Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurmaca ve Eleştiri
“Yazar, bir bakıma edebiyatın ne olduğunu anlamak için yazar.”

20. yüzyıl Arjantin edebiyatının büyük kalemlerinden Ricardo Piglia’nın Kurmaca ve Eleştiri’si, yazarla yapılmış söyleşilerden ve yazılarından oluşuyor. Bu kitabı Foça’daki Bilimler Köyü’nde verdiğimiz “Kurmaca-Kurmamaca” atölyesinden önce okudum, biraz beynimi açsın, ufkumu genişletsin atölye öncesinde diye, öyle de oldu sahiden.

Edebiyattan sinemaya uzanan bir eksende geziniyor Piglia ve kurmacanın türlü dinamiklerine dair düşünmeye davet ediyor okuru. Bence kurduğu en ilginç eksenlerden biri kurmacayı iktidar ve edebiyatın ortak noktalarından biri olarak ele alıyor olması. Şu uzun pasaj burada da dursun isterim: “Kurmacada kendine özgü olan gerçekle kurduğu ilişkidir. Gerçekle kurmacanın kesiştiği bulanık alanda çalışmak ilgimi çekiyor. Çünkü her şeyden önce kurmacanın, örneğin bilim gibi sınırları belirlenmiş kendine özgü bir alanı yok. Her şey kurmacaya dönüştürülebilir. Kurmaca inanç üzerine çalışır ve bu anlamda ideolojiyi, gerçekliğin bilinen tüm modellerini ve elbette bir metni gerçek ya da kurmaca haline getiren temel unsurları içinde barındırır. Gerçeklik her zaman kurmacayla örülü haldedir. Kurmacanın suçla ilintili bir biçiminin iktidarların söyleminde nereye denk düştüğünü açıkça ortalığa seren yerlerden biri diktatötürlük Arjantin’idir. Askerî söylem, baskının üzerini örtmek için gerçekte olup biteni kurmacalaştırarak onu farklı bir gerçek gibi gösterme, bir hayal dünyası yaratma peşindedir.”

Kitap boyunca buna benzer çok sayıda ufuk açıcı şey söylüyor Piglia, bir sürü cevap verirken bir sürü de yeni soru doğuruyor insanın kafasında ki bunu yapan kitaplara bayılıyorum. Söylediklerini daha iyi anlayabilmek için birazcık Arjantin edebiyatına hakim olmak gerektiğini belirteyim; bolca Borges, Domingo Faustino Sarmiento, Roberto Arlt ve Cortazar referansı var, kendilerini biraz okumuş olmak çok daha kolaylaştıracaktır metni anlamayı. (Ben Arjantin edebiyatı atölyesi nedeniyle bu konulara çok taze çalıştığım için baya tanıdık bir denizde yüzer gibi hissettim, iyi geldi.)

Ezcümle: nefis metin. Piglia’nın Yok Şehir’ini artık okuyabilirim bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kızın Hikayesi
“Yaşanan şeylerin, yaşandıkları andaki sersemletici gerçekliği ile yaşanmış olanın yıllar sonra büründüğü tuhaf gerçekdışılık arasındaki uçurumu keşfetmek.”

Annie Ernaux’nun Kızın Hikâyesi kitabının son cümlesi, aslında Kızın Hikâyesi’nin hikâyesi. Özkurmacanın büyük üstadı bu şahane kadın, hayatı boyunca kaçtığı bir zamana götürüyor bizi; 1958 yazına. Daha önce defalarca bunu yazmayı denemiş, yapamamış. Evinden ilk kez ayrılıp bir yaz kampına eğitmenlik yapmaya gittiği dönemi olanca çıplaklığı ve dürüstlüğüyle anlatıyor ve bence kendine karşı en acımasız olduğu kitabı bu. Taşradan ilk çıkış, o zincirlerinden kurtulma hâli, bir başkaldırı duygusuyla o güne dek olduğu her şeyi topyekün reddederek bir diğer uca savrulması, kendiyle ilgili en derin kaygılarını dışarı çıkaracak, adeta kusacak biçimde yaşayışı... Neredeyse yıkıcı biçimde davrandığı, kendine zarar vermek istercesine taşları yerinden oynattığı, haliyle dönüp bakmakta çok zorlandığı bir altı haftayı okuyoruz. Henüz 18 yaşındaki bu genç kadına bugünden, koskoca Annie Ernaux olarak bakıyor. İlk cinsel deneyimini, kendi tabiriyle bedenine son kez sahip olduğu günleri anlatıyor.

“Başından beri “58’deki kız” adını koyduğum o kız hakkında bir şey yazamadan ölebileceğim düşüncesi zihnimi kemiriyor. Bir gün, onu hatırlayacak hiç kimse kalmayacak.” - Ernaux’nun bu kitabı neden yazdığına dair sözleri bunlar. Yazarın okuduğum diğer kitaplarından farklı bir yerde durduğunu söylemeliyim Kızın Hikâyesi’nin. Dili çok daha sivri, cümleleri çok daha yakıcı sanki. Üçüncü tekil ve birinci tekil arasında gidip geliyor - anlattığı kızı kendine nasıl yabancıladığını söylüyor sanki bu tercih.

65 sene önceki bir hikâyenin baş kahramanı olan genç kadını bunca anlıyor olmak ise epey can acıtıcı bence. Kadınların başkalarının iradeleri ve arzularına teslim olmayı bir çıkış gibi görmeleri, attıkları her adımda üzerlerinde toplumun nefes kesici baskısını hissetmeleri... Bazı şeyler ne kadar aynı, bu aynılık ne kadar üzücü.

Ernuax’nun bu kitabı yazarken ne kadar zorlandığını her cümlesinden anlamak mümkün. Ama her zamanki gibi - iyi ki yapmış. Özellikle genç kadınların okumasını ve “58’deki kız”la tanışmalarını çok arzu ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tünel
"Yaşamak, gelecekte anılar inşa etmekten başka bir şey değil."

Aslen bir nükleer fizikçi olan ancak Tünel, Kahramanlar & Mezarlar ve Karanlıkların Efendisi üçlemesiyle Arjantin edebiyatının meşhur kalemleri arasına girmeyi başaran Ernesto Sabato'nun; Fransızca'ya Albert Camus'nün çabasıyla çevrilen, günümüzün modern klasikleri arasında gösterilen 1948 tarihli romanı Tünel kafamı ziyadesiyle karıştırdı. Döneminin tipik varoluşçu roman unsurlarını taşıyan kitabın arka kapağında "iflah olmaz aşkları, ruh tutulmalarını bilenler için" diye yazıyor.

Sahi, aşk mı bu? Anlatıcımız ressam Juan Pablo Castel, sevdiği kadın Maria Iribarne'yi öldürüyor ve biz bunu kitabın ilk cümlesinden öğreniyoruz: Castel kendini bu biçimde tanıttıktan sonra kendisini cinayeti işlemeye götüren süreci anlatmaya başlıyor. Hayatı boyunca hiç anlaşılmadığını düşünerek yaşarken Maria ile tanışması ve kadının onun resminde başkasının görmediği bir detayı görmesi ile beraber anlaşıldığı duygusuna varmasını ve ona aşık olmasını, hemen ardından gelişen ve gerçeklikle ilişkisinin kopmasına sebebiyet veren marazi ruh halini, zihnini kuşatan saplantıları, kuşkuları ve en sonunda da cinayeti.

Sabato; anlatıcısının yaptığı şeyi meşrulaştırmaya çalışan bir yerden yazıyor diyemem, ancak yeterli mesafeyi koyuyor mu onunla arasına, anti-kahramanı yeterince anti-kahraman mı, açıkçası emin değilim. 75 sene önce yazılmış bu metne bugünden baktığımda elimde olmadan bir rahatsızlık hissediyorum. Topluma entegre olamamış ve buradan devşirdikleri öfkeyi kadınlara yöneltmiş erkeklerin bugün bir adı bile var (incel), bunlar tekil vakalar değiller ve aşk olduğu iddia edilen hastalıklı saplantılar yüzünden öldürülen kadınların sayısı maalesef ziyadesiyle çok. Edebiyatta politik doğruculuk aramayı doğru bulmasam da, bugün artık neredeyse klişeleşecek ölçüde çok tekrarlanan bir hikâyeyi, anlatıcının kendini izah etme çabasıyla okumak epey ürkütücü oldu. Ben bu kitapta bir aşk değil, bir "tarafsız" mizojini hikâyesi okudum diye hissediyorum.

Sabato'nun anlatımı, dili, üslubu nefis, onu eklemeliyim. Nitekim üçlemeyi okumaya devam da edeceğim. Ancak bu temel soru beni çok zorladı. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tünel
"Yaşamak, gelecekte anılar inşa etmekten başka bir şey değil."

Aslen bir nükleer fizikçi olan ancak Tünel, Kahramanlar & Mezarlar ve Karanlıkların Efendisi üçlemesiyle Arjantin edebiyatının meşhur kalemleri arasına girmeyi başaran Ernesto Sabato'nun; Fransızca'ya Albert Camus'nün çabasıyla çevrilen, günümüzün modern klasikleri arasında gösterilen 1948 tarihli romanı Tünel kafamı ziyadesiyle karıştırdı. Döneminin tipik varoluşçu roman unsurlarını taşıyan kitabın arka kapağında "iflah olmaz aşkları, ruh tutulmalarını bilenler için" diye yazıyor.

Sahi, aşk mı bu? Anlatıcımız ressam Juan Pablo Castel, sevdiği kadın Maria Iribarne'yi öldürüyor ve biz bunu kitabın ilk cümlesinden öğreniyoruz: Castel kendini bu biçimde tanıttıktan sonra kendisini cinayeti işlemeye götüren süreci anlatmaya başlıyor. Hayatı boyunca hiç anlaşılmadığını düşünerek yaşarken Maria ile tanışması ve kadının onun resminde başkasının görmediği bir detayı görmesi ile beraber anlaşıldığı duygusuna varmasını ve ona aşık olmasını, hemen ardından gelişen ve gerçeklikle ilişkisinin kopmasına sebebiyet veren marazi ruh halini, zihnini kuşatan saplantıları, kuşkuları ve en sonunda da cinayeti.

Sabato; anlatıcısının yaptığı şeyi meşrulaştırmaya çalışan bir yerden yazıyor diyemem, ancak yeterli mesafeyi koyuyor mu onunla arasına, anti-kahramanı yeterince anti-kahraman mı, açıkçası emin değilim. 75 sene önce yazılmış bu metne bugünden baktığımda elimde olmadan bir rahatsızlık hissediyorum. Topluma entegre olamamış ve buradan devşirdikleri öfkeyi kadınlara yöneltmiş erkeklerin bugün bir adı bile var (incel), bunlar tekil vakalar değiller ve aşk olduğu iddia edilen hastalıklı saplantılar yüzünden öldürülen kadınların sayısı maalesef ziyadesiyle çok. Edebiyatta politik doğruculuk aramayı doğru bulmasam da, bugün artık neredeyse klişeleşecek ölçüde çok tekrarlanan bir hikâyeyi, anlatıcının kendini izah etme çabasıyla okumak epey ürkütücü oldu. Ben bu kitapta bir aşk değil, bir "tarafsız" mizojini hikâyesi okudum diye hissediyorum.

Sabato'nun anlatımı, dili, üslubu nefis, onu eklemeliyim. Nitekim üçlemeyi okumaya devam da edeceğim. Ancak bu temel soru beni çok zorladı. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tünel
"Yaşamak, gelecekte anılar inşa etmekten başka bir şey değil."

Aslen bir nükleer fizikçi olan ancak Tünel, Kahramanlar & Mezarlar ve Karanlıkların Efendisi üçlemesiyle Arjantin edebiyatının meşhur kalemleri arasına girmeyi başaran Ernesto Sabato'nun; Fransızca'ya Albert Camus'nün çabasıyla çevrilen, günümüzün modern klasikleri arasında gösterilen 1948 tarihli romanı Tünel kafamı ziyadesiyle karıştırdı. Döneminin tipik varoluşçu roman unsurlarını taşıyan kitabın arka kapağında "iflah olmaz aşkları, ruh tutulmalarını bilenler için" diye yazıyor.

Sahi, aşk mı bu? Anlatıcımız ressam Juan Pablo Castel, sevdiği kadın Maria Iribarne'yi öldürüyor ve biz bunu kitabın ilk cümlesinden öğreniyoruz: Castel kendini bu biçimde tanıttıktan sonra kendisini cinayeti işlemeye götüren süreci anlatmaya başlıyor. Hayatı boyunca hiç anlaşılmadığını düşünerek yaşarken Maria ile tanışması ve kadının onun resminde başkasının görmediği bir detayı görmesi ile beraber anlaşıldığı duygusuna varmasını ve ona aşık olmasını, hemen ardından gelişen ve gerçeklikle ilişkisinin kopmasına sebebiyet veren marazi ruh halini, zihnini kuşatan saplantıları, kuşkuları ve en sonunda da cinayeti.

Sabato; anlatıcısının yaptığı şeyi meşrulaştırmaya çalışan bir yerden yazıyor diyemem, ancak yeterli mesafeyi koyuyor mu onunla arasına, anti-kahramanı yeterince anti-kahraman mı, açıkçası emin değilim. 75 sene önce yazılmış bu metne bugünden baktığımda elimde olmadan bir rahatsızlık hissediyorum. Topluma entegre olamamış ve buradan devşirdikleri öfkeyi kadınlara yöneltmiş erkeklerin bugün bir adı bile var (incel), bunlar tekil vakalar değiller ve aşk olduğu iddia edilen hastalıklı saplantılar yüzünden öldürülen kadınların sayısı maalesef ziyadesiyle çok. Edebiyatta politik doğruculuk aramayı doğru bulmasam da, bugün artık neredeyse klişeleşecek ölçüde çok tekrarlanan bir hikâyeyi, anlatıcının kendini izah etme çabasıyla okumak epey ürkütücü oldu. Ben bu kitapta bir aşk değil, bir "tarafsız" mizojini hikâyesi okudum diye hissediyorum.

Sabato'nun anlatımı, dili, üslubu nefis, onu eklemeliyim. Nitekim üçlemeyi okumaya devam da edeceğim. Ancak bu temel soru beni çok zorladı. Böyle.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Ada İcat Etmek
"Yas, yaşayan, içindeki en güçlü tarafa seslenen bir şey ve herkesin yası kendine özgü."

Yasla ilgili tek cümle kur deseler, herhalde tam bunu kurardım, ki muhtemelen son 4 senede zaten buna çok benzer cümleler kurdum, hatta belki bunu bile kurmuşumdur. Yasın biricikliği, anlaşılmazlığı, ölümün insanın kendi içinden bir tuhaf karanlık doğurma potansiyelini tetiklemesi çok acayip bir şey sahiden.

Neyse, cümle Alain Gillot'nun "Bir Ada İcat Etmek" kitabından. Açıkçası bu kitaptan epeyce korkuyordum konusu itibariyle, çünkü hala yasa dair bir şeyler okurken zorlanıyorum. Çin'de, ailesinden uzakta çalışan Dani, küçük oğlu Tom'un boğularak öldüğü haberini alıp apar topar Fransa'ya dönüyor, kitap böyle başlıyor. Sonrasında da Dani ve eşi Nora'nın yas süreçlerine, kayıpla mücadele edebilmek için geliştirdikleri bambaşka mekânizmalara, birbirlerinden uzaklaşmalarına, düşmelerine, kalkmalarına şahit oluyoruz.

Çevirmenliği bırakıp daha az yalnız kalmak için öğretmenliğe dönen Nora, bir gün sinir krizi geçirip tedavi almaya başlarken, Dani ise oğlunun hayaletini görmeye ve ona tutunmaya başlıyor. (Nora'nın sinir krizine dair söylediği şu cümle çok çarpıcıydı, dursun burada: "Çok geçmeden en ufak şeye sinirlenmeye başladım... Bir öğrenciyle ağız dalaşına girdim, neredeyse vurmak üzere olduğumu hissedince durumun farkına vardım. Onlardan nefret ediyordum... Hepsinden... Benim oğlum ölmüşken, büyümeye devam eden bu çocuklardan.")

Kitapta bu tür iyi yazılmış cümleler olmakla beraber, genelinde bir sıkıntı olduğu kanaatindeyim. Böyle eleştiri mi olur demeyin, olur valla: bence bu romanın sorunu fazla akıcı olması. Bir oturuşta okunuyor, misler gibi akıp gidiyor ve hayır, bu iyi bir şey değil, çünkü yas bu değil. İnen, çıkan, artan, azalan, insanı soluksuz bırakan, güldüren, ağlatan, şüphelendiren, suçlu hissettiren, öfkelendiren bir şey yas. Yasa dair emin olduğum şeylerin başında doğrusal olmayışı geliyor - oysaki bu romanın temposu pek yerinde. Yası duygu sömürüsünden uzak durarak anlatma tercihine saygı duyuyorum yazarın ama sömürüsü olmadan duygusunu aktarmak da mümkündür ki zaten marifet tam da ondadır kanımca. Bu nedenle maalesef zayıf buldum kitabı. Üzgünüm.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bütün Bir Ömür
"Yara izleri yıllar gibidir, birbiri ardına gelir ve hepsi birlikte ancak o zaman bir insan eder."

Han Kang'ın 2016'da Uluslararası Booker Ödülü'nü alan "Vejetaryen"inin ardından, aynı sene Booker kısa listesine kalan, bir anlamda Kang'ın eserinin rakibi olan Robert Seethaler kitabı "Bütün Bir Ömür"ü okudum. Sevdim bu kitabı ama ben olsam ben de ödülü Vejetaryen'e verirdim.

Öncelikle bir tuhaf bilgi: Kitabın Avusturyalı yazarı Robert Seethaler aynı zamanda oyuncuymuş ve hayatta en sevdiğim birkaç filmden biri olan Sorrentino filmi "Youth"ta dağcı karakterini canlandırmış! (Filmi izleyenler hatırlar, Rachel Weisz'a dağa tırmanmayı öğreten harika bir karakterdi kendisi.) Bu acayip bilgiye bayıldım.

Kitaba gelecek olursak: Andreas Egger adlı bir adamın hayat öyküsünü okuyoruz. Çocukluğu, karısını kaybedişi, savaşa gidişi ve savaştan dönüşü, sonrasındaki dünyaya adapte olmaya çabalaması. Adı gibi, "bütün bir ömür." Ama bence bu kitapta en az Andreas Egger kadar mühim bir karakter daha var: doğa. Karlar ve dağlar içinde geçen bir kitap bu, insanın doğayla dönüşen ilişkisini, modernite ve teknoloji tarafından kuşatılırken doğayla nasıl bir kavgaya tutuştuğumuzu anlatıyor yazar bir yandan. İçerdiği süssüz doğa tasvirleri okurun zihninde oldukça güçlü imgeler yaratmaya muktedir, dolayısıyla epey atmosferik bir kitap bu.

Yazarın "yalın" ve "mesafeli" dili, kahramanının aslında oldukça zorlu hayat öyküsünü dramatize etmeden anlatışı çok övülmüştü ama bana biraz fazla geldi bu yalınlık - yavanlığa yakınsıyor bence yer yer. Keza mesafesi de öyle, Egger'i biraz daha yakından tanımak isterdim, karakterin biraz daha derinleştirilmesi bence bu kitabı çok daha güçlü kılarmış.

Kötü bir kitap mı, hiç değil, ama bu kadar satış rekorları kıracak veya "okumanız iki saat sürse de unutmanız bir ömür alacak" laflarını hak eden bir eser mi, bence hayır, o kadar da değil.

Okuması keyifli ve akıcı bir metin ama bende iz bırakan bir kitap olmayacak maalesef. Beklentim çok daha büyüktü, haliyle biraz üzdü.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kumarbaz
“Yaptıklarımı ve düşüncelerimi herhangi bir ahlakî ölçünün ışığında değerlendirmeye karşıyım. Bana başka bir şey hükmediyor.”

Dostoyevski külliyatını kronolojik olarak baştan sona okumaktayım, Kumarbaz’a kadar geldim. Kumarbaz, malum, Dostoyevski’nin yayıncısına söz verdiği için çok kısa bir sürede yazdığı (daha doğrusu sonrasında evleneceği sekreterine anlatarak daktilo ettirdiği) meşhur romanı. Suç ve Ceza’nın hemen ardından yayınlanan bu roman, diğer eserlerine kıyasla görece zayıf bir metin bence. Suç ve Ceza’da büyük bir incelikle ele aldığı saplantı konusunu burada da didikliyor aslında ama oradaki kadar ustalıklı biçimde değil.

Dostoyevski’nin kendi kumar meselesi de bilindiğinden epeyce otobiyografik bir metin olarak değerlendirilen kitapta yine tabii insanın karanlık taraflarına, bağımlılığa, takıntıya dair çok şey bulmak mümkün. Para kazanmak için değil, bizatihi kazanmak, kazanan olmak için oynayan bir anlatıcımız var - yahut öyle mi sahi, yoksa bu Dostoyevski’nin kendi bağımlılığını kendine karşı meşrulaştırmak için bulduğu bir yol mu?

Süre kısıtından olsa gerek, kitap tam yükselişe geçerken apansız bitiveriyor, birden sonsözvari bir son bölüme geliyoruz. Bu açıdan teknik olarak biraz sıkıntılı bir roman bence bu. Yarım kalıyor, üstüne eklenebilecek bir sürü katmandan mahrum halde bitiveriyor.

Bu arada epeyce çokuluslu bir kitap kendisi (Fransız, Alman, İngiliz karakterler var romanda), o karakterler üzerinden Avrupa’ya, Avrupa fikrine, Avrupalılık karşısına konan Rusluk prototipine dair ilginç gözlem ve görüşler aktarıyor yazar ki buralar oldukça ilgi çekiciydi.

Ama benim için bu zayıf romanın alamet-i farikası kadınlar oldu. Güçsüz, zayıf, savruk erkeklerin karşısına müthiş bağımsız, özgür, burnunun dikine giden kadınlar konmuş; hepsi birbirinden güçlü, akılda kalıcı kadın karakterlerle dolu kitap. Bunun sırrını da Gündüz Vassaf’ın müthiş sonsözüyle çözdüm (her açıdan muazzam bir sonsöz bu arada kendisi), 1860’lar Rusya’da kadınların özgürlüklerini ele geçirmeye başladığı yıllarmış ve romanda da bunun etkisini görmekteymişiz meğerse, şaşkınlıkla okuduğum kadınlar bu etkiyle yazılmış, ne iyi olmuş.

Bitireceğim bu külliyatı ben. Hadi bakalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yokluğun Haritaları
"Neredeyse alınıyor insan,
Nasıl da vızır vızır kaynıyor hayat
Yokluğumuzda,
Olmadığımız yerlerde.”

Çeviri şiir okumaktan hep korkarım zira şiir yazmaktan daha zor bir şey varsa kanımca o da şiir çevirmektir; o ezgiyi, kelime oyunlarını, ritmi başka bir dile aktarmak ziyadesiyle zordur malum. Georgi Gospodinov’un şiir kitabı “Yokluğun Haritaları”na da benzer bir endişeyle başladım. Hasine Şen Karadeniz (ki şiirleri sadece çevirmemiş, derleyen de kendisi) sahiden şahane aktarmış dilimize, ona rağmen orijinal dilinde alınacak tadı alamadan okuduğum muhakkak. Çeviri şiir okurken keyif alabilmek için şiirlerin bütününe değil de tek tek kelimelere veya dizelere odaklanmaya çalışıyorum, sanki bu sayede daha çok haz alabiliyor insan.

Gospodinov’un diğer metinleri gibi yine nostaljik ve hüzünlü şiirler bunlar. Yine bolca dedesini, babasını görüyoruz; tabii memleketinin tarihine ve yitirdiklerine dair de çokça şey bulmak mümkün. Özellikle “Olmadığımız Yerlerde” başlıklı son kısımdaki “gezgin” şiirleri sevdiğimi söyleyebilirim. Dediğim gibi çeviri şiire dair bir şeyler söylemek bana zor geliyor, o nedenle burada keseyim ve kitabın en sevdiğim şiiri (Zaman Nötron Bombasıdır) buraya bırakıp susayım:

“hiçbir şey yıkılmayacak
evler duracak
sokaklar duracak
avludaki kiraz ağacı duracak
sadece biz olmayacağız
buydu nötron
bombası dersi
o günden beri biliyorum
ölüm bensiz olgunlaşan
bir kiraz ağacı.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elimi İlk Tutan El
"Unuturuz çünkü buna mecburuz."

Maggie O'Farrell'ın Elimi İlk Tutan El kitabı, bu Matthew Arnold alıntısıyla başlıyor. Nasıl yalın, nasıl güçlü bir cümle. Çok sevdiğim bir başka cümleyi, "hafıza-i beşer nisyan ile maluldür"ü hatırlatıyor bana - daha kitaba başlayamadan duraksıyorum. Unutmak ile ilgili bir cümle, unutmakla ilgili bir başka cümleyi hatırlatıyor. Demek ki bazı şeyler de unutulmuyor.

Devam ediyorum okumaya, kitabın ilk cümleleri geliyor: "Dinle. Bu hikâyedeki ağaçlar yerinden oynuyor, sarsılıyor, kendilerine yeniden çekidüzen veriyorlar. Denizden kopup gelen bir esinti var, ağaçlar o huysuzlukları, kafalarını bir o yana bir bu yana savuran sabırsızlıkları içinde bir şeyler olacağını biliyorlar sanki."

Ne başlangıç. Bir şeyler de oluyor sahiden. Bir kadın, Lexie, bir adamla tanışıyor, Innes'le. Hayatları sonsuza dek değişecek çünkü birbirlerinde, aradıklarından haberleri bile olmayan bir şeyi bulacaklar. O'Farrell bir yandan onların 1960'larda geçen öyküsünü, bir yandan da günümüzde geçen bir başka öyküyü, Ted ile Elina'nın öyküsünü anlatıyor. Bir noktada bu iki hikâyenin birleşeceğini anlıyor insan ama ne biçimde olacağını sonlara gelene dek kestiremiyorsunuz, yazar çok ustalıklı biçimde harmanlamış ve ayırmış hikâyeleri.

Bir yandan bunu merak ederek okurken, bir yandan da iki öyküdeki ortak izlekleri keşfediyor insan. Aşk, yalnızlık, ölüm (Ben, Ben'i okuduktan sonra daha anlamlı geliyor O'Farrell'ın kitaplarındaki ölüm meselesi), yas, kadın olmak ve onun bir parçası olarak annelik. Her iki hikâye de insanı müthiş içine alıyor, özellikle anlattığı iki kadın, birbirini hiç tanımamış olan Lexie ve Elina muazzam çizilmiş karakterler. Kafa karışıklıkları, şefkatleri, kudretleri, arzuları... "O'Farrerll'ın kadınları diye bir kategori var artık zihnimde" diye yazmıştım en son, her okuduğum eseriyle iyice temelleniyor bu.

Çok severek okudum ancak dilinin ilerleyen dönem eserlerindeki kadar güçlü olmadığını ekleyeyim yine de. Gitgide daha incelikli, daha dokunaklı yazmaya başlamış kendisi. Burada da çok ışıltılı bölümler var, sonraki eserlerinde iyice oturacak olan üslubunun ilk emarelerini gördüm ki bununla karşılaşmak da başlı başına çok nefisti.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir