Toplam yorum: 3.284.714
Bu ayki yorum: 6.220

E-Dergi

Onur Şenel

Akademisyen ve müzisyenim. Farklı türlerde okurum. Müzikoloji, soyoloji-antropoloji, felsefe, bilim tarihi gibi konulara ilgi duyarım. Bilimkurgu, gerilim ve gizem edebiyatı düşkünüyüm. Özellikle 2. dünya savaşı olmak üzere savaş tarihi ve strateji meraklısıyım. Kitap konusunda seçici olunması gerektiğini düşünürüm. Bu yüzden eleştiri ve incelemelere önem veririm ve okuduğum kitapları tanıtmaya çalışırım.

Onur Şenel Tarafından Yapılan Yorumlar

İkinci dünya savaşının belki de en popüler komutanı olan Erwin Rommel, Nazilere duyulan nefretten bağımsız şekilde, taraflar için her zaman ilgi çekici olmuş ve ağır kayıplar verdirdiği düşmanlarının da takdirini kazanmış bir karakter. Çarpıcı başarıları yanında ideolojik tartışmalardan uzak kalması, suikast komplocuları arasında sayılması, savaş sona ermeden intihara sürüklenmesi ve hiç yargılanmamış olması da onun öyküsünü savaştaki Alman komutanlar arasında daha “sakıncasız” ve ilgi çekici bir kişi kılmış kuşkusuz. John Pimlott “çöl tilkisini” kendi ağzından aktaran kitabıyla bu ilgiye yalnızca Rommel’in stratejik aklı ve askeri tarihteki rolü açısından değil kişiliği ve duyguları açısından da ilk ağızdan aktarılan bir karşılık sunuyor. Kitap, Rommel’in 1. Dünya savaşı tecrübesi, eğitimciliği, Kuzey Afrika başta olmak üzere 2. Dünya savaşının çeşitli cephelerindeki mücadelesi ve ölümüne kadarki gelişmeleri Rommel ve Pimlott’un bakış açılarından okuyucuya aktarıyor.

Tansiyonun hiç düşmediği olayların karmaşası ve teknik detaylarla yüklü kitabı kısaca değerlendirmek yerinde olur; İnatçı ve becerikli bir asker olan Rommel savaşla ilk olarak 1. Dünya savaşının Batı cephesinde tanışır, ilk yaralarını ve madalyasını da burada Fransızlara karşı savaşırken alır. Göğüs göğüse siper savaşlarının saklambacı ve kovalamacası içinde komutanlık yeteneklerini ve saygınlığını arttırırken tehlikeyle çoğu kez burun buruna gelir. Zor ve yüksek riskli kararlar almaktan çekinmez. Siperlerde, dikenli telli çukurlu arazilerde, ormanlarda ve tepelerde savaşır. 1917’de İtalyanlara karşı Avusturya Macaristan ordusunu desteklemekle görevli Alman kuvveti ile İtalya cephesine gider. Dağlık arazideki İsonso savaşında gösterdiği idare kabiliyeti, gözüpekliği, girişimciliği, insiyatif alma ve fırsattan yararlanma içgüdüleri Rommel’e büyük başarılar getirir ve gelecek savaşlardaki özelliklerinin temelini atar.

Savaş arası yıllarda Alman ordusu küçültülürken Rommel’in orduda kalmasına izin verilir. Bu sırada deneyimlerinden eğitimde faydalanılması amacıyla piyade taaruzu kitabını yazar. Rommel sistematik şekilde yazmaya, rapor çıkarmaya ve titiz notlar almaya eğilimlidir. Eğitimci olarak da kısa sürede popüler olur.

1936 ve 37 yıllarında Hitler’in yakın çevresinde görev alır, 1938’de muhafız birliği komutan olur. İkinci dünya savaşının başlangıcındaki Polonya seferinde rol almasa da Fransa seferinde ön hatlardadır. İlk ateşi açmanın, düşmanı ateş altında tutmanın önemini keşfeder. Ormanlık alanda makineli tüfek ve havanla taaruzun etkisini açıklar. Gördüklerinden taktik sonuçlar çıkartır. Komutanın ön saflarda hareket halinde ve emrindeki kuvvetleri denetler vaziyette bulunmasının hızlı iletişim ve hızlı müdahalenin önemini takdir eder. Taaruzları geliştikçe aralıksız bir biçimde ilerleyişini sürdürür ve bulduğu fırsattan mümkün olduğunca yararlanmak ister. Hızı çoğu zaman peşindeki kuvvetlerle bağlantısının kesilmesine ve riskli durumlara düşmesine sebep olur. Ancak ilerlemenin ivmesini korumayı zaferin de anahtarı görür. Fransız 1. Ordusunun teslim olmasında Rommel’in tümeni önemli bir rol oynar. Tümeni hayalet tümen adını alır ve başarıları propaganda malzemesi olarak kullanılır.

1941’de korgeneral olur ve dünya çapında ün kazanacağı kuzey Afrika seferinde görevlendirilir. Kâğıt üzerinde İtalyan’ların emrine verilmiş görülen Rommel Afrika’da patronun kendisi olduğunu kısa süre içinde gösterir. Kuzey Afrika seferinden itibaren Rommel’in eşine yazdığı mektuplar okuyucuya sunulmaya başlanır. Bu mektuplar savaşın günlük gelişiminden bahsetmesi yanında Rommel’in duygu ve düşüncelerini doğrudan görmek ve savaşı onun gözünden deneyimlemek açısından çarpıcıdır.

Rommel’in Afrika’daki ilk hedefi Bingazi’dir. Buradaki İngiliz kuvvetinin tahmininden zayıf olduğunu anlayınca harekete geçer. El Aghelia’yı alır. “İlk domino taşının düştüğünü gördüğü an, ivmenin sürdürülmesi konusunda sabırsızdır”; Sirenayka’yı ele geçirir ve ilk çöl zaferini yaşar. İlk zaferiyle heveslenen Rommel her zamanki gibi büyük hayaller kurar. Düşmanlarını Mısıra kadar sürmek niyetindedir. Kendisine durması yönünde verilen talimatları göz ardı eder ve Tobruk’a yönelir. İlerlemesi çılgınca görülür ve üstlerini endişelendirir. Öyle ki Paulus onu denetlemeye gönderilir. İngilizlerin haçlı harekatı sonucunda geri çekilmek zorunda kalır. Trablusu kaybetmemek için Sireneyka’dan çekilir ve Tobruk kuşatmasını da kaldırır.

Kayıpları telafi edilmeye ve Luftwaffe Akdenizde güç kazanmaya başlayınca Rommel yeni bir saldırı planı hazırlar. Bu planla İngilizler Trablus sınırından sürülür. Rommel, sayıca üstün olan İngilizleri piyade savaşına bağlanıp kalmaları bakımından eleştirirken, İngilizlerin tanklarını parça parça savaşa sokmasına anlam veremez. Fransızların güçlü kalesi bir hacheim’i alsa da bu küçük zafer için harcadığı kaynaklar ve verdiği ağır zaiyat sebebiyle eleştirilir. Yine de bu muharebeler sonunda önü açılan Rommel tekrar Tobruka yönelir. Savaş boyunca İngiliz direnişinin sembolü olan Tobruk çok iyi korunsa da İngiliz savunması Alman taaruzlarına dayanamaz. Binlerce esir, tank ve top ele geçirilir ya da imha edilir. Rommel bu zaferle kariyerinin zirvesine ulaşır.

Tobruk zaferi Rommel’in İngilizleri mısırdan atmak ve petrol sahalarına kadar ilerlemek konusundaki niahi hedefine bir adım daha yaklaştırmıştır. Önemli ölçüde malzeme ele geçirilmiş ve ordu takviye olmuştur. Rommel İngilizlerin yeni bir savunma hattı kurması ve dinç birliklerle desteklenmesinden önce saldırıp düşmanı felç etmek ister. Kafasındaki zafer kazanıldığı takdirde İngilizler için Afrika macerası sona erecek ve Süveyş kanalını dahi ele geçirmek mümkün olacaktır. Bu sebeple askerlerini son sınırlarına kadar zorlayarak ivmeyi sürdürmek ister. İskenderiye’ye 150 km kadar yaklaşır. Ancak ilerledikçe ikmal hatları da uzar ve felaket de ufukta görülmeye başlar. Öte yandan İngilizlerin ikmali sürekli artmakta ve kaynakların yarattığı fark kapatılamayacak kadar büyümektedir. İngilizlerin ezici tank üstünlüğü sonun başlangıcını ilan eder. Savaş, coğrafi kısıtlamalar sebebiyle İngilizlerin istediği hale yani statik savaşa dönüşür. Enigma mesajlarının kırılması da Alman Akdeniz tedarik sisteminin çökmesine yol açar.

Bu sırada İngilizlerin komutasına Montgomery gelir. Rommel’in saldırısını bekleyen ve her zaman “garanti zafere” oynayan Montgomery statik muharebe, hava desteği ve topçularla Almanları yok etme planı yapar. Almanlar yoğun savunma ateşi karşısında kilitlenir ve başarısız olur. İngilizler daha motorizedir, tartışmasız hava üstünlüğüne sahiptir ve Almanların muazzam bir yakıt ikmal sorunu vardır. Sonuçta İngilizler üstün güçleriyle karşı saldıya geçer ve Almanlar büyük kayıplarla geri çekilmek zorunda kalır. Hitler’den gelen geri çekilmeme emri bu kayıplarda önemli rol oynar. Rommel emre uysa da buna pişman olur ve ağır bir bedel öder. Sonraki süreçte İngilizlerin temkinli takibi ile Almanlar sürekli geri çekilir, artık ne savaş güçleri ne de ikmalleri vardır. Böylece Rommel Trablus’u da terk etmeye ve Tunus’a kadar geri çekilmeye karar verir. Bu tavrı da eleştirilir.

Amerikalılar Tunus’a çıkınca karşılarında yine Rommel’i bulur. Tecrübesiz yeni düşmanlarına karşı başlarda başarılar kazanan Rommel kafasındaki planlara karşı çıkılınca istediği sonucu elde edemez. Mart 1943 de Afrika’dan ayrılır ve bir daha da geri dönmez. 13 Mayısta da tüm Afrika güçleri teslim olur.
Rommel Afrika seferinden sonra İtalya’ya gider. Müttefiklerin İtalya’yı işgaline karşı planlara dâhil olur. Mussolini’nin tutuklanmasının ardından Almanların İtalya’yı işgal harekâtlarında görev alır.

Kasım 1943’te Batı savunmasında görevlendirilir. Beklenen çıkarmaya karşı hazırlıklar ve yoğun teftişlerle uğraşır. Rommel büyük bir titizlik ve ustalıkla hazırladığı geniş ölçekli uygulamalar öngörse de planlarının çoğu yerine getirilmez. Çıkarma öncesinde zırhlıları sahile yakın olacak şekilde komutası altına almak ister. Sahilden uzak güçlerin zamanında yetişemeyeceğini ve köprübaşı ele geçiren düşmanın bir daha durdurulamayacağını düşünür ki bunda da haklıdır. Hitler’e planlarını kabul ettirmeye çalışır.

Müttefikler Rommel’in tahmin ettiği bölge yerine Normandiya’ya çıkar. Rommel üst komutanlığa sunduğu ayrıntılı raporla durumun ümitsizliğini açıklar. Düşman hava gücü bir günde 27 bin sorti gibi ezici bir güçle saldırmaktadır.

Alman güçleri şiddetle dirense de her yönden büyük baskı altında kalır. 16 temmuzda Rommel mücadelenin sona yaklaştığını bildirir. Ertesi gün aracı ile giderken hava saldırısına maruz kalır ve ciddi şekilde yaralanır. 18 Temmuzdaki İngiliz saldırısı öncesinde yaptığı hazırlıklar ona savaştaki son zaferini getirir. 20 Temmuzda Hitler’e darbe girişimi olur ve büyük ölçekli bir tutuklama dalgası yaşanır. Şüpheli durumundaki Rommel iyileşse de tecrit edilir ve 14 Ekim de intihar etmek zorunda bırakılır.

Kitapta gerilim ve aksiyonun eksik olmadığı söylenebilir. Bununla birlikte Rommel’in eğitimci perspektifle aktardığı taktik ve stratejik düşünceler savaşın heyecanı arasında olaylara daha geniş bir bakış açısı sunarak Rommel ve düşmanlarının başarı ya da başarısızlıklarının sebebi hakkında bir kavrayış sağlar. Örneğin, Rommel önceki dünya savaşının deneyimlerini geçersiz kılan yeni bir dönemin başladığını ve bu dönemin anahtarının hareketli savaş olduğunu sıklıkla ifade eder. Rommel’e göre hareketli savaşta vazgeçilmez unsur insan değil malzemedir. Çünkü hareketli savaşta en iyi asker bile teçhizatsız kaldığında yok olmuş demektir. Düşmanın zırhlıları yok edilirse ağır zayiat vermeden düşmanı çaresiz bırakmak mümkündür. Araçlar yok edilmese bile ikmal hatlarının kesilmesi araçların etkisini ortadan kaldıracaktır. Rommel, statik savaşın hedefi düşman askerlerini yok etmek iken hareketli savaşın hedefi düşman teçizatını yok etmek olduğunu belirtir. Statik savaşta asker hareketli savaşta ise zırhlılar önemlidir ve statik savaşta zayiat çok daha büyüktür. Bu gibi düşünceler, savaş boyunca aldatmacaları çok etkili bir şekilde kullanan Rommel’in hareketli savaştaki ustalığının altında yatan temeli ortaya çıkarır. Kariyerine piyade olarak başlayan Rommel hareketli savaşın önemini ve inceliğini çabuk kavramış ve kariyerini bu yönde geliştirmiştir. Rommel’in özellikle çöl savaşı ve Batı savunmasına dair hazırladığı eğitim notları onun üstün kavrayış ve titizliğini açıkça gösterir.

Rommel düşmanlarını da sürekli analiz eder ve görüşlerini aktarır. İngilizleri hiçbir zaman küçümsemez hatta düşman komutanlarını çoğu zaman över ve mağlubiyetlerinin sebepleri üzerinde durur. Rommel’e göre İngilizler öncelikle hareketli savaşa ayak uyduramadıkları için mağlup olmakta ve savaşı hala önceki dünya savaşının tecrübeleriyle görmektedirler. Komutan ve astlarının insiyatif almasına verilen önem, zaferin ivmesinin sürdürülmesi ile birlikte Rommel’in stratejisinin temel prensiplerini oluşturur. Örneğin Auchinleck’i çok iyi bir komutan olarak görse de insiyatif almak yerine kumandayı astlarına teslim etmesi açısından eleştirir. Montgomery’nin ihtiyatlılığını abartılı ve mantıksız bulur. Ancak tartışmasız üstünlükte bir güç ve sıkı bir disiplinle uyguladığı “garanti zaferlere oynama” taktiğine karşı çaresizliğinin de farkındadır.

Pimlott, Rommel’in askeri başarılarını överken, derin görüş ayrılıklarına rağmen Nazilerle ilişkisini kınar. Rommel’in Nazi liderliği hakkındaki eleştirilerinin politik değil stratejik olduğunu ve siyasi görüşlerinin belirsiz olduğunu ifade eder. Ahlaksız bir dava için savaştığını ve temiz bir savaşın tarafı olmadığını belirtir. Bu sebeple de Nazi davasını desteklemenin sorumluluğunun bir kısmını üstlenmesi gerektiğini düşünür.

Kitapla ilgili eleştirilebilecek en önemli husus metnin akışının sıklıkla bozulması ve tarihlerin, anlatıcıların ve olayların sürekli bir karmaşa halinde sunulması olarak ifade edilebilir. Rommel’in günlük notları, eğitim yazıları ve eşine mektuplarının iç içe girmesi, Rommel’in sözleri ve yazarın bunlara eklediklerinin nerede başlayıp nerede bittiğinin sıklıkla kestirilememesi, tarihlerin sürekli bir ileri bir geri gitmesi, çerçeve içinde anlatılan kısımlar, genelleme kısımları ve belirgin olaylara dair kısımlar sürekli bir döngü oluşturarak okuru zorlayacak bir halde görülür. Bu duruma yer isimleri konusundaki muazzam karmaşayı da eklemek gerekir. Bingazi ve Sirenayka ayrımında olduğu gibi adlandırılan bölgenin ne kadarlık bir alanı ve tam olarak nereyi kast ettiği ve farklı yerlerin aralarındaki mesafeleri anlamak da oldukça güçtür. Bununla ilişkili olarak kitabın en büyük eksikliklerinden birinin de haritaların şaşılacak ölçüde az, basit ve ayrıntısız olmasıdır. Öte yandan fotoğrafların sayısı ve niteliği tatmin edici görülür.

Kitap, karmaşık ve bazen muğlak görünen olay örgüsüne rağmen Rommel’i ilk elden tanımak açısından önemli bir çalışma olarak değerlendirilebilir. Pimlott, Rommel’in kendi sözleri aracılığı ile düşüncelerinin en saf halini gözler önüne sererken, olayların daha sonraki gelişimi, Rommel’in tartışmalı kararları ve çevresindekilerin bunlara verdikleri tepkilere dair yorumlarını ekleyerek daha geniş bir bakış açısı sunar. Öte yandan Rommel’in mektupları yalnızca öğretileri, düşünceleri, tecrübeleri ve tarihsel notlarını değil kişiliğini ve duygularını da daha yakından görme şansı sağlar. Böylece çöl tilkisinin zorlandığını, yıprandığını, kuşkuya düşüp bocaladığını, yanıldığını, öfkelenip kontrolünü kaybettiğini, ümitsizliğe kapıldığını sonuçta ama mücadeleyi hiç bırakmadığını görürüz. Kimsenin onaylamayacağı kadar cüretkâr ve tehlikeli kararlar almaktan sakınmadığına ve bazen mantığı zorlayacak ölçüde iyimser olduğuna şahit oluruz. Bu sayede, neredeyse bir süper kahraman olarak görülen Rommel ile ilgili gerçekleri daha rasyonel ve insani bir zeminde değerlendirme fırsatı da elde ederiz. Kitabı salt olaylara dayalı tarih anlatılarından değerli kılan ve daha nitelikli bir konuma yükseltenin de özellikle bu yönü olduğunu belirtmek gerekir.

Başarılı çevirisi ve açıklayıcı dipnotları ile Rommel hakkındaki muhtemelen en iyi Türkçe kaynak olduğunu düşündüğüm eseri, 2. Dünya savaşı ve özellikle Rommel meraklılarına öneririm. Keyifli okumalar.
William Gibson’un, yazıldığı zaman (1984) düşünüldüğünde insanı şaşkınlığa uğratan vizyonu ile kendinden sıklıkla söz ettiren kitabı neuromancer (ya da kitaptaki çevirisiyle nöromansçı) siberpunk akımı ile özdeşleştirilmiş dikkat çekici bir yapıt. Bu etiketten de anlaşılabileceği üzere odağına siber dünyayı alan kitap; insan yaşamının ve hatta bedeninin bilgisayarlar ve yapay zekâ ile bütünleşmesi, siber dünyanın öngörülemezliği ve sınır tanımazlığına dair kehanetleri ile gördüğü saygıyı kuşkusuz hak ediyor. Henüz internetin ortada olmadığı ve bilgisayarların sıradan insanın kişisel kullanımına girmediği bir çağda internet ve yapay zekânın geleceğine dair öngörüleri ile şaşırtıcı olduğu kadar, bilimkurguda kendine özgü bir alan açmasıyla da ilginç Neuromancer. Kuşkusuz giderek makineleşen insan ve yapay zekâ bilimkurgu dünyası için yeni temalar sayılmaz ve Asimov ve Heinlein gibi çeşitli yazarlar tarafından çeşitli şekillerde üzerinde durulmuş konular. O halde kitabı sıra dışı kılan ve hak ettiği üne kavuşturan şeylerin neler olduğunu sorabiliriz. Bunun için hikâyeye geçmeden de bir miktar bilgi vermek gerekiyor.

Öncelikle kitabın yarattığı matris (siber uzay) dünyası ve insanın sanal dünyaya entegre olması fikrinden bahsedebiliriz. Evet, kitap matrix filminden on beş yıl kadar önce bu filmdeki bazı fikirlerin çekirdeğini ortaya atmış ve büyük olasılıkla filme de etki etmiş. Kısaca; bağlanarak duyularımızla algılayabileceğimiz bir sanal dünya söz konusu. Elbette durum filmdekinden biraz daha farklı ve bu sanal dünya insanların içinde yaşamasından çok ticari faaliyet amaçlı yapılmış, bir çeşit grafik ara yüzlü internet sistemi; her şeyin bağlı olduğu bir ağ. İnternetten farkı içine ekran yerine duyu organları ile girilebilmesi. İkinci olarak; yine yazıldığı tarih açısından sıra dışılığı ile göze çarpan birkaç fikre özellikle vurgu yapmak gerekir. Bunlar; insan bilincinin tamamen bilgisayar ortamına aktarılabilmesi; insanların beyin implantları aracılığı ile yapay zeka tarafından yönlendirilebilmesi ve başka bir insana bağlanabilmemiz (onun gibi görüp hissetmemiz) olarak ifade edilebilir. Bilinç aktarımı, bir insanı tanımlayan tüm özelliklerin bilgisayar ortamında simüle edilebilmesi anlamına geliyor. Tüm becerileri, zayıflıkları iyi ve kötü yanlarıyla insanı “ben” yapan şey beyinde kodlanmış bilgiler ise bunların bilgisayara aktarılması ve orada tekrar hayata kavuşabilmesi neden mümkün olmasın diye soruyor Gibson. Tabi, aynı nedenlerle insan beyninin yapay zekâyla kontrolü de mümkün oluyor (yapay zekâ için bile zor bir iş olsa da). Yine yaşayan birisinin bedenine girip onunla aynı anda aynı hisleri yaşamak da çipler ve iletişimin halledemeyeceği bir şey değil.

Kitabın gelecek vizyonu burada bitmiyor; İnsan vücudunun modifikasyonu; organların mekanik organlarla değiştirilmesi-geliştirilmesi, yaşlanmanın durdurulması, vücuda takılan implantlar sayesinde ekstra özellikler (parmaklara bıçak takabilme, görüş kabiliyetini arttırma vb.) kazanma, sinir sisteminin modifikasyonu (daha hızlı tepki verme, iş yapabilme becerisini arttırma vb) gibi olaylar (Örneğin terminatörün görüşü gibi bir ekran) geleceğin siber dünyasına dair bir tablo çiziyor. Dahası kriyojeni yani insan dondurmanın ilginç sonuçları ile karşılaşıyor ve yapay zekânın “sınırsızlığına sınır çizmek” için kurulu bir polis birimi olan “Turing” ile karşılaşıyoruz.

Tüm bu fikirlerin bazıları; istediğimiz yere götürebildiğimiz iletişim araçları ile tüm dünya ile bağlantı kurabilen ve bilinçleri evlerindeki film platformları tarafından bilimkurgu-aksiyon filmleri ile tekrar tekrar doldurulan bizler için çok sıra dışı olmayabilir. Ancak 1984’ün dünyasında bunların ne kadar uzakta olduğunu düşünerek Gibson’un öncülüğünü anlayabiliriz. Kaldı ki Gibson’un fikirleri günümüz açısından bile ilginç ve yaratıcı.

Kitabın yarattığı ve adına siberpunk dünyası dediğimiz şey işte tüm bu teknoloji, implant, sanal bağlantı, yazılım, modifikasyon, yapay zeka, hologramlar, teknolojik korsanlık, hırsızlık, virüsler, bilinç nakli, uyuşturucular, Ninjalar, yakuzalar, arka sokaklar, suç, kara para, teröristler, eğlence, ticaret, uzayda yaşam, büyük şirketler ve uluslararası güç mücadelelerinin bileşiminde oluşan bir kaos. Şimdi bu kaostan nasıl bir öykü çıktığına bakabiliriz (bilgi kısmı).

Gökyüzü karlı ekran grisi ve bladerunner (1982) filminden çıkmış bir sahneyi andırır Çiba kentinde başlayan öykümüz, hackerların siber dünyadaki karşılığı olan konsol kovboyluğu (beyni ile bağlantı yapan) yapan Case’in başına gelenler çerçevesinde ilerler. Case Siber dünyada korsanlık yaparak adından bahsettirmişse de açgözlülüğü yüzünden sinir hasarına uğratılmış ve bu sebeple yetilerini kaybetmiş eski bir kovboydur. Geçinmek için cinayet dâhil her işi yapmakta ve giderek tükendiğini hissederek birinin kendisini ortadan kaldırmasını ummaktadır. Sevgilisi Linda ile tabut denilen daracık odalı otellerde, arka sokaklarda ve uyuşturucu çemberinde geçen sefil bir hayat sürmektedirler. Bir gün peşine düşen bir fedai olan Molly onu patronu Armitage ile görüşmeye zorlar. Armitage, Case’e onarılmaz kabul edilen sinir hasarını onarma (ve eski işine geri dönebilme) karşılığında bir iş teklif eder. İşi açıklamasa da bu gökten gelmiş bir mucize gibi teklif Case için bulunmaz nimettir. Böylece tedavi için ameliyatı kabul eder. Gelecekte kara klinik denilen yasal olmayan modifikasyon ve tedavi ameliyatları için merkezler bulunmaktadır. Ameliyat Case’i eski haline getirse de Armitage’ın ona bir sürprizi olacaktır. Öte yandan Molly de aslında Armitage’a şüphe ile yaklaşmaktadır ve Case ile giderek yakınlaşırlar. Armitage’ın kimliğini araştırırlar ve yaralanmış eski bir asker olduğunu öğrenirler. Yine de o hikâye çeşitli sürprizlere gebedir.

Patronları esas hedefini açıklanmaz. İlk işleri bir “inşa” çalmaktır. İnşa, bir insanın bilgisayar dünyasına aktarılmış halidir ve çalacakları inşa, Case’in ölmüş arkadaşı Düzçizgi dixie’ye aittir. Bu işte radikal bir gruptan yardım alırlar. Bu sırada kendisine kışdilsizi diyen birinden mesaj alırlar. Kışdilsizi bir AI yani yapay zekâdır ve sahipleri yörüngedeki şehirde (serbestaraf) yaşayan çok zengin bir şirket olan T-A’nın malıdır.

Kitabın bu noktasında bizim için şaşırtıcı sayılabilecek bir sürprizle karşılaşırız ve siberpunkla özleşmiş öykümüzde geleceğin dünyasında karşımıza neler çıkacağını beklerken bir anda İstanbul’da dolaşmaya başlarız. Kahramanlarımız sonraki görevleri için Beyoğlu'nda gezer, kapalı çarşı, mısır çarşısı, tünel Topkapı derken tuborgları bile gördükleri kısa bir İstanbul turu yaparlar. İstanbul’a hologramlar ile karşısındakinin gözünde istediği sahneyi yaratabilen tekinsiz bir kişi olan Rivieara için gelmişlerdir. Bir Ermeni olan terzibaşçıyan sayesinde ona ulaşırlar.

Operasyonun son halkası, yörünge şehri olan Serbestaraftadır. T-A şirketinin ve yörüngedeki şehrin sahibi olan, kendi içinde üreyen, dondurucuya yatan, dışa kapalı tuhaf bir aile, onların gizemli konakları ve sahibi oldukları yapay zekâlar ile ilgili planları beklediklerinden farklı gelişecektir. Öykü sona yaklaştıkça Armitage’ın şaşırtıcı öyküsü, Molly’nin geçmişi, kışdilsizinin gizeminin arkasında yatanlar ve sona kadar adını bile duymadığımız nöromansçının öyküdeki yeri de anlaşılmaya başlanacaktır.

Neuromancer, ilginç konusu ve geniş vizyonu ile etkileyici bir yapıt olarak görülmekle birlikte bunları sunuş tarzı açısından eleştirilebilir görülür. Metin, yazarın yarattığı terimlerin altını doldurmak, matrisin grafik halini gözümüzde canlandırmak ve öyküdeki muğlak kısımları anlamaya çalışmak açısından yer yer zorlayıcıdır. Olaylar arasındaki ilişkiler çok sıkı kurulmadığından, bazı şeyleri hatırlamak için geriye dönmek de gerekebilir. Sürükleyiciliği sona doğru artsa da genel olarak temposu yavaştır. Öte yandan Gibson’un önsözde de belirttiği üzere bu kadar vizyon sahibi bir eserde halen ankesörlü telefonlar ve kablolu bağlantılar ve eski teknolojiye özgü öğeler görmek de biraz uygunsuz kalır. Her şeye rağmen yalnızca İngilizce baskısı dünyada bir milyon satmış olan ve birçok dile çevrilmiş eser, öncüsü olduğu akımın takipçileri arasındaki “kutsal” yerini günümüzde de muhafaza etmekte ve okuyucusuna alışılmadık bir deneyim sunmaktadır. Bilimkurguya siber dünya cephesinden bakmak isteyenler, etkileri ve esinleri günümüzde de varlığını sürdüren yapıtın önemini takdir edecektir. Keyifli okumalar.
Bilim kurgunun “üç büyük isminden biri” olarak anılan Heinlein’ın muhtemelen en bilinen eseri olan Yıldız Gemisi Askerleri aynı zamanda “askeri bilim kurgunun” da mihenk taşlarından biri. Eseri yazıldığı zamana göre ilginç kılan, yazarın yarattığı evreni ve olayları özünde bir askerlik öyküsü içinde aktarması kuşkusuz. Geleceğin evreni; insan yaşamındaki sosyal, siyasal, ekonomik değişiklikler, farklı dünyalar, uzaylı varlıklar ve geleceğin insanının amaçları, bir askerin gözünden, askeri bakış açısıyla aktarılıyor; doğru, yanlış kavramları ve ahlaki tanımlamalar bu çerçeveden sunuluyor. Böylelikle, kendisi de vaktiyle orduda görev yapmış olan Heinlein’ın askeri yaşamın “erdemleri” konusundaki düşüncelerini de yakından görme fırsatı buluyoruz. Heinlein, tıpkı bir tartışma programında sırayla söz alan konuşmacılardan sonra sıranın emekli bir askere geldiği anda deneyimlediğimize benzer bir deneyim yaşatıyor. Böyle bir programda öncelikle “sivil” görüşün çeşitli renklerini duyar sonrasında ise daha kendine özgü bir askeri yorum görürüz. İşte, Heinlein da öyküde öncelikle sivil yaşam ve “liberal” düşünceye dair bir tablo çizerken sonrasında sözü askerlere bırakıyor. Bunu da askerliğe adım atan bir gencin hayat felsefesinin yıllar içindeki dönüşümünü deneyimleyerek görüyoruz. Burada bir parantez açarak yazarın bazen muhafazakârlıkla etiketlendiğini belirtmekte de fayda var.

Her ne kadar olaylar bilimkurgu perspektifinde ele alınsa da aslında bilim kurgunun daha çok yazarın fikirlerinin sunumu açısından bir fon oluşturduğu düşünülebilir. Öyle ki, bilim kurgu unsurlarını tamamen çıkartıp bir ikinci dünya savaşı öyküsü haline getirsek bile öykünün sahip olduğu birçok fikri muhafaza edeceğini söyleyebiliriz. Heinlein, öyküsünü günümüz dünyasının gelecekteki çöküşünün ardından kurulan bir yenidünya düzeni içinde sahnelemiş. Bu sebeple aslında, kısaca “özgürlük, eşitlik ve demokrasi” ile tanımlanabilecek çağımız “erdemlerinin” bir noktada insanlığın felaketine sebep olacağı ve mevcut düzenin taşıyamadığı sistemin yerini farklı ahlaki tanımlarla kurulan yenisine bırakacağı öngörüsü işlenmekte.

Kitabın yarattığı yenidünya düzeninde vatandaşlık ve oy hakkı yalnızca “hak edenlere” verilmiş. Sıradan insanın oy hakkına ulaşmak için en kısa yolu ise gönüllü askeri hizmeti. Her ne kadar refah içinde yaşamak için mutlaka vatandaş olmak gerekmese de vatandaşlık bir çeşit statü durumunda. Aslında daha çok bir etiket gibi. Ancak askerler “diğerlerini”, başkalarının fedakârlıkları ve çabalarıyla ayakta duran sistem sayesinde rahat bir yaşam süren, amaçsız, erdemsiz ve yararsız birer fani gibi görüyor. Bu yönüyle Heinlein yalnızca geçmiş dünyanın liberal görüşünün çöküşünü anlatmakla kalmayıp, geleceğin dünyasında da asker olanlar ve olmayanlar arasında bir sınır çizmiş.

Bu noktada kısmen spoiler da verecek şekilde konuya geçebiliriz; Hikâyemiz aniden içine daldığımız bir savaş sahnesi ile başlar. Farklı bir gezegende değişik yaratıklara karşı verilen, üst düzey bir askeri teknolojinin (uçabilen zırh takımları, çok çeşitli görüş, haberleşme ve ulaşım araçları, mini atom bombalarını içeren muazzam atış gücü vb.) kullanıldığı bir aksiyon sahnesine dahil oluruz. Profesyonel asker olan kahramanımız bize neredeyse sıradan haline gelmiş bir gününü yaşatır; aksiyon, şiddet, beklenmedik yaratıklar, kayıplar, korkular, hizmet bilinci. Aynı zamanda geleceğin dünyasında milletlerin içiçe girdiğini ve yeni bir düzen oluşturduğunu da görürüz (örneğin müfreze çavuşları Celal, bir Finlandiya Türk’üdür). Gezegenlerin yörüngesinden hareket eden gemilerden özel kapsüllerle yüzeye fırlatılan askerler, rutin haline gelen kazalar yüzünden sağ salim inip inemeyeceklerini bile bilmeden, yabancısı oldukları bir gezegene (ve belki de tuzaklara) atlamaktadırlar. Amacını ve hedeflerini henüz bilemediğimiz bu aksiyonun ardından kahramanımız johnnie’nin bu işe nasıl bulaştığını öğreniriz.

Babası ticaretle uğraşan johnnie, aile şirketindeki garanti ve rahat bir hayat yerine askerliğe gönüllü olmaya karar verir. Bu durum aslında önceden planlamadığı ve okul arkadaşlarına mahcup olmamak için içine sürüklendiği bir durumdur ve babasının beklentilerine tamamen karşıdır. Ne istediğini ve kendisini nelerin beklediğini bilmeyen kahramanımız, asker olmayı kafasına koymuş (ve sivil hayatta başka çaresi de olmayan) arkadaşıyla askerlik şubesine gider. Buradaki görevliler bilinçsiz gençleri askere almaya o kadar da gönüllü değillerdir ve bu işten vazgeçmelerini öğütlerler; bu, öyle herkese göre bir iş değildir. Buradan itibaren kahramanımızın askerlik hayatı başlar ve kitabın ortalarında kadar askerlik eğitimini deneyimleriz.

Askerlik mantığının ve amaçlarının sorgulamasını içeren bu bölümler aynı zamanda yavaş yavaş geleceğin kanunlarını tanımamıza da yol açar. Öykü ilerledikçe sistemi daha etraflıca tanırız. Bahanesi “özgürlük ve haklar” olan eski sistem insanlığın çöküşüne yol açmıştır. Suçluları hiçbir şekilde topluma kazandırmayan ve aslında “onları daha büyük suçlular haline getirmekten başka bir işe yaramayan” ceza sistemi değişmiş, kırbaçlanma gibi radikal cezalar getirilmiştir. Okullarda zorunlu tutulan ve eski askerler tarafından verilen “tarih ve ahlak felsefesi” dersiyle gençlere yeni düzenin temelleri ve eski inanışların “yanlışlığı” öğretilmeye başlamıştır. Kitaptaki fikirlerin özünü, johnnie’nin askerliğinden başlayarak kitap boyunca sürekli olarak geçmişi hatırladığı sahneler içinde öğretmenin bu dersteki konuşmalarında görürüz. Heinlein’ın fikirlerine katılıp katılmamak bir yana, çağımız sistemi üzerine çözümlemelerinin yüzeysel olmadığını belirtmek gerekir. Örneğin gelecekteki “oy hakkı” konusunda şunlar ifade edilir; “Otuz yaşındaki bir şapşalın oyunu on beş yaşındaki bir dâhiden nasıl daha akıllıca kullanabileceğini hiçbir zaman anlayamadım…ama çağ “sıradan insanın ilahi hakkının” çağıydı. Aman boşverin bunları, onlar aptallıklarının bedelini ödedi”.

Tam bir full metal jacket tadındaki eğitim süreci, çoğu kişinin bırakmak zorunda kaldığı zorlu süreçleri ve sert disiplini içerir. Kitabın tamamında burada gördüğümüz tatbikatların gerçeğini yaşar ve tekrar tekrar askerlik yaşamını deneyimleriz. Askerlik yalnızca acemi eğitimini tamamlamak açısından değil vatandaşlık hakkı için sonrasındaki zorunlu hizmeti sağ bitirebilmek açısından da tehlikeli bir iştir. Ayrıca askerler her zaman beceriksizlik veya sağlık sebeplerinden atılmakla yüz yüzedir. Kitabın başındaki fragmanda da hissettiğimiz üzerine askeri yaşam, tatbikat ve çarpışmalardan oluşan bu hava kitaba hâkim olan atmosferdir. Acemi eğitimini başka bir eğitim, bir savaşı başkası izler.

Sistem sorgulaması haricinde, kitabı bilim kurgu dünyası açısından ilginç kılanın, uzaylılarla savaş ve yaratıklara dair tasvirler olduğu söylenebilir. “Böcek” olarak tanımlanan ve bir çeşit örümceğe benzer uzaylılar öyküdeki asıl düşmanımızdır. Böcekler; asker, işçi ve kraliçe gibi sınıfları açısından bir arı kolonisine benzer şekilde gruplanan uzaylı türünü ifade eder. Kraliçeler ya da başka bir ifade ile “beyinler” dışındaki guruplar neredeyse kendi iradeleri olmayan robotlardır. Bu alt türler aynı zamanda bir komün yaşamını ve toplum için bireysellikten feragat etmenin önemini de temsil ettiğinden böcek tasvirlerinin kendi içinde de bir mesaj taşıdığı düşünülebilir; “kendisinden istenileni sorgulamadan topluluk için kendini feda etmeye hazır bireylerden kurulu bir toplum kolay yenilmez”. Bu toplum yapıları onları insanlar karşısında son derece güçlü bir rakip haline getirmiştir. Her ne kadar yer altında yaşasalar da başka gezegenleri işgal edip dünyaya saldıracak kadar büyük bir tehdittirler. Türleri için son güçlerine kadar savaşan askerler ve nerede oldukları bilinmeyen “beyinler”; böyle bir ırka karşı nasıl savaşılacağı sorusu da ilginçtir. Kitabın sonlarına doğru böcek savaşının gerilimi giderek artar ve sürükleyiciliği ve aksiyon dozu yüksek bir finale gidilir. Bir çeşit aliens (1986) kurgusu görürüz. Kitapta “böcekler” dışında da uzaylılardan bahsedilir, onlarla da savaş ve barış söz konusudur. Heinlein, kendi ayakları üzerinde durabilen bir sistem yaratılmasına rağmen insanlığa yönelik tehditlerin hiçbir zaman sona ermediği ve felaketlerin her zaman kapımızda olduğu mesajını verir. Kriz anında toplum daha da askerleşecek ve sivil düşünce bir kez daha sorgulanacaktır.

Yıldız Gemisi Askerleri, çoğu zaman çok tanıdık gelse de genelde ilgi çekici bir askerlik öyküsü ve dozajı düşük bir bilim kurgu yapıtı olarak ifade edilebilir. Kitabın en eleştirilebilir kısmı elbette militarist sisteme dair övgüsü. Bununla birlikte sıcak ve soğuk savaşların etkilerinin halen yoğun bir şekilde hissedildiği 1959 yılında yayımlandığı düşünülecek olursa militarist karakterinin eleştirilebilir olmakla birlikte çok da şaşırtıcı olmadığını düşünebiliriz. Bu yönüyle karakteri aslında distopya sonrası bir düzen arayışı gibidir. Yine de geleceğe dair bir kurguda 20. Yüzyılın militarist iklimini görmek pek de keyifli sayılmaz. İnsanlığın gelecekte de aynı sorunlarla boğuşacağını ve insani değerlerin yerinde sayacağını düşünmek çekici değil. Heinlein için ise militarizm bir ilaç; geçmişin çözülemeyen sorunlarına bir çaredir; katılması güç bir görüş.

Kitabın yayımlandığı tarih açısından önemi, bilimkurgu dünyasına askerliği getirerek yeni bir akım başlatması şüphesiz. Bu akım bilimkurgu edebiyatında ve özellikle sinemada kendine özgü bir tür haline gelmiş ve günümüzde de popülerliğini yitirmemiş durumda (Joe Haldeman, Bitmeyen Savaş ve John Scalzi, Yaşlı Adamın Savaşı gibi). Kitabı okurken tasvir edilen sahnelerin günümüz bilimkurgu veya uzay-aksiyon filmlerine ne kadar benzediğine şaşırmamak da elde değil. Bu yönüyle adeta bir devam filmini izler gibiyiz. Ancak bunun sebebi Heinlein’ın yolundan giden çok yapım olması elbette.

Kitapta havada kalmış önemli bir konu örümceğe benzer ve en az insan kadar zeki böceklerin nasıl olup da başka dünyaları istila edebilecek bir teknoloji yaratmış oldukları. Yer altında yaşayan ve çoğunlukla içgüdüleri ile yaşayan bu türün böyle bir şey yapabileceğine inanmak oldukça güç. Burada olduğu gibi kitabın bilimkurgu çerçevesi açısından çeşitli boşluklar içerdiğini söyleyebiliriz.

Son olarak belki de filme çekilmesi sebebiyle (Starship Troopers-1997), Heinlein’ın en popüler eseri durumundaki Yıldız Gemisi Askerlerinin bilimkurgu yaratıcılığı açısından Ay zalim Bir Dünyadır’ın epey gerisinde kaldığını belirtmek gerekir. Bu sebeple beklentimin biraz altında kaldığını söyleyebilirim. Her şeye rağmen bilimkurgunun kült isimleri arasında yer alan Heinlein’ın yeni bir türe kapı aralayan Yıldız Gemisi Askerleri harcanan vakte değer. Keyifli okumalar.
Kitap, Edgar Allan Poe’nun sefalet ve mücadele içinde geçen yaşamı ve edebiyatçı kimliğini yaratma uğruna verdiği büyük çabayı birlikte işliyor. Arkadaşları ve sevgilileri ile karmaşık ilişkileri, alkol sorunu, eşinin hastalığı ve ailevi kökeni gibi yaşamına dair olaylar ile eserlerini yazdığı sıradaki durumu, öykülerinin açık ya da örtük anlamları, dışa vurdukları, tarz arayışları, edebiyatın doğası hakkındaki düşünceleri, okur ve editörlerden aldığı tepkiler, eserlerinin konuları ve yüzeysel teknik analizi eş zamanlı olarak ele alınıyor. Ağırlıklı olarak Poe’nun ıstırap dolu yaşamı ve insan ilişkilerinde yaşadığı güçlükleri görüyoruz. Edebiyat sevgisi uğruna türlü fedakârlıklar yapan Poe, karşılığında yarı aç yarı tok fakir bir yaşam, hor görülme ve dışlanma ile karşılaşıyor. Zekâsı ve yeteneği ile dikkat çekse de fakirliği ile elitlerin kendisine yönelik küçümseyen bakışlarının hedefi oluyor. Uslanmaz sivri dili ve eleştirilerinde politik davranmamakta direnişi iş fırsatlarına ulaşmasını ve övgü almasını güçleştiriyor. Alkole olan bağımlılığı ve bu yüzden kendini kaybetmesi de çekilmez görünen hayatını iyice cehenneme çevirip yakın çevresi için de zor bir yaşam yaratıyor. Bu yönüyle kitap baştan sona büyük bir adamın dramı olarak kabul edilebilir. Böylesine bir dehanın maddi imkânsızlık, şüphe, üzüntü, çekişme ve kavgayla geçen kısacık ömrü okurun ağzında acı bir tat bırakacak nitelikte. Öte yandan her şeye rağmen edebiyat yeteneğine olan sarsılmaz inancı, en zor koşullarda dahi ilkelerinden taviz vermeyişi, yaratıcılığı ve çalışkanlığı da okurda hayranlık da yaratacak güçte.

Yazar, Poe’nun eserlerini incelerken zamanın edebiyat anlayışını ve dehasıyla kendinden sonraki edebiyat dünyasına etkisini de aktarıyor. Eserler, temaların benzerliği ve Poe’nun belirli fikirlerine uygunluğuna göre birlikte incelenirken kronolojik olarak da sıralanmış. Özellikle ünlü hikâyeleri başta olmak üzere birçok öyküsü tanıtılmış. Görece önemine göre bazıları daha ayrıntılı olarak ele alınan öykülerle Poe’nun yazarlık deneyimi ve düşüncelerindeki evrim de ortaya konulmuş. Örneğin edebiyatın ikincil bir amaç (eğitsel vb.) taşımaması ve yalnızca zihinsel deneyimi hedeflemesine dair düşünce ile Poe’nun eserleri ile hedeflediği şeyin bir zihinsel yolculuk olduğu sıklıkla vurgulanmış. Bulmaca çözme becerisi ile Altın Böcek öyküsü arasındaki ilişki gibi kişilik özelliklerinin eserlerine nasıl yansıdığı da değerlendirilmiş. Bununla birlikte yalnızca kendi zamanda değil günümüzde de yaygın olarak görülen bir yanlış değerlendirme ile Poe’nun kişiliğini eserleri ile bir tutmanın neden yanlış olduğuna da dikkat çekilmiş. Poe her zaman eserlerindeki hastalıklı ya da sorunlu ruh halleri, hüzün, tuhaflıklar ve dehşet ile anılsa da okura şaşırtıcı gelecek şekilde kişiliğinin kahramanlarınınkinden farklı olduğu ifade edilmiş. Spordaki başarılı profili, askeri hayatı, meydan okumaya asla kayıtsız kalamayışı ve çoğu durumu bir meydan okuma gibi görmesi gibi ilginç detaylar kişiliğinin sanıldığından çok daha farklı olduğunu gösteriyor bize. Poe’nun edebiyat teorisinin sanat dünyasında resimden günümüz sinemasına kadar uzanan etkileri de hikâyelerinin analizi çerçevesinde tartışılmış. Hikâyelerin film uyarlamalarından da bahsedilmiş. Edebiyat ve diğer sanatlarda, polisiye, gizem ve bilimkurgu türlerinin tohumlarının Poe ile nasıl atıldığını bu kısımlarda özetleniyor. Poe yalnızca “kaçış edebiyatı” açısından değil bütünsel bir edebiyat anlayışı bakımından da önemli bir figür olarak öne çıkıyor. Şair olarak yetenekleri ve bu türe hevesi finansal zorunlulukları tarafından gölgeye itilse de şiir anlayışından da ayrıca bahsedilmiş. Bazen absürtlüğe varan hiciv yazılarının ardında da çoğu kez bir isyan görüyoruz.

Kitabın önemli bir kısmı Poe’nun editörler, dergiler, yayımcılar ve edebiyat çevreleriyle olan sorunlu ilişkisini aktarıyor. Amerika’yı adeta şehir şehir gezen Poe’nun bin bir titizlikle yarattığı ve tekrar tekrar düzenlediği eserlerini yayınlatma çabası, bu eserlerin edebi değerinden çok mali değeri ile ilgilenen ve zamanın düşüncesine uygun kolay satılır eserler peşinde olan editörler ile arasındaki sorunların temelini oluşturuyor. Bir yazar olarak her zaman editörlerin takdirini kazanamasa da eleştirmenliği ve dergi işlerindeki becerisi ile faydalı olabileceğini de gösteriyor Poe. Kitap boyunca sayısız dergi ve editör adı anılmış. Dergilerin birçoğuna eser gönderip bir kısmında da bizzat görev alan Poe dergi yöneticileri ile sonu hep kötü biten ilişkiler yaşıyor. Hep hayalini kurduğu kendine ait bir dergi kurma ideali de okurda heyecanlı bir bekleyiş haline geliyor. Zamanın yayımcılık dünyası kadar önde gelen yazarlar, editörler ve okurlarının profilini ve Poe’yu nasıl ve ne kadar değerlendirebildiklerini de görüyoruz.

Kitap küçük sayılabilecek boyutuna rağmen, Poe’nun yaşamı, kişiliği ve zamanının edebiyat dünyası hakkında genel anlamda bilgilendirici denilebilir. Hacmi ile Poe’nun eserlerini incelemek açısından oldukça yetersiz görünse de esasen biyografi odaklı kitabın bu zayıflığı makul görülebilir. Yazarın Poe’nun eserlerinin anlamına ilişkin düşünceleri kimi zaman aydınlatıcı görünse de kimi zaman zorlama çıkarımlara yaklaştığından kitabın özellikle eleştirilebilir kısımlarını oluşturmuş. Benzer şekilde yazarın Poe’nun hikâyeleri arasındaki ilişkilere dair yorumları ve çıkarımları da oldukça öznel kalmış. Poe’ya hayranlık duyan okurlar kadar, özellikle Amerikan edebiyatı olmak üzere edebiyat tarihi ve teorisine ilgi duyan okurlara da hitap edebilecek bir kitap. Kısa ve çileli bir yaşamdan çıkan büyük yaratıcılığın öyküsü okunmaya değer.
“Takıntı her insanın az çok deneyimlediği bir düşünce biçimi. Takıntıların rahatsız edici hale gelmesi ise onları nasıl algıladığımız ve nasıl karşılık verdiğimiz ile ilgili”. İşte bu fikir üzerine temellenmiş kitap her ne kadar Obsesif-Kompulsif bozukluklara yönelik bir bilişsel tedavi yöntemini ele alsa da aslında insan beyninin takıntılı düşünceye ilişkin yapısını anlamak açısından da bir kılavuz rolü üstleniyor. Hastalarına ilişkin hatırı sayılır deneyimlerini, takıntı ve bilişsel tedavi konusundaki araştırmaları ve farklı uzmanların düşüncelerini harmanlayan Purdon ve Clark, okura takıntılara karşı kendi başına uygulayabileceği çözümler öneriyor. Kitapta; takıntı ne zaman bir hastalık kabul edilebilir? Takıntı ile boğuşan insanlar nasıl tepki verir? Zorlantı, nötrleştirme ve kaçınma davranışları takıntıya nasıl etki eder? Takıntılar kontrol edilebilir mi?/ edilmeli mi? Zihinsel kontrol yanılgısı ve açmazı nedir? Takıntılar neden dirençlidir? Takıntılar ne zaman rahatsız edici olmaktan çıkar? Nihai şekilde kurtulmak mümkün müdür? Soruları yanıt buluyor. Takıntılar, istenmeyen ve ciddi ölçüde rahatsız edici düşünceler olarak ifade edilirken, kişinin hiç istemediği halde yapabileceğine veya yaptığına inandığı davranışlar veya aklında belirmesinden rahatsızlık duyduğu imgeler; din, ahlak, tiksinti, şiddet veya cinsellik gibi farklı takıntı türleri çerçevesinde ele alınıyor. Farklı davranış kalıplarına yol açan bu türlerin temelde aynı düşünce şeklinin çeşitleri olduğu kitabın temel kabulleri arasında. Yazarlara göre sıkıntı veren takıntılar insanın kişiliğine aykırı olan düşüncelerin belirmesi ve bunların yarattığı endişelerden kaynaklanıyor. Dindar bir kişi için ibadet sırasında akla gelen dine aykırı düşünceler, barışçıl bir kişi için saldırganlık düşünceleri, ahlaki değerleri yüksek bir kişi için ahlaka aykırı eylemler gibi kişinin düşünüyor olmaktan veya yapabileceği ihtimalinden rahatsızlık duyacağı imge ve olaylar rahatsızlığa ve sonuç olarak bu rahatsızlıklardan kurtulma arayışlarına yol açıyor. Rahatsızlıkların altında yatan temel sebebin takıntı konusundaki yanlış fikirler olduğu kitapta altı önemle çizilen bir konu. Takıntılardan rahatsız insanların diğer insanlardan farklı olduğu veya takıntıların önemsenmedikleri takdirde dramatik sonuçlara yol açacağı gibi yanlış inançların ve takıntıyla baş etmekte kullanılan zorlantı, kaçınma, nötrleştirme ve ritüelleşmiş davranışlar gibi stratejilerin aslında nasıl kötü sonuçlara yol açtığı açıklanıyor. Kısaca kitabın amacı öncelikle kişinin kendi ve takıntıları konusunda bilinç kazanmasını sağlamak, değerlendirmelerinin ve çıkardığı sonuçların yanlış olduğunu ve bunların nasıl rahatsızlığa sebebiyet verdiğini göstermek, sonrasında ise çeşitli uygulamalar ile yanlışlığın farkına varmasını sağlamak olarak ifade edilebilir. Kitabın sunduğu tedavi yöntemi takıntılarla yüzleşme üzerine kurulu. Takıntı ne kadar rahatsız edici olursa olsun kişi ondan kaçınmadan o deneyimi yaşamalı ve bu sayede her kaçınmanın sorunu nasıl büyüttüğünü görmeli diyor yazarlarımız. Bu sav, insanın düşünme şeklini ele alan deney ve örneklerle de desteklenmiş. “Bir şeyi düşünmemek için ne kadar uğraşırsanız o şey kafanızda o kadar büyük bir yer bırakır ve bir şeyi düşünüp düşünmemek aslında insanın tercihi değildir. Tercih olan, düşünceleri nasıl yorumladığımızdır. Aynı olay bir kişide rahatsızlık yaratmazken diğerinde yaratıyorsa bunun sebebi rahatsız kişinin diğerlerinin kafalarında yer tutmayan düşünceleri beyinlerine nasıl kazıdığıdır. Aslında herkeste ortaya çıkan istenmeyen düşünceler istenmeyen durumlara sebebiyet vermediği gibi bunları istemsizce düşünüyor olmak da kişinin kontrolü kaybetmesi anlamına gelmez. Zihnimiz her zaman istediğimiz şekilde kontrol sahibi olabileceğimiz bir araç değil ve esasında buna gerek de yok”. Bu düşünceler çerçevesinde sunulan tedavi yöntemi kişinin rahatsızlıklarına yönelik yapacağı çeşitli tabloları ve kademe kademe takıntıya maruz kalma alıştırmaları ile bu tablolardaki değişimi gözlemlemeyi kapsıyor. Ayrıca yazarlar kitabın bir uygulama kitabı olduğu ve her bölüme ayrı bir çalışma ve tekrar zamanı verilmesi gerektiğini de özellikle belirtiyorlar. Bir başka önemli mesajları da bir günde ortaya çıkmayan takıntıların aniden ortadan kalmasının kolay olmadığı. Bununla birlikte doğru uygulanan tedavi yöntemi ve sabır ile başarının kaçınılmaz olacağını da ileri sürmüşler.

Kitap herkesin rahatlıkla okuyup anlayabileceği bir dille ve gerekiyorsa uygulayabileceği basit yöntemlerle oluşturulmuş. Tek başına önemli oranda faydalı olabileceği öne sürülürken ihtiyaç duyulduğunda destek tedavi alınabileceği de öneriliyor. Kitaba başlamadan, takıntılara karşı tek başına ne kadar etkili olacağına yönelik soru işaretleri doğabilir. Ancak buna kitabı okuyup karar vermek daha doğru olacaktır. Platon’un ünlü mağara alegorisi ile benzetirsek; gerçekleri görebilmek bazen insanın içinde bulunduğu duruma dışarıdan bakmasını gerektirir. Dışarıdan bakış ne kadar inanılmaz görünse de bunu anlayabilmek için o deneyimi yaşamak gerekir. Takıntıya ilişkin gördükleri gerçekleri paylaşan yazarlarımızın sözlerine kulak vermek sıkıntıyı deneyimleyenler için ne kadar inanılmaz görünse de bir şansı hak ediyor. Mağaradan bir kez dışarı adım atan bir daha aynı insan olmayacaktır. Kitap, yalnızca bu rahatsızlıktan sıkıntı duyanlar için değil insan beyninin gizemli yapısı hakkında farklı bir deneyim yaşamak isteyenler veya psikoloji meraklıları için de önerilebilir. Keyifli okumalar.