Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Frank Herbert – Dune
Naçizane yorumumu yapmadan hemen önce, her zaman yapmış olduğum gibi, yazacağım yorum hakkında bir ön bilgilendirmeyi siz kıymetli okuyuculara borç biliyorum. Öncelikle çok sıkı bir bilimkurgu (ve fantastik kitap) okuyucusu olmadığımı süratle söylemem gerek; böylece yapmış olduğum yorumun yalnızca meraklı bir okurun klavyesinden çıkmış olduğunu da hatırlatmış olurum. Ayrıca elimden geldiğince “spoiler” vermeden bir anlatı sunmaya çalışacağımı da hemen belirtmeliyim ki, bu durum yazının bir miktar sığ olmasına sebebiyet verecektir. Elbette bunu gelebilecek eleştirilere karşı bir ön “apologia” olarak da değerlendirebilirsiniz ki pek de yanılmış olmazsınız.

Gelelim Dune’a!

Nereden başlayacağım hakkında emin olmasam da, okuduğum en sıkı bilimkurgu romanı olduğunu söylerken herhangi bir tereddüt yaşamıyorum. Kurguya hayat verilirken çok ciddi bir ön hazırlık yapıldığı son derece açık bir şekilde görülüyor. Yaratılan evren, yaşanabilir gezegenler, uzay-zaman arasında yapılan yolculuklar, kudretli hanedanlar, imparatorluk ve muhteşem bir ekolojiye sahip, baharatı ile meşhur, Arrakis (namı diyar Dune gezegeni)! Tüm bu mekânlar ciddi bir siyasi, dini, felsefi, ekonomik ve askeri kurgu ile birbirine bağlanmış. Aynı zamanda yazarın tüm bunları yaparken klasik Yunan, Roma ve biraz da Arap mirasından etkilendiğini söyleyebiliriz ki bu yapıtı çok daha etkileyici bir hâle getirmiş durumdadır. Özellikle Latince ve Arapça tabirler ile anlatı çok güçlendirilmiştir. Kurgu her ne kadar 10.191 yılında başlıyor olsa da, henüz ilk kitapta tam olarak anlatılmayan bazı gelişmelerden ötürü (Hanedan ve Cihat üçlemesini okumadım ancak anladığım kadarıyla Dune’da anlatılardan öncesini konu ediniyorlar), makineler (yapay zekâ) ve insanlar arasında yaşanan savaşın sonunda insanlık makineleri kalıcı olarak yenilgiye uğratmıştır. Bu zafer sonrasında ise insanlık, görece ilkel denebilecek bir biçimde (imparatorluklar, hanedanlıklar, batıl inançlar, kılıçlar ve uzay gemileri!) yaşamaya başlamış fakat zihinsel bazı yeteneklerini de geliştirmeyi ihmal etmemiştir.

Kitabı genel olarak çok sürükleyici bulduğumu belirtebilirim. Ancak kitabın ilk yarısı, son kısmına nazaran bir miktar daha durağan gelebilir bu durağanlığa çok aldanmayın; fırtına öncesi sessizlik! Yazar birçok kavram yahut terim ürettiğinden ilk bakışta bu yeniden üretimler zorlayıcı olabilir fakat bu zorluk kitabın sonuna eklenmiş olan terminoloji sözlüğü sayesinde kolayca aşılabiliyor. Elbette yazarın, yukarıda da bahsetmiş olduğumuz üzere, Arapçadan da etkilendiğini ve Fremen adlı topluluğun isimlendirilmesinde özellikle bu etkiyi göreceğinizi de belirtelim. Dune serisinin dilimizde birkaç farklı çevirisi daha bulunmakta ve bu çevirilerde bazı kavramlar yahut terimler elimizdeki kitaptan bir miktar farklı çevrilmiş olabilir. Benim bu noktada dikkatimi çeken ilk fark; “Prophet” kelimesinin bir çeviride “Kâhin”, İthaki çevirisinde ise “Peygamber” olarak tercih edilmiş olmasıdır. Açıkçası bana “Kâhin” daha doğru bir çeviri gibi geldi, ancak bu konuyu işin uzmanlarına bırakmakta fayda vardır. Dolayısıyla elinizde farklı yayınevlerinden çıkan çeviriler varsa aynı yayınevinden devam etmenizi tavsiye ederim. Kitabın, elimizdeki çevirisi son derece iyi, mizanpaj kusursuz ve cilt harika. 700 sayfalık bir kitap olmasına karşın hiçbir sıkıntı olmadan kolayca ve hasarsız bir şekilde okunması mümkün. İthaki’ye bizi yeniden Dune ile buluşturduğundan, kitapyurduna ise bu buluşmayı ayarlamasındaki incelik için teşekkür ederiz.

Son olarak yakın zamanda gösterime girmiş olan: “Dune: Çöl Gezegeni” adlı filmi de hatırlatmalıyım. Okumaya başlamam ile filmin gösterime girdiği tarihin birbirine çok yakın olması benim için harika bir tesadüf oldu. Okuduktan hemen sonra (yaklaşık 1.5 yıldır gitmediğim) sinemaya giderek bu muhteşem filmi izleme ayrıcalığına da sahip oldum. Filmin kesinlikle saçma sapan bir romantizme kurban gitmemiş olduğunu ve kitabı (elbette bazı eksiklerle) çok iyi bir şekilde yansıtmış olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Hans Zimmer tarafından hazırlanan müzikler tek kelime ile muhteşemdi! Bence hâlâ daha vakit varken önce kitabı okuyup (ilk 400-420 sayfa) sonra da filmi izlemek harika bir tercih olacaktır. Bence acele edin!

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!
Yanıtla
171
16
Destekliyorum  3
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kelt Sanatı
Runik Kitap'ın bastığı Keltlerle ilgili üçüncü kitap. Keltlerin tarihini derleyip toparlarken sanat eserlerinin tarihsel yorumuyla Avrupa'da yerleştikleri noktaları da belirliyor. Keltlerin savaşçı bir millet olduklarını mezarlarından çıkarılan kılıç ve kalkan gibi eşyalardan biliyoruz, paralı askerlik yaptıkları da malum. Keltler savaşçı oldukları kadar sanatçı bir halktır aynı zamanda, pek hoş eserler ortaya koymuşlardır. Helen kültüründen etkilendikleri malum, Etrüskleri darmaduman etmeleriyle birlikte Yunan uygarlığıyla münasebet kurmuşlar, Büyük İskender'e elçi yollamışlar ve Roma'yla zaman zaman savaşıp zaman zaman dostluk kurmuşlar, bulundukları civarda etkilenebilecekleri her milletten etkilendikleri söylenebilir. Müller'e göre bazı araştırmacılar Kelt sanatında dinî içeriklerin yer aldığına inanıyorlar ama bunun kanıtlanması oldukça zor, bir tek Keltlerin tarih sahnesinde etkin biçimde son kez yer aldıkları MS 300'lü yıllarda tanrıçaları Epona'nın yer aldığı heykelcikten bahsedilebilir. "Model teşkil eden Yunan yapıtları söz konusu olduğunda, bu örneklerin ne zaman ve nasıl benimsendiği veya uyarlandığı gibi sorular da ortaya çıkmaktadır. Bu sanat eserleri toplumun hangi kesiminde ne tür bir işleve sahipti ve bu yapıtlar Kelt kimliğini ne derece yansıtıyordu? Örneğin kılıç kınlarının Güney İngiltere'den Macar ovalarına kadar aynı bezeme ile süslenmesi neden önemliydi?" (s. 7) Müller arkeolojik araştırmaların sürdüğünü ve belli başlı bazı soruların yeni buluntularla cevaplanabileceğini söylüyor. "Keltleri anlamak ne kadar zor ise, onların sanatını anlamak da o kadar zordur. Dahası Keltler, kültürlerini bize kendi bakış açılarından aktarabilecek bir tarih yazımından da mahrumlardı." (s. 10) Yunan ve Roma kaynaklarında bazı bilgiler yer alsa da bu medeniyetler Keltleri barbar olarak gördükleri için kültürlerine değer vermemişler, mutlak düşman imgesiyle yaklaştıkları Keltlerin savaşçılıklarına odaklanmışlar. Üstelik farklı kaynaklarda yer alan Galli/Kelt olarak adlandırılan toplulukların birbirlerinin devamı olduklarına dair kesin kanıtlar yok, ilk kez Sezar'ın Germenlerden ayrı bir halk olduğunu söylediği Keltler diğer topluluklardan ayrışmış olsalar da Sezar'ın "Akitanyalılar", "Belgalar" ve "Keltler" adlarıyla üçe ayırdığı toplulukların aynı kökenden gelip gelmediklerine dair bir bilgi yok, Sezar'ın Celtae ve Heredot'un Keltoi olarak isimlendirdiği toplulukların aynı topluluk olmaması mümkün, Antik Çağ'da ilk kez kullanılan sözcüğün anlamı Roma döneminde değişmiş. Sonuç olarak "Kelt" sanatı yerine "La Tene Kültürü"nü kullanıyor Müller, gruplandırmayı bölgeye göre uyguluyor ve kronolojik sıralamayı gözetiyor: Erken Evre, Waldalgesheim Evresi ve Geç Evre. Geç Evre de ikiye ayrılıyor, Plastik Üslup ve Kılıç Üslubu.

Erken Evre'nin ilk eserlerinden itibaren özenli bir çalışmadan söz edilebilir, eserlerdeki detaylar belli bir seviyeye erişildiğini gösteriyor. Belli başlı eserlerin fotoğrafları kitapta var, anlatılanı doğrudan eserin üzerinde görebiliyorsunuz, Müller bilgileri santimi santimine verdiği için karşılaştırma yapabilmek iyi.

Plastik üslubu doğulu Keltlerin bulduğu kabul ediliyor, İrlanda'da örnekleri görülen tomurcuk ve sarmallar Avrupa anakarasında ortaya çıkmış. Mekân geniş, hektarlarca alanı kaplayan bir anıt mezardan çıkarılan eserler çok ses getirmiş. İstisna tabii, o büyüklükte bir gömüte pek rastlanmamış. Kharon'un ücretini Keltlerin nasıl adlandırdığını merak ediyor Müller, bilgi yok. Bu dönemde Bulgaristan sınırları içinde kalan bölgenin eserleri öne çıkıyor, kazandan aynaya kadar pek çok eser üretilmiş ve süslenmiş. "Demir işçiliği yüksek düzeydeydi. Metal işleyen diğer zanaatkârlar gibi, demir ustaları da dökümcülük dışında çeşitli işleme yöntemlerine hâkimdiler. Demirin örs üzerinde ağır çekiçlerle dövüldüğü düşünüldüğünde haddeleme, eğme, perçinleme, bükme, bölme, kaynak yapma gibi bilindik uygulamalara ek olarak, yaratıcı bir biçimde şekil verme de zaman zaman etkileyicidir." (s. 89) Soylu müşterilerin verdiği siparişler çeşitlilik gösteriyor, seramik işlemeciliği alıp başını gidiyor, heykeller stilistik biçimlere kavuşuyor, takılar üzerinde uğraşma dönemi bitiyor çünkü iş zanaata dönmüş biraz, seri üretime geçilmiş.

Sonrasında Gallo-Roma denen bir üslup ortaya çıkıyor, Kelt sanatı Roma sanatıyla bütünleşiyor ve karakteristik özellikleri yavaş yavaş kalkıyor ortadan. Felix Müller bu süreci de anlattıktan sonra noktayı koyuyor, ilgilenen okurlara ise okumak kalıyor.
Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ay Zalim Bir Sevgilidir
Isaac Asimov, bilimkurgunun aniden parlayan yıldızlarından (nova) bahsettiği yazısında (bkz. Bir Mars Destanı’nın önsözü) Heinlein’ın 1940’larda “yaşayan en büyük bilimkurgu yazarı olduğunun açıkça anlaşıldığını” ifade eder. Bugün de kendisinin Asimov ve A.C. Clarke ile birlikte bilimkurgunun üç büyük isminden biri olduğu kabul edilir. “Ay zalim bir sevgilidir” ise kimilerine göre onun en önemli romanı (yıldız gemisi askerleri ile sıklıkla yarıştırılır) ve Amerikan halkının en sevdiği bilimkurgu eserlerinden biri olarak bir klasik konumuna yükselmiş.

Eserin teması bir bağımsızlık mücadelesi ve eserin içinde de sıklıkla belirtildiği gibi Amerikan bağımsızlık savaşı ile ciddi benzerlikler işleyen bir öykü (Amerikan halkının eseri sevmesinde önemli etkenlerden birisi de bu olabilir). Çoğunlukla “muhafazakâr” olarak tanımlanan Heinlein’ın eserde işlediği çeşitli konular bu tanımlamanın yerinde olup olmadığını sıklıkla sorgulatmakta. Üç bölümden oluşan romanda olayların arka planı ise şu şekilde; uzak olmayan bir gelecekte Ay (Luna), dünyadaki mahkûmların sürgün yeri haline gelmiştir. Cezasını tamamlayan mahkûmlar ayda gelişmiş olan sosyal yaşama dâhil olurlar. Düşük yer çekiminin insan vücuduna kalıcı etkileri sebebiyle mahkûmların bir daha dünyaya dönme şansı kalmamaktadır. Böylece eski mahkûmların çocukları, torunları ile yeni mahkûmlardan oluşan bir toplum ortaya çıkar. Yer altındaki tünellerde yaşayan toplum burada birkaç tane büyük şehir oluşturmuş ve nüfus milyonlarla ifade edilmeye başlamıştır. Kaya zeminin kazılması ile oluşan boşluklarda çiftlikler kurulmuş ve tahıl üretimi yapılmaktadır. Ayrıca su ve hava kaynağı açısından buz madenciliği önemli bir uğraştır. Bunlar dışında toplum hayatını sürdürmeye yetecek diğer meslekler de oluşmuştur. Üretim yapan herkes ürününü tekel konumunda olan ve tepesinde başgardiyan olarak adlandırdıkları, dünya tarafından görevlendirilmiş bir kişi bulunan yönetime (otorite) satmakta, karşılığında su, hava gibi temel ihtiyaçları yine aynı idareden satın almaktadır. Ay yönetimi esas olarak bir sebepten ötürü vardır: dünyaya tahıl göndermek. Gelecekte dünya büyük bir kıtlık içerisindedir ve ay da bir mahkûm kolonisinden çok bir üretim kolonisine dönüştürülmüştür.

Özünde anarşist bir toplum olan ve kendilerine aykırılar diyen Ay sakinleri genelde kanun ve düzene alışık değildir. Başgardiyanın işlerini yürütenler dışında kanun ve devlet denetimi yoktur, polis bulunmaz. Bununla birlikte toplumsal mutabakata dayanan yazılı olmayan kurallar toplumun devamını sağlamaktadır. Böylece sivri uçların törpülendiği ve nispeten dengede olan bir toplum kurulmuştur. Aykırılar genel olarak apolitiktir. Gündelik yaşamları, bira ve bahis dışında önemsedikleri pek bir şey yoktur. Tabi bir de kadınlardan söz etmek gerekir. Bir mahkûm kolonisi olarak ortaya çıkan ayda baştan itibaren kadın sayısı çok azdır. Bu da toplumun anaerkil bir yapıya bürünmesine ve kadınlara yüksek değer verilmesine yol açar. Kadın erkek eşitsizliği, toplumdaki cinsel rekabeti azaltmak ve hayatta kalmanın işbirliğine dayandığı bir ortamda daha güçlü aile yapıları kurabilmek için sıra ya da grup evliliği adı verilen sosyal yapılar oluşturmuştur. Liderin kadın olduğu bu büyük aile modellerinde aynı ailedeki kadın ve erkeklerin birden fazla eşi vardır. Ahlaki yapı buna göre şekillenmiştir. Paralel olarak aykırılar dini açıdan da farklı inanışlara sahiptir. Dünyadaki dinlerin yanı sıra bunların yerel versiyonları ya da aya özgü inanış biçimleri de vardır. Kısaca, toplumu kapsayacak ölçüde herhangi bir politik, dini ya da ahlaki ideali olmayan, alıştıkları yaşam devam ettiği sürece işlerin nasıl yürüdüğü ile pek ilgilenmeyen kendi halinde bir toplum görülmektedir (böyle bir toplumda devrim fikri gülünç durur). Öte yandan toplum yaşamına doğrudan karışmasa da hiç sevilmeyen bir başgardiyanları vardır (siğil mort) ve emeklerinin sömürüldüğünü düşünen belli başlı gruplar herhangi bir planları olmasa da gizli bir direniş örgütlemeye çalışmaktadır. Tabi, “tehlikeli” fikirleri olsa da son derece etkisiz ve kendi içlerinde bile birlik olamamış küçük gruplar ciddi bir tehdit olarak görülmez.

Hikâyemizin ana kahramanı Manuel (Man) bir bilgisayar teknisyenidir. Ayın tüm altyapısı (elektrik, su, hava, ulaşım, haberleşme) ve idari işlemler (maaşlar, yazışmalar, gazeteler, ilanlar) bir süper bilgisayar tarafından kontrol edilirken arızalar konusunda tek başvurulan kişi Man’dır. Sahip olduğu muazzam kaynak ve analiz yetisi ile bir noktada kendisinin farkına varan süper bilgisayar, tıpkı bir bebeğin gelişimi gibi yavaş yavaş insan duygu ve düşüncelerini çözmeye başlamış ve arkadaşlık edebileceği tek kişi olarak karşısında ona Mike adını takmış olan Man’ı bulmuştur. Hikâyenin diğer iki önemli karakteri devrimci hareketlerde önde yer alan ve güzelliği ile herkesin dikkatini çeken Wyoming ve uzun süre önce dünyadan siyasi bir mahkûm olarak sürülmüş olan, Man’ın eski öğretmeni profesör de La paz’dır. Her şeyi kontrol eden ve muazzam bir öngörü gücüne sahip süper bilgisayar Mike, onun en iyi arkadaşı teknisyen Man, heyecanlı bir aktivist Wyoming ve anarşist bir profesörün bir araya gelmesi benzeri görülmemiş olaylara sebep olacaktır.

Ay zalim bir sevgilidir, çok katmanlı bir roman olarak farklı açılardan ele alınabilir. Yapay zekânın sınırları ve “tehlikesi”, dünya dışı kolonileşme ve geleceğin teknik imkânları gibi bilimkurgunun belli başlı temaları yanında devlet ve politik düzeninin tartışılmasına önemli bir yer ayrılmıştır. Devletin, yasanın, yasamanın ve bunlar karşısındaki insan davranışlarının doğası tartışılmıştır. Kapitalizm, sosyalizm hatta anarşizm sorgulanırken ideal düzen diye bir şeyin var olup olmadığı da sorulur. Demokrasinin işlevselliği tartışılırken “her kafadan bir sesin çıktığı” durumdaki kilitlenmeler, seçimlerin aslında ne kadar temsil sağladığı ve kitlelerin nasıl maniple edilebileceği gösterilir. Birilerinin kontrol edeceği bir sistemin eninde sonunda yozlaşmaya açık olduğu ima edilir. Toplumların dünyalarını kendi şartlarına göre yaratması, dilde, gündelik yaşamda ve geleneklerde ortaya çıkan değişimler göze çarpan diğer konulardır. Ahlaki yargılardaki farklılaşmanın altı özellikle çizilmiş ve ahlak, aslında şartların belirlediği bir olgu olarak tanımlanmıştır.

Ay zalim bir sevgilidir, Heinlein külliyatının olduğu kadar bilimkurgu dünyasının da önemli eserlerinden biri. Yer yer ağır yürüyen 450 sayfalık öykü uzun soluklu bir okuma gerektirse de politik tahlilleri, devrim planları, entrikaları ve savaş gerilimi ile heyecan ve merak uyandırmayı da başarıyor. Yazılmasının üzerinden yarım asır (1966) geçen eser gerek kendisini klasik konumuna getiren etki gücüyle gerekse güncelliğini koruyan temalarıyla bilimkurgu severlerin okunacaklar listesindeki öncelikli yerini hak ediyor.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yamuk Bakan Öyküler
Dört öykü var, seçki. Üçünü okumuşsunuzdur bir yerlerde. Üçü BK, diğeri Sherlock Holmes. Neden böyle bir şey, bence Zizek. Yayınevinin Zizek'e duyduğu ilgi. Konferans için davet etmişler falan. Zizek her bir öykü için bir cümlelik açıklama yapmış, arka kapakta bulabilirsiniz onları. Tematik bir mevzu da var işin içinde; Yamuk Bakan Öyküler aslında gerçekliğin yorumlanışı üzerine eğilen dört öyküyü içerdiği için belli bir konseptte oluşturulmuş bir kitap. Dolayısıyla öykülerin janrı -hep bunu yazmak istemişimdir- değil de içerikleri açısından. Olunca yani bir mantıklı geldi.

Dünyalar Deposu: Robert Sheckley'nin. Distopik bir ortamda, bir iğne yardımıyla çok istenen bir hayatı yaşamak. Sonsuz ihtimaller arasında bilinçaltının yönlendirdiğine gitmek, kişinin kendini ne kadar tanıdığıyla ilgili olarak şaşırtıcı sonuçlara yol açabiliyor, ölümü isteyen çıkabiliyormuş mesela. Geçici bir süreç bu istenilen yere gitmek, bir de karakterin 10 yıllık birikimine mal olacak kadar pahalı. Neyse, beyimiz geçmişe dönüp ailesiyle birlikte mutlu mesut yaşıyor bir yıl boyunca. Uyandığı zaman doğruca sığınağa gitmek zorunda. Gayger sayacının uyarılarıyla, bir zamanlar insan eti ve kemiği olan beyaz zeminin üzerinde. Zizek'in yorumu: "Özne ancak fantazi yoluyla arzulayan özne olarak kurulur."

Şakacı: Asimov'un. Fıkraların kaynağını bulmak, Meyerhof için bir takıntı haline gelir. Süper bilgisayar Multivac'in yardımıyla gizlice cevabı arar ve uzaylılar için esprilerin, fıkraların falan bir deney olduğu sonucuna varır. Bilgiye eriştiği anda deney sona erer, insanların mizah duyguları kaybolur. Zizek'in yorumu: "Başkasının Başkası tam da paranoyanın Başkası'dır."

Tanrı'nın Dokuz Milyar İsmi: Arthur C. Clarke'ın. Tibet manastırına satılan bir süper bilgisayar, Tanrı'nın bütün isimlerini aramaktadır. İnsan ırkı bu yüzden yaratılmıştır, bütün isimleri bilmek için. Bu gerçekleştiğinde her şey yok olacaktır, fiş çekilecektir yani. Bilgisayarla birlikte Tibet'e giden mühendisler mevzuyu öğrenince bilgisayarı yavaşlatırlar ve kendileri için bir kaçış süresi ayarlarlar. Son an gelince geriye dönüp bakarlar ve yıldızların yavaş yavaş söndüğünü görürler. Zizek'in yorumu: "Dünyanın kendisi, 'gerçeklik' her zaman bir semptomdur."

Kızıl Saçlılar Derneği: Bir gerçekliğin ardından bir başkasının ortaya çıkarılması, tipik bir Holmes öyküsü. Zizek'in yorumu: "Yanlış çözüm yapısal bir zorunluluktur... doğrudan doğruya hakikate çıkan bir yol yoktur."

Güzel, alınabilir, hediye edilebilir.
Yanıtla
3
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çocukluk Adası
Anıların işlenmeden aktarılması zor. Bilincin parladığı anın biricik peteğine sıkışmış olanlar haricinde anılar olabildiğince kurgulanır, hikâyeleştirilir ve paketlenir, sonrasında bir uyarıcıyla birlikte ortaya çıkacak biçimde depoya kaldırılır. Bir şarkı, bir koku, algıların anahtarları her türlü kodu çözer ve yıllar bir anda aşılabilecek mesafeler haline gelir.

Aynı mevzuyla alakalı Hafızadan Kurtulmanın Beş Kadim Yolu diye bir öykü yazıyordum, adam kitabını yazmış. Ben bitireyim de dergiler yine basmasın. Knausgaard'ın üçüncü kuşatması tamamen çocukluğundan ibaret. Bir bölümü olduğu gibi çocukluk, şu parıltılı anlar, diğer bölümler çocukluğun yetişkin yorumlaması şeklinde okunabilir.

Yeni bir mahalleye taşınan ailenin küçük çocuğu, manzarayı hiç unutmayacağı şekilde zihnine kazıyor. Küçük Karl Ove, çocukluğundan bir anda yetişkinliğe adım atıyor ve geçen zamanla birlikte kişiliğinin nasıl değiştiğini, nasıl değişebileceğini merak ediyor. Kitabın yazıldığı ana kadar böyle pek çok an yaşanmış, çoğu hatırlanıyor ve zamanın henüz işlenmemiş bölümü bir bilinmez olarak ortaya çıkıyor. Çocukluk, ölüme dair sahte anılar yaratabilir. Cenaze evinde masaya yatırılan bedenle yeni mahallesini keşfedilmiş bir dünya gibi inceleyen aynı: Karl Ove.

"Bellek, yaşam için güvenilir boyutlarda değil. Üstelik belleğin gerçeğe öncelik vermemesi gibi basit bir nedeni yok bunun. Belleğin bir olayı doğru veya yanlış hatırlamasını gerçeklik gereksinimi belirlemiyor hiçbir zaman. Öz çıkarlar belirliyor bunu." (s. 21)
Bazen karıştırıyorsunuz; anıların anlatıcısı hafıza kodlarını bu çıkarların peşinde çözüyor gibi görünürken çocukluğun doğal anıları bir anda ortaya çıkıyor, karma bir yapı oluşuyor. Güzel bir şey bu, çok katmanlı yapıyı kendiniz aralamalısınız. Hemingway'in buzdağı metaforunu anımsarsanız daha derinlere inebilirsiniz.

İnsanın söylemedikleri olduğunu kim söylemişti?

Tek bir sözcük olsun israf edildiğini düşünmüyorum, Knausgaard okuruna sunduğu şemada anılarının yazınını nasıl etkilediğini anlatıyor aslında. Bu yüzden uzun uzun anlatılan ve anlamsız/değersiz görünen bölümler bile bir amaç uğruna yazılmış. Fark edersiniz ki büyük bir felaketin öncesi ve sonrası uzun uzun anlatılmıştır, zira felaket unutulsa bile ardılı ve öncüsü asla unutulmaz, hafıza eklektik bir şekilde çalışır ve bazı parçaları daha çok parlatır. Bu parlamalardan sıkça görürüz, zira Karl Ove'ın babası, özellikle ilk kitapta ölümünün ardında bıraktığı boşluğa düştüğümüz adam, tam bir sığır olduğu için çocuğa etmediğini bırakmıyor. Bunun yanında ergenlik problemleri, akran despotizmi derken kimsenin yabancısı olmadığı bir dünyayı, orman yasalarının yaşam boyunca en geçerli olduğu zamanları izliyoruz. 60'lı yılların Norveç'i oldukça ıssız, yeşil ve depresif. Despot baba, sessiz anne ve kendi halindeki abi ile birlikte Karl Ove için onlarca kez damgalanmış bir çocukluğu yazmak zor olsa gerek.

Cinsellik, edebiyatın ve müziğin keşfi, okul, arkadaşlar, hepsi bir yerden çocukluğa tutunmuş.

Tekrar söylemek istiyorum, baba tam bir sığır. Ortaokul öğretmeni olup çocuk psikolojisinden bu kadar uzak kalan bir adam olamaz. Mesleki deformasyon mu diyeyim, ne diyeyim, bilemedim.

Müthiş.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tavşan Deliğinde Fiesta
İnsan bilişsel dönemlerden geçiyor, beynin işleyişi -özellikle çocuklukta- aylarla ifade edilebilecek kadar kısa sürelerde muazzam değişimler geçirebiliyor. Büyük zenginlik; yaratıcılığı zenginleştiren bir durum. Kendini çizgi film karakteri sanıp camdan atlayanlar ve benzerleri dışında güzel sonuçlar doğuruyor, Çavdar Tarlasında Çocuklar mesela. Onca Yoksulluk Varken de bir diğer güzel örnek. Filmlerde, dizilerde çokça görürüz, ekmeği iyi yenmiştir yani. Eh, bu açıdan Villalobos'un çocuğu yeni bir şey değil ama içinde yer aldığı uyuşturucu kartellerinin ortamında ilgi çekici hale geliyor. Tochtli nam velet, uyuşturucu taciri olan babasının yanında, çölün orta yerine konuşlanmış bir kalede yaşıyor. İki izbandut koruma ve babasının yardımcısı olan özel öğretmeni dışında ilişki kurabildiği kimse yok, yalıtılmış bir ortamda yaşıyor. Televizyon izleyebilir, kitap okuyabilir ve babasının kendisi için getirdiği hayvanları izleyebilir. Hayvanat bahçesine gitmek tehlikeli olduğu için kalenin bir kısmı hayvanat bahçesine çevrilmiş, kolay iş.

Çocuklukta hiçbir şey olduğu gibi değil, lunaparktan pek bir farkı olmayan beyinde olgular/nesneler arasındaki ilişkiler bağdaştırmaların doğruluğuna ve yanlışlığına bakılmadan, kendiliğinden beliriverir. Bu yüzden Tochtli'nin Japon kültürünün etkisi altındayken Liberyalı cüce suaygırları için delirmesi, vücuttaki delik sayısının ölüme yol açıp açmamaya etkisiyle ölülerin de sayılabilecek kişiler olarak görülüp görülmeyecek olması, kısacası dünyayı algılayış şekli tam bir kaos. Bütün eğlenceyi bu kaosa borçluyuz.

Küçük bir çocuğun anlatıcı olduğu metinlere girişmeden önce iyi hazırlanmak gerekiyor; düşüncenin biçim değiştirdiği aşamaları bilmeden, literatürü taramadan bu tür karakterler yaratmak büyük risk. Belli bir pencereden görülen dünyanın bir anda yetişkinlerin dünyasına dönüşmesi, çocuğun kozmosunun dışına çıkılması bütünlüğü bozar. Villalobos bu konuda oldukça iyi, herhangi bir falso görülmüyor.

Üç bölüm. İlk bölümde bu kanun dışı dünyanın çeşitli halleri, ikinci bölümde Liberya gezisi ve son bölüm çözülüş.




Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sonlu ve Sonsuz
Mevzuda dil problemi çıkmasın diye gramerle başlıyor Badiou, "Sonlu", "sonsuz olmayan" anlamına gelmektedir ve bunun tersi de geçerlidir. Kelimeler sezgiyi sınırlamasın diye iki sayfada bu sonuca varıyoruz. İşbu kitap, sonu olmayan ve olan şeyler hakkındadır.

Bir sonlunun içindeki daha küçük sonluların varlığını inceliyor Badiou. Zamanın, mekanın bir sınırı olduğu ve ölçülebileceği söyleniyor. İnsanın sonlu varlıkları sonsuzlardan arındırma çabası bu, tamamen insan yaratımı. Mesafe, zaman, sayılar, bilinmeyeni açığa çıkarma, isimlendirilmelerinden önce de var olan şeylere kimlik verme çabası. Bilinmeyenden korkarak yaşayamıyor insan, koca uzaya ne adlar savurmuşuz. Yine insanın kendinden. Başka bir yaşam formuyla -düşünebileninden- karşılaşırsak eğer -ki zamanın birinde olacak bu- insanoğlunun yaşayacağı travmayı görmek isterdim.
İnsanoğlu sonludur, düşünceleri sonsuzdur ve bu düşüncelerle sonsuzun ne olduğunu sezebilir. Badiou için eğer bir Tanrı varsa o sonsuz olmalıdır, sonlu olduğu an Tanrılık haklarını yitirir. Bencilliğimize rağmen sonlu olduğumuzu kabullenebildik. Kabullenmemiz gerekir. Tanrı'nın sonluluğu insanoğlu için büyük hayal kırıklığı olurdu. Tanrı, sonluluk kavramını hiçbir şekilde içermez. Buradan tasavvufa yürümeye korkuyorum, neler çıkar kim bilir. İnsanın sonluluğu, sonsuzluk karşısında küçücüktür. Koca bir karanlığın içinde minicik bir mum alevi. Çevirmen Murat Erşen, Pascal'ın kamışlı sözüyle Mevlana arasında ilişki kurarak insanın evrensel kaygısına referans veriyor: Çok küçüğüz.

Cantor'un sonsuza açtığı yeni pencereler, insanoğlu için daha farklı sonsuzları düşünme olanağını sundu. Cantor, bütün sayıları bir araya getirdi ve bu sonsuza "omega" adını verdi. Kilise ayağa kalktı. "Tanrısal sonsuzluk varken bu ne lan?" İnsanlar ayağa kalktı. "Ulan bu ne?" Edimsel sonsuzda hep bir sonraki adıma ulaşırsınız. Bir sonraki sayı, bir sonraki evren, her neyse. Sanal sonsuz... Sonsuz işte.


Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Almuric
Robert E. Howard, Conan gibi, Kull gibi adamları yaratarak kılıçlı, büyülü maceraları da yaratmış oldu. İlginçtir, Kılıç ve Büyü Öyküleri adlı kitabıda okuyabilirsiniz bu türü seviyorsanız. İthaki bunun ilk cildini basmış, sonra yarım bırakmış. Clark Ashton Smith'in öykülerinde yaptığı gibi. Devamını bassalar keşke. Neyse, Howard'ın bu tür dışındaki öyküleri de çok güzel, birkaçını İngilizce olarak okudum. Korkunç gerçekten. Karanlıkta 33 Yazar seçkisinde Cehennem Güvercinleri vardı, şahane bir öykü o. Daha ilk cümlelerde yaratılan bir dehşet atmosferi, okuru ne olduğunu anlamadan çarpıyor. Tekinsizlik yaratmada üstüne olmayan bir adam Howard.

Almuric bir kılıçlı vurdulu kırdı türünden güzel bir roman. Esau Cairn'ın maceralarını, kestiği kafaları ve kırdığı kemikleri takip ederek nihayete varmadan önce farklı dünyaları, farklı ırkları ve bütün bunların arasında mücadeleden vazgeçmeyen iki Arzlı'yı -en azından birinin ruhu Arzlı- tanıyacağız.

Başta profesöre benzer bir adamın anlatımıyla mevzuya aşina oluyoruz. Bu Esau Cairn arkadaşımız katıksız gücüyle çevresinde ucube olarak görülen biri. Düşünce yapısı oldukça basit ve kasları oldukça sıkı, bu yüzden bir ucube gibi muamele görüyor. Üniversiteden atılıyor, acı gücünün yüzünden boksörlük lisansı elinden alınıyor. En sonunda karanlık işlere bulaşıp profesörün evine kaçıyor. Profesör, bu arkadaşımızı "kendi çağına uydurulan ve kendi olmaktan vazgeçmeyerek dışlanan" şeklinde niteler. Gerçekten de doğduğu yer, ABD'nin cangıl bölgesidir ve bir Spartalı gibi yetiştirilen Cairn, toplumda yeri olmadığı ortaya çıkınca başka bir güneş sistemindeki Almuric adlı gezegene yollanıyor ve oradaki maceralarını profesörün anlatmaya yanaşmadığı bir şekilde Dünya'ya ulaştırıyor. Anlatı bu maceralar üzerine kurulu.

Güzel, türü sevenler beğenecek.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşık Bir Adam
Karl Ove anlatıyor, çocuğuna bakar gibi anlatıyor, aşık olduğu kadınla kavga eder gibi anlatıyor, su içer gibi anlatıyor, nefes alır gibi anlatıyor. Okura oyun oynamadan, anlatmakla ilgili başka hiçbir derdi olmadan elinde nesi var nesi yok ortaya koyuyor. Blöf yok. Anlaşılmak, tek derdi bu. Övgü istemiyor, hayran istemiyor. Ne eksik ne fazla, sadece bir mesele var ve anlatılması lazım. İki mesele, pardon. "Bir yaşamı anlamak kolaydır, onu belirleyen etkenler azdır. Benimkiler iki tane. Babam ve gerçekte hiçbir yer ait olamamam. Bu kadar basiti." (s. 536) Basiti? Yedi veya sekiz typo var ve göze oldukça batıyor. Bir de "simgesiler" olayı var, o da ilginç. "Simgeleri" yerine "simgesiler".

Bu mevzunun ne olmadığından başlamak daha iyi bir tercih.

Karl Ove'un meselesi kendini bir şeye çevirmek değil, başta onu söylemek gerek. Yaptığı şey bu değil, olduğunca gerçeğe sığınıyor, sadece gerçek. Kendini alçalttığı yok, kibarlık yaptığı yok, utancı yok, elinde zaman zaman kaçırdığını düşündüğü bir yaşam var ve bu yaşamın kaçan noktalarıyla birlikte anlatılması gerekiyor, hepsi bu.

Cüzdanla zaman kaybetmeyen bir adam daha.

İlk kitapta Karl Ove'un babasıyla olan ilişkisi, babanın ölümünden sonra göğüs germek zorunda kaldığı sıkıntılar, ailesi ve gençliği vardı. Karakter hakkında temel oluşturacak bilgileri aldık, ikinci kitapta üç yıllık bir zaman dilimini geri dönüşlerle birlikte görüyoruz.

Meseleler bir bir belirip kaybolurken metnin akışında hızla yol alıyorsunuz. Başlardaki doğum günü bölümü, Karl Ove'un çocuklarıyla olan ilişkisini ortaya koyarken diğer ebeveynlerle kendini kıyaslamasını, her zaman kendini hissettiren bir ait olamama duygusunu ortaya çıkarıyor. Yalnız babalar, puset ittiren babalar, çocuklarıyla boğuşan babalar anlatıcının büründüğü rollerden bazıları. Babalık, Karl Ove'u besleyen en büyük kaynaklardan biri, büyük ödünleriyle birlikte.

Kaçırılanlar, Karl Ove'un davranışlarını bir ölçüde belirlediği gibi dünyaya verdiği anlamı da büyük ölçüde etkiliyor. Adam Phillips'in Kaçırdıklarımız nam metniyle birlikte okunduğu zaman daha doyurucu çıkarımlar elde edilebilir. "İnsanlar tarafından yeniden yaratılma" olayını onca karaktere karşı çoğunlukla farklı tavırlar sergileyen Karl Ove'un kişilik tahlillerinde görmek mümkün. Kendi çıkarımı olan anlamların yanında çok fazla şeytan terapist göremememiz, benliğinin dışından bakmamaya çalışan anlatıcıyı düşündüğümüzde anlaşılabilir. Başka bir insanın anlatıcı hakkında söyledikleri başka bir anlatıdır ve metinde yeri pek yoktur, Geir'le olan muhabbet hariç. O noktada da kendini şekillendirme ortaya çıkıyor. Neyse, şöyle bir şey: "Yalnızca küçük ve kendini önemsizleştiren ile büyük ve mesafe yaratan vardı. Ve benim gündelik hayatım işte bu ikisinin arasında yer alıyordu. Belki de bu hayatı sürdürmekte o yüzden bu kadar zorlanıyordum. Gündelik hayat, bütün görevleri ve rutinleriyle katlandığım bir şeydi; hoşlandığım ya da bana anlamlı gelen ve beni mutlu eden bir şey değil. Bunun yerleri silmek ya da çocuğun altını değiştirmek konusundaki isteksizlikle hiçbir ilgisi yoktu, esasen daha temel bir şeyle ilgiliydi; sürdürdüğüm hayat anlamlı değildi, ondan hep uzaklaşmak istiyordum. Dolayısıyla sürdürdüğüm bu hayat bana ait değildi. Benim olmasına çabalamıştım, kavgam bu olmuştu ve bunu istemiştim elbette, ama başaramamıştım, başka bir şeye duyduğum özlem bütün çabalarımın kuyusunu kazmıştı." (s. 75) Anlamı ne kadar çok ararsa o kadar çok kaçıran, bulunduğu anın dışında başka bir zaman arayan anlatıcı, her yolun ölüme çıkmasıyla anlamsızlığı bir tutar, bütün sıkıntısını bu çıkmaza bağlar. Ölümlü olmanın bilinci her güzelliği katletse de hayatı değerli kılan da ölüm duygusunun ta kendisidir, yine Monokl'dan çıkan Ölümü Düşünmek'le paralel haller. O halde nasıl yaşamak lazım gelir, hormonlara yükleme yaparak? İyi fikir, insanların aşk için yalvarması belki ölümsüzlük isteğinden kaynaklanır. Aşık olunca anlam arayışının bittiğini söylerler, her şeyin tek bir anlamla dolup taştığını söylerler, sonuçta aşk insanı sonsuza en çok yaklaştıran duygu olduğu için lazımdır. Karl Ove, aşık olduğu zaman bunun farkına varıyor. Gelsin cicim ayları ve sancı.

Bu adam yaşadığını bir fırtına gibi anlatıyor ve kafaya kazıyor, elinizdeki kitabın soluk alıp verdiğini duyacaksınız.
Yanıtla
1
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bar Sonatları
Le Tellier, OULIPO'ya dahil oyuncu olduğu için baştan sevdim. Bilim gazetecisi, deney gözlermiş gibi yazıyor, öykülerdeki detaylar baş döndürebilir.

Haftalık bir dergide yazdığı 120 öyküden 86'sı derlenmiş, kitap haline getirilmiş.

Epigraf: "Gökyüzü çok yüksek, yeryüzü çok alçak / Bar tam doğru yükseklikte"

Barda çalışanların ve bara gelen insanların öyküleri, yaklaşık bir buçuk sayfalık onlarca öyküde yukarıda bahsettiğim olasılıkların bir bölümünü görebilirsiniz. Bir de insanların unutmaya ne kadar dirençli/meyilli olduğunu, acıyı, mutluluğu, kokteyllerle duygular arasında derin bir bağ olduğunu... Ben kokteyl tariflerini bir bir not ettim, her öyküde farklı bir kokteyl var.

Kemik tayfa toplandıktan sonra bara insan yağmaya başlar, hikâyeler de... Yarım kalan bir hikâye, bir diğerinin içinde. Sadece birkaç dakika içinde yaşam o noktada gerçekleşir; bütün duygular bu olaya sıkıştırılmış gibidir. Parıltı işte, siz hissetmediniz mi hiç? Çok özel bir şey yakalanmış gibidir, kaçırılmak üzere.

Büyücüler, sihirbazlar, katiller, haydutlar... Jay'in son öyküde uğradığı saldırıdan yırtıp yırtamadığını bilemiyoruz. O da okuduğu kitabın sonunu bilemiyor. Tanrı da bizle ne yapacağını bilemiyorsa tamam bu iş.

Bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum, yakalanmış birkaç parıltı görmek isterseniz edinin.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir