Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Robinson'un Mavi Evi
"Sevgili Cuma, bir şeyi idrak ettim, seninle paylaşmak isterim. İnsanoğlu yaptıklarıyla tanımlanır, evet ama bu doğru değil, daha çok yapmadığı bir yığın şeyle tanımlanır. Örneğin nasıl ve nerede uyuduğuyla. Nasıl durduğu ve oturduğu ve nereden koparılamayacağıyla. İnsanoğlunu tanımlayan onun sabitliğidir, statik dirayetidir, bu konuda onu kimse alt edemez."

Alman yazar Ernst Augustin'in "Robinson'un Mavi Evi" kitabı epey tuhaf açıkçası. Yer yer sevdim, yer yer "bu kadar postmodernizm bana fazla" diye hissettim. İnternette kendi "Cuma"sını bulup onunla sohbet etmeye başlayan bir Robinson'umuz var; ona hayatını, çocukluğunu, gezdiği şehirleri, ama en çok da bu şehirlerde inşa ettiği (yahut inşa ettiğini iddia ettiği mi diyelim?) tuhaf evleri anlatıyor, biz de bu mektupları okuyoruz.

İddia ettiği dedim çünkü anlattıklarının ne kadarı gerçek, ne kadarı hayal ürünü anlamak pek mümkün değil. Anlattıkları rengarenk, çok güçlü imgeler yaratıyor yazar gözünüzün önünde, kitabı bitirince sanki bir renk ve ışık cümbüşünden çıkmış gibi oluyorsunuz, buna diyecek hiçbir sözüm yok.

Ancak yukarıda dediğim gibi, bu kadar postmodernizm bana biraz fazla ya. Her ne kadar okuduklarımdan keyif almış olsam da, biraz fazla uçan kaçan bir metin bu benim için. Bir süre sonra öykü bağlamından kopuyor, dağılıyor, takip edilemez hale geliyor. Uçup kaçacaksanız bunu Cortazar gibi yapınız efendim; öyle bir anlatınız ki ne anlattığınızdan bağımsız bayılarak okuyalım, değil mi ama?

Evet anlattığı şeylere metaforik bakmak lazım, biliyorum; evler, birey olmak, yalnızlık, iç dünyamız, toplumla ilişkilenememe, bir kokuya/sese/hisse tutunarak var ettiğimiz nostalji duygusu vd. konuları anlatıyor aslında yazar ama yok, ben sevemedim ve içine giremedim maalesef. Ne yapayım?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yavaş Adam
“Sevgi sırf sevmeyi istemekle olmaz Paul. Sevmeyi öğrenmemiz gerekir.”

Coetzee’ye verdiğim arayı, Nobel aldıktan sonra yazdığı ilk roman olan Yavaş Adam’la nihayetlendirdim. Kendisinin, herkesin kalemi olmadığı muhakkak ama vallahi ben çok seviyorum. Konu skalasının genişliğini, kendini asla tekrar etmemesini, her kitabında başka bir meseleye bu biçimde dalma kabiliyetini, kelimeleriyle yaratmayı becerdiği tekinsizliği... Vallahi nefis.

Altmış yaşındaki Paul Rayment’ın yaptığı bisiklet kazasıyla açılıyor roman. İlk sayfadan - tak diye. Paul kazada sağ bacağını ve sağ bacağıyla beraber yalnız kalma hakkını kaybediyor, zira bundan sonra başkalarının bakımına muhtaç olacak. Evine Hırvatistan göçmeni bir bakıcı olan Marijana’nın gelişiyle beraber işler değişiyor, zira Paul bu kadına âşık oluyor - ya da öyle sanıyor.

Buraya kadar her şey gayet sıradan ilerliyor, hatta bir Coetzee romanına göre epeyce sıradan ve konvansiyonel. Derken resme yazar Elizabeth Costello giriyor ve insan o anda “hah, şimdi Coetzee okuduğuma ikna oldum” diyor. Elizabeth Costello aslında yazarın bundan önceki kitabı olan Romancının Romanı’nın baş kahramanı, belki önce onu okumam daha iyi olurdu ama Costello’yu burada anlatıldığı gizemli haliyle de çok sevdim ben. Costello, Paul’ün hayatında düpedüz “beliriyor”, o güne dek olan her şeye hakim, sonrasına dair de yönlendirmeleri hazır. Paul, Costello’nun kendi öyküsünü yazmak istediğini düşünüyor ama Coetzee bize işin tam tersi olduğunu sezdirip duruyor: Costello Paul’ü filan yazmıyor; Paul, Costello’nun zaten yazdığını oynuyor.

Kurmaca ve gerçek arasındaki ilişkiyi terse çeviren bu oyuncağa bayıldım. Paul karakterinin ne kadar klişe bir orta sınıf beyaz olduğunun zerre farkında olmayışıyla, kendini ciddiye alışıyla, önyargılarıyla ve cehaletiyle de nefis alay ediyor Coetzee Costello’yu kullanarak. Üstelik Paul’ü karikatürize ederken kendisine öfkelenmememizi de sağlamayı beceriyor, yani biz bile öfkelenecek kadar ciddiye alamıyoruz Paul’ü - bundan büyük intikam mı olur?

Çok sevdim, gerçi Coetzee ne yazsa seviyorum sanırım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İşin Aslı, Judit ve Sonrası
"Sevgi muazzam bir bencillik. Sevginin korku imparatorluğunda ölümcül bir yara almadan yaşayabilen insan var mıdır, bilemiyorum."

Ay muhteşem, muhteşem. İyice Macar Kültür Elçisi gibi oldum ama okudukça daha çok seviyorum Macar edebiyatını, ne yapalım? Sandor Marai'nin "İşin Aslı, Judit ve Sonrası" kitabı bu sene okuduğum kitapların en iyilerinden, şimdiden rahatlıkla söyleyebilirim.

Bir adam: Peter. Önce ilk karısından, sonra kendisinden, en son da ikinci karısından dinliyoruz aynı öyküyü. Anlatıcılar başka zamanlarda konuşuyor ve böylece 20 seneye yayılmış bu hikâyenin tamamını öğreniyoruz. Herkes aynı zamanı ne kadar farklı deneyimlemiş, ne kadar farklı bakmış, birbirlerini ve kendilerini ne kadar farklı duyumsamış - müthiş. Ki zaten hep öyle olmaz mı?

İlk bakışta bir aşk ve belki intikam hikâyesi bu fakat o kadar çok katman var ki, açıldıkça açılıyor konu. Yazar karakterlerini sınıf dinamikleri üzerinden konumlandırıyor ve bunu muazzam biçimde yediriyor metne. Bir küçük burjuva, bir soylu ve bir proleter üç karakter var ve hayata, aşka, yalnızlığa, paraya, savaşa bakışlarını ait oldukları sınıfın nasıl şekillendirdiğini görüyoruz. Birinin sözünü bile etmediği, farkına varmadığı "normal"inin, diğerinin o kişiye karşı tüm tavrını biçimlendiren bir şeye dönüşmesini, insan ilişkilerinin belki de bu yüzden imkansızlığa mahkûm olduğunu, hayatta birini gerçekten anlamanın nasıl sadece bir ütopya olduğunu...

Yazarın dili müthiş lezzetli - okuduğum neredeyse tüm Macarlarda karşıma çıkan tadı burada da aldım; asla ağdalı olmayan ama şiirli bir dil, süssüz kelimeler ve mesafeli bir katılıkla insanın teninin altına nüfuz edebilme kabiliyeti ki bunu çok, çok seviyorum.

Çok kolay akan, müthiş sürükleyici bir öykü ama yazar bazen öyle büyük şeyler söylüyor ki durup düşünmek, bir daha okumak ihtiyacı duyuyor insan. Ezcümle; bayıldım bu kitaba, kana kana içtim resmen. Okumadıysanız lütfen okuyunuz.

Şununla bitireyim: "İki gururlu insan yan yanayken kuşkusuz çok acı çeker. Fakat şimdi sizin içinize, neredeyse günah sayılabilecek bir hırs girmiş. Bir insanın ruhunu ondan koparıp almak istiyorsunuz. Âşıklar hep bunu isterler. Fakat bu günahtır."
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eszter'in Mirası
“Sevdiğimiz birini yeniden görmek, polisiye romanlarda anlatıldığı gibi, karşı konulamaz bir zorunluluğun etkisiyle yeniden ‘suç mahalline’ dönmek gibi bir şey değil mi?”

İşin Aslı, Judit ve Sonrası ile tanıyıp çok sevdiğim Macar yazar Sandor Marai’den okuduğum ikinci kitap oldu “Eszter’in Mirası”. Yer yer parlak kısımları ve akılda kalıcı tespitleri olmakla beraber, Judit’e kıyasla epeyce zayıf bir roman olduğunu söylemem lazım.

Kendisini aldatıp dolandırarak yıllar önce kız kardeşiyle evlenen Lajos’un geri dönüşüyle beraber Eszter’in yaşadıkları anlatılıyor bu küçük romanda. Arka kapakta “Eszter’in neredeyse bir trans halindeymişçesine felakete doğru koşan halkları, karizmatik liderlerce boş vaatlerle kandırılan kitleleri, zayıf iradelilerin daha güçlü görünenlere teslimiyetini simgelediği” gibi bir iddia var ama açıkçası bana biraz fazlaca bir mânâ atfetme gibi geldi bu. Eszter’in bunu simgelediğine dair pek bir şey anlamıyoruz zira kitaptan, bence epeyce kişisel bir hikâye bu.

Müthiş asap bozucu biri olan Lajos karakteri, Dostoyevski romanlarındaki bazı tipleri andırıyor, kendisi neredeyse Stepançikovo Köyü ve Sakinleri’ndeki Foma Fomiç kadar sinir bozucu. (Neredeyse, tabii, zira onun kadar tahammül edilemez olmak zor şüphesiz.) Kitaptaki insanların, özellikle Eszter’in motivasyonunu anlamak zor, karakterlerin pek çok davranışı ikna edici olmaktan uzak. Dolayısıyla insan içine giremiyor pek metnin. Sürükleyici, hızlı okunan, dediğim gibi yer yer iyi tespitleri olan ama genel olarak zayıf bir metin maalesef.

Lajos karakterinin, pek çok insanın düştüğü büyük bir yanılgıyı nefis ifade ettiği sözlerini içeren şu alıntıyla bitireyim: “Bende bulunmayan ve karakter denen şey sendin, sen olmalıydın. Karakteri olmayan veya mükemmel bir karaktere sahip olmayan bir insan ahlak bakımından az buçuk sakat demektir. Tıpkı her bakımdan sağlıklı olup da yalnızca elinin veya bacağının teki olmayan bir insan gibi. Bu tür insanlara yapay bir uzuv takıldığında yeniden iş görür, çevrelerine hizmet verebilir duruma geliverirler. Benzetme için özür diliyorum ama işte sen de benim için böylesi bir yapay organ olabilirdin... Ahlaki bir protez.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Aile Romanının Sonu
“Sessizliğin vücudundan geldiğini duydum. Ama bütün sessizlik gelemiyordu, vücudundan sürekli sessizlik geliyordu. Ben o sessizliğin içinde burada duruyorum, onun vücudundan, ağzından, elinden gelen sessizliğin içinde.”

Macar yazar Peter Nadas ile öykü derlemesi olan “Ölümle Baş Başa” ile tanışıp çok etkilenmiştim, Macar edebiyatıyla ilişkimi derinleştirmek gibi bir derdim olduğu için Bir Aile Romanının Sonu ile yola devam ettim. Yazarın 1977 tarihli ilk romanı bu, bir ilk roman için müthiş katmanlı ve büyük bir metin, şaşkınım.

Anlatım tekniği itibariyle ziyadesiyle modernist bir roman ancak içerik itibariyle Yahudi mitlerinden ve halk masallarından çokça beslendiği için ortaya değişik, hibrit bir kitap çıkmış.

1950’lerin Macaristan’ı, savaş ve Nazi işgalinin ardından gelen komünist rejim yılları. Yakın Macar tarihinin en çok iz bırakan zamanındayız yani, bu izi hem edebiyatlarında, hem de kentlerinde görmek mümkün, Budapeşte’yi gezerken bizzat şahit olmuştum buna. Anlatıcımız küçük bir çocuk, Simon. Annesi ölmüş, babası pek çok insan gibi vatana ihanetle suçlanıyor, kaçak, ara ara geceleri gelip sonra yok oluyor. Simon’un dünyayı ve çevresinde olanı biteni anlama çabasına şahitlik ediyoruz. Kendisine bakan dedesini ve babaannesini de yitirdikten sonra belirsiz bir kuruma bırakılan Simon’un geçmişi hatırlayışını, ailesini anılarında yeniden inşa etme çabasını, anımsadığı komşu çocuklarını vs dinliyoruz. Bu hatıralara dedesinin ve babasının anıları, başta bahsettiğim gibi Yahudi mitleri karışıyor. Bir çocuğun hissettiği yabancılık duygusu üzerinden aslında kendi köküyle ilişkisi kopmuş bir toplumun resmini çiziyor Nadas.

Anlatım tekniği itibarıyla takip etmesi zor ama lezzetli bir metin bu. Kendisiyle tanışmama vesile olan öyküleri kadar olmasa da yine de sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dul
“Seni hak ediyor muydum? Sen benim en iyi tarafımdın, umarım ben de senin en büyük kusurun olmamışımdır.”

Herkesin pek sevdiği bu kitaba ve sanıyorum ki okuduğum dördüncü kitabı itibariyle Jean-Louis Fournier’nin şahsına bazı itirazlarım var, artık dile getirebilirim bence. Haksızlık ediyor olabilirim ancak bana geçen duyguyu da aktarmak boynumun borcudur.

Dul, Fransız yazar Fournier’nin ölen karısı Sylive’nin ardından yazdığı bir metin; bir anma ve yas kitabı. Benim dışımda herkes okudu bu kitabı ve çok sevildi, biliyorum. Derdimi izah etmeye çalışayım: yazarın kimilerince tevazu olarak algılanan pek çok cümlesinde örtülü bir narsisizm yatıyor gibi hissediyorum ben. Sürekli olarak “ben zaten gayet vasattım, ben pek bir şeyi beceremem, kusurluyum, sıradanım, biraz zavallıyım ama sen beni iyi idare ettin” diyip durması artık bana maalesef samimi gelmiyor. Yukarıda alıntıladığım ve ilk bakışta insana pek naif gözüken cümlede bile bunu sezmek mümkün bence. Nitekim kendisi de söylüyor, “o özgeciydi, ben egoisttim” diye. Kitaptaki en önemli cümle bu bence, okuduğum yorumlarda kimsenin buna dikkat çekmediğini şaşırarak gördüm.

Bir egoistin yası aslında okuduğumuz şey ve bir tür günah çıkarma metni bu - dolayısıyla o çok dokunaklı cümlelerin önemli bir kısmında konuşan şey suçluluğun ta kendisi. Suçluluk duygusu içten olabilir, ancak sevgisi ve yası aynı oranda içten mi, yahut suçluluğu çıkarırsak aynı şiddette kalırlar mı, hiç emin değilim.

Sanki yanında olduğu insanları mutlu etmeyi bilmeyen, sevildiklerini hissettirmeyi çok da beceremeyen, bu açıdan o çok eleştirdiği babasından pek de farkı olmayan bir adam kendisi gibi seziyorum. Ben psikolog değilim ama Fournier’de kırılgan narsisizm denen şeyin pek çok izini görmek mümkün gibime geliyor.

Kitabın dili yine çok güzel, bazı ifadeler çok kuvvetli, şüphesiz. Ancak kendini bunca küçük gören (yani öyle iddia ediyor metinde) bir adamın oturup kendi duygularını bu kadar önemseyerek sayfalarca yazmasında bir büyük çelişki görüyorum ben ve bu da kitapla kalpten bir ilişki kurmama mâni oluyor, maalesef.

Hadi bakalım alayım küfürleri. Ne yapayım. İkna olamadım.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk Vesaire
"Seks hayatımız... dostça. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Evet, anladığınızı görebiliyorum. Belki de çok iyi anlıyorsunuz. Birbirimiz için elimizden geleni yapıyoruz, o iş sırasında birbirimizi gözetiyoruz. Seks hayatımız... dostça bizim. Eminim daha kötü şeyler vardır. Çok daha kötü."

"Aşk Vesaire", Barnes'ın "Seni Sevmiyorum" kitabına yıllar sonra yazdığı bir devam kitabı. 3 karakterimiz Oliver, Stuart ve Gillian'ın karmaşık aşk ve dostluk hikâyesine geri dönüyor ve 10 sene sonraya bakıyoruz. Ne acayip ki bu devam kitabını ilk kitaptan daha çok sevdim.

"Seni Sevmiyorum"daki gibi çok sesli yazılmış bir metin bu. Bu kez bizimle konuşuyorlar. Bize sesleniyor, bize, okura sorular soruyorlar. Bana çok haz verdi bu yazım biçimi. Hele ki karakterleri ilk kitaptan tanıyor gibi olduğum için, ben de 10 yıldır görmediğim birtakım eski arkadaşlarımın karşısına geçmiş onların kendilerini, hayatı ve beni sorgulamalarını dinliyor gibi hissettim.

Kitabın adı daha güzel olamazmış - bu kitapta Barnes yine aşka müthiş incelikli biçimde bakıyor çünkü. Aşka, aşık olmanın biçimlerine, aşkın insana ne yaptığına... Ve tabii "vesaire": vesaire gibi gözüken ama aşkın oluşmasını ya da sönümlenmesini sağlayan tüm o detaylar, diğer şeyler, sıradan, küçük, önemsiz gibi gözüken ayrıntılar - öyleler mi acaba?

Bu üç kişinin öyküsünün devamında böyle bir ters köşe asla beklemiyordum ya. Yazacağım her şey spoiler vermek olacağı için sözü bir kez daha Barnes'a bırakıp bitireceğim ama şu kadar söyleyebilirim: bayılıyorum Barnes sana. İnsanın içini böyle görerek yazmana, bu kadar komik olmana, hepimizle böyle şefkatli biçimde alay etmene (ki bence zor olan tam da bu) bayılıyorum.

"Erkekler arasında hoşa gitmenin farklı yolları var, en azından hoşa gitmeye çalışmanın. Bazıları başkalarının hoşuna giden şeylerin ne olduğunu bulup sonra onları yapmaya çalışıyor, bazıları da yapmaya karar verdikleri şey her hâlükarda hoşa gidecektir beklentisi ve özgüveniyle sadece yapmak istediklerini yapıyor."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşam ve Yazgı
"Savaşta oğlunu kaybeden anneye karşı bütün insanlar suçludur ve insanlık tarihi boyunca bu annenin önünde boş yere kendilerini aklamaya çalışırlar."

Ne demeli, ne biçimde demeli, nasıl hakkını vermeli? Rus gazeteci ve yazar Vasili Grossman'ın kadersiz kitabı Yaşam ve Yazgı'ya boşuna "21. yüzyılın Savaş ve Barış"ı denmemiş.

İkinci Dünya Savaşı'ndaki Büyük Stalingrad Savunması etrafında şekillenen Yaşam ve Yazgı, hem Nazizm'i, hem Stalinizm'i yerden yere vuran bir kitap. 1950'lerde, Rusların tabiriyle "Büyük Anayurt Savaşı" henüz bitmişken ve Sovyetler "Nazizm'i yenen ulus" olarak yurtseverliklerinin doruklarında, zaferden başları dönmüşken söylenmesi çok zor şeyleri söylüyor eser. Grossman, Stalin'in ardından başlayan yumuşama döneminde kitabının yayımlanabileceğine inanmış ancak ne kadar "yumuşasa" da totaliter devlet totaliter devlet işte ve kitap yayımlanmadığı gibi, müsveddelerine, hatta daktilo şeritlerine bile el konmuş ve yazar kitabının yayımlandığını göremeden umutsuzluk içinde ölmüş. Ancak kitabın gizlice ülke dışına kaçırılan iki kopyası daha varmış - 80’lerde Batı’da basılmış ve kısa zamanda 1 milyondan fazla satmış. Rusya'da ancak 2000'lerde yayımlanmış, yazarı çoktan göçüp gittikten sonra.

Yani kitabın yazgısı, anlattığı insanların yazgıları kadar acıklı. Savaş muhabiri olarak Stalingrad'ı bizzat yaşamış ve Almanların teslim olmasından sonra Ukrayna'ya Kızıl Ordu birlikleriyle beraber giren, Nazi kamplarındaki vahşete ilk elden tanık olan Grossman çok sert, çok hakiki bir anlatı sunuyor okura.

Hakikat: bu kitabı özetleyecek kelime bu. Şiddetin, sansürün, acımasızlığın, zayıflığın, korkunun, kanın - her şeyin hakikisi var içinde. O nedenle muazzam, o nedenle çok zor. "Faşizmi yenen yüce devlet" güzellemesi yapmak yerine, "faşizmle mücadele ederken faşistleşen bir devlet" anlatıyor Grossman, ilk elden deneyimlerle. Aynı anda hem savaşı, hem totaliter devleti eleştiriyor ve bunu büyük laflarla değil; savaşa, sansüre, şiddete maruz kalan insanların biricik öykülerini, ikilemlerini, korkularını, acılarını anlatarak yapıyor.

"İnsan olmak" ve "insan kalmak" meselesine dair okuduğum en güçlü metinlerden biriydi. Hiç unutmayacağım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kış Askeri
"Sanki savaş esrarengiz bir yer çekimi kuvvetiyle büzülüyordu."

Amerikalı psikiyatrist Daniel Mason'ın 2018'de yayınlandığında epey dikkat çeken Kış Askeri romanı, oldukça etkileyici bir savaş romanı. Yazarın ilk romanı olan "Piyano Akortçusu"na dair söylediğim şeyi yineleyeyim: hakikaten müthiş çalışkan bir yazar kendisi besbelli. Tıpkı Piyano Akortçusu gibi, Kış Askeri de bir tarihsel roman ve karşımızda dersine çok iyi çalışmış, romanını kurguladığı I. Dünya Savaşı dönemi koşullarını olağanüstü hakim biçimde aktaran bir yazar var.

Viyana'da başlayan hikâye (bu arada kitabı Viyana'dan döner dönmez okumaz pek hoş bir tesadüf oldu, adı geçen sokakları, parkları hatta cafeleri bile henüz ziyaret etmiştim), savaşın patlamasıyla beraber cepheye taşınıyor. Baş kahramanımız tıp öğrencisi Lucius savaş nedeniyle öğrenimini tamamlayamadan cepheye gidiyor ve bir sahra hastanesinde görevlendiriliyor, hem de yetkili doktor olarak. Sonrasında da savaşın seyriyle beraber Lucius'un hayatının nasıl dönüştüğünü ve savrulduğunu okuyoruz.

Kitap acayip sürükleyici ve çok atmosferik. Sınırdaki sahra hastanesi nefis anlatılmış, sanki durmaksızın yaralı askerlerin geldiği karlar altındaki o tekinsiz yerde bizzat bulunmuşum gibi hissettim. Hikâye yer yer öngörülebilir olsa da beklenmedik dönüşleri de olan ve kendini okutan, akan bir metin.

Amerikalı yazarlardan beklentim genelde sıfıra yakın oluyor, o nedenle sevinçli bir şaşkınlık yaşadığımı söyleyebilirim. Yazarın dili temiz, sakin; açıkçası ben daha şiirli metinler seviyorum ama Amerikan edebiyatında genelde beni mutsuz eden yavanlıkta değil asla kitap. Özellikle ana karakter Lucius'un öyküsünü insan kalbinde hissediyor.

Her ne kadar bir savaş hikâyesi olsa da sevgi, aile, affetme gibi izlekleri; insan hangi noktada vazgeçmeli, nerede bırakmalı gibi soruları da var kitabın. Ancak cepheyi ve savaşı okumak merak uyandırıcı olsa da da yazarın bu soruları daha derinleştirmesini isterdim, bence o zaman insana çok daha dokunan bir eser çıkardı ortaya.

Şöyle sizi içine alacak, başka bir zamana götürecek, yer yer epey hüzünlü ama sağlam bir tarihsel roman okumak isterseniz, kesinlikle tavsiye ederim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Birinci Şahsın Hafiyesi
“Sana hiçbir şey ispatlamaya çalışmıyorum. Sana, küçükken olduğuma inandığın baba olduğumu ispatlamaya çalışmıyorum. Bazı hatalar yaptım ama ne olduklarına dair hiçbir fikrim yok. Ve asla baştan başlamayı arzulamıyorum. Kendimden parçaları yok etme arzum yok. Hiçbir arzum yok. Belki de birbirine tamamen yabancı insanlar olarak buluşup sanki birbirimizi daha önce hiç görmemişçesine sabaha dek konuşmalıyız.”

Amerika’da genelde oyun metinleriyle tanınan Pulitzer ödüllü Sam Shepard’ın adını ilk kez yıllar önce, Wim Wenders’in başyapıtı Paris, Texas’ın senaristi olarak duymuştum. Bu nasıl metin, kim yazmış bunu diye baktığımda tanışmıştım kendisiyle. Sonra yüzü çok tanıdık gelince aktörlük de yaptığını ve türlü filmlerde karşıma çıktığını fark ettim. Yani yolumuz çok kesişmiş de ben farkında değilmişim meğerse. Ölmeden önce kaleme aldığı son eseri olan yarı otobiyografik anlatısı Birinci Şahsın Hafiyesi Türkçede yayınlanınca edindim hemen. Minicik ama çok şiirli, çok güçlü bir metin çıktı karşıma, ki yukarıda alıntıladığım pasaj da metnin gücüne dair bir fikir verecektir diye tahmin ediyorum.

Bi iç monolog bu okuduğumuz. Anlatıcımız yatağa bağımlı hale gelmiş durumda, günlerini Colorado Çölü’ndeki evinin verandasında tekerlekli sandalyesinde düşünerek, hatırlayarak geçiriyor. Kimi zaman çocuklarına sesleniyor anlatıcı, kimi zaman kendiyle konuşuyor, kimi zaman da ikizi gibi gözüken, yolun karşısında duran isimsiz bir başka adamı gözlemliyor - o adamın da onu gözlemlediğini düşünüyor. Zamanla izleyen ve izlenen, anlatıcı ve anlatılan, tahayyül ile hakikat birbirine karışıyor.

Ölümü beklerken insanların zihinden geçenlerin aynı anda ne denli karmaşık ve bir yandan da ne denli basit olabileceğine, yolun sonuna doğru yürüdükçe nasıl kırılganlaşıp nasıl çocuklaştığımıza dair güçlü bir metin bu. Şu pasajla bitireyim:

“Geçmiş bir bütün halinde gelmez. Parçalar halinde gelir daima. Aslında parçalara ayrılır. Kendini sanki fragmanlar halinde tecrübe edilmiş gibi sunar. Neden? Neden, mesela, şimdiki zaman tercih edilir ki geçmişe? Çünkü anıları yaratanının şimdiki zaman olduğu varsayılır. Geçmişi yaratan odur. Bazen çok uçucu görünüyor.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir