Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

Onur Şenel

Akademisyen ve müzisyenim. Farklı türlerde okurum. Müzikoloji, soyoloji-antropoloji, felsefe, bilim tarihi gibi konulara ilgi duyarım. Bilimkurgu, gerilim ve gizem edebiyatı düşkünüyüm. Özellikle 2. dünya savaşı olmak üzere savaş tarihi ve strateji meraklısıyım. Kitap konusunda seçici olunması gerektiğini düşünürüm. Bu yüzden eleştiri ve incelemelere önem veririm ve okuduğum kitapları tanıtmaya çalışırım.

Onur Şenel Tarafından Yapılan Yorumlar

Uzayda Piknik romanlarıyla geniş çapta tanınan Arkadi ve Boris kardeşlerin 70’lerde yazdıkları kitap, bilimkurgu içerisinde yeni bir form yaratmayı deneyerek polisiye-bilim kurgu türünde bir yapıt ortaya koymaya çalışıyor. Klasik bir cinayet öyküsü gibi başlayıp uzun süre bu yönde gelişim gösterdikten ve bilimkurgu olup olmadığı konusunda okuru şüpheye düşürdükten sonra sert bir şekilde yön değiştirerek finalde bilimkurguya adım atan ilginç bir yapıt. Aslında dedektif öyküsü gibi başladıktan sonra konuyu metafizik varlıklara bağlayan korku öyküleri az sayılmaz. Hatta Lovercraft’ın korku-bilimkurgu öykülerinde de kısmen benzer başlangıçlar görürüz. Ancak klasik bir polisiye sahnesini sona doğru bilimkurguya dönüştürmenin farklı bir girişim olduğu açık. Her ne kadar yazarlar bu girişimi başarısız olarak görse de öyküdeki polisiye ve bilimkurgu öğeleri kendi içinde ilgi çekici sayılabilir. Öykünün gelişiminde gördüğümüz tuhaf karakterler bize klasik cinayet öyküsünden farklı bir durum olduğunu sıklıkla hissettirse de bunlar uzun süre tuhaflık dışında bir anlama işaret etmiyor.

Öykü çok bilindik Agatha Christie romanlarındaki kurguya benzer şekilde; kapalı bir mekânda işlenen bir cinayet, mekândaki kişilere yönelen şüpheler, bu kişiler arasındaki tuhaf ilişkiler ile tesadüfen orada bulunan bir polis müfettişinin olayı çözmeye çalışması temalarını işliyor (kitapta Christie’nin meşhur dedektifi Hercule Poirot’un adı da telaffuz edilmiş). Bu yönüyle haddinden fazla öykünme gibi dursa da karakterlerin gariplikleri alışılmışın dışına taşıyor bizi. Bunaltıcı iş ve aile yaşamından uzaklaşıp nefes almak için sevdiği dağ oteline gelen müfettiş Grebsky kendisini hiç istemediği halde zorunlu olarak görev başında bulur. Dağda kaybolan bir dağcıya ithafen ölü dağcı oteli adını alan otel, tek bir geçit ile ulaşılabilen sarp bir yolun sonunda eşsiz bir dağ manzarasının içinde bulunmaktadır. Otel sahibi Snevar ile arkadaş olan müfettiş otele geldiğinde birbirinden tuhaf konuklarla karşılaşır; aristokrat tavırlı huysuz ve agresif Moses ve soylu görünüme sahip eşi Olga, gösteri sanatçısı Du Barnstoker ve erkek mi kadın mı olduğu bir türlü anlaşılamayan asi yeğeni Brun, tuhaf espri anlayışlı fizikçi Simon, hastalık iznindeki Hinkus ve Viking görünüşlü irikıyım arkadaşı Olaf. Ayrıca otelin bir de saf hizmetçisi Kaisa vardır. Burada biraz spoiler vererek sonunu aktarmadan öyküyü özetleyebiliriz: otelde öncelikle kaybolan eşyalar ve hırsızlık iddialarıyla beliren şüpheler Olaf’ın şaşırtıcı bir halde odasında ölü bulunması ile doruğa ulaşır. İçeriden kilitli odasında boynu tamamen tersine dönmüş şekilde bulunan ve fiziğiyle güçlü mitolojik karakterleri andıran Olaf’a bunu kimin nasıl yapmış olabileceğinin cevabı bulunamaz. Soğuk havada sürekli çatıda oturan arkadaşı Hinkus da kendine özgü tuhaf bir tiplemedir. İmzasız uyarı notları şüpheleri bir oraya bir buraya yöneltir. Otel sahibi Snevar’ın Olga’yla ilgili tesadüfen şahit olduğu bir durum karmaşayı daha da arttıracaktır. Olaylar, konukların çığ düşmesi sonucu otelde mahsur kalmasıyla daha da tehlikeli bir boyut alır. Çığdan zor bela kurtulup yarı baygın bir halde kapıya gelen Luarvik’in sıra dışı hali ve Olaf’la ilgili ısrarlı talepleri durumun tuhaflığını iyice arttırır. Yol açılana kadar herhangi bir yardımdan ve iletişimden mahrum kalan otel sakinleri kendilerini gergin ve şüphelerle dolu bir ortamda bulurken müfettiş istemeyerek içine çekildiği bu sorunun kendisini giderek daha zor bir duruma soktuğu gerçeği ile yüzleşir. Otelde anlatılan doğaüstü öyküler kadar fizikçi Simon’un inanılmaz görünen açıklamaları da müfettişin katı gerçekçiliğini aşamaz. Öykü beklenmedik bir sonla biterken olaylar da kendi içinde nispeten mantıklı bir açıklamaya kavuşur.

Kitabın sonundaki ekte gerek kitabın öyküsüne gerekse yazarların düşüncelerine dair önemli bilgiler aktarılmış. Kardeşler deneme olarak gördükleri ölü dağcı oteline ilişkin samimi açıklamalarında; kendine özgü olarak gördükleri kitabın sonuçta tatmin edici olmadığını ve “başarısız bir deney” olduğunu itiraf ediyorlar. Polisiye geleneğinin yerleşik anlayışı içinde böylesine bir deneyin başarılı olmasına aslında imkân olmadığının ayırdına vardıklarını da açıklıyorlar. Burada ayrıca Sovyet ideolojisinin siyasi sansür ortamında bir bilim kurgu metninin başına gelenleri de görüyoruz.

Kurgusu yer yer oturmamışlık hissi verse de tuhaflıkları ve gerilimiyle ilgi çekebilecek bir kitap ölü dağcı oteli. Hikâye bazen ağır ilerlemekle birlikte merakı sürekli olarak canlı tutmayı başarıyor. Karakterlerin abartılı tiplemeleri animeleri hatırlatsa da (kitap çocuk ve gençlik edebiyatı yayınlarında da yer almış) öyküyü yüzeysel bir sınıfa sokmamızı gerektirecek ölçüde sayılmaz. Bilimkurgu diyebilmek için bilimkurgu içeriği zayıf görünüyor. Ancak Uzayda Pikinik’te olduğu gibi küçük olayların arkasında daha derin imalar bulmak da mümkün. Bilimkurgunun önemli isimleri Stuartski kardeşlerin edebiyat uğraşlarını görmek, ölü doğsa da yeni bir denemenin heyecanını ve bilimkurgunun şaşırtıcı dünyası içinde polisiye deneyimini yaşamak isteyenler için önerilebilecek bir eser. Okur bu kitapla başarısızlıklardan çıkan derslerin ne kadar öğretici olabileceğini de görebilir.
Cehennem atlası, iki uzun ve dört kısa öyküsüyle bize geçmiş ve modern zamanlardan ürkütücü öyküler sunuyor. Farklı zamanlarda geçen öyküler kimi zaman korsanlar çağının ahşap gemilerine kimi zaman da modern şehirdeki bir bara götürüyor bizi. Öykülerin tümü cehennemin veya öteki dünyaların değişik varlıklarının insanlarla temas ettiği olayları konu alıyor. Bir öyküdeki tasviri başka bir öyküdeki varlıkta görüyor ve her biri kendi zamanına ve kurgusuna sahip öykülerin arka planında tüm insanları ve zamanları etkileyen bir cehennem dünyası olduğu fikrine kapılıyoruz. Her an için tanışabilecekleri korkunç bir dünyanın varlığından bir haber dehşetin kıyısında yaşayan insanlarla bu dehşetin peşine düşen insanları bir arada görüyoruz. Öyküler arasında ortak temalar ve ilişkiler görülebilse de biçimleri, hepsinin genel ve planlı bir kurgunun parçası değil aynı ya da benzer malzemelerle inşa edilmiş birbirinden bağımsız fantazyalar oldukları izlenimini uyandırıyor.

İlk öykü olan cehennem atlası, ikinci el kitaplar satan bir kitapevi sahibi ile ondan çok özel bir eseri bulmasını isteyen bir suç örgütünü ele alıyor. Kitabı aramak onları daha önce tanışmadıkları dehşetlerle tanıştıracaktır. Şiirsel bir anlatıma ve muğlak ifadelere sahip ikinci öykü olan efsuncu, bir kızın ölen babasının atölyesinde bulunan garip varlıkla diyaloğu ve sonrasında gelişen tuhaf olayları ele almış. Sonraki öykü olan kafakovuk, yaşamının sonuna gelmiş bir hortlak, korkunç yardımcıları, evindeki panayırda ne olacağından habersiz eğlenmeye gelmiş çocuklar ve yıllar sonra bu çocuklardan birinin kendisini ziyarete gelişini konu alıyor. Panayırın ardındaki dehşet, hortlağın yaşamının anlamına dair düşüncelerinin arka planını oluşturmuş. Dördüncü kısa öykü olan gırtlak, hayattaki tek varlığı olan köpeğini kaybeden yaşlı bir adamın şehrin bir bölümünü istila eden tuhaf cehennem yaratıklarının arasındaki arayışını ve ona rehberlik eden genç kızı konu alıyor. İki uzun öyküden ilki olan görünür pislik, barda çalışan bir adamın müşteriler tarafından düşürülen bir cep telefonuna gelen korkunç mesajların ardındaki dehşetle yüzleşmesini konu alıyor. Adamın hayatı üzerine düşünceleri ve rutin yaşamı gelen mesajlar ile farklı bir boyut kazanarak içsel bir arayışla birleşecektir. Son öykü olan kasap masası ise şeytana tapan gizli cemiyetlerden birinin çaylak üyesinin, başka cemiyetler, korsanlar ve cehennem yaratıkları ile yaşadığı dehşet dolu yolculuğu anlatıyor. Kitabın bu son öyküsü aynı zamanda etkileyici bir final niteliğinde.

Kısa öyküler içinde anlatımı bakımından daha düşük tempolu ve düşük heyecanlı görülen efsuncu, kitabın akıcılığından biraz ayrıksı durmakta. Bir dedektif dizisi tadındaki cehennem atlası, Poe öykülerini hatırlatan hortlak diyaloğu ve tuhaf atmosferi ile kafakovuk, insan bedenlerinden müzik aletleri ya da tuhaf heykeller yapan yarı bilinçli yaratıkların gölgesindeki arayışı konu alan gırtlak, yaratıcı ve keyifli okumalar sunuyor. Öte yandan kitabın iki uzun öyküsü ve özellikle kasap masası, bu kısa öyküler tamamen çıkartılsa bile kitabı ilgi çekici yapmaya yetecek nitelikte. Görünür pislik, modern dünyada geçen modern bir korku öyküsü görünümündeyken; kasap masası, klasik korku öykülerinin bilinmeyen diyarlara yapılan yolculuk teması üzerine kurulmuş lovercraft’ı anımsatan klasik arkaplanlı modern bir öykü. Garip varlıkların tasviri açısından kitap boyunca çeşitli seviyelerde gördüğümüz yaratıcılık özellikle son öyküde zirveye ulaşmış. Son iki öykü aynı varlıkların farklı öykülerde ortaya çıkması bakımından da birbiri ile ilişkili. Yine ilk öykü olan cehennem atlası bize son öyküde de yoldaşlık ediyor.

Kısa öyküleri başarılı olarak nitelendirilebilecek kitap uzun öyküleri ile çarpıcı ve etkileyici bir sınıfa yükseliyor. Yalnızca son öyküsü için bile okunabilecek bir eser. Keyifli okumalar.
18.02.2023

Bu yorum ve bunu beğenenlerin üniversiteler hakkında en ufak bir bilgisi olmadığı çok açık. Her konuya tarafgirlikle yaklaşmanın sonu komik duruma düşmektir. Büyükşehir üniversitelerinde her görüşten insan bulunur. Bilmiyorsanız gidin gezin konuşun görün. Komik duruma düşmeyin.
"Bir Mars Destanı", 33 yaşındayken kanserden ölen bilimkurgu yazarı Stanley G. Weinbaum’un öykülerinden oluşan bir seçki. Weinbaum’un genç yaştaki ölümü bugünkü az tanınırlığının sebebi kuşkusuz. Yine de 1934 yılında yayımlanan "Bir Mars Destanı" adlı öyküsüyle zamanında adeta bir patlama yapmış ve Asimov’un sözleriyle; “tek bir öyküyle dünyanın yaşayan en iyi bilimkurgu yazarı unvanını kazanmış”. Bununla birlikte kitaptaki öykülere bakıldığında Weinbaum’un saman alevi gibi parlayıp bir anda sönen bir yetenek olmadığı da açıkça görülüyor. Bu düşünceyi, kitabın başında yer alan ve bilimkurgunun ve önemli yazarların 20. yüzyılın başlarındaki durumunu anlatan Asimov’un önsözünde de görüyoruz (bu kısa önsözün Weinbaum’un değerini anlamak bakımından taşıdığı önemi ve kitaba konulmasının takdiri hak ettiğini belirtmek gerekir). Bilimkurgu yayımcılığının dergiler üzerinden yürüdüğü dönemde uzun yaşamış olsa Weinbaum’un bilimkurgu tarihini değiştirebileceğini ve ileriki yaşlarında en sevilen bilimkurgu yazarı olacağını iddia ediyor Asimov. Sürükleyici kurguları, şaşırtıcı buluşları, dozunda tutulan heyecanı ve yer yer nüktedan bir dille süslenmiş akıcı tarzı ile hızla okunan ve hoş bir tat bırakan öyküleri görünce Asimov’a hak vermemek imkânsız gibi. Her ne kadar "Bir Mars Destanı" öyküsü kitabın yıldızı gibi görünse de diğer öykülerin onun gölgesinde kaldığını söylemek güç. Hatta bazı noktalarda okurun diğer öyküleri daha çok beğenmesi de olası görünüyor.

Kitapta toplam yedi öykü var. İlk öykü, kitaba adını veren “Bir Mars Destanı”. İngilizce orijinalinde “Bir Mars Destanı ve Seçme Öyküler” şeklinde bir başlık kullanılmış olması da bu öykünün taşıdığı ünü göstermekte. İkinci öykü olan "Hayaller Vadisi" de "Bir Mars Destanı"nın devam öyküsü. Aslında ikisi birlikte tek bir öykü gibi de kabul edilebilir görülüyor. Bu öykülerde Dünya'dan Mars'a gönderilen ilk araştırma ekibinin karşılaştıkları şaşırtıcı olaylar anlatılır. Biyolog, mühendis, astronom ve kimyagerden oluşan dört kişilik bir ekip Mars'ın güç koşulları içinde araştırmalar yapmaktadır. "Bir Mars Destanı", yedek roketle bir keşif gezisine çıkan ve on gün boyunca kayıp olan kimyager Jarvis’in başından geçenleri konu alır. Jarvis bu süre zarfında çöl gezegeni Mars'ın garip bitki ve yaratıklarıyla karşılaşmış ve akıl almaz olaylara şahit olmuştur (Weinbaum Mars'ı, ince ancak solunabilir bir atmosfer ve çöl gezegenine uyum sağlamış yaratıklarla dolu olarak tasvir eder). Roketi arızalanan Jarvis, Mars'ın çorak toprakları ve garip bitki örtüsü içinden yürüyerek ana gemiye dönmeye çalışırken deve kuşuna benzeyen zeki bir yaratıkla karşılaşır. Zor durumdaki yaratığı kurtarmasıyla birlikte ilginç bir dostluk kurarlar. Çıkardığı seslerden yaratığın adının Tviil olduğunu düşünen Jarvis öykü boyunca bu canlıyı analiz eder. Weinbaum’un öyküsünün en dikkat çekici yönü bu dünya dışı zeki canlıya ilişkin tasvirlerdir. Zor da olsa konuşabilen bu canlı insandan farklı da olsa bir mantığa ve bazı açılardan insandan üstün kabul edilen bir kavrama yetisine sahiptir. Garip hareketleriyle bir hayvanı andırsa da gelişmiş bir uygarlıktan gelen dost canlısı bir yaratıktır bu. Bu bakımdan Tviil ve Jarvis’in ilişkisi insanın dünya dışı bir canlı ile kurduğu yakın ilişkinin ilk örneklerinden biri olarak sonradan E.T. gibi filmlere konu olacak olan fikrin temellerini atar. İnsanın anlayamayacağı bir mantık düzleminin var olabileceği Tviil ile ilgili tasvirlerdeki en çarpıcı yöndür (Weinbaum devam öyküsünde de bu türü incelemeye devam edecektir). İkili yolculukları süresince daha da garip yaratıklarla karşılaşır. Bu yaratıkların tasvirleri içinde telepatik ve sözlü iletişim, üreme biçimleri ve bireysel varoluşa ilişkin sorgulamalar yer alır. Weinbaum’un uzaylıları insanların güçlükle anlayabileceği yaşam döngülerine sahiptir. Bir yanda üstün bir teknolojik gelişimin ürünü olduğu düşünülen nesneler, diğer yanda bu teknolojiyi kendi başlarına keşfettiklerinden şüphe edilen canlılar görürüz. Olaylar heyecan verici şekilde gelişir ve öykünün sonuna doğru gerilim giderek artar. Mars'ın doğası dost ve zararsız canlılar kadar, zekâları ve aptallıklarıyla ciddi tehlikeler oluşturabilecek canlılara da kucak açar.

İkinci öykü olan “Hayaller Vadisi”nde, bu kez kimyager Jarvis ve biyolog Leroy birlikte bir keşif gezisine daha çıkıp önceki gezide bozulan gemide kalan fotoğrafları almak isterler. İkinci öykü, ilk öyküdeki canlılara ilişkin tahminleri derinleştirir. Daha önce Jarvis’in karşılaştığı yaratıklara tekrar göz atılır ve üzerlerinde kısa incelemeler yapılır. Bu sırada Tviil’in halkının yaşadığı bir zamanların görkemli şehirlerinden kalanlar görülür ve bu ırkın tarihi ve yaşam koşulları keşfedilmeye çalışılır. Burada özellikle insan ırkının tarihini de ilgilendiren inanılmaz bulgulara ulaşılır. Ayrıca Mars yaratıkları arasındaki bağlantılar ve bu yaratıkların hayvansal ve bitkisel özellikleri üzerinde durulur. Mars yaşamının gizemleri üzerine öngörülerle yüklü bu öyküde kahramanlarımız yine başlarını belaya sokacak ve ölümle burun buruna gelecektir.

“Uyumun Doruğu” adlı üçüncü öykü, “Dr. Jekyll – Mr. Hyde” ile “Frankenstein” arası bir olayı işler. Hastalıklarla baş etmenin vücudun uyum sağlaması ile ilgili olduğunu düşünen ve bu yöndeki çalışmalarıyla meyve sineklerinden bir serum yapan Dr. Scott, serumun hayvanlar üzerinde başarılı sonuçlar verdiğini ileri sürerek bir insan denek aramaya başlar. Duruma şüpheci yaklaşan iş arkadaşı Dr. Bach kabul etmek istemese de ölmek üzere olan bir genç kızda denemenin bir zararı olmayacağını düşünerek ikna olur. Tabi durum ikisinin de beklemediği şekilde gelişir ve ciddi bir sorunla yüz yüze gelirler. Öyküde uyum sağlamanın yalnızca hastalıklarla başa çıkma becerisi olarak değil, aynı zamanda insanın çevresiyle ilişkisinin temeli olduğu ileri sürülerek evrimin bir üst basamağında ortaya çıkan dehanın çevreye uymayı değil onu kontrol etmeye yöneleceği vurgulanır. İlginç olaylar heyecanlı bir gerilimle birleştirilmiştir.

Adını mitolojiden alan dördüncü öykü “Pygmalion’un Gözlüğü”, matrix filmini hatırlatan bir sanal gerçeklik öyküsü olması bakımından yazıldığı tarih açısından dikkat çekicidir (Pygmalion, mitolojide yaptığı heykele âşık olan bir heykeltıraştır). Nesnelerin yalnızca insan zihninde gerçek olabileceğini savunan Profesör Ludwig duyulara hitap ederek gerçeği yeniden yaratan bir alet icat etmiştir. Kahramanımız Dan’ın varlığına inanmadığı bu aleti denemek istemesiyle olaylar gelişir. Fantastik bir dünyada geçen etkileyici bir kurgu Dan için gerçeğin ta kendisi olacaktır. İlginç olduğu kadar kurgusal değer de taşıyan duygusal bir öykü.

Sonraki hikâye “Üşütük Ay”, Jüpiter’in uydusu IO’da değerli ferva yapraklarını yerli yaratıklardan toplamak için sözleşmeli tüccarlık yapan Grant Calthorpe’nın başından geçenleri konu alır. Ormandaki kulübesinde tek başına kalan ve dünyaya dönmek için gün sayan Grant, bir yandan zıpır adı verilen yarım akıllı yaratıklardan şeker karşılığı yaprak almaya çalışırken bir yandan da sıvışık denilen zeki, minik ancak baş belası yaratıklarla mücadele etmektedir. Ezberlediği sözleri Papağan gibi tekrar eden evcil hayvanı kerkedi Oliver ise onun tek eğlencesidir. Solunabilir bir atmosfere, bitki örtüsüne ve canlılara sahip olan IO’da yaygın olan beyaz humma hastalığı ile boğuşan Grant, duvarında fotoğrafı asılı olan Lee Neilan’ın ormanda aniden karşısına çıkmasıyla hastalığın ilerlediği düşüncesine kapılır. Karşılaştığı hayali ormanda bırakan Grant kulübesine dönerken içinde bulunduğu durumun farkına varır. Yer yer Gremlinler filmini (1984) ve Güliver'in Seyahatleri'ni hatırlatan öykü, heyecanlı bir mücadeleyi esprili bir dille süslenmiş.

Kitabın son iki öyküsünün kahramanları aynıdır. “Çılgın profesör” temasını işleyen bu iki öykü Profesör Manderpootz’un icatlarını kullanan, Dixon Wells’ın başından geçen olayları konu alır. İlk öykü olan “eğer dünyaları”nda geç kalma hastası olan Dixon’un, eski öğretmeni Profesör Manderpootz ile karşılaşması sonucu uçağını (uçan gemi) kaçırması ve binemediği uçağın kaza yapması anlatılır. Uçağın kendisi yüzünden kaza yapıp yapmadığı düşüncesi ile kıvranan Dixon çareyi Profesör Manderpootz’un garip aletinde arar. Profesör bir olaydaki farklı olasılıkların sonucunu gösteren bir alet yapmıştır. Uçağa zamanında yetişse neler olabileceğini görmek isteyen Dixon beklemediği bir sonuçla karşılaşır. Komedi oyunlarını hatırlatan karakterleri ve diyaloglarıyla eğlenceli bir öykü.

Son öykü, asabi Profesör Manderpootz ve Dixon Wells’i tekrar bir araya getirir. Dixon, profesörle yeni icadı olan kaba bir mekanik robot hakkında konuşur. Profesör uzay zaman ve düşünceler hakkındaki sohbetlerinin sonunda içine yerleştirmek istediği idealizör ile robotun bir çeşit yapay zekâya ulaşacağını anlatır. Düşüncelerin uzay ve zaman kadar gerçek olduğunu savunan profesör düşüncenin uzay ve zaman gibi en küçük birimlerine ayrılabileceğini ve bunun da ideal düşünce olacağını belirtir. Bu mantıkla prototipini yaptığı idealizör düşünceleri ideal haliyle göstermeye yaramaktadır. Önceki öyküde olduğu gibi bu aleti de deneyecek olan Dixon yine beklemediği sıkıntılar yaşayacaktır. İlk öykünün komik-hüzünlü yapısı burada da sürer.

Kitabı okuyunca Weinbaum’un zamansız kaybına üzülmemek elden gelmiyor. İlginç, heyecanlı ve eğlenceli olduğu kadar hüzünlü yanları olsa da öykülerinin genel olarak hep pozitif bir etkisi var. "Bir Mars Destanı" ve "Hayaller Vadisi" dışındaki öykülerin tümünde melankolik aşk temasının bulunması da dikkat çekici. Esprili anlatımları ile birlikte düşünüldüğünde yazarın duygusal bir ifade tarzını benimsediği söylenebilir. Bunu en açık şekilde “sempatik uzaylı” Tviil de de görürüz. Yazarın güneş sistemi içindeki gezegenlere ilişkin yanlış tahminleri öykülerin yazıldığı zaman ve kurgularının güzelliği düşünüldüğünde herhangi bir rahatsızlık oluşturmuyor. Genel olarak Weinbaum’un keyifli öykülerinin bilimkurgu edebiyatının gölgede kalmış yeteneklerinden biri ile tanışmak isteyenlere hoş bir fırsat sunduğu söylenebilir.

Isaac Asimov, bilimkurgunun aniden parlayan yıldızlarından (nova) bahsettiği yazısında (bkz. Bir Mars Destanı’nın önsözü) Heinlein’ın 1940’larda “yaşayan en büyük bilimkurgu yazarı olduğunun açıkça anlaşıldığını” ifade eder. Bugün de kendisinin Asimov ve A.C. Clarke ile birlikte bilimkurgunun üç büyük isminden biri olduğu kabul edilir. “Ay zalim bir sevgilidir” ise kimilerine göre onun en önemli romanı (yıldız gemisi askerleri ile sıklıkla yarıştırılır) ve Amerikan halkının en sevdiği bilimkurgu eserlerinden biri olarak bir klasik konumuna yükselmiş.

Eserin teması bir bağımsızlık mücadelesi ve eserin içinde de sıklıkla belirtildiği gibi Amerikan bağımsızlık savaşı ile ciddi benzerlikler işleyen bir öykü (Amerikan halkının eseri sevmesinde önemli etkenlerden birisi de bu olabilir). Çoğunlukla “muhafazakâr” olarak tanımlanan Heinlein’ın eserde işlediği çeşitli konular bu tanımlamanın yerinde olup olmadığını sıklıkla sorgulatmakta. Üç bölümden oluşan romanda olayların arka planı ise şu şekilde; uzak olmayan bir gelecekte Ay (Luna), dünyadaki mahkûmların sürgün yeri haline gelmiştir. Cezasını tamamlayan mahkûmlar ayda gelişmiş olan sosyal yaşama dâhil olurlar. Düşük yer çekiminin insan vücuduna kalıcı etkileri sebebiyle mahkûmların bir daha dünyaya dönme şansı kalmamaktadır. Böylece eski mahkûmların çocukları, torunları ile yeni mahkûmlardan oluşan bir toplum ortaya çıkar. Yer altındaki tünellerde yaşayan toplum burada birkaç tane büyük şehir oluşturmuş ve nüfus milyonlarla ifade edilmeye başlamıştır. Kaya zeminin kazılması ile oluşan boşluklarda çiftlikler kurulmuş ve tahıl üretimi yapılmaktadır. Ayrıca su ve hava kaynağı açısından buz madenciliği önemli bir uğraştır. Bunlar dışında toplum hayatını sürdürmeye yetecek diğer meslekler de oluşmuştur. Üretim yapan herkes ürününü tekel konumunda olan ve tepesinde başgardiyan olarak adlandırdıkları, dünya tarafından görevlendirilmiş bir kişi bulunan yönetime (otorite) satmakta, karşılığında su, hava gibi temel ihtiyaçları yine aynı idareden satın almaktadır. Ay yönetimi esas olarak bir sebepten ötürü vardır: dünyaya tahıl göndermek. Gelecekte dünya büyük bir kıtlık içerisindedir ve ay da bir mahkûm kolonisinden çok bir üretim kolonisine dönüştürülmüştür.

Özünde anarşist bir toplum olan ve kendilerine aykırılar diyen Ay sakinleri genelde kanun ve düzene alışık değildir. Başgardiyanın işlerini yürütenler dışında kanun ve devlet denetimi yoktur, polis bulunmaz. Bununla birlikte toplumsal mutabakata dayanan yazılı olmayan kurallar toplumun devamını sağlamaktadır. Böylece sivri uçların törpülendiği ve nispeten dengede olan bir toplum kurulmuştur. Aykırılar genel olarak apolitiktir. Gündelik yaşamları, bira ve bahis dışında önemsedikleri pek bir şey yoktur. Tabi bir de kadınlardan söz etmek gerekir. Bir mahkûm kolonisi olarak ortaya çıkan ayda baştan itibaren kadın sayısı çok azdır. Bu da toplumun anaerkil bir yapıya bürünmesine ve kadınlara yüksek değer verilmesine yol açar. Kadın erkek eşitsizliği, toplumdaki cinsel rekabeti azaltmak ve hayatta kalmanın işbirliğine dayandığı bir ortamda daha güçlü aile yapıları kurabilmek için sıra ya da grup evliliği adı verilen sosyal yapılar oluşturmuştur. Liderin kadın olduğu bu büyük aile modellerinde aynı ailedeki kadın ve erkeklerin birden fazla eşi vardır. Ahlaki yapı buna göre şekillenmiştir. Paralel olarak aykırılar dini açıdan da farklı inanışlara sahiptir. Dünyadaki dinlerin yanı sıra bunların yerel versiyonları ya da aya özgü inanış biçimleri de vardır. Kısaca, toplumu kapsayacak ölçüde herhangi bir politik, dini ya da ahlaki ideali olmayan, alıştıkları yaşam devam ettiği sürece işlerin nasıl yürüdüğü ile pek ilgilenmeyen kendi halinde bir toplum görülmektedir (böyle bir toplumda devrim fikri gülünç durur). Öte yandan toplum yaşamına doğrudan karışmasa da hiç sevilmeyen bir başgardiyanları vardır (siğil mort) ve emeklerinin sömürüldüğünü düşünen belli başlı gruplar herhangi bir planları olmasa da gizli bir direniş örgütlemeye çalışmaktadır. Tabi, “tehlikeli” fikirleri olsa da son derece etkisiz ve kendi içlerinde bile birlik olamamış küçük gruplar ciddi bir tehdit olarak görülmez.

Hikâyemizin ana kahramanı Manuel (Man) bir bilgisayar teknisyenidir. Ayın tüm altyapısı (elektrik, su, hava, ulaşım, haberleşme) ve idari işlemler (maaşlar, yazışmalar, gazeteler, ilanlar) bir süper bilgisayar tarafından kontrol edilirken arızalar konusunda tek başvurulan kişi Man’dır. Sahip olduğu muazzam kaynak ve analiz yetisi ile bir noktada kendisinin farkına varan süper bilgisayar, tıpkı bir bebeğin gelişimi gibi yavaş yavaş insan duygu ve düşüncelerini çözmeye başlamış ve arkadaşlık edebileceği tek kişi olarak karşısında ona Mike adını takmış olan Man’ı bulmuştur. Hikâyenin diğer iki önemli karakteri devrimci hareketlerde önde yer alan ve güzelliği ile herkesin dikkatini çeken Wyoming ve uzun süre önce dünyadan siyasi bir mahkûm olarak sürülmüş olan, Man’ın eski öğretmeni profesör de La paz’dır. Her şeyi kontrol eden ve muazzam bir öngörü gücüne sahip süper bilgisayar Mike, onun en iyi arkadaşı teknisyen Man, heyecanlı bir aktivist Wyoming ve anarşist bir profesörün bir araya gelmesi benzeri görülmemiş olaylara sebep olacaktır.

Ay zalim bir sevgilidir, çok katmanlı bir roman olarak farklı açılardan ele alınabilir. Yapay zekânın sınırları ve “tehlikesi”, dünya dışı kolonileşme ve geleceğin teknik imkânları gibi bilimkurgunun belli başlı temaları yanında devlet ve politik düzeninin tartışılmasına önemli bir yer ayrılmıştır. Devletin, yasanın, yasamanın ve bunlar karşısındaki insan davranışlarının doğası tartışılmıştır. Kapitalizm, sosyalizm hatta anarşizm sorgulanırken ideal düzen diye bir şeyin var olup olmadığı da sorulur. Demokrasinin işlevselliği tartışılırken “her kafadan bir sesin çıktığı” durumdaki kilitlenmeler, seçimlerin aslında ne kadar temsil sağladığı ve kitlelerin nasıl maniple edilebileceği gösterilir. Birilerinin kontrol edeceği bir sistemin eninde sonunda yozlaşmaya açık olduğu ima edilir. Toplumların dünyalarını kendi şartlarına göre yaratması, dilde, gündelik yaşamda ve geleneklerde ortaya çıkan değişimler göze çarpan diğer konulardır. Ahlaki yargılardaki farklılaşmanın altı özellikle çizilmiş ve ahlak, aslında şartların belirlediği bir olgu olarak tanımlanmıştır.

Ay zalim bir sevgilidir, Heinlein külliyatının olduğu kadar bilimkurgu dünyasının da önemli eserlerinden biri. Yer yer ağır yürüyen 450 sayfalık öykü uzun soluklu bir okuma gerektirse de politik tahlilleri, devrim planları, entrikaları ve savaş gerilimi ile heyecan ve merak uyandırmayı da başarıyor. Yazılmasının üzerinden yarım asır (1966) geçen eser gerek kendisini klasik konumuna getiren etki gücüyle gerekse güncelliğini koruyan temalarıyla bilimkurgu severlerin okunacaklar listesindeki öncelikli yerini hak ediyor.