Toplam yorum: 3.285.044
Bu ayki yorum: 6.570

E-Dergi

ftmbyrm Tarafından Yapılan Yorumlar

27.03.2011

“Dünya Tarihi” de eş-zamanlı olarak anlatıyor dünya tarihini haritalar eşliğinde. Her ana bölüm (yazar “kesim” diyor) bittiğinde dileyen okuyucunun yararlanabileceği “ileri okumalar listesi” verilmesi benim gibi kitaba el yordamıyla değil de akıllı uslu tavsiyelerle ulaşmayı tercih edenler için önemli bir özellik (ah bir de İngilizce kaynakları okuyabilseydik). Mütercim tarafından kitabın sonuna eklenen kronoloji de aynı şekilde değer katıyor kitaba. Özet bir dünya tarihi (812 sayfa) okumak isteyenler için, diliyle, sistematiğiyle ortaya koyduğu yetkin bir özet olma vasfını 1967’den beri baskı üstüne baskı yaparak kanıtlayan “Dünya Tarihi”ni özellikle İslam Medeniyeti’nden bahsederken takındığı kaçınılmaz oryantalist tutumun farkında olmak kaydıyla tavsiye ederim.
27.03.2011

Yazarımızın Avustralya asıllı, Marksist olduğunu saklamayan, özellikle tarih öncesi dönemler hakkında kuşatıcı bilgiye sahip ve bu alandaki bilgilerini Avrupa uygarlığının eşsizliğini ortaya koymak için seferber eden bir kişi olduğunu daha önsözden öğreniyoruz.

Kitabı bir yandan okurken bir yandan da tarih devirlerinin isimlerini, her devrin ayrıt edici özelliklerini gösteren bir şema oluşturmanızı şiddetle öneririm. Hele de benim gibi orta öğreniminizden aklınızda kalan tek şey dışarıdan bitirme sınavlarıysa bu şemaya ihtiyacınız tartışılmazdır.

Tarih öncesi devirlerin nesini merak edelim de bu kitabı okuyalım diyenlere bir cevap vermek gerekirse insanlığın ortak şuuraltının oluştuğu bu ilk dönemleri bilmenin, insanoğlunun ürettiği dinleri, inançları, gelenekleri, hikâyeleri, destanları anlamayı ne denli kolaylaştıracağını hatırlatırız. Tabii bu ilk çağların insanlarının tarıma başladıkları dönemin anlatıldığı sayfalarda ilk tarım insanlarının kullandığı aletleri bugün Anadolu’nun köylerinde kullanıldığını görebileceğimizi öğrenmek göğsümüzün şişini indirip omuzlarımızı düşürse de ne yapalım bilgi bilgidir.
27.03.2011

“Amerikalı Tolstoy” bir deneme kitabı. Yakın tarih, edebiyat, Doğu-Batı iç içe geçmiş bu denemelerde. Yazar bizi bilgilendiriyor mu, sohbet mi ediyor, fikirlerini mi savunuyor, seçemeyeceğiniz şekilde akıyor yazı. Yazarı büyük yapan da bu işte: Titizlikle, aylar, yıllar boyu malumat toplamak, sonra da bu malumatı sanki bir anı ya da hikaye anlatıyormuş gibi, kafamıza vurmadan, akıtıvermek.

Kitapta İstanbul’un ağaçlarından, sokaklarından, gençlikten, (elbette) yazarlardan, yazmaktan, konuşmaktan, miri kelamlardan, resimden, ressamlardan, kendisinden, doğunun-batının ustalarından (bunların çoğunu hiç okumamış olmak onlar üstüne yazılanları okurken ne büyük eksiklik), musikiden, tarihten, tiyatrodan iç içe geçmiş yaşam parçaları gibi bir doğallıkla bahsediyor Salah Birsel. Kendine özgü sıfatları, tanımları, deyimleri ise bir metni okurken musikiye ne kadar yaklaşılabileceğini duyumsatıyor.
27.03.2011

Tam 46 yıl günlük tutmuş ve bunları bizlerle paylaşmış yazar.

Dil aynı zıpkın dil, üslup aynı neşeli üslup. Ama daha yorgun, daha hüzünlü, daha ürkek.

İpi istediği skorla göğüslemenin kıvancı da var, yarışın bitmiş olmasının hüznü de.

Son sözleri(nden):
“İşte 1994. her şey bitti.
Yaş geldi 76’ya dayandı.
Bugüne değin ne yaptım?
Anlatım biçimim, yanmış-yanmamış şekerlerim, ey okur, hoşuna gitti mi?
Yıllardır beni büyük bir bağlılıkla izlediğine göre, hiç değilse sözcük trampetamı yadırgamadın.
Bundan sonra da, istersen sol koroner yetmezliğine uğramadan bu papağannameleri, bu lambacılarca burun kıvrılan sözcük trampetasını yeniden yeniden karıştırabilirsin.
Ne var, onlar seni artık açmayacak, sana güç katmayacaksa, onlara sakın yaklaşma.
Bir kenarda dur. Dudaklarına da bir gülücük kondur.”

“İnsan ölürse kalır eseri
Eşek ölünce ancak semeri”
27.03.2011

Salah Birsel’in kitap fıştıklaması, Miller’in mektuplarını okurken içinin vahı vahır kaynaması, kendisine bir takım ayak oyunları yapanların tümünün habenneka ve mayışık kişiler olması, biriyle konuşurken bile zihninde yazacağı tümcenin kılığını, kıyafetini düzeltmesi, bir tanıdıkla karşılaştığında selam sarkıtıp sarkıtmamaya karar verememesi, yüznumarada otururken yerdeki mozayiklerden insan yüzlerinin durmadan pata çakması, bol bol şiir okumanın insanı nereye kadar yallah edeceğini bilememesi, kahvede erkeklerin saldır saldır ötmesi, kofti bir adamın fel fel bakması, yanında da mika gibi bir kızın durması, edebiyattaki arakların peşine düşerken zaman zaman işkilini geri çekmesi, kulaklarının dibinde yıngıldayan seslerin ana bağlı yaşayan gençlerin bağdaşını bozmaması, sallapata kitapların evsafı, zaman zaman acılı, zıypak, dibi tutmuş günler yaşaması, insan dediğimiz hazinenin caynal-cuynal pekmez küpüne benzemesi, bir roman yazarken coşan yazarın vay vay kabı kesilmesi, henüz kitabın beşte birini okumuşken fark ettiğim, merak ettiğim, hayran kaldığım deyişleri.

Büyük yazarların kendilerinden bahsetmedikleri kitaplarını (var mı ki öyle bir kitap?) okuyup sevdikten sonra, kendilerinden bahsettikleri anılarını, günlüklerini okumanın bir iyi bir de kötü yanı var.

İyi yan: Üslubunu, fikirlerini, birikimini, bilgisini, görgüsünü takdir ettiğin bir sanatçının kişiliğini, duygularını, özel hayatını (ne kadarını bilmemize izin vermişse o kadarıyla) aç meraklarımızı tıka basa doyuracak kadar olmasa da, açlığı yatıştıracak kadar eğlemek.

Kötü yan: Evvelce okuduklarında gördüğün şahlanmış entelektüel duruşun arkasında beğenilme arzusu, yerilme korkusu, günlük endişeler insani zaaflarla süklüm püklüm insanı fark etmenin hayal kırıklığı.

“Yaşlılık Günlüğü” aynı zamanda çokça yazmak, birazcık okumak ve yer yer de yazar olmak üstüne bir günlük.