Türk masal ve efsanelerindeki olağanüstü güç ve varlıkları isim isim tarayarak eserini oluşturur.

Türk edebiyatında böyle bir eserin boşluğunu yazar da hissetmiş olmalı ki kimsenin gözünün kesmeyeceği bu fazlasıyla güç çalışmayı kemale erdirmeyi amaç edinir. Zira yazılı metinlerin kontrolü bir yana binlerce sözlü anlatının taranması, söz varlıklarının kataloglanması ve takibi ziyadesiyle güç bir iştir. Özellikle kültür varlıklarının sözlü açıdan genişliği düşünülürse; yapılan işin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Yazarın da eserin birkaç yerinde belirttiği gibi yaklaşık incelenen ve taranan sözlü yazılı materyal sayısı on bini bulmaktadır. Bahsi geçen binlerce motifi tasnif etmek çoğu zaman ekip aracığıyla tamamlanan külfetli bir iş gibi durur.

Her ne kadar Türkiye sahasındaki demonolojik (insan ve Tanrı arasında iyisi kötüsü olabilen) ve diabolojik (şeytani) varlıklar hedeflenmişse de yazarın akademik dilinden anlaşıldığı kadarıyla daha geniş bir taramanın izleri belirgindir. Zira Anadolu sahasındaki olağanüstü bir varlık anlatılırken Türk mitolojisi ve dünya mitolojisindeki benzerlerinin izlerinden ortaya çıkan bulgularda yazar tarafından dile getirilir. Komşu kültürlerin etkileri ve Türkiye sahasının farklı noktalarında görülen benzerlikler bu açıdan fazlasıyla önemlidir. Zira eserde varlıklar ve söylenceleri arasındaki benzerlik ve farklılıklar da layıkıyla kritik edilir.

Yazar çoğu zaman ele aldığı varlığı özgün yönleriyle tanıtmaya gayret eder. Her varlık ve güç için ortaya koyulan özellikler, davranış şekilleri, korku argümanları, varlığın görüldüğü bölgeler, varlıkla insani mücadele öğeleri belirtilir. Bu sayede Türk halk kültürünün unsurları ortaya çıktığı gibi, evrensel manada insanoğlunun korku faktörüne karşı geliştirdiği yaklaşımlar da aşikâr olur. Ayrıca her varlığın isminin etimolojik çözümlemesinin yapılması, varlığın mitolojik kökenini daha da netleştirir.

Eser dört bölümden oluşur. İlk bölüm yukarıda izah edildiği gibi korkuya ayrılmıştır. İkinci bölümde ise varlıklar ve güçler ayrı başlıklar altında anlatılmıştır. Üçüncü ve dördüncü bölümler ise kataloglanmaya ayrılmıştır. Yani ilk aşamada varlıkla ilgili genel geçer bilgiler verilmiş, sonrasında katalogda ilgili başlık altında efsane ve masalda varlığın isminin geçtiği motif direkt özelliği üzerinden alıntılanmıştır. Kataloglanma sonucu elde edilen sayısal veriler, tabloyla sunulduğu gibi bazen eser içerisinde varlığın Türk efsane ve masallarında kaç kez geçtiği belirtilmiştir. Misal 10000’in üzerinde masal ve efsanede 4346 korku motifi tespit edilmiştir.

Eserin detaylı ve yoğun bir çalışmanın ürünü olması onun akademik açından kalibresini arttırmaktadır. Özellikle bundan sonra yapılacak olan çalışmalarda bunun etkisinin görülmesi, pek de sürpriz olmaz. Zira izah edilen varlıklarla ilgili eser referans kaynağı olarak kullanılabilir. Zaten yazarın doktora tezi olan eserinin, ön görülebilir bir şekilde alan dışı sahalarda da kaynak olarak kullanılabileceği uzak bir düşünce değildir. Yine eserin ilgili alanda yeni bir sahanın açılmasına vesile olacağı da savunulabilir. Çünkü diabolojik ve demonolojik varlıkların korku motiflerinin bu şekilde kataloglanması efsane ve masallarda geçen diğer öğelerin mercek altına alınması için tetikleyici bir unsurdur.

Ayrıca eserde sonuç kısmında ulaşılan neticeler fazlasıyla ilgi çekicidir. Zira korkuya dair efsane ve masallardan yola çıkan yazarın genel kaidelerle ulaştığı görülür. Buna göre masal ve efsanelerin insan ruhunun deşifre edilebilmesi için kullanılabileceği gerçeği su yüzüne çıkar. Çünkü zaman ve mekân ne kadar değişirse değişsin insan faktörü hep aynı şekilde kalır. Yazar bu açıdan hedefi ve amacı insan üzerine odaklayarak pragmatik davranır.

Sonuçta edebiyatın insan ürünü olması, ilk edebi örnekler diyebileceğimiz efsane ve masallara insan ruhunun katıksız olarak karışmasının da önünü açar. Bu yüzden masallara sadece masal diyemeyiz. Yazılı materyalle kültürü aktaramayan insanoğlu tarih öncesi dönemde nesilden nesile aktarımları için dili etkin bir şekilde kullanmıştır. İnsanoğlunun ilk varlığından bugüne kadar ürettiği kültür materyaline baktığımız zaman, sözlü kültürün hatırı sayılır bir kısmının tarih öncesi dönemde kaldığı görülür. Bu uzun tarih öncesi sürecin kültür birikimi insan duygularına karışmış bir şekilde günümüze kadar gelir. İyi tahlil edildiği takdirde zamanı ve mekânı aşan insanlığın geçmişine dair derin tespitler yapılabilir. Özele indirgersek bir milletin kültürel yapısı çözümlenir. Polat’ın çalışması bu açıdan düşünüldüğünde önemli bir kültür hizmetidir.

Oryantalistlerin, Doğulu kavimlerin tarihi ve kültürüne ilişkin çalışmaları fazlasıyla önemlidir. Şark’la uğraşan bu bilim adamları içinde bir zümre vardır ki yaptıkları çalışmalarla yetiştikleri kültür ortamının aksine aidiyetlik hissiyle hareket ederler. Macar şarkiyatçılar, Doğu’ya yönelmekle aslında kendi köklerine döndükleri için araştırmaları sadece Macarları değil, mensup olunan millet bağlamında bütün Türkleri ilgilendirir. Bu bağlamda Macar bilim adamı Laszlo Rasonyi’nin Türkoloji ilmine genel olarak Türk tarih ve kültürüne eşsiz katkıları vardır. Onun Doğu Avrupa Türk tarihi ile yaptığı çalışmalar her yönüyle takdire şayandır.

Laszlo Rasonyi, Türk tarihine yabancı olmadığı gibi Türkiye’ye de yabancı değildir. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde Atatürk’ün iltifatına mazhar olarak görev yapmıştır. İlgili fakültede Hungaroloji kürsüsünün başkanlığını yapmış, araştırmalarıyla göz doldurmuştur. Her biri ayrı bir kitap haline getirilebilecek makaleleri bu nedenle çok önemlidir.

“Doğu Avrupa’da Türklük” eseri Rasonyi’nin farklı zamanlarda yazmış olduğu makalelerin bir derlemesidir. Akademisyen Yusuf Gedikli tarafından tekrar gözden geçirilerek bir araya getirilen bu makaleler vasıtasıyla; Türk dili, kültürü ve tarihi ile ilgili müstesna bir eser tecessüm etmiştir. Makaleler genel olarak değerlendirildiğinde dil konusundaki çalışmaların ağırlıkta olduğu görülür. Zira Laszlo Rasonyi’nin yaşadığı dönem (1899-1984) ve üretken çağları düşünüldüğünde, Türk dili açısından çalışılmamış birçok mevzunun olduğu gözden kaçmaz. Özellikle Türk özel ad bilimi konusunda yapılan çalışmalar yok hükmündedir. Rasonyi’nin çabalarıyla Türk özel ad bilimi (onomalojisi) kurulur. İzleyen yıllarda yapılan bütün çalışmalar bu nedenle Rasonyi’den izler taşır.

Tarih anlatısı, günümüze geçmişte yaşanan birçok olayı getirdiği gibi isimleri de getirir. Bu isimlendirmelerin içerdiği anlamların etimolojik araştırmaları ise bize çok şey anlatır. Bu yüzden isim bilimi (Onomastik) araştırmacılar için çok önemlidir. Rasonyi ele aldığı Türklük coğrafyasında kullanılan isimlerin üzerine özel olarak eğilir. Bahsettiğimiz eseri bu nedenle çoğu zaman bir sözlük hüviyetine bürünür. Zira Türklere isim olmuş yüzlerce ad Rasonyi’nin titiz değerlendirmeleriyle okuruyla buluşur. Rasonyi, bir sözcüğü ele alırken o kelimenin geçtiği birincil kaynakları yılıyla zikreder. Kelimenin kullanımlarını günümüze gelinceye kadarki olası değişimlerini farklı kullanımları ile gözler önüne serer. Kelimelerin anlattıklarıyla beraber kazandığı yeni milli etiketi sayesinde kelimeyi bir millete mahirce kazandırır.

Rasonyi’nin özel isimlere dair yaptığı etimolojik incelemelerinin okurun tarihe yönelik ufkunu açacağına şüphe yoktur. Zira Rasonyi’nin Doğu Avrupa Türk topluluklarıyla ilgili verdiği tarihi bilgilerde de özel isimler vasıtasıyla ulaştığı veriler sürekli kullanılır. Tabii tarihi ilgilendiren makaleler sadece özel isimlerin referansıyla ortaya konulmaz. Avrupa’daki Türk toplulukları Avarlar, Macarlar, Kumanlar, Bulgarlar, Hunlar vs. Rasonyi tarafından mercek altına alınır. Verilen bilgilerin yazıldığı zamanda bayağı sükse yaptığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü Rasonyi’nin zengin bilgi birikiminin etkisiyle yazıldıkları satırlara yansır.

Yazarın tarihi bilgi sunumunda kendi tezlerini kullanması onun bilim adamı olarak belirli bir merhalenin üstünde konuştuğunun kanıtı gibidir. Elindeki materyali en rafine şekilde kullanan Rasonyi söyleyeceklerini kaynakları harmanlayarak ve eleştiri süzgecinden geçirerek netleştirir. Bazen yazılanlardan ve öne sürülen fikirlerden tarih havzası daha soluk mat bir renge bürünür. Oysa Rasonyi’nin elindeki kanıtlar görüntüyü olmadığı kadar net konuma getirir. Bunun sebebi Rasonyi’nin filolojik yetkinliğidir. Dilin değişken yapısından dolayı, günümüzden geçmişe doğru gidildikçe eldeki filolojik materyal sürekli başkalaşır. Rasonyi kelimeler vasıtasıyla topladığı ipuçlarından anlamlı bütünler meydana getirerek tarihi doğrulara ulaşır. Bundan dolayı Rasonyi tarafından öne sürülen tezler aksi söylenemeyecek tarzda bilimsel doğrular ile bağdaşır.

Rasonyi, Türk isimlerinin sadece etimolojik kökenine inmez. İsimlerin verilmesindeki amilleri de yetkin bir biçimde ortaya koyar. Türklerde isim verme geleneğinin kadim kökenlerinin okur için fazlasıyla ilgi çekici olduğunu düşünmek için sebep çoktur. Günümüzdeki isim verme anlayışıyla geçmiştekini karşılaştırma imkanının okuru yeni düşüncelere sevk edeceğini belirtmek gerekir. Bazen bir kelimenin bin satır düşüncenin teşekkülüne yol açacağını Rasonyi’nin eserinden anlamak mümkün.

Tabii Rasonyi sadece kelimelerin sırrını ortaya dökmez. Eserinde Türk tarihi ve kültürüyle, kaynak tahliliyle, aktüel ve güncel sorunlarla ilgili makaleler de mevcuttur. Misal “Türkiye’de Manevi Bilimlerin Geleceği” isimli makalesiyle samimi olarak bizi, içimizde olan biri olarak değerlendirir. Bilim sorunlarını geçmiş ve gelecek ekseninde kıyaslamaya olanak sağlayan mezkûr makale vasıtasıyla benzer sorunları geçmişte de yaşadığımız gerçeği öne sürülebilir. Yine Macar Bilimler Akademisini anlattığı makalesi vasıtasıyla Macaristan ve Türkiye’deki bilimsel anlayışı kıyaslamak mümkündür. Son olarak Rasonyi’nin Atatürk ve Millî Mücadele’yi hedef alan makalelerinden onun Türklüğe, Atatürk’e ve ülkemize verdiği ehemmiyeti saygıyı ve sevgiyi takdir etmek gerekir. Zira eserde yer alan Rasonyi ile yapılan söyleşi de okuyana çok şey anlatır.

Eserin zengin bir kaynakçadan teşekkül ettiği malumdur. Hatta kelime tahlillerine bakılacak olursa her bir kelime için hatırı sayılır bir kaynak zikredildiği dikkatten kaçmaz. Kelimelerin peşi sıra başka kelime ve kaynakları peşine takarak sürüklediği düşünülecek olursa, anlatılan durum gayet normaldir. Ayrıca eserin sonundaki yaklaşık altmış sayfalık dizin eserin ilmi gücünü kanıtlamaktadır. Her ne kadar makaleler uzun yıllar önce yazılmış olsa da günümüzün ilmi imkanlarına rağmen eserin üzerine pek fazla bir şey koyulduğu söylenemez. İhtisaslaşan bilim adamlarımızın çoğalması özellikle Rasonyi gibi bilim adamlarının özverili çalışmalarına ihtiyaç duyulduğu eserle aşikâr olmaktadır.

Sonuçta, ilmi ilerleme bir yerde taşların üst üste koyulmasıyla yükselen bir binayı andırır. Rasonyi Türk isim biliminin temelini attıktan sonra inşa sürecini de başlatmıştır. Her tahlil edilen kelime Türk isim bilimini zenginleştireceğinden hareketle, benzer çalışmaların artması temennidir. Türk tarihi geniş bir coğrafyaya yayılmakla isim havuzunu olmadığı kadar zenginleştirmiştir. Rasonyi bu okyanusu andıran havuzun sınırsız bileşenlerinden anlamlı bütünler ortaya koymaya çalışmıştır. Örnek olması dileğiyle…

Anadolu’nun kuzeydoğusunda Türklerle uzun yıllar komşuluk etmiş kendi halinde hayatını idame ettiren bir kavim olan Gürcüler yaşar. Türkler Anadolu’ya geldiklerinde birçok halkla olduğu gibi Gürcülerle de kültürel etkileşim içine girmişlerdir. Türklerle Gürcülerin birlikte yaşam tecrübesi her ne kadar kuzeyde uzun yılları kapsasa da kavimlerin birbirlerini tanıma ve etkileşim sürecinin geniş zamana yayılmış olduğu vakidir. Hatta geçmiş dönemde kaleme alınan Türklerle Gürcülerin iletişim tecrübelerini anlatan yazınlardan tanıma sürecinin devamlılık arz ettiği görülür. Özellikle seyahatnameler vasıtasıyla Gürcülerin güneydeki komşuları hakkında düşündükleri ilgi çekicidir. Oysa dilimizde Gürcülerin Türkler hakkında düşündüklerini içeren anlatılara pek rastlanmaz. Bu yüzden Harun Çimke’nin çevirerek dilimize kazandırdığı beş Gürcü seyyahın 18 ve 19. yüzyıllarda Anadolu ve Türkler hakkındaki notlarını içeren seyahatnameler fazlasıyla önemlidir.

Eserin mütercimi Harun Çimke’nin uzun yıllar Gürcü Dili ve Edebiyatı alanında mütehassıs durumunda olması eserin edebi gücünü arttıran özelliklerin başındadır. Zaten yabancı seyyahların notları, farklı coğrafya ve kültür ortamında yetişen insanların kültürümüze dışarıdan bakışlarını içerdiğinden iyi bir tercümeyi hak eder. Sadece basit çeviri metoduyla değil, adeta yabancı kavim mensubunun gözünden bakarak anlatım sağlamak; tercümeye fazlasıyla artı özellik kazandırır. Harun Çimke bu açıdan anlaşılır çevirisiyle görevini iyi bir şekilde ifa ederek, eser vasıtasıyla Gürcülerin Türk algısını layıkıyla yansıtır.

Her ne kadar hedef alınan konu itibariyle, Türklerle ilgili fikirlere odaklanılan bir girişle yazımıza başlamış olsak da eserde sadece Türkler ve Anadolu yoktur. Gürcü seyyahlar, 18 ve 19. yüzyılda Avrupa, Afrika ve Ortadoğu gibi coğrafyaların önemli merkezlerinde kendilerini gösterirler. Seyyahların geniş bir coğrafyada mekik dokumuş olmaları; onların birden fazla halk ve kültür ile karşılaşmalarının önünü açmaktadır. Bunun en büyük avantajı; okura geniş bir vizyon kazandırarak, karşılaştırma olanağını sunmasıdır. Zira farklı kent ve kültürdeki benzer statüye sahip insanların duruşu, devrine göre en çok merak edilen tarihi verilerdendir.

Tabii her seyyahın biyografisi irdelendiğinde; onun kendine has biçimde diline yansıyan kişisel tutumunun kökleri de aşikar olmaktadır. Çünkü yetişilen kültür insanın ruhuna işleyerek müellifin kaleminin yazdığı rengin içine kadar nüfuz eder. Bu açıdan seyyahın biyografik bilgisi önemlidir. Çevirmen de bunun önemini fark etmiş olacak ki her seyahatnamenin başında seyyahın kısa biyografisini verir. Bu biyografilerden edinilen ilk izlenim seyyahların dini bir misyonun temsilcileri olduğudur. Hatta Giorgio Ersitavi isimli seyyah hariç her bir Gürcü seyyah dini bir temsilci olarak seyahat eder.

Seyyahların dini bir yönelime sahip olmaları onların kalemine de yansımaktadır. İlk bakışta seyahat notları, dini bir rehber hüviyetine bürünüyor gibi görünse de arada bir ortaya çıkan ilginç nüanslar okurun ilgisini çekebilecek düzeydedir. Uzun kilise tasvirleri, istisnasız gezilen dini mekanlar, İslami anlayış tarzında menkıbevi ve efsanevi anlatımlar, dini şahsiyet biyografilerinin arasında sosyal yaşama dair değerlendirmeler kendisini gösterir ki bu da ilgiyi yer yer başka alanlara kanalize eder. Zaten seyahatnamelerin bariz özelliklerinden birisi de anlatım yoğunluğunun merkezinde ne olursa olsun yer yer farklı bir alana temayül edebilmeleridir. Misal satırlarca yazarın genel tutumuna binaen dini bir anlatıyla karşılaşmak mümkündür. Ama birden yüzlerce kitapta bulunmayacak bir bilgi okurun önünde arzı endam eder. Misal Gürcü seyyah Orbeliani birçok kilise tasvirinden sonra şeker kamışından nasıl şeker imal edildiğini anlatır (s.75). Üstelik bu tarz faklı anlatımları diğer seyyahlarda da görmek olasıdır.

Bazı Gürcü seyyahların dini misyonlarına ek olarak diplomatik itibara mazhar olmaları onların önemli şahıslarla bir araya gelmelerinin önünü de açmıştır. Misal seyyah Orbeliani Vatikan’da Papa ile görüşmüş, Roma ve Merkez kilise ile ilintili birçok anlatıyı okuruyla paylaşmıştır. Yine seyyah Avalişvili tarihimizin önemli bir figürü olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yla Mısır’da bir araya gelmiş, önemli sayılabilecek detaylara matuf bir şekilde konuşmuştur.

Gürcü seyyahların bazen yaşadıklarını hatırat şeklinde okura ulaştırmak amacına binaen hareket ettikleri görülmekle birlikte; yoğun bir anlatıyla deyim yerindeyse dini bir Hac bülteni hazırlamak gayesi güttükleri vakidir. Özellikle din adamı payesine sahip seyyahların kutsal mekanları gözyaşları içinde dini duygularla ziyaret ettikleri, kendilerinden sonra bu bölgelere gelecekleri ehil bir şekilde yönlendirdikleri dikkatten kaçmaz. Vatikan, Roma, Kudüs ve Aynaroz (Kutsal Dağ-Yunanistan sınırları içerisinde) gibi kutsal mekanların tasvirleri sadece sıradan okur için değil; din tarihi konusunda ihtisaslaşan araştırmacı kitlesi için de bu nedenle fazlasıyla önemlidir.

Her ne kadar Anadolu içindeki -özellikle İstanbul’daki- dini mekanlar Gürcü seyyahların algıda seçici bir şekilde ilgilerine matuf olsa da diğer mekanların ve Anadolu insanının tasvirleri fazlasıyla cezbedicidir. Özellikle sosyal tarih açısından merak edilen sorulara, satır arasında sıkışmış şekilde cevaplar alınabilmektedir. Zaten iki yüzyıl öncesinin sosyal hayatının ilgi çekmeyeceğini söylemek mümkün değildir. Ayrıca seyyahların dilinin doğal olarak bazen Türklere karşı sertleştiği de görülmektedir. Ancak bunun bazı seyahatnamelerde görülen hakaretamiz havaya bürünmediğini de belirtmek gerekir. Bu arada seyyahların bazen Türklerin hataları konusunda pek de yanlış düşündüklerini söyleyemeyiz. Misal rüşveti yaşam biçimine çevirmiş, boş gezenin boş kalfası olmuş bazı tiplemelerin anlatıldığı satırlarda seyyaha hak vermemek mümkün değildir. Zira evrensel manadaki yanlışların herkesin tepkisini çekeceği aşikardır.

Seyahatnamelerin çok yönlü anlatısı olduğundan hareketle yazarın psikolojik durumunun ve şahsi yaşamının da bazen satırlara yansıdığı görülür. Bu bir seyahatnamenin verdiği farklı lezzetlerin okunmaya değer yönleri olarak kendisini gösterir. Misal Seyyah Avalişvili seyahati esnasında Tarsus’ta Sofia isimli bir kıza âşık olur, satırlar boyu süren bu umutsuz aşk hikayesi dini sakıncalara binaen biter. Bu aşk hikayesi bile emsali olan birçok seyahatnamede pek görülmez. Seyahatnamelerde böyle sürprizlerin görüldüğü de olur. Sırf bu yüzden bile seyahatnameler okunmaya değerdir. Zira yolculukların zorluğu ve ölüm tehlikesi bazen bir seyahatnameyi macera romanına çevirir ki bunun da altının çizilmesi lazım. Hele günümüzde birçok insanın macera hayranı olduğunu düşünürsek; seyahatnamelerde her okur için bir şeyler olduğu savunulabilir.

Son olarak bazı seyyahların bir mimar hüviyetine bürünüp ele aldıkları kilise tasvirlerinin sanat tarihi alanında ihtisas yapacaklar için muazzam bir rehbere dönüştüğünü belirtmek gerekir. Zira ele alınan mekanların yapı malzemesine varıncaya değin tüm ayrıntıları ile tasvir edilmesi, günümüzde bu mekanlar üzerinde araştırma yapacaklar için eşsiz bir hazine hükmündedir.

Velhasıl okurken farklılık arayanlara, seyyahla maceradan maceraya koşmak isteyenlere, geçmiş zamanın sosyal hayatını ve fikir dünyasını merak edenlere, satır aralarında görülmemiş ezber bozan bilgilerle karşılaşmayı umanlara seyahatnameler iyi bir okuma önerisidir. Zira yukarıda sıralamaya çalıştığımız ama sadece küçük bir kısmından bahsedebildiğimiz sayısız ayrıntı seyahatnamelerde mevcuttur. Okumak bu yüzden keşfetmektir…