Toplam yorum: 3.284.424
Bu ayki yorum: 5.930

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

On altıncı asır dünya tarihinde kolaylıkla Türk asrı olarak nitelendirilebilir. Zira batıdan doğuya dünyanın kalbi denilebilecek geniş bir sahada Türk devletleri hakimiyet kurarlar. En batıda Osmanlı Devleti saadet asırlarını yaşarken daha doğusunda Şah İsmail Türk Devleti İran’dan Türkistan’a doğru yayılır. En doğuda ise Babürler isimli Türk devleti Hindistan’ı kendisine mesken tutar. Üstelik Babürler kültür ve medeniyette çığır açan hamleler yapar. Hatta Babürlerin bu hamleleri dünya mirasının en kıymetli eserlerinden biri olarak sayılabilecek Taç Mahal ile günümüzden bile kolaylıkla gözlemlenebilir.

Fakat Babür Devleti dünya tarihindeki bu müstesna yerlerine rağmen Türk okuru ve akademisinin ilgisine mazhardır denilemez. Bu eksikliği gözden kaçırmayan H. Hilal Şahin Babürlere özellikle de en parlak dönemleri olan Ekber Şah dönemine dair “Hindistan’da Türk Rönesansı Ekber Şah ve Din-i İlahi’si” isimli kıymetli bir çalışmaya imza atarak alanda önemli bir eksikliği giderme çabasıyla hareket eder. Zira yazarın da ön söz kısmında vurguladığı gibi bu çalışma Türkiye’de ilk olma iddiasını taşır.

Kitap okunduğunda insanın aklına hemen bu döneme kadar Hindistan’a Türk araştırmacıların neden mesafeli olduğu fikri gelir. Zira bugün nüfus ve coğrafya olarak neredeyse dünyanın beşte birini kaplayan bir sahadaki Türk etkisinin üzerinde neden yeterince durulmadığı düşündürücüdür. Üstelik bunun çeşitli handikapları da yok değildir. Çünkü bölgeyi araştıran yabancı araştırmacıların yoğunluğu hakim anlatının da değişmesine sebep olur. Örneğin birçok Batılı kaynakta özbeöz Türk olan Babürler Moğol olarak isimlendirilir. Bilim sahasında Türk araştırmacılarının hakimiyet kuramamasına bağlı olarak Babürler üzerinde kalem oynatan bilim insanlarının kendi bildiklerince davranmalarının önü açılır. Oysaki Babür soyunun Türk Hakanı Timur ile akrabalığı kesin bir gerçek olup bu bilgiye ters biçimde isimlendirmeler yapmak yersizdir. Türk araştırmacısının bölgeye ilgisini yeterince vermemesinin sıkıntılarını müellif de yaşar. Misal bölge ile ilgili kaynaklarının çoğunun Türkçe olmaması araştırmacının çalışmasını zorlaştırır.

Eserde atıfta bulunulan kaynaklara dikkat edildiğinde yazarın çok büyük bir işin üstesinden geldiği gayet iyi anlaşılır. Zira farklı dil ve kültür sahasında kaleme alınmış bugün Türkçeye çevrilmemiş birçok kaynağa eserde başvurulur. Kaynak kullanımıyla beraber müellif olaylara bütüncül bir çerçeveden bakar. Her ne kadar eserin merkezi Babür Devleti’nin zirvesi Ekber Şah dönemiyse de Babürlere hatta Hindistan’a geniş açıdan bakmanın önemli olduğu yazarın metodolojisinden kolayca anlaşılır. Bu açıdan yazar beş bölümden oluşan eserinin ilk bölümünde ilk çağlardan Türk hakimiyeti dönemine kadar bölgeyi (Hindistan’ı) siyasi ve sosyo-kültürel olarak inceler.

Sonrasında ise Hindistan’da Türk asırlarına geçilir. Hindistan’da Türklerin hakimiyetinin Babürlerle başladığını düşünenleri yanıltacak şekilde bölgede Türklerin ilk görülmeleri Kuşanların Hindistan’da zuhur ettiği döneme (MS 1. yüzyıla) kadar götürülür. Bu bir gerçeği daha ortaya çıkarır ki Kuşanlar, Ak Hunlar, Gazneliler, Gurlar, Delhi Sultanlığı, Kalaçlar, Tuğluklar, Seyyidler, Ludiler son olarak Timurlar derken aslında Hindistan’ın Türk devletleri için kadim bir coğrafya olduğu ortaya çıkar. Eserin ikinci bölümündeki bu anlatım ile Türk devlet sözlüğünün güzel bir cüzü de okura sunulur.

Üçüncü bölümde ise; Ekber Şah’ın meşhur dedesi Babür Şah ve ondan geri kalmayan babası Hümayun Şah’ın dönemleri ele alınır. Bir devletin doğuşuna şahit olunan bu bölüm sayesinde Ekber Şah’ın nasıl bir dünyaya gözlerini açtığı daha belirgin kılınır. Aslında Hindistan kültür medeniyetinde Türk tohumunun filizlendiği bu dönemde Türk medeniyetinin dallanıp budaklanmasında devlet adamının rolü daha iyi anlaşılır. Zira Babür Şah’ın eli kalem ve kılıç tutmasını iyi bilir. Türk devlet geleneğinde bilge kelimesinin altını layıkla dolduran Babür Devleti’nin kurucusunu anlamak dolaylı olarak torunu Ekber Şah’ı anlamak olacağından bu bölümde bani üzerinde durulması müspettir.

Dördüncü bölümde ise; esas konu olan Ekber Şah dönemine geçilir. Dönemin tüm yönleriyle derinlemesine ele alınması, satırlar arasında birçok bilginin zuhur etmesini sağlar. Ekber Şah döneminin siyasi, sosyal, idari, kültürel tahlili sayesinde Ekber Şah’ın dini devriminden önceki mevcut tablo daha iyi anlaşılır. Ayrıca bu bölüm sayesinde Hint toplumunu ve Hintlilere ait kadim kültürel ritüelleri de tanımak mümkündür. Hint kültürünün kadim geleneklerinin Ekber Şah reformlarının hedefine alınmasının hikayesi de ilgi çekicidir. Misal dul kalan eşin kocasıyla beraber öldürülmesi uygulaması olan Sathi geleneğinin Ekber Şah tarafından kaldırılması kadim gelenekselliğin akılla sınanması anlamına gelir ki bahsedilen çağ için bir devrimdir.

Eserin son bölümü olan beşinci bölümde ise; Ekber Şah’ın görülmemiş dini reformu mercek altına alınır. Entelektüel birikimini yönetim mekanizmasında uygulamak isteyen Ekber Şah Hindistan gibi dil, din ve kültür yönünden zengin bir coğrafyayı tek din altında uzlaştırmaya çalışır. Yeni icat ettiği Din-i İlahi ile ilgili bütün bilgiler bu kısımda verilir. İşin açıkçası Din-i İlahi’den çok bu sıra dışı fikrin oluştuğu zemin daha çok ilgi çeker. Bu dini reformu oluşturan zihin üzerine yapılan farklı tasavvurlar ise dini sorgulamaların ulaşabileceği yeri gösterir. Kadim Hint medeniyetini dönüştürmekle başlayıp dini yapıyı reformist hamlelerle pragmatik değer sisteminin raylarına oturtarak dünya medeniyetine şekil verme düşüncesi akıllara ziyan bir hedeftir. Bu açıdan düşünülürse eserin Din-i İlahi’yi içeren kısmı başlı başına bir kitap olarak telakki edilebilir. Hatta eserin ismine her ne kadar da bir nevi yeniden doğma anlamına gelen Rönesans kelimesi layık görülse de aslında Hindistan’da yapılan bir Türk Reformudur. Zira aynı yüzyılda Avrupa’da Hristiyanlığa verilen şekillendirmeler reform olarak isimlendirilmektedir. Türk reformunu Avrupa’dan ayıran ise şartlar gereği akim kalmasıdır.

Eserin birinci el kaynakların, Oryantalistlerin ilk çalışmalarının ve günümüz bilim insanlarının araştırmalarının senteziyle ve örnek bir kaynak kullanımıyla tecessüm ettiği aşikardır. Bir nebze de olsa Hint coğrafyası üzerine çalışacakların Türkçe kaynak ihtiyacının eserle giderildiği de söylenebilir. Ek olarak eser Türk araştırmacıların kadim Hint coğrafyasına yönlenmelerini sağlayacak güdüleyici içeriğe sahiptir. Bu motivasyondan ilham alarak, bölge üzerinde ne kadar çok çalışılırsa bölgedeki Türk izi o kadar çok belirgin olacaktır. İlk aşamada bu hedefin gerçekleştirilmesi bile önemlidir.

Yazarın duru ve açık anlatımının yalnızca Türk akademik camiasını değil, sıradan meraklı Türk okurunu da Hindistan coğrafyasına yönlendireceğini düşünmek olasıdır. Eserde anlatılan olayların, savaşların, siyasi manevraların, sosyal hayata dair nadir bulunan anekdotların yeni bir okuma macerasını tetikleyeceği savunulabilir. Batı’da bu alanda araştırma enstitülerinin kurulduğunu, birinci el kaynakların hızla tercüme edildiği düşünülürse en azından okuma ödevini yerine getirme konusunda üstümüze düşenin yapılması beklenti dahilindedir. Taç Mahal’e bir turist gözüyle değil, onu vücuda getiren neslin bir ferdi olarak bakmak isteniyorsa en azından Hilal Şahin’in yaptığı yapılmalıdır. Dünya üzerindeki her coğrafyada Türk izlerinin silinmek istediği malumdur. Ama Hindistan’daki Türk izleri silinmeyecek, silinmeye kıyılamayacak kadar güçlüdür. Bu gücün bilincine Türk okurunun varabilmesi dileğiyle…


23.12.2025

Yaşadığımız çağın kaotik düzeni toplumun doğasını bozarken insanın da doğalla olan ilintisinin köklerine deyim yerindeyse kibrit suyu döker. Yeri gelir modern insanın bocalamaları psikiyatrik bir sınav olmanın haricinde var oluş mücadelesine döner. Filistinli bir kadının kapitalizmin merkezindeki arayışları ise günümüz insanının buhranlarının merkezine oturur. Üst üste binen türlü problemlere getirilen çözümler ise insanın aslına ve geçmişine dönüşünü tetikleyen bir süreci doğurur. Romanın adsız kahramanının hayat mücadelesi yerleşik insani algıları kökten değiştirecek kadar güçlüdür. Kavrama yüklenen anlamın çıkmazlarında yaşayan ve tökezleyen anlatıcının söylemi kendine özgü olmakla birlikte biraz delicedir. Kapitalizmin insanı delirttiği bu dünya Yasmin Zaher gibi çok yazar doğuracağa benziyor. Her ne kadar Slovoj Zizek eseri başyapıt olarak nitelendirse de, eser, yaşanılan çağa karşı sıradan bir çığlık hükmündedir. Çığlığın özgün yönlerinin ahlaki olmaması ise eserin handikabıdır
19.12.2025

Orta Çağın kayıp aydınlanmasını bünyesinde barındıran Doğu için yön bulmaya yarayan usturlap yeni bir keşiftir. Aynı şekilde Narkissos’un aksini gördüğü suyu anımsatan aynanın ise eskiliği bakidir. İkisi arasındaki ilişki ise ancak bir yazar ilhamıyla açığa çıkar. Üç nesli içine alan bir ailenin ilimden irfana irfandan gönle uzanan manidar hikayesi ise tarihin tanıklığıyla müstesna bir kurgunun üzerine inşa edilir. Karakterler büyük tarihi olayları münevver kimlikleriyle dile getirirken Doğu’da yükselen medeniyet bayrağına şahitlik ederler. Öyle ki Orta Çağa damgasını vuran ilim meclisi Beytül Hikme’nin koridorlarına dek ifşa olur. Böylelikle kurgunun asli unsuruyla sarmalanmış tarihi gerçeklerden alınacak dersler eserin didaktik kimliğini ortaya çıkarır. Misal Türklerin Müslümanlığı bahsi en duru haliyle sosyo-kültürel hayatın merkezinden çıkan bir dille anlatılır. Kaliteli edebiyatın tarihi gerçeklerle müthiş birlikteliğinden neşet eden bu eser gözden kaçırılmamalı…
19.12.2025

İnsanın doğası gereği anlam arayışı içinde bulunduğu söylemek pek de abes değildir.Bu arayışın doğal şartlarla ortaya çıkmadığını ise Frankl’ın eserinden anlaşılabilir.Fakat Frankl okunduktan sonra ayrı bir düşünce daha insanın aklında zuhur eder:İnsanın anlama giden yolda hedefine ulaşması için ruhunda tetiklenmeyi bekleyen bir yön vardır. İşte müellifi dört toplama kampından sağ çıkaran o müthiş itki yazar tarafından paylaşılmasıyla insanın içinde bir şeyler hareketlenir. İnsanın tümden çaresiz olmadığına dair yeni yeni keşiflerin önünün açılması ise öyle pek de zor değildir.Zira Frankl tarafından sunulan Nöropsikiyatrik analizler, yaşantılar ve vaka örnekleri müzmin denilebilecek sorunların çok kolay çözümlendiğini kanıtlar. Kendini deney masasına yatırarak tezini şekillendiren, teorisini psikiyatri disiplininde ekol haline getiren yazar muhakkak okunmalı… Üstelik hem avama hem de akademiye yönelen anlatım gücü yabana atılmayacak kadar şık… Hayat anlamsız olmayacak kadar manidar
16.12.2025

Mango Sokağı karakterleriyle canlı bir dünya parçası… Herkesin kendi dünyasını iyi kötü çizebildiğini düşünürsek Cisneros’un basit bir iş yaptığı düşünülebilir. Ama işin açıkçası sıradan anlatımdan çoğu zaman beklenti düzeyini aşacak bir şeyler çıkmaz. Küçük mahalle dedikoduları gibi algılanabilecek şeylerin ilk aşamada süzülmesi gerekir. Gözlem dahilinde olan olayların anlatımı ise etkileyicidir. Kurgunun gerçeklik düzlemine erişemediği metinlerde hep okurun gözü bu nedenle hatıratları arar. İşte Cisneros bu aşamada devreye girerek kurguyla yaşanmışlığı sokağın genç misafirinin dilinden gözlem gerçekliğiyle verir. Yani deyim yerindeyse Cisneros bir Latin gettosuna okuru misafir eder. Farklı bir kültür ortamından ses verilmesine karşın öteki olmanın, gurbeti yaşamanın, kültürel şokların ve kimlik buhranlarının anlatımı etkileyicidir. İnsani olanın ortak payda şeklindeki sunumu ise okurun kendinden bir şeyler bulmasının önünü açar. Kısacası anlatıcı Esperanza'yı yabana atmamak gerekir.