Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Atalarımız
"Öykücüyle savaşçıyı aynı kişi yaptım - aklıma son anda gelen bir sürpriz bu, sanırım size söylediğimin dışında hiçbir özel anlam taşımıyor. Ama siz ille de, ne bileyim, içselleştirici zekayla dışa dönük canlılığın bir bütün olması gerektiği anlamına falan geldiğini düşünmeyi yeğliyorsanız, o sizin bileceğiniz iş."

Kitabına dair bunu diyen bir yazarın eseri nasıl yorumlanabilir? En korktuğum şeydir bir esere özünden fazla anlam yüklemek, yazarın hiç niyet etmediği şeyleri tuhaf yapısökümlerle esere atfetmek, edebiyatı teknik bir meseleye indirgemek. Ancak Calvino'nun biraz fazla tevazu gösterdiğini söylemek lazım, zira bu 3 acayip "masal", "öyle aklıma geldiği gibi yazdım"la açıklanamayacak denli müthiş.

Biraz değiştirilmiş halleriyle ve onlara eşlik eden çizimlerle hem ayrı ayrı birer kitap olarak, hem de Calvino'nun tercihiyle "Atalarımız" başlığı altında beraberce de basılan üç novella; İkiye Bölünen Vikont, Ağaca Tüneyen Baron ve Varolmayan Şövalye'yi yazarken Calvino'nun bir derdi varmış elbette. Soğuk savaş döneminde, politik olarak gergin bir dönemde, kendini ifade etmekte güçlük çekerken; "direniş edebiyatı"nın unsurlarını geçmiş bir zamanda, olmayan diyarlarda geçen öykülerde kullanmayı denemiş, kendini bu biçimde daha özgür hissetmiş. İlk bakışta uçuk kaçık masallar gibi gözüken bu öyküler, aslında ilk bakışta göründüklerinden çok daha politik metinler.

Ama zaten göründükleri yalın halleriyle de ziyadesiyle güzeller. Uzak bir gelecekte uzayda geçen Kozmokomik Öyküler'in tam karşıtı bir evrende vuku buluyorlar ve fakat aynı hissi ve lezzeti sunuyorlar okura. Her Calvino bitirdiğimde aklımda yeşeren soru yine beliriverdi yani: "bu nasıl bir deha ya?"

Calvino'nun dünyalarında gezinmeye bayılıyorum. Birbirine çok benzeyen ve hiç benzemeyen evrenlerindeki o tuhaf, absürt, uçuk hikâyelerini dinlemenin lezzeti sahiden eşsiz.

İçlerinden en çok Varolmayan Şövalye'yi sevdim ama ayırmak zor sahiden. Bu arada İkiye Bölünen Vikont'ta kısaca da olsa Calvino'nun hayali kentlerinden biri olan Zaira'dan bahis açması, benim o hiç var olmamış şehri Görünmez Kentler'den hatırlayıp "ah" demem de bu kitaba dair nefis bir hatıra olarak kaldı bana.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Varolmayan Şövalye
"Öykücüyle savaşçıyı aynı kişi yaptım - aklıma son anda gelen bir sürpriz bu, sanırım size söylediğimin dışında hiçbir özel anlam taşımıyor. Ama siz ille de, ne bileyim, içselleştirici zekayla dışa dönük canlılığın bir bütün olması gerektiği anlamına falan geldiğini düşünmeyi yeğliyorsanız, o sizin bileceğiniz iş."

Kitabına dair bunu diyen bir yazarın eseri nasıl yorumlanabilir? En korktuğum şeydir bir esere özünden fazla anlam yüklemek, yazarın hiç niyet etmediği şeyleri tuhaf yapısökümlerle esere atfetmek, edebiyatı teknik bir meseleye indirgemek. Ancak Calvino'nun biraz fazla tevazu gösterdiğini söylemek lazım, zira bu 3 acayip "masal", "öyle aklıma geldiği gibi yazdım"la açıklanamayacak denli müthiş.

Biraz değiştirilmiş halleriyle ve onlara eşlik eden çizimlerle hem ayrı ayrı birer kitap olarak, hem de Calvino'nun tercihiyle "Atalarımız" başlığı altında beraberce de basılan üç novella; İkiye Bölünen Vikont, Ağaca Tüneyen Baron ve Varolmayan Şövalye'yi yazarken Calvino'nun bir derdi varmış elbette. Soğuk savaş döneminde, politik olarak gergin bir dönemde, kendini ifade etmekte güçlük çekerken; "direniş edebiyatı"nın unsurlarını geçmiş bir zamanda, olmayan diyarlarda geçen öykülerde kullanmayı denemiş, kendini bu biçimde daha özgür hissetmiş. İlk bakışta uçuk kaçık masallar gibi gözüken bu öyküler, aslında ilk bakışta göründüklerinden çok daha politik metinler.

Ama zaten göründükleri yalın halleriyle de ziyadesiyle güzeller. Uzak bir gelecekte uzayda geçen Kozmokomik Öyküler'in tam karşıtı bir evrende vuku buluyorlar ve fakat aynı hissi ve lezzeti sunuyorlar okura. Her Calvino bitirdiğimde aklımda yeşeren soru yine beliriverdi yani: "bu nasıl bir deha ya?"

Calvino'nun dünyalarında gezinmeye bayılıyorum. Birbirine çok benzeyen ve hiç benzemeyen evrenlerindeki o tuhaf, absürt, uçuk hikâyelerini dinlemenin lezzeti sahiden eşsiz.

İçlerinden en çok Varolmayan Şövalye'yi sevdim ama ayırmak zor sahiden. Bu arada İkiye Bölünen Vikont'ta kısaca da olsa Calvino'nun hayali kentlerinden biri olan Zaira'dan bahis açması, benim o hiç var olmamış şehri Görünmez Kentler'den hatırlayıp "ah" demem de bu kitaba dair nefis bir hatıra olarak kaldı bana.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ağaca Tüneyen Baron
"Öykücüyle savaşçıyı aynı kişi yaptım - aklıma son anda gelen bir sürpriz bu, sanırım size söylediğimin dışında hiçbir özel anlam taşımıyor. Ama siz ille de, ne bileyim, içselleştirici zekayla dışa dönük canlılığın bir bütün olması gerektiği anlamına falan geldiğini düşünmeyi yeğliyorsanız, o sizin bileceğiniz iş."

Kitabına dair bunu diyen bir yazarın eseri nasıl yorumlanabilir? En korktuğum şeydir bir esere özünden fazla anlam yüklemek, yazarın hiç niyet etmediği şeyleri tuhaf yapısökümlerle esere atfetmek, edebiyatı teknik bir meseleye indirgemek. Ancak Calvino'nun biraz fazla tevazu gösterdiğini söylemek lazım, zira bu 3 acayip "masal", "öyle aklıma geldiği gibi yazdım"la açıklanamayacak denli müthiş.

Biraz değiştirilmiş halleriyle ve onlara eşlik eden çizimlerle hem ayrı ayrı birer kitap olarak, hem de Calvino'nun tercihiyle "Atalarımız" başlığı altında beraberce de basılan üç novella; İkiye Bölünen Vikont, Ağaca Tüneyen Baron ve Varolmayan Şövalye'yi yazarken Calvino'nun bir derdi varmış elbette. Soğuk savaş döneminde, politik olarak gergin bir dönemde, kendini ifade etmekte güçlük çekerken; "direniş edebiyatı"nın unsurlarını geçmiş bir zamanda, olmayan diyarlarda geçen öykülerde kullanmayı denemiş, kendini bu biçimde daha özgür hissetmiş. İlk bakışta uçuk kaçık masallar gibi gözüken bu öyküler, aslında ilk bakışta göründüklerinden çok daha politik metinler.

Ama zaten göründükleri yalın halleriyle de ziyadesiyle güzeller. Uzak bir gelecekte uzayda geçen Kozmokomik Öyküler'in tam karşıtı bir evrende vuku buluyorlar ve fakat aynı hissi ve lezzeti sunuyorlar okura. Her Calvino bitirdiğimde aklımda yeşeren soru yine beliriverdi yani: "bu nasıl bir deha ya?"

Calvino'nun dünyalarında gezinmeye bayılıyorum. Birbirine çok benzeyen ve hiç benzemeyen evrenlerindeki o tuhaf, absürt, uçuk hikâyelerini dinlemenin lezzeti sahiden eşsiz.

İçlerinden en çok Varolmayan Şövalye'yi sevdim ama ayırmak zor sahiden. Bu arada İkiye Bölünen Vikont'ta kısaca da olsa Calvino'nun hayali kentlerinden biri olan Zaira'dan bahis açması, benim o hiç var olmamış şehri Görünmez Kentler'den hatırlayıp "ah" demem de bu kitaba dair nefis bir hatıra olarak kaldı bana.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İkiye Bölünen Vikont
"Öykücüyle savaşçıyı aynı kişi yaptım - aklıma son anda gelen bir sürpriz bu, sanırım size söylediğimin dışında hiçbir özel anlam taşımıyor. Ama siz ille de, ne bileyim, içselleştirici zekayla dışa dönük canlılığın bir bütün olması gerektiği anlamına falan geldiğini düşünmeyi yeğliyorsanız, o sizin bileceğiniz iş."

Kitabına dair bunu diyen bir yazarın eseri nasıl yorumlanabilir? En korktuğum şeydir bir esere özünden fazla anlam yüklemek, yazarın hiç niyet etmediği şeyleri tuhaf yapısökümlerle esere atfetmek, edebiyatı teknik bir meseleye indirgemek. Ancak Calvino'nun biraz fazla tevazu gösterdiğini söylemek lazım, zira bu 3 acayip "masal", "öyle aklıma geldiği gibi yazdım"la açıklanamayacak denli müthiş.

Biraz değiştirilmiş halleriyle ve onlara eşlik eden çizimlerle hem ayrı ayrı birer kitap olarak, hem de Calvino'nun tercihiyle "Atalarımız" başlığı altında beraberce de basılan üç novella; İkiye Bölünen Vikont, Ağaca Tüneyen Baron ve Varolmayan Şövalye'yi yazarken Calvino'nun bir derdi varmış elbette. Soğuk savaş döneminde, politik olarak gergin bir dönemde, kendini ifade etmekte güçlük çekerken; "direniş edebiyatı"nın unsurlarını geçmiş bir zamanda, olmayan diyarlarda geçen öykülerde kullanmayı denemiş, kendini bu biçimde daha özgür hissetmiş. İlk bakışta uçuk kaçık masallar gibi gözüken bu öyküler, aslında ilk bakışta göründüklerinden çok daha politik metinler.

Ama zaten göründükleri yalın halleriyle de ziyadesiyle güzeller. Uzak bir gelecekte uzayda geçen Kozmokomik Öyküler'in tam karşıtı bir evrende vuku buluyorlar ve fakat aynı hissi ve lezzeti sunuyorlar okura. Her Calvino bitirdiğimde aklımda yeşeren soru yine beliriverdi yani: "bu nasıl bir deha ya?"

Calvino'nun dünyalarında gezinmeye bayılıyorum. Birbirine çok benzeyen ve hiç benzemeyen evrenlerindeki o tuhaf, absürt, uçuk hikâyelerini dinlemenin lezzeti sahiden eşsiz.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gönüllü Yalnızlık
"Ormanın derinliklerinde bir kulübe inşa etmeyi hayal etmemiş olan kimse var mıdır?"

Olivier Remaud'un çok zamandır sırasını bekleyen "Gönüllü Yalnızlık" kitabı, bu tatil için kitap seçmek üzere kitaplığımın karşısına geçtiğimde resmen bana bağırdı; "tabii ki ben de seninle geliyorum" diye. Bir gönüllü yalnızlık deneyimi olan bu tatilde okumak için daha iyi bir kitap olamazdı sanırım gerçekten.

Remaud, seçilmiş yalnızlığın itkilerini ve sonuçlarını didikliyor, bunu da büyük ölçüde Henry David Thoreau'nun yaptıkları ve yazdıkları üzerinden yapıyor. Kitabın yalnızlığın daha "bireysel" boyutuna odaklanan ve konuyu psikolojik açıdan ele alan ilk yarısı bana daha ilginç geldi. İkinci yarıda ise inzivanın aslında toplumdan kopmak anlamına gelmeyebileceğini daha siyasal / sosyolojik bir yerden temellendiriyor yazar.

Epey ilginç, kafa açıcı sorular soruyor, bolca da ilginç alıntıyla besliyor. Mesela şu Rainer Maria Rilke cümleleri: "Zorunlu olan tek bir şey var: Yalnızlık. Büyük içsel yalnızlık. Kendi içinde yol almak, saatlerce kimseyle karşılaşmamak, erişilmesi gereken nokta bu. Yetişkinler koşuşturup dururken, onlar çocuğun gözüne büyük ve büyükler ilgilendiği için de önemli gözüken meselelerle uğraşırken ve çocuk onların ne yaptığını hiç mi hiç anlamazken yalnız kalan çocuk gibi yalnız olmak."

Mümkün mü böylesi bir yalnızlık? Şayet mümkünse iyi gelir mi acaba insana? Yalnızlık bu tür bir belirsizlik alanıyla beraber mi gelmelidir?

Cevabı bilmiyorum ama bunlar, üzerine düşünmesi pek leziz konular bence. Kitaptaki bir diğer alıntılanan isim olan Montaigne'e kendi pozisyonumu daha yakın buldum: "Hepimiz, yalnızca bize ait olan, apaçık bir arka odaya sahip olmalıyız, orada gerçek özgürlüğümüzü, temel inzivamızı ve yalnızlığımızı kurabiliriz. Orada yabancılarla hiçbir iş ilişkisine ya da iletişime girmeden kendimizle o her zamanki çok özel söyleşimizi sürdürebiliriz."

Yazarın tarifiyle "sağduyunun aksine çapraz giden bir patikaya sapmamamızı öğütleyen 'solduyu'yu" işitmemiz, arka odalarımıza sahip çıkmamız dileğiyle diyerek bitiriyorum. Yalnızlığıyla derdi olanlar yahut onu kucaklayanlar - herkes için çok malzeme var bu kitapta. İyi ki okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Borges'in Evinde
"Onun kafa yorduğu şey edebiyattı ve bu çığlık çığlığa yüzyılda hiçbir yazar, edebiyatla olan ilişkimizi değiştirme konusunda Borges kadar önemli olmadı."

Alberto Manguel imzalı Borges'in Evinde, bu büyük yazara kendi halinde, içten ve son derece gerçek bir saygı duruşu niteliğinde bir kitap. Bence bu kitabı Borges okumaya başlamadan önce bir kez ve Borges külliyatını tamamlayınca bir kez daha okumak gerekir. Ben külliyatı tamamlamaya çok yaklaşmışken okudum ve muazzam bir haz duydum.

Alberto Manguel'i azıcık okuyunca kendisinin zamanında Borges'in evine gidip, gözleri görmediği için ona kitap okuyan insanlardan biri olduğunu öğrenirsiniz. Bunu sürekli dile getiriyor kendisi ki çok haklı, ben Borges'e kitap okumuş olsam alnıma dövme filan yaptırırdım herkes duysun diye, son derece anlaşılır... Manguel'in Borges'le kurduğu özel ilişkiyi ve ona dair gözlemlerini, yazarın hayatına dair bilgilerle beraber aktardığı bu kitap; hem bir biyografi, hem de bir kişisel dostluk anlatısı. Bu ikisinin kurduğu usta-çırak ilişkisinin (halef-selef de diyebiliriz zira bu satırları yazarken henüz haberi yok ama Manguel de tıpkı Borges gibi Arjantin Ulusal Kütüphanesi'nin başına geçecek yıllar sonra) nasıl kıymetli olduğunu en iyi anlayabildiğimiz eserlerden biri bana kalırsa.

Bu kitabı Borges'le tanışmadan okursanız sizi nasıl bir sihrin beklediğini sezer ve heyecanlanırsınız, Borges'le hemhâl olduktan sonra okursanız ise geri dönüp onun sizde bıraktığı izleri anımsar, sizi nasıl değiştirip dönüştürdüğünü bir kez daha fark eder ve gülümsersiniz - yani her durumda heyecan verici, her durumda şahane bir deneyim bence.

60 sayfada Borges ne kadar iyi anlatılabilirse o kadar iyi anlatmış Manguel - bunu da kendisinden başkası yapamazdı herhalde. Borges'e dair yeni bir temel bilgi edinmedim belki ama çok tatlı anekdotlar dinledim, İspanyol dilini ve dünya edebiyatını dönüştüren bu adamla birazcık daha yakınlaştım, ne iyi oldu.

Yazarın kitapta alıntıladığı, Arjantinli romancı Manuel Mujica Lainez'in şu şiiriyle bitireyim:
"Genç Şaire: Boşver, ilerleyeceğim diye / Heveslere kaptırma kendini / Denizler kadar yazsan bile / Borges çoktan yazmıştır hepsini."

Çok, çok, çok sevdim!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okumanın Tarihi
"Önümde duran bu kitap yalnızca okumanın tarihi değil. Sıradan okurların da tarihi. Çağlar boyu kimi kitapları ötekilere yeğlemiş olan; kimi zaman daha eskilerin kararlarını benimseyen, kimi zaman geçmişten unutulmuş isimler bulup çıkaran ya da kitaplıklarının rafına çağdaşları arasından seçilmişleri yerleştirenlerdir onlar. Bu onların küçük zaferleri, gizli acıları ve bunların nasıl geliştiğinin öyküsü."

Okumanın tarihi yahut okurların tarihi. Arjantinli Alberto Manguel, hepimizin şerefine bir kitap yazmış; okumayı ve okuru onurlandırmak üzere kaleme almış Okumanın Tarihi'ni. Sanki bana ithaf edilmiş bir kitabı elimde tutarmışcasına mutlulukla okudum. Ki bir yerde de öyle zaten - hayatta en büyük dertlerimin başında iyi bir okur olmak geliyor, dolayısıyla bu kitap bana, bize, derdi bu olan herkese.

Manguel, yazının icadından başlayıp okumakla ilgili akla gelebilecek her şeyin tarihçesini önümüze döküyor. Okumakla ilgili her şey derken - sahiden her şey; gözlüklerin tarihi bile var bu kitapta! Hâl böyle olunca insan çok acayip şeyler öğreniyor: örneğin George Eliot'un pek çok kadın yazarı "budala" bulduğunu (terbiyesiz), Pinochet'nin Don Kişot'u yasakladığını, "fildişi kulesi" tabirini meğerse Proust'un belalısı Saint Beuve'ün icat ettiğini, İlyada'nın o dönemde kullanılan parşömenlerin boyutu nedeniyle ancak 24 tomara sığabilmesinden ötürü 24 bölümde oluştuğunu, "söz uçar, yazı kalır" cümlesinin aslında yazıyı değil sözü övmek, kağıttaki sessiz kelimelerin aksine sesin kanatlanıp uçuşma becerisini vurgulamak üzere söylenmiş olduğunu... Bir sürü bilgi!

Kitaba dair bir eleştirim belki bu aşırı bilgi bombardımanı hâli olabilir. Okumanın tarihine dair aklınıza gelen ve gelmeyen her şey var bu kitapta, bu açıdan muazzam bir iş yapmış Manguel ama bazı bilgileri atıp biraz daha kendi yorumlarını katsa, okuma keyfi daha yüksek bir eser olurmuş bence bu, zira kendisinin kafasının çalışma biçimini çok seviyorum, onun sesini daha çok duymak isterdim.

Böyle. Ama her durumda Manguel'in uçsuz bucaksız bilgi birikiminden bir şeyler kapmak çok güzel.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaşları Kralları ve Filleri Anlat Onlara
“Onlar çocuk; savaşları ve kralları, atları, şeytanları, filleri ve melekleri anlat onlara ama aşk ve benzeri şeyleri anlatmayı da unutma.”

Bu enfes cümleyle başlıyor Mathias Enard’ın romanı. Daha önce kendisinin Pusula romanını okuyup epeyce sevmiştim, hâl böyle olunca Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara da sonunda yeni kapağıyla yeniden basılınca kapıverdim.

Sene 1506. Michelangelo, II. Bayezid’in davetiyle İstanbul’da. Haliç’e yapılacak köprü için Leonardo da Vinci’nin projesini reddeden padişah, bir proje de ondan istiyor. Bu ziyaretin gerçekleşip gerçekleşmediği meçhul, çoğu kaynakta sanatçının o dönemki Papa ile arası kötü olduğu ve maddi sorunlar yaşadığı için kabul etmeyi düşündüğü ancak sonrasında sorun çözülünce vazgeçtiği söyleniyor ancak son dönemde Osmanlı arşivlerinde Michelangelo’ya atfedilen Haliç için bir köprü projesi ve odasında bıraktığı eşyaların dökümü keşfedilmiş.

Sonuçta elimizde kesin bir bilgi yok ama Enard bu ziyaretin gerçekleştiğini hayal ediyor ve romanını bunun üzerine kuruyor. Ana kahraman Michelangelo belki ama kitabın çok akılda kalıcı başka kahramanları da var, bir tanesi Divan şairi Mesihî. Bana sorarsanız o yapılamayan köprü ile bizzat İstanbul da bu romanın baş kahramanlarından.

Şahane yazılmış bir metin bu, masal gibi, söylence gibi, şiir gibi. Michelangelo’nun zihnine girmiş gibi yazıyor Enard, şehirle kurduğu ilişkiyi muazzam anlatıyor. Ağırlıklı olarak kullandığı şimdiki zaman kipine ara ara -di’li geçmiş zaman katıyor, zamanı eğip büküyor, müthiş akışkan, kıvrak ve duygusu çok güçlü bir hikâye çıkarıyor ortaya.

İlk cümlesinden son cümlesine kadar çok haz alarak okudum. Leziz son cümlesini de koyup öyle bitireyim madem: “İstanbul’dan ona buğulu bir ışık, buruklukla karışık ince bir sızı, uzak bir müzik, yumuşak şekiller, zamanla paslanan hazlar, şiddetin, kaybetmenin acısı: Hayatın tutmaya izin vermediği ellerin terk edilişi, artık okşanamayacak yüzler, hâlâ kurulamayan köprüler kaldı.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
33
“Önemsiz şeyleri yineliyorum, bu sırada önemli olanlar yazılmamış kalıyor. İnsan asla her şeyi söylemeyi başaramıyor.”

Norveçli yazar Kjersti Skomsvold’dan daha önce Hızlandıkça Azalıyorum’u okumuştum, çok insanın sevdiği bu kitap bana nedense umduğum kadar nüfuz etmemişti. Kendisinin 33’ünü ise yine genel kanının aksine çok daha fazla beğendim açıkçası. Skomsvold yine karanlık, tekinsiz, epeyce depresif ama bu metin çok daha katmanlı, derinlikli ve zengin geldi bana.

Ve fakat zor. Bir tür iç monolog-bilinç akışı gibi yazılmış, üstelik de gerçek ile gerçeküstü arasında gidip geliyor, hangileri anlatıcımız K.’nın gerçek deneyimleri, hangileri hayal ettikleri, hangileri gerçekleşiyor, kafasının içinde miyiz dışında mı, okuduklarımıza güvenebilir miyiz, anlamak güç. Ama belki tam da burada yazarın şu cümlesini aktarmak iyi olur: “Ayağa kalkarken bütün bunlar henüz yalnızca kafamın içindeydi, yaşamda güvenilirlikten daha önemli bir şey var, o da düş gücü. Mutlu birkaç saniye boyunca, gerçekle yüzleşmeden önce.”

İsmini bilmediğimiz anlatıcımız K. 33 yaşında, akciğer nakli bekleyen bir kadın. Sorunlu öğrencilerin gittiği bir okulda matematik öğretmenliği yapıyor. Sevgilisi Ferdinand intihar etmiş fakat öteki taraftan buralarada müdahale etmeyi sürdürüyor, K.’yı yeni tanıştığı yazar Samuel ile yakınlaşmaya ve ondan bir çocuk yapmaya teşvik etmeye çalışıyor. Akciğer nakli olup olamayacağını, dolayısıyla yeryüzünde kaç günü kaldığını bile bilmeyen K., hem hayatla ilişkisini sürdürmeye hem de bu çocuk fikrini içine yerleştirmeye çalışıyor. Hikâye kabaca böyle, ancak Skomsvold’un anlatımı o kadar müphem ki, bu resmi çizmek kolay olmuyor. Zamanda ileri-geri yürürken, bir yandan da dediğim gibi gerçeklik ve hayal edilen arasında da gidip geliyoruz. Anlatıcımız çocuk üzerine düşündükçe kendi çocukluğuna, kendi travmalarına da gidiyor, bedeniyle ilişkisini didikliyor, iç sesi bize oldukça sert şeyler söylüyor.

Hüzünlü ama bir yandan da komik (çünkü insanın tüm iç konuşmalarında biraz sarkazm ve absürtlük vardır bence), ağır ama bir yandan da gündelik şeyler anlatan, epey güçlü bir metin bu bence. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Vineland
“One Battle After Another” sevdası peşinde sürüklendiğim beş yüz on iki sayfa yahut Thomas Pynchon’la imtihanım... Oy. Bakalım anlatabilecek miyim Vineland’a dair meselemi?

Efendim malumunuz, şu sıra vizyonun en çok konuşulanlarından biri Paul Thomas Anderson imzalı One Battle After Another. Mevzubahis film işte bu kitaptan uyarlama. “Serbest bir uyarlama” diyor yönetmen ama bu beni durdurur mu, durduramaz tabii, “eseri okumadan zinhar filmi izleyemem” diyerek hemen giriştim kitaba. Ya da o bana girişti. Bilemiyorum.

Bu satırları filmi izlemeden yazıyorum bu arada ve “bu kitaptan nasıl film olur ki ya” sorusu kafamda dönüp durmakta. Belki filmi izledikten sonra birkaç bir şey söylerim buna dair de.

Neyse, ÇOK zorlandım vallahi. Thomas Pynchon ile ikinci buluşmamız oldu, Nobel için adı çok geçtiğinden geçen sene bir bakayım demiş ve 49 Numaralı Parçanın Nidası’nı okumuş ve kendisini “hiç benlik olmayan yazarlar” listesinin tepelerine yerleştirmiştim. (O zaman hala niye inat ediyorsun Eylülcüm, izle filmini efendi gibi geç işte ya.) Vineland’dan sonra da durum değişmedi maalesef. Ben daha modern olamadığını düşündüğümüz dünyamızın postmoderne böyle balıklama dalmasını bir türlü kabullenemiyorum, olmuyor.

Pynchon’un zayıf bulunan romanlarından biri aslında Vineland, kendisinin gerçek tutkunları kötü buluyormuş kitabı. Valla kötü mü bilemem, sabırla baştan sona okudum (kitapları yarım bırakmayı herhalde hiç öğrenemeyeceğim...) ve iyi veya kötü diyebilecek gibi hissetmiyorum, bir duygu geliştiremedim. Sadece şunu söyleyebilirim: son derece Amerikalı bir roman bu ve ben Amerikalılıktan pek hoşlanmıyorum.

Bu süper absürt metinde özetle Zoyd Wheeler, senelerdir kayıp olan eski eşi Frenesi ve kızları Prairie’nin 60’lardan 1984’e uzanan öyküsünü okuyoruz. FBI’ın insanları fişlediği, ajanlaştırdığı, terörize ettiği dönemlerin ardından Reagan ile gelen büyük değişimle birlikte savrulan bir kuşağın öyküsü. Kronolojik olmayan yapısı ve içerdiği çok sayıda Amerikan kültürü referansıyla fena halde zor bir metin.

Valla ben anlamıyorum Pynchon’u. Anlamayınca da sevemiyorum. Sevenleri beni affetsin!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir