Onaylı Yorumlar

Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yalnız Evler Soğuk Olur, Selim İleri’nin o hüzünlü ve kırılgan dünyasını en yoğun hissettiren kitaplardan biri oldu benim için. Kitabı okurken sanki eski bir İstanbul evinin loş odalarında dolaşıyormuşum gibi hissettim. Perdeleri hiç açılmayan, anılarla dolu, sessiz evler… Daha ilk sayfalardan itibaren insanın içine işleyen bir yalnızlık duygusu var.
Selim İleri’nin dili zaten başlı başına bir atmosfer kuruyor. Çok gösterişli olmadan ama duyguyu derinden hissettiren bir anlatımı var. Özellikle geçmişe duyulan özlem, kaybolan insanlar, eski aşklar ve zamanın bıraktığı yorgunluk öyle güzel işlenmiş ki bazı cümlelerde uzun süre durup düşündüm. Kitap boyunca aslında sadece karakterlerin yalnızlığını değil, şehirlerin ve evlerin bile yalnız kalabileceğini hissediyorsunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
"Şu dünyada hiçbir işe yaramadığınıza inanırsınız, derken gün gelir sizden imkânsızı isterler. O zaman kanatlanırsınız, her türlü tehlikeyi göze almaya değer, çünkü artık vazgeçilmezsinizdir"

baş karakterin karakoldaki sorgusuyla açılış yapıyor kitap. tüm hikaye aslında o karakolda anlattıkları ile ilerliyor, hikayeye giriyor sonra tekrar o karakoka dönüyoruz.. benim için okuması bu yüzden aşırı keyifliydi. sıradan bir adamın bi anda değişen hayatı ,aldığı riskler ve sonuçları.. insanı ,gerçek niyeti bu mu, diye merakta bırakıyor. özellikle paris direnişinden bir kahramanla kesisen yol ve tarihi bir yanı olmasını da sevdim. yazarın daha önce 'bir ağacın günlüğü' kitabını da okumuştum. farklı bakış açıları ve anlatım tarzıyla insanı büyülüyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Orpheus
Genç Fransız yazar Eric Metzger’in Orpheus’u bir zamandır kütüphanemde bekliyordu, Alex Schulman’ın yeni kitabı 17 Haziran ile konusunun çok benzediği gündeme gelince, önce onu okuyayım dedim.

Benzeyen konu şöyle: Louis adındaki baş kahramanımız, bitpazarından eski bir sabit telefon alır. Telefonu eve getirir, ezberindeki tek numara olan, çocukluğunda yaşadığı evin numarasını çevirir ve karşısına çoktan ölüp gitmiş babası çıkar. Numaraya sadece bu telefondan aranınca ulaşılabilmektedir ve kendisi arayıp arayıp babasıyla konuşmaya başlar. Babası, Louis’nin ergenlik yıllarında bir zamanda yaşamaktadır ve Louis babasının bir arkadaşının sesini taklit ederek onunla konuşur ve babasını baba olmanın ötesinde insan olarak tanımaya başlar bu konuşmalar aracılığıyla. (Schulman’ın kitabında da aynı telefon meselesi varmış.)

Ben bu tür şeyleri çok seviyorum, biraz Céline Sciamma’nın çok sevdiğim Petite Maman’ını da hatırlattı bana, annemizin / babamızın gençliği / çocukluğuyla tanışsak ne olurdu sorusu şahane bir soru bence.

Ancak kitapta paralel akan ve sonra birleşen bir başka hikaye daha var. Latin rakamlarıyla ilerleyen bölümlerde Louis’nin öyküsünü okurken, Roma rakamlarıyla olanlarda da Orpheus’un öyküsünü okuyoruz. Mitolojideki ünlü Orpheus karakteriyle kendini özdeşleştiren bir adamı izliyoruz bu bölümlerde de. O da günümüz Paris’inde yaşıyor ama gerçeklikten kopmuş ve geceler boyu sokaklara gezerek Eurydike’sini arıyor.

Son bölüm “X&10” diye adlandırılmış, yani bu iki hikaye birleşiyor. Açıkçası her iki hikayeyi de kendi başına ilginç bulsam da, bu birleşme işi pek aklıma yatmadı. Her ikisi de ayrı birer roman olabilirmiş veya bu kitap bu kadar kısacık değil daha uzun tutularak bu iki eksen birbirine daha iyi yedirilebilirmiş. Ama Eric Metzger’in kaleminin çok güçlü olduğu kesin, özellikle Orpheus bölümleri çok iyi yazılmıştı, mitolojiyi bugüne bu biçimde taşımak, o destansı anlatıyı Paris’in karanlık gece kulüplerinde konumlandırmak çok özgün bir iş sahiden ve çok da iyi kotarmış. Ama işte zayıf yanları da olan bir metin. Yine de yazarın başka kitabı çevrilse okurum zira kalemini lezzetli buldum.

İşte böyle!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gece Unutkandır
Zehra Çelenk’in yeni romanı Gece Unutkandır’ı, tam da Gülistan Doku cinayetine dair yeni bilgilerin üzerimize boca edildiği, her yeni detayla dehşetimizin büyüdüğü bir zamanda okudum. Hakikat ve kurmaca iç içe girdi zihnimde, kitap bana çok dokundu.

17 yaşında bir genç kızın, Serin Aksoy’un cansız bedeninin bulunmasıyla başlıyor kitap. Tipik bir polisiye okuyacağını sanıyorsunuz kitap böyle başlayınca fakat bunun çok ötesinde bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Son derece katmanlı, hem kişisel hem toplumsal bir ekseni olan, meselesini “katil kim”in çok ötesinde bir yere konumlandıran bir metin bu. Öyle ki insan bir yerden sonra katili merak etmez oluyor - zira katilin şahsından çok bu cinayeti mümkün kılan sisteme ve iktidar mekanizmalarına bakmaya çağırıyor Çelenk bizi.

Elbette olayı araştıran bir polis var, Garip Vedat. Bir de yanında Özlem ve Taylan isimli iki genç polis var; bu üçlü cinayeti çözmeye çalışıyor ve onlar dosyada ilerledikçe başka karakterler giriyor hikayemize. Kitabı elimden bırakamama sebebiyet veren de işte bu karakterler oldu - normalde görece yan karakterler diyebileceğimiz her kişiyi derinleştirmeyi, hikayelerini merak ettirmeyi başarmış Zehra Çelenk. Serin’in en yakın arkadaşı Melis’ten adli tıpta çalışan Serra’ya, eski sevgilisi Mert’ten polis Vedat’a, Esra’ya - hiçbir karakter tek boyutlu değil, hiçbiri sadece cinayet öyküsündeki işlevlerinden ötürü orada değil.

Bu kitabın en çok kadın karakterleri yer etti bende ki Zehra Çelenk’in bugüne dek yazdıklarını düşününce şaşırtıcı değil elbette. Kitapta farklı sınıflardan, farklı sosyokültürel arkaplanlara sahip çok sayıda kadın var ama hepsi de bir başka mücadele veriyor, vermek zorunda kalmış. Kendileriyle kurdukları ilişkiler hep toplumun türlü mekanizmalarınca biçimlenmiş.

En dokunaklı hikayeyse sanırım Serin’in annesi Hale’ninki - spoiler vermemek için çok anlatmayacağım ama Hale’yi hem bir kadın, hem bir anne olarak çok iyi çizmiş Zehra Çelenk. Kadınlığı ve anneliği arasında kalışları maalesef ne tanıdık, ne sahici.

Polisiyenin tüm imkanlarını kullanan ama bildiğimiz polisiyelerden çok daha zengin bir öykü sunan bir kitap Gece Unutkandır. Ben çok sevdim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beden
Kapakta “başyapıt” yazıyor. Baş’ı bırakın, bu bir yapıt mı onu bile tartışabiliriz kanımca. 2025 Booker Ödülü kazananı Beden, büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için. Gerçi benim Booker ile anlaşamadığım bininci kez tescillendi, hayal kırıklığı duymamalıyım belki artık, ama işte... İşte. Bu çağın “edebiyat”ına dair sevmediğim pek çok şeyi içinde barındıran bir kitap daha, maalesef.

Çocukluğundan başlayarak yaşlılığına dek tam 340 sayfa hayatını okuduğum Istvan’ın nasıl bir insan olduğuna dair 2 cümle kur deseniz, kuramam. Bilmiyoruz zira. David Szalay ana karakterini bize anlatma ihtiyacı duymamış, başına gelenleri sıralamak yeterli gelmiş kendisine. Bir plankton gibi oradan oraya sürüklenişini, düşüşünü, yükselişini ve tekrar düşüşünü okuduğumuz bu adamın karakterine dair bir şey öğrenemiyoruz. Yazarın bunu beceriksizlikten değil gayet bilinçli şekilde yaptığı muhakkak, ama şu temel soru kafamda çınlıyor: Yahu, NEDEN? Şöyle havalı bir cevabı varsa asla kabul etmiyorum: “kendini bile tanımayan bir adamı anlatıyorum, dolayısıyla siz de onu tanıyamıyorsunuz.” Kusura bakmayın ama bunlar bence çok eskimiş sihirbazlık numaraları, şaşı bak şaşır yahut el çabukluğu tadında.

Istvan çocukluğunda yaşça kendinden büyük bir kadın tarafından istismar ediliyor ve hayata bu travmayla başlıyor. Yani öyle varsayıyoruz zira ilerleyen bölümlerde bunun kendisini ne biçimde travmatize ettiğine ya da dönüştürdüğüne dair bir şey okumuyoruz. Orduya gidiyor, oradan İngiltere’ye göçüyor filan; bir sürü olay okuyoruz, kitabın önemli bölümü de zaten diyaloglardan oluşuyor.

Bu da işte diğer mesele: derinlikli bir sözü olmayan bu kitap, söylediği azıcık sözü güzel de söyleyemiyor. Koca kitapta yan yana geldiği için insanı heyecanlandıran iki kelime olmaz mı? Biz edebiyatı biraz da estetik haz almak için okumuyor muyuz? Bu mudur yani yaşadığımız yüzeysel çağın alkışlanan edebiyatı? Her romanın destansı ya da lirik olmasını beklemiyorum ama bu kadar da değil bence. İlk cümleme geri döneyim: bunu bir edebiyat “yapıt”ı yapan nedir? Her kurmaca edebiyat mıdır? Bence Beden, olmadığının ispatı gibi bir şey.
Valla bu Booker yasaklansın. Geldiğim yere bakın.
Yanıtla
17
1
Destekliyorum  11
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zarar Vereceksin
Hamdi Koç, Çıplak ve Yalnız’ın Mesut Akarsu’sunu özlemiş, on üç yıl sonra kendisiyle tekrar buluşmak istemiş. Ben ilk kitabı çok geç okudum, açıkçası hem şans hem şanssızlık bu; onun kadar nefis bir kitabı daha önce okumak isterdim ama bir yandan da ikisini arka arkaya okumak ayrı güzel oldu.

Zarar Vereceksin, Çıplak ve Yalnız’ın sonlarındaki bir sahneden başlıyor; hamamın önündeki çatışma sahnesi. Ancak o çatışma sahnesi burada başka türlü vuku buluyor, zaten Hamdi Koç ilk kitabına sadık kalmak zorunda hissetmemiş kendini. Açıkçası şaşırdım başlarda ve hatta okur olarak biraz da kızdım, “yahu bu Mesut o Mesut değil ki, ilki Ankara’da büyümüştü bu İstanbullu, amcası kendi halinde bir tüccardı, buradaki amca mebus” diye homurdandım. Fakat sonra Hamdi Koç’un kendine tanıdığı özgürlük çok hoşuma gitti, Mesut’u o yarattı, istediği gibi de değiştirebilir pekala dedim ve bu postmodern oyuna katılmaya karar verdim.

Ve zaten... Bu Mesut’u da çok sevdim. Mesut aynı Mesut, sadece geçmişi ve koşulları biraz farklı. Sonsuz paralel evrenlerden birindeki bir başka potansiyel Mesut yani bu okuduğumuz ancak Hamdi Koç’un dili yine çok lezzetli olduğu için, benzer bir hazzı veriyor insana bu kitap da. İki kitabın yazılması arasında geçen on üç yılda Türkiye’de çok şey değişti, kitaba da sinmiş bu değişim. Her ne kadar zaman belirtmese de yine 1960’ta olduğumuzu varsayabiliriz ve elbette ki Ünye’deyiz. İlk kitapta çok sevdiğim fantastik unsurlar bu kitapta yok, çok daha katı, karanlık, sert, acımasız, şiddet dozu yüksek ve kirli bir öykü bu; her sayfada birileri ölüyor, sistemin yozlaşması daha görünür hale geliyor.

Bunca şiddetin içinde Hamdi Koç yine en iyi bildiği işi yapıyor tabii ve okura kahkaha attıracak cümlelerini kitabın içine serpiştirmeyi ihmal etmiyor. Koca koca adamların suikastler, pusular, cinayetler planlarken ne absürt hallere düştüklerini, o ciddiyetin pekala ne kadar sakil kalabileceğini gösteriyor insana. Kendisi bu kitabı bir “macera romanı” olarak tanımlıyor, polisiyeye de kayan bir macera romanı denebilir bence de zira bir de gizem var kovaladığımız.

Ezcümle, ben sevdim, Mesut’la tekrar buluşmak da çok güzeldi.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dostlar Arasında
Uyarı: biraz spoilerlı bir inceleme olacak.
Hal Ebbott’un yayımlandığı günden beri konuşulan romanı Dostlar Arasında’yla ilgili benim de edecek bir kamyon lafım var ama önce kitaba dair dönen tartışmaları şaşkınlıkla izlediğimi belirterek başlayayım. Çok ilginç bir vakayla karşı karşıyayız; kitap Goodreads’te şu an itibarıyla 9989 kez oylanmış ve puanı 5 üstünden 2.83! Normalde bu kadar okunan ve oylanan kitapların seveni çok daha fazla olur, burada öyle değil.
Merak edip bir sürü inceleme okudum, insanlar neden okumuş ve neyi sevmemişi anlamak için ve çok şaşırtıcı bir sonuçla karşılaştım. İnsanların büyük kısmı bu kitabı ahlaki nedenlerle sevmemiş! 2026 yılında hala böyle bir tartışmanın yürüyebildiğine inanamıyorum gerçekten. Bence spoiler’ı göze alarak söylemek lazım zira tetikleyici olabilir kimileri için, kitabın odağında bir cinsel taciz meselesi yer alıyor. Olumsuz yorumların pek çoğunda kitaptaki tacizcinin cezasız kalmasına ve karakterlerin berbat insanlar olmasına öfke duyduklarını belirtiyor okurlar. Böyle bir sebep olabilir mi ya, bir kitabı sevmemenin sebepleri bunlar olabilir mi? Milan Kundera’nın cümlesini hatırlatmak isterim: “Ahlaki yargıyı askıya almak, romanın ahlaksızlığı değildir, romanın ahlakıdır.” Kimi yorumlarda da yazarın tacizi meşrulaştırdığını ve mizojinist bir perspektifi olduğu belirtilmiş, buna katılmıyorum, bence gayet layıkıyla lanetliyor; yüksek perdeden, slogan atarak yapmasını beklemek zorunda değiliz, propaganda bülteni değil bu, roman ve yazarın işi cevap vermek, taraf tutmak değil, Manguel’in dediği gibi “ortaya iyi açmazlar atmak” olmalıdır.
Bence kitapla ilgili mesele bu değil zaten, mesele bunun çok kötü yazılmış bir kitap olması. Asla ritmi ayarlanamamış bir dil, çok gereksiz ve zorlama betimlemeler, inandırıcılıktan çok uzak diyaloglar, çok kötü yazılmış iki kadın karakter (tekraren: kadınların tavrı ve inkarı değil mesele, bunun anlatılma biçimi bence). Yazar bu kadar yüksek edebiyat yapmaya çalışmadan, olduğu gibi anlatsaymış derdini bence muhteşem bir iş olabilirmiş, elindeki malzemeye yazık etmiş kanımca.
Neyse, böyle işte. Ben sevemedim. Ama ortaya attığı açmaz bence önemli.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çıplak ve Yalnız
Ben bu kitabı okumak için neden bu kadar uzun süre bekledim?” diye kendime sora sora okudum Hamdi Koç’un Çıplak ve Yalnız’ını. Kendisinin yeni kitabı Zarar Vereceksin’i okumaktı niyetim esasen, sonra o kitabın baş kahramanının bu kitabın baş kahramanı Mesut Akarsu olduğunu öğrenince dedim önce bunu okuyayım - epeydir verdiğim en doğru kararlardan biriymiş.

Öncelikle şu: ne kadar komik bir kitaptır bu! Daha ilk paragraftan son derece absürt, grotesk ve çok zekice yazılmış bir metne girdiğinizi anlıyorsunuz. Sene 1960, 27 Mayıs darbesinin hemen sonrası. Mesut Akarsu adlı kahramanımız (ki kendisi unutulmaz bir karakter) bir gün bir telefon alıyor ve telefondaki ses ona amcasının öldüğünü ve cenaze için acilen Ünye’ye gelmesi gerektiğini söylüyor. İyi güzel, ancak Mesut’un bir amcası yok. Yahut kendi öyle sanıyor.

Sonrası işte Mesut’un bugünü ve geçmişi. İşin ucunda bir miras olduğunu öğrenince Ünye’ye gitmeye karar veriyor ve kendini karmakarışık bir ilişkiler ağının içinde buluyor. Bir yandan amcasının kim olduğunu, neyin içine düştüğünü anlamaya çalışıyor, bir yandan da tabii kendi geçmişine dair bilmediklerini öğrenmeye, kim olduğunu keşfetmeye çalışıyor.

Anlaşılıyor ki amca epeyce karanlık biri. Bir taşra zengini ve her taşra zengini gibi tuhaf bağlantılar kurarak varmış o zenginliğe, Mesut’tan beklenense mevcut düzeni aynen sürdürmesi, ortalığı çok fazla karıştırmaması. Hayatı boyunca sıkıntı çekmiş olan Mesut, parası olduğu müddetçe pek ses çıkarmamaya razı esasen ama bir yandan da içine düştüğü düzenin kiri kafasını da karıştırıyor yer yer. İşte bu hengameyi okuyoruz 640 sayfa boyunca.

640 sayfalık bir hengame ancak bu kadar güzel olabilirdi. Hamdi Koç’un olağanüstü güzel dili ve kelimeleri, tempoyu hiç düşürmeden anlatışı, bir trajedinin ortasına mizahı böyle ustaca yerleştirebilmesi, aralara yerleştirdiği fantastik hatta belki hafifçe büyülü gerçekçi unsurları öyküye böyle yedirebilmesi, arkaplandaki toplumsal katmanın bunca iyi yerleşmesi, tüm karakterlerin (Allahşükür mesela, of) müthiş yazılmış olması... Ne diyeyim, bayıldım.

Juan Rulfo’nun baş yapıtı Pedro Paramo’nun tadını buldum bu kitapta. Daha ne olsun!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İncirlik Yazı
Taçlı Yazıcıoğlu’nun İncirlik Yazı romanı ne zamandır kütüphanemde bekliyordu, bu sıra ağzımız burnumuz savaş nedeniyle İncirlik olduğundan kütüphanemde görünce elim gidiverdi, ne iyi oldu.

İncirlik Yazı, 1995’te başlayıp 1966’ya uğrayan ve sonra 1983 yazına yerleşip orada hikayesini anlatan bir roman. Baştaki bu iki zaman yolculuğunun sebebini ve bağlamını kitabı okudukça anlıyoruz ancak ana hikayemiz 1983 yazının üç haftasında geçiyor. Anlatıcımız Belgi küçük bir kız çocuğu. Bir çocuğun ağzından yazmak malumunuz pek zordur, Taçlı Yazıcıoğlu çok iyi kotarmış bu işi. Belgi’nin dozunda ukalalığı, anladıkları ve anlayamadıkları arasındaki denge, tatlı merakı ve çok tanıdık hayal kırıklıklarını çok iyi aksettiriyor.

Belgi; ergenliğin zirvesinde olan ve ilk aşkın büyüsüne kapılmış ablası Alin, İngilizce öğretmeni annesi ve İncirlik Üssü’nde çalışan babası ile yaşayan, sıradan bir kız çocuğu esasen. Ancak karşı dairelerine yine üste çalışan bir Amerikalı’nın taşınmasıyla beraber hem Belgi’nin dünyası genişliyor hem de ailenin hikayesi bambaşka bir eksene geçiyor. Kitabın başında işleneceğini öğrendiğimiz cinayetin de vuku bulmasıyla beraber hikaye neredeyse bir polisiyeye evriliyor.

Merak ve heyecanla okudum ancak kitapta asıl sevdiğim şey detaylar oldu. Sesler, kokular, eşyalar, imgeler ve hatta zaman zaman markalar üzerinden bir dönemi haritalandırıyor Taçlı Yazıcıoğlu. İncirlik Üssü’nü hep orada bir yerde duran teknik bir mesele olarak düşünmüştüm ben ve kent sosyolojisini nasıl değiştirmiş olabileceğine dair hiç akıl yürütmemiştim, bu kitap sayesinde işin bu boyutunu fark ettim ve bu gözle okuyunca metin çok daha ilginç bir hal aldı. Özellikle bu dönüşümü dünyaya aç bir küçük kızın gözünden dinlemek çok daha sarih şekilde anlamamı sağladı ve kitabın anlattığı büyüme hikayesinin dışında bir de böyle bir katmanı olmasını çok sevdim.

Çok güzel, yumuşacık ve belirttiğim sebeplerle çok da ufuk açıcı bir roman İncirlik Yazı. Ben çok sevdim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elveda Demeden Önce
Japon yazar Toshikazu Kawaguchi’nin Elveda Demeden Önce’sini Allah sevdiğine bağışlasın... Ben o kişi değilim. Yani o kadar sıkıldım ki okurken maalesef. İçim şişti.

Şu hepsi aynı formülle yazılmış Asya çoksatanlarını ne yapacağız bilmiyorum. Hepsinde olaylar bir mekan etrafında geçiyor; kafe, kitapçı, klinik filan işte neyse. Orada metafizik olaylar oluyor ve bu olaylar üstünden hayatın büyük konularına dair güya yürek burkan hikayeler okuyoruz. (Benimki burkulmuyor.)

Bu kitapta da insanların geçmişe gitmesini sağlayan bir cafe mevzubahis. Geçmişe giderek bugünü değiştiremiyorsunuz (bunu sanırım 73 kere filan yineliyor yazar) ama geçmişe dair bir pişmanlığınız varsa o ana gidip bir şekilde vicdanınızı rahatlatmayı, farklı biçimde davranmayı deniyorsunuz. Kitap dört bölümden oluşuyor, bu dört bölümde dört ayrı geçmişe gitme hikayesi okuyoruz. Karısına beraberken yeterince kıymet vermemiş bir adam, köpeği ölürken yanında olamamış bir kadın, babasına haksızlık etmiş bir genç kadın ve sevdiği adamın evlenme teklifini reddedip pişman olmuş bir kadının geçmişe gitme hikayelerini okuyoruz.

Her bölümde birkaç sayfa aynı şeyler yineleniyor, cafenin sahipleri geçmişe gitmenin kurallarını anlatıyor, ne yapılabilir ne yapılmaz vs vs. Yani gerçekten, ders kitabı gibi yazılmış, resmen bize bir şey ezberletmeye çalışan bu bölümlerde kitabı fırlatıp atasım geldi, “ANLADIK!” diye, bir kerede anlayabiliyoruz okuduğumuzu.

Of neyse. Böyle hikayeleri seven, bunları umutlu bulan, böyle öykülerle kendini iyi hisseden insanlar var biliyorum ama ben onlardan değilim maalesef. Bu kitabın bir serinin parçası olduğunu, aynı şekilde geçmişe gitme hikayelerinden oluşan bir sürü başka kitap olduğunu da öğrendim incelerken, yani... Ne diyeyim. (Başlangıçta oyun olarak yazılmış kitaplar, kim bilir belki oyun olarak iyidir, bilemiyorum.) Kitabın yazarı 1971 doğumluymuş bu arada. Bence insan 16 yaşın üstündeyse böyle bir kitap yazmamalı.

Özür diliyorum herkesten. Biraz asabım bozuldu.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir