Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kelt Rüyası
Llosa’yı çok sevdiğim malum, Kelt Rüyası’nı da sevdim, hacmi ürkütmesin, oldukça rahat okunan bir kitap. Kitap, adını daha önce duymamış olduğuma utandığım bir insanın yaşam öyküsünü anlatıyor: 20. Yüzyıl başında, Birleşik Krallık’ın diplomatı olarak görev aldığı Kongo ve Peru’daki korkunç insan hakları ihlallerini, sömürgecilerin yerlilere uyguladığı dehşetli zulmü ortaya koyan raporlar hazırlayarak dünya kamuoyunu ayağa kaldıran ve tarihin gidişatını değiştiren bir adam: Roger Casement. İrlandalı olan ve buralarda uygulanan sömürgecilik biçimlerinin aslında kendi vatanında da başka biçimde de uygulandığı sonucuna vararak İrlanda milliyetçisine dönüşen, böylece bir ulusal kahramanken bir "vatan haini" oluveren, üstelik ne acı ki ortaya çıkan eşcinselliği, ortaya koyduğu kanlı vahşet hikâyelerinden daha çok sansasyon yaratan ve böylece toplumdan dışlanan bir talihsiz kahraman Casement.

Llosa'nın dediği gibi: "bir kahramanın ve bir şehidin, ne soyut bir prototip ne de bir kusursuzluk timsali değil, çelişkilerden ve tezatlardan, zaaflardan ve yüceliklerden oluşan bir insan olduğunu" anlatıyor bence Casement'ın öyküsü. Nobel Komitesi 2010 yılında Perulu Llosa'ya ödülü verirken, “Latin Amerika'daki iktidar yapılanmalarıyla toplumsal ilişkileri ve bunlara karşı direnişi gözler önüne serdiği için" ödüle layık görüldüğünü söylemişti. Bu kitap da bunun en somut örneklerinden biri sanıyorum.

Şunu ekleyeyim; Llosa kitaplarını bence 3 kategoriye ayırmak mümkün. 1)Büyük, destansı, gerçek hikâyelerden yola çıkan ama görece sade yazılmış olanlar (Kelt Rüyası, Dünya Sonu Savaşı, Cennet Başka Yerde) 2)Daha küçük hikâyeleri müthiş bir lezzetle aktardığı eserler (Julia Teyze, Üvey Anneye Övgü, Kent ve Köpekler) 3)Bir de dev hikâyeleri olağanüstü bir dille kaleme aldıkları ki ben en çok bunları seviyorum (bunun en iyi örneği benim için dev eseri açık ara Teke Şenliği'dir)

En sevdiğim Llosa olmadı belki ama büyük bir kitap olduğu şüphesiz. Katedralde Sohbet’i okumadan biraz daha başka Llosa'larda gezinirim ben. Seviyorum çünkü, çok seviyorum.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elebaşılar / Hergeleler
Llosa’nın gençliğinde yazdığı öyküleri içeren Elebaşılar ve uzun hikâyesi Hergeleler’in beraber basımı. Doğası gereği, yazarın diğer eserlerine kıyasla görece zayıf bir eser olmakla beraber, doğmakta olan büyük bir yazarın izlerini görebiliyorsunuz öykülerde. Ki zaten Llosa da önsözde açıkça söylüyor; “bu öykülerin bazıları zayıf ama bazıları da hepsinin günahını temize çekmeye yetiyor” diye. Yazarın, çok sevdiğim Kent ve Köpekler’inin ana izleği olan yatılı okul ve baskı altında yetişen erkek grupları meselesine olan merakını görmek, And Dağları’nda Terör’de karşıma çıkan bazı karakterlerle burada da karşılaşmak güzeldi. Llosa’nın ilgilendiği konuları biraz tanımak, onun Lima’sı ve “mahalle”si Miraflores’e aşina olmak; kısacası Llosa’ya başlamak için iyi bir kitap olacaktır kanaatindeyim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kelebekler Zamanı
Llosa'nın (bence başyapıt niteliğindeki) Teke Şenliği'ni okuduğumdan beri aklımdaydı bu kitabı okumak, sonunda başardım. Dominik Cumhuriyeti'ni 31 yıl yöneten Trujillo'yu anlatan kitapta elbette rejim tarafından öldürülen Mirabal kardeşlerin de adı geçiyordu. Rejime başkaldıran ve 25 Kasım'da devlet eliyle kurulmuş bir pusuya kurban giden, Mariposa (Kelebek) lakaplı üç kızkardeşin öyküsü bu. Ki zaten 25 Kasım da bu nedenle Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak belirlenmiş sonrasında.

Kitap sürükleyici, kendini okutuyor. Ancak bence sorunları var. Normalde ön söz hiç sevmem ama bu kitapta son söz olarak yer verilen kısmın bence ön söz olması gerekirdi zira yazar okuduğumuz şeylerin kahir ekseriyetinin kurmaca olduğunu orada söylüyor. "Bende biyograf kumaşı yok, ben romancıyım" diyor ve bu kadınların hayatına dair çok az malzeme toplayabildiğini ve gerisini hayal ettiğini ilan ediyor. Evet insan okurken bu kadar detaya ulaşmanın mümkün olmayabileceğini ve yazarın kurmacaya başvurduğunu tahmin ediyor ama olayları ve tarihleri de değiştirecek kadar ileri gittiğini bilmiyordum, kitabın sonunda değil başında öğrenmeyi ve kitabı bu bilgiyle okumayı tercih ederdim.

Yani aslında bu kitap Mirabalları anlatmıyor, kendi ailesi de Trujillo diktatörlüğünün mağduru olan ve çocukken Amerika'ya kaçmak zorunda kalan Julia Alvarez'in, onlara dahil -biraz da romantik - tahayyülünü anlatıyor. Ha bu, bu kitabı değersiz kılar mı, hayır ama benim metinle kurduğum ilişkiyi epeyce değiştirdi. Biraz kolaycılık yaptığını düşünüyorum yazarın açıkçası, haddime olmayarak. Aklıma yine Cercas'ın "Sahtekar"ı geliyor, o mesela bir hayat hikâyesi yazmanın ne kadar etkileyici ve deneysel bir yoluydu, kurmacanın tüm imkanlarını katmıştı işine, Julia Alvarez pek zahmet etmemiş gibi buna, maalesef.

Kadınların öyküsü elbette çok etkileyici - insanı politize eden dinamiklerin nasıl sonsuz olduğunu, bir şeyleri göze alanların her zaman cesaret timsali kahramanlar olmayabileceğini çok güzel anlatıyor, dramatize de etmeden, kahramanlaştırmadan yazılmış ki bunu sevdim. Ama bendeki izi asla Teke Şenliği'ninki gibi olmayacak, orası kesin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şeytan Tangosu
László Krasznahorkai’nin kült kitabı Şeytan Tangosu’nu daha evvel okumaya başlayıp bir türlü içine girememiş, tekrar denemek üzere kenara ayırmıştım aylar önce. Bu sefer oldu. Öncelikle hiç kolay bir metin olmadığını söyleyeyim: sayfalar boyunca süren paragraflar, noktasız cümleler, zamanın neredeyse akmadığı o yoğun, tekinsiz, tuhaf, kasvetli atmosfer... Ama romanın büyüsü tam da bu zorluğundan geliyor sanki; yavaşlığının içinde kendine has, acayip bir ritmi var.

Macaristan kırsalında, çöküşün eşiğinde bir kolektifteyiz. Her şey terk edilmiş gibi: toprak çamur içinde, evler rutubet kokuyor, insanlar yorgun, hayaller yarım. Günlerden bir gün, uzun zaman önce ortadan kaybolan Irimiás’ın geri döneceği söylentisi yayılıyor ve bu haber o ölmekte olan dünyaya bir hareket, bir kurtuluş umudu getiriyor.

Krasznahorkai’nin dili çok acayip - sanki bir karakterin zihninde dönüp duran düşünceleri takip ediyoruz gibi; kendi içinde mantıklı gözüken ama delilik sınırına sürekli gidip gelen cümleler okuyoruz. Her an tuhaf, rahatsız edici, tekinsiz bir şeyle karşılaşma riskimiz var, o nedenle insan bu iç monologların arasında dolaşırken bazen kayboluyor, aynı cümleyi birkaç kez okuma ihtiyacı hissediyor. Ama öyle garip bir yoğunluğu var ki anlatının, insanı avucunun içine alıveriyor resmen.

Yazar zamanı hem ileri hem geri sarıyor, aynı olayı farklı karakterlerin gözünden görüyoruz. Bu tekrarlarla aslında okura “ne anlattığıma değil, nasıl anlattığıma bak” diyor gibi yazar. Bu oyunlu dil de Irimiás karakterinin karizmasıyla birleşince neredeyse kutsal bir anlatıya dönüşüyor, insanlar kendi kurtarıcılarını yaratıp sonra ona tutsak oluyorlar.

Tabii tüm bunlar olurken arkada sosyalizmin çöküşünü, bireyin çaresizliğini, yaşanan kolektif hayal kırıklığını da anlatıyor yazar ama asla didaktikleşmeden, bol bol semboller ve metaforlar kullanarak aktarıyor meselesini.

Ezcümle: Şeytan Tangosu öyle kolayca okunacak bir roman değil ama o kadar atmosferik ki insan o çamurlu, ıslak, tuhaf “site”nin içine girdi mi kolayca çıkamıyor. Ben çok sevdim. Ama yineliyorum, muhakkak sakin kafayla okuyunuz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Stepançikovo Köyü ve Sakinleri
Kronolojik Dostoyevski okuma serüvenimde Stepançikovo Köyü ve Sakinleri'ne vardım. Bir büyük yazarın eserlerini bu biçimde sıralı okumak pek hoşuma gidiyor, bence her yazar için doğru bir yöntem değil bu ama Dostoyevski'de çalışıyor zira yazarın yolculuğunu ve sürecini net şekilde görebiliyorsunuz.

Hayatımda okuduğum en asap bozucu karakterlerden biri ile de bu kitap sayesinde tanıştım; umarım bir daha hiç karşılaşmayız Foma Fomiç, evlat olsan sevilmezsin. Foma Fomiç tipik bir "mağdurun muktedir olması" örneği - zamanında çok ezilmiş, ezebileceği birilerini bulunca da tam bir gaddara dönüşmüş. Pozisyonundan o kadar keyif alıyor ki onu korumak için her tür yalakalığı ve ahlaksızlığı yapmaya hazır birisi. Kitap boyunca kendisinin bir biçimde içine yerleştiği bir ailede nasıl herkesi parmağında oynatır hale geldiğini okuyoruz.

Biraz fars / güldürü tadında bir kitap bu, dolayısıyla yer yer çok abartılı diyaloglar ve "yok artık" dedirtecek türde hadiseler var. O dönemin bu tür eserleri pek bana hitap etmediği için okurken yer yer odaklanmakta zorlandım. Oysaki hikâye ve üslup gayet akıcı, ancak abartılı çizilmiş, birden bire bir diyalogla fikir değiştiren karakterler beni biraz zorladı.

Ancak tabii ki yazıldığı dönemin koşulları içinde bakmak lazım kitaba. Dostoyevski'nin aslında bu güldürü öğelerini ortaya koymaya çalıştığı siyasi / toplumsal eleştiriyi perdelemek için kullandığı, sansürden kaçınmak için buna başvurduğu ve abartılı şekilde dönek Foma Fomiç karakterinin aslında birtakım yöneticileri temsil ettiğini hatırlamak gerekiyor. Bu şekilde çerçeveleyerek okuyunca bazı diyalogla çok daha eğlenceli bir hal alıyor açıkçası.

Bu da böyle. Dostoyevski yolculuğum sürecek.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Veda
Koreli yazar Kim Young-ha'nın yeni romanı Veda, son zamanlarda gözardı etmek isteyenlerin dahi kendini ister istemez üzerine düşünürken bulduğu o malum konuyu ele alıyor: yapay zeka.

Dünya "yapay zeka yaratıcı üretimi de ele geçirecek mi" diye tartışadursun, kendisi sanat alanını en azından bir "konu" olarak epeyce ele geçirmiş durumda - son dönemde yapay zekaya dair ne çok kitap yazıldı, film çekildi... İlk aklıma gelenler arasında Kazuo Ishiguro'nun nefis kitabı Klara ile Güneş ve Kogonada'nın çok sevdiğim filmi After Yang var - konu ilginizi çekiyorsa bunları es geçmeyiniz diyeyim kitaba geçmeden.

Veda, zamanını tam bilemediğimiz bir gelecekte; yapay zeka sahibi robotlar, insanlar ve insansı robotların (hümanoid) yaşadığı bir dünyada geçiyor. Bu bir distopya mı, açıkçası bilmiyorum. İçinde yaşadığımız dönem malumunuz, artık neyin distopya olup neyin olmadığını bilemediğimiz zamanlardayız diyebiliriz sanırım.

Bilim insanı olan babası ve biri robot olan üç kedisi ile beraber bir şirketin kampüsünde yaşayan Cheol'ün, insan değil kayıtsız bir robot olduğu iddiasıyla toplama kampına götürülmesiyle başlıyor hikâye. Cheol böylece kendi güvenli fanusunun dışındaki hayatın bambaşka olduğunu, yapay zeka ve insanlar arasında epeyce şiddetli bir savaşın sürdüğünü öğreniyor ve kendini bu çatışmanın ortasında buluyor.

Kitap bir yandan yapay zeka ve teknolojiye dair akıl yürütürken, bir yandan da felsefenin kadim sorularından birini didikliyor: insan olmak nedir? Bizi insan yapan, bizi üstün kıldığını düşündüğümüz şey, tam olarak nedir o? O "şey"e ne kadar ihtiyacımız var? Yapay zekanın öğrenme kapasitesi genişleyip, kendisi ikinci jenerasyon yapay zekalar ürettiğinde biz insanlığa ne olacak? Hikâyeler, duygular, tutunduğumuz miraslar, hafıza, hatıra - bunlar sahiden sandığımız kadar güçlü mü, bizi var etmeye yetecek mi?

Bilimkurguyu ve felsefeyi epey güzel harmanlayan bir roman Veda. Yalnızca yazarın dilini fazlasıyla mesafeli bulduğumu söylemem lazım. Anlattığı hikâye aslında epey hüzünlü ve bunu bir melodrama çevirmeme tercihine çok saygı duydum ama daha çok duyguyu tetikleyecek bir öyküleme biçimi bence bu kitaba çok şey katarmış.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gerileyiş Ve Çöküş
Komiksin Evelyn Waugh, valla komiksin. Flaş Haber'deki kadar yüksek perdeden kahkahalar attırmadıysan da yine güzel eğlendirdin beni. Çünkü yani hayatta İngiliz mizahı diye bir gerçeklik var, değil mi?

1928 tarihli Gerileyiş ve Çöküş, ünlü İngiliz yazar Evelyn Waugh'nun ilk eserlerinden biri. Bizdeki çevirisi ise yazarın 1961 yılında gözden geçirdiği hali. Kitap, adını ünlü tarihçi Edward Gibbon'ın kült eseri "Roma İmparatorluğu'nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi"nden alıyor.

Konunun Roma'yla ilgisi yok tabii. Yüzyıl başı Britanya'sındayız, Paul Pennyfeather adındaki kahramanımızın hayat öyküsünü okuyoruz. Paul, nasıl desem, yani dümdüz bir abimiz. Yazar da zaten farkında, bir noktada bize şöyle sesleniyor: "Okurun şimdiden farkına varmış olduğu üzere, Paul Pennyfeather'dan asla bir kahraman çıkmayacağı bellidir, onunla ilgili merak uyandıracak tek şey, gölgesinin şahit olduğu bu sıradışı olaylardan kaynaklanmaktadır."

Olaylar çok sıradışı sahiden ve son derece de absürt. Paul'ün başına gelen manasızlıklar silsilesini çok eğlenceli biçimde anlatıyor yazar, üstelik tam o sırada kurulan Milletler Cemiyeti'nin (bugünün Birleşmiş Milletler'i malumunuz) günlük hayata etkilerini filan da müthiş sarkastik biçimde kitaba ekliyor ki bu açıdan yazarın çok sevdiğim kitabı Flaş Haber'le benzerlikler taşıyor diyebiliriz. Paul'un Oxford'dan atılması, bir okulda hocalığa başlaması, orada tanıştığı tuhaf tipler, derken kendini hapishanede bulması vs... Bir absürtlükler silsilesi bu kitap.

Ben sevdim. Bayıldım, öldüm diyemem ama çok tatlı vakit geçirten, akıcı, eğlenceli bir kitap kendisi. Arz ederim. Şu harika alıntıyla bitireyim:

"İnsanların böyle bir şeyden haberleri olmasaydı âşık olacaklarına ya da evlenmek isteyeceklerine inanmıyorum. Yurtdışı gibi tıpkı: Var olduğundan haberleri olmasaydı kimse yurtdışına çıkmak istemezdi. Aynı fikirde değil misiniz?"

Çok tatlısın Evelyn Waugh.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Empusyon
Klasik sorudur: “bakalım Nobel’i aldıktan sonra da iyi yazabilecek mi?” Yazmış vallahi, hem de ne yazmış. Olga Tokarczuk’un ödülü aldıktan sonra yazdığı ilk roman Empusyon çok, çok, çok acayip bir şey.

Adıyla başlayayayım: Yunan mitolojisinin gizemli kadınları Empusalardan geliyor kitabın ismi, Tanrıça Hekate’nin yönetimindeki, erkekleri ölüme sürükledikleri söylenen kudretli ve tekinsiz kadınlar. Empusyon ise, Tokarczuk’un empusa sözcüğü ile “sempozyum” sözcüğünü birleştirerek uydurduğu bir sözcük imiş - Plato’nun meşhur Sempozyum kitabına gönderme ile. Erkeklerin toplanıp konuştuğu o yerin adını, empusalarla birleştiriyor. Bu kitaba bu tuhaf sözcükten daha iyi bir isim seçemezmiş sanırım.

Zira bu kitapta da sadece erkekler konuşuyor. Durmadan konuşuyor ve üzerimize irin saçıyorlar resmen. Mizojinist, korkak ama kendini kudretli sanan erkekler durmaksızın kadınlar üzerine konuşuyor. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Silezya dağlarında bir sanatoryumdayız. Baş karakterimiz tüberkülozdan muzdarip bir genç adam, Mieczyslaw Wojnicz. Buraya kadar her şey Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ı gibi değil mi? Öyle sahiden, Hans Castrop’un edebi ikizi olabilecek bir karakterle başlıyor anlatı, hatta romanın dili bile öyle başlangıçta ancak hikâye ilerledikçe Tokarczuk kendini gösteriyor. Ara ara “biz” diye konuşan gizemli anlatıcılar var. Bunların kim ya da ne olduğunu kitabın sihrini bozmamak için yazmıyorum ama onlar işte tipik Tokarczuk karakterleri. Mistik, tekinsiz, doğaya içkin ama değil, vahşi ve kötücül gözüken ama kendini de belli etmeyen, gotik, grotesk... Benim Tokarczuk’a dair sevdiğim her şey yani.

Bu kitap Thomas Mann’a bir saygı duruşu mu yoksa Büyülü Dağ’ın bir parodisi mi diye soracak olursanız - bence her ikisi de. Biraz pastiş, biraz feminist bir satir... Tıpkı Büyülü Dağ gibi okuması zor ve her okurun kalemi değil muhtemelen, ben de zorlandım yer yer ama bitirdiğimdeki kuşatılmışlık hissine bakınca “kesinlikle değdi” diyorum.

Bir de o nasıl final ya? Tam bir kreşendo.

Son sözü kadınlar söylesin: “Bakışlarımızla içine giriyoruz. İskeletini, atan kalbini, solucan gibi hareket eden bağırsaklarını, sürekli çalışan yutkunmayı görüyoruz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Adriana Mater
Kısacık bir libretto metni, üzerine söyleyecek çok bir şey yok ama bende sahnelenmiş halini izleme hevesi uyandırdı ki bu da mühim bence. Savaşa, barbarlığa, intikama, şiddete, bağışlamaya dair bir küçük anlatı. "Ne var ki savaş zamanı ulusun / Kötü çocuklarına işi düşer / Serserilerine, katillerine işi düşer / Onun elleri temiz kalsın diye / Ellerini kirletecek birileri gerekir."

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kralın Bedenleri
Kıraathane'nin ilk kitabıydı Kralın Bedenleri, epeydir sırasını bekliyordu kitaplığımda, sonunda okudum. İçinde daha okumadan çok sevdiğim, Kıraathane'nin çantalara ve defterlere de bastığı iki cümle barındırıyor olsa da, kitap beklentimin altında kaldı maalesef.

Cümleler şunlar: "Edebiyatı ciddiye alışımız insanın yüreğini burkuyor" ve "Madam Bovary tüm kadınlardır." Bu iki cümlenin basılı olduğu çantalarım ve defterlerim hala gözümün bebeği, o ayrı.

Fransız yazar Pierre Michon'un Beckett, Flaubert, Faulkner, ve Hugo gibi hayatında yer etmiş yazarlara dair kısa denemelerini içeriyor kitap; Homeros, Dante, Joyce, Sartre, Gombrowicz, Pessoa gibi isimlere de uzanıyor. Nesnel denemeler veya teknik analizlerden çok, epeyce kişisel metinler bunlar; yer yer de çok iyi yazılmış metinler. Kimi zaman yazarların bir fotoğraftaki duruşundan, bakışından, elinde tuttuğu sigaradan yola çıkarak yazıyor, kimi zaman onların metinlerinin kendi hayatıyla kesiştiği yerleri aktarıyor.

Kimi bölümleri epey ilginç olmakla beraber, yazarın neyi neden anlattığının havada kaldığı çokça bölüm var kanımca. Kullandığı poetik dil okurken insana haz verse de, bazı kısımlarda "yani?" sorusunu sormama mâni olamadı. Bir de son birkaç sayfada anlattığı, genç bir barmen kızı taciz edip dayak yemesiyle sonlanan tuhaf hikâyeye gerek var mıydı hiç emin değilim...

Neyse. Şu alıntıyla bitireyim hadi: "Yapıtın yetkinliğini gösterebilecek tek bir kanıt, maskeyi kesin olarak un ufak etmenin tek bir yolu, yazının her şeye yeten gücünün doğaüstü tek bir onayı olabilir: O da zevkten ölmektir. Kusursuz sanatçı şarkısının güzelliğinden ölür. Kusursuz bir bicimde hakli kılınan ve onaylanan bu kusursuz sanatçıya Madame Bovary'de, çileden çıkmış, birbirlerinin bedenleri için deliye dönmüş Emma'yla Léon'un bir kılavuz eşliğinde Rouen Katedrali'ni gezmeye sürüklendiği, derken kavasın sözlerine takılıp kaldığı gülünç sahnede rastlanır: 'İşte, dedi gösterişli bir havayla, büyük Ambroise çanının çemberi. Tam kırk bin libre ağırlığındaydı. Bütün Avrupa'da eşi benzeri yoktu. O çanı döken işçi sevinçten ölmüştür...'

Gökyüzünden düşüp yaratıcısının kafasına inen bu yirmi tonluk çan öldüren metindir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir