Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hint Masallarında Kültürel Aktarım
Kitapta 27 adet Hint masalı var. Bunlardan bir çoğu bizim bildiğimiz ve kendi kültürümüze uyarladığımız masallar... Bir kültür alışverişi sonucu olarak bu masallar da kendi kültürlerine, inançlarına göre oluşturulmuş. Kast sistemi, Çok tanrılı inanç, özellikle de reenkarnasyon ögelerine masallar da sıkça tesadüf ediliyor. Bunlar masalların ana konusunda yer aldığı gibi, çözüm olarak başvurulan ögeler olarak da yer yer karşımıza çıkıyor. Bu motifler, karakterlerin ölüp bir hayvan veya başka bir varlık olarak dünyaya gelmesi, öldükten sonra tekrar dirilme, Tanrıların kusurlu olabilmesi şeklinde işlenmiş. Bunların dışında fabl masal türüne de fazla yer verilmiş. İnsanların vefasızlığı ve güvenilmez oluşu çok sık vurgulanmakta. Buna karşılık, hayvanların dostluğu, yardımsever ve vefalı oluşunun altı çiziliyor. Dili sade ve akıcı. Özellikle Leyla ile Mecnun masalında Fuzuli'ninkinden bambaşka bir hikaye ile karşılaşıyorsunuz. Mecnun olmuş bir Leyla hikayesi... Farklı yorumları merak edenlerin ilgisini çekebilecek bir derleme.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Edgar Allan Poe
Sayfa başına 1 dolar, 5 dolar kazanıyor Poe, bir öyküsüne en fazla 52 dolar veriyorlar. O kadar büyük bir para kazanınca yaptığı ilk iş daha büyük bir eve çıkmak, tüberküloza yakalanacak eşi için daha büyük yaşam alanları istiyor, kendi rahatlığı için de. Yoksullukla mücadelesi bitmiyor bir türlü, iş dünyasında dikiş tutturamaması yüzünden hep aynı basamakta kalmış gibi görünüyor. Editörlüğü başarılı, edebiyat dünyasında önemli biri ama alkol problemleri, çalkantılı duygusallığı bir işte uzun süre çalışmasını engelliyor, işler yoluna girer gibi olunca ekonomik krizler yüzünden hayallerini gerçekleştiremiyor bu kez, yapmak istediklerini yapamıyor. Üst sınıftan tanıdıklarını da küstürüyor ömrünün sonlarına doğru, birlikte iş yapabileceği adamlar yüz çeviriyorlar Poe’dan, geriye aşılamayacak bir yalnızlık ve en iyileri meydan okumalar sonucu yazılan şiirlerle öyküler kalıyor. Son yıllarında az sayıda öyküsü Fransızca ve Rusçaya çevriliyor, Baudelaire’in Poe’yu kendine çok yakın bulmasıyla Avrupa’da biraz tanınıyor Poe, öyküleri İngiltere’deki dergilerde de yayımlanıyor ama kötü ünü yüzünden ABD’de istediği kadar okur bulamıyor ne yazık ki. “Genel olarak bakıldığında, ölümünden sonra Poe’nun ünü iki farklı biçimde şekillendi: İngilizce konuşulan ülkelerdeki okurlar onun dehasını takdir etmekte tereddüt ederken Avrupalı okurlar hem yazarı hem de eserlerini içtenlikle kucakladı.” (s. 9) Ölümünden sonra Rufus Wilmot Griswold’un Poe hakkında yazdıkları çoğu okuru dehşete düşürmüş, “onurdan, ahlaktan ve her türlü insani vasıftan yoksun olan” Poe’nun “edebi vasi” olarak Griswold’u seçmesiyse tam anlamıyla bir liyakat örneği. Hayes’e göre Griswold yazar ve editör olarak isim yapmış önemli biri, iş biliyor, Poe’yla mazisi de var, bütün bunları düşünen Poe adını skandallara karıştırarak ölümünden sonra öykülerinin iyi satacağını düşünmüş. Danışıklı dövüş değil muhtemelen, Griswold yazdığı yazıyla okurların gözünde Poe’yu öykülerindeki garipliklerle aynı seviyeye çekmiş, böylece küçük bir mit yaratmış. Poe’nun öykülerini ve şiirlerini topladığı ciltlerin ilkine malum yazıyı da koyarak Poe’nun karakterine dair olumsuz fikirlerin iyice yayılmasına sebep olmuş, böylece yaşarken göremediği ilgiyi ölümünden sonra kazandırmış Poe’ya. Robert Louis Stevenson 1875 tarihli bir denemesinde muhtemelen Griswold’un yazdıklarından esinlenerek Poe’nun gerçek bir hikâye anlatıcısı içgüdüsüne sahip olduğunu, bunun yanında ne portresinde ne de karakterinde sevilecek bir yan bulabildiğini yazmış. Anglo-Amerikan okurlar ve yazarlar Poe’yu uzunca bir süre hak ettiği noktada görememişler, tartışmalar sürmüş. Avrupa’da durum farklı, Mallarmé 1889’da Poe’nun çok sayıda şiirini çevirip yayımlamış, böylece sembolist şiirin temellerinden biri ortaya çıkmış. Maupassant ve Verne için çok önemli bir esin kaynağı Poe, Baudelaire’in çevirisinden Rusçaya aktarılan şiirler Rahmaninov’da müziğe dönüşüyor, Gauguin’de çizgilere ve renkler Poe’nun izlerini taşıyor, Fellini’nin filmlerinde Poe’nun alaycılığı ve absürtlüğü ortaya çıkıyor, sanata dalga dalga yayılan Poe etkisi Walter Benjamin’in düşüncelerinde, Güney Amerikalı yazarların büyülü dünyalarında tekrar ortaya çıkıyor. Sonsuz bir kaynak gibi Poe, öykülerinde ve şiirlerinde o kadar çok konseptin ilk adımını atmış ki sanatçılar sonraki adımları getirmek istemiş.
Bölümlerden ilki “Yarışma”, 1833’te düzenlenen ve Poe’ya edebiyat çalışmaları için cesaret veren önemli bir dönemi anlatıyor. “Şişede Bulunan Not”la en iyi öykü dalında ödül kazanan Poe, şiirde de birincilik beklerken yarışmayı düzenleyen derginin editörünün birinciliği kazandığını görüyor. Paraya ihtiyacı var, ayrıca kendi şiiri birinci gelen şiirden daha iyi, o zaman neden yumruk yumruğa gelmesin ki? Editör Poe’ya vuruyor, Poe sendelese de düşmüyor ve tam birbirlerine gireceklerken etraftakiler ayırıyorlar. Mesele aslında daha derinlerde, Poe gazeteciliği, dergiciliği sahici bir meslek haline getirmeye çalışıyor, yirmi dört yaşına geldiği sıralarda geçimini edebiyattan sürdürmeye karar vermiş, bu yönde elinden geleni yapıyor, hatta işini o kadar ciddiye alıyor ki maddi getirisi iyi olmasına rağmen çalakalem yazması gereken yazıları, iş tekliflerini reddediyor. Hewitt nam editör amatörlüğün sürmesini istiyor, bu yüzden yarışmaya katılıp ödülü cebine indiriyor, sıkıntılı bir durum Poe için. Ekonomik durum yazarlığını da etkiliyor, edebiyat yarışmaları öykü dalındaki eserleri ödüllendirdiği için Poe kurmacaya yöneliyor, şiiri ikinci plana atıyor bu yüzden. O yıllarda West Point’ten yeni ayrılmış, halası Maria Clemm’in evinde hasta kardeşi Henry, ergenlik çağındaki kuzeni Virginia ve yatalak büyükanneleriyle birlikte yaşıyor. Bir süre sonra evlenecekler, Virginia on dört yaşındayken Poe’da yirmilerinin sonuna yaklaşmış olacak iyice, kalbini kuzenine kaptıracak ama sadece kuzenini görmeyecek gözü, takdir edilme arzusu ve gemleyemediği aşkları pek çok yazarla ilişkiye girmesine yol açacak. Diğer yandan öykü yazmayı sürdürecek, katıldığı yarışmalarda birincilik kazanan eserleri ölçüsüzce eleştirecek, Amerika’ya özgü konuların öykülerin esas meseleleri olmasını isteyenleri iğneleyecek. Poe’ya göre böyle kısıtlamalar tamamen geri kafalılıktı, yazar istediği temayı ve mekânı kullanmakta özgürdü, “eğlendirerek öğretme” eğilimi saçmalıktan başka bir şey değildi. Yeni bir estetik yarattı Poe, modern kurmacanın temellerini attı, gotik ögelerin klişeleriyle dalga geçen öyküler yazmasının yanında gotiği kendince yeniden yorumlayarak korkuya yeni biçimler kazandırdı. Sıkça şahit olduğu ölümler ve doğa gezileri hayal gücünü çocukluktan itibaren etkilemeye başlamıştı, çocukluğunda okumaya başladığı kitapların yanında annesinin ve kardeşinin ölümleri de yaşamını değiştiren olayların başında geliyor. Alkol eşiği çok düşük olduğu için bir kadeh şaraptan sonra kaotik bir ruh haline bürünmesi sosyal ilişkilerini etkiliyor, insanların tepkisini çekiyordu bir yandan da, ilk aşkı sayılabilecek Mary’yle evlilik planları kurarken Mary’nin babası yüzünden ayrılmaları biraz da bu alkol probleminden kaynaklanıyor, bir de Poe’nun değişken mizacının verdiği güvensizlikten. Bir gün Mary’nin piyanoda çaldığı bir şarkı yüzünden nota sayfalarını hışımla yere atıyor Poe, o şarkı aslında ikisinin şarkısı ama Mary bir başkası için de çalmış, Poe sinirlenmiş buna. Editörlerle, patronlarla ettiği kavgalarda bu parlamaların izlerini görebiliyoruz, Hayes mektuplardan ve anılardan yola çıkarak birkaç kavganın detaylarını vermiş, oldukça ilgi çekici olaylar var. Yine son yıllarında genç bir yazarla yumruk yumruğa gelmesi kendine güvendiğini de gösteriyor, askeri okul dönemlerinde ve öncesinde iyi bir atletmiş Poe, boks antrenmanları yapmış ve nişancılığını geliştirmiş. Philadelphia’da yaşadığı dönemde komşusunun oğlunu yanına alıp ava çıkarmış, civardaki bir gölde tekneyle açılıp kuş vururmuş, oğlan da çenesine kadar gelen suda kuşları toplayıp koca bir poşete tıkarmış, genelde ağzına kadar dolu bir poşetle dönerlermiş eve. Poe’nun yaşamına dair böyle pek çok bilgi var kitapta, annesiyle babasının durumları, yaşamının en bilinen yönleri üzerinde durmadan geçiyorum, Hayes de pek durmamış, Poe’nun edebiyat çalışmalarına ve yayın dünyasıyla ilişkilerine odaklanmış daha çok. Bu benim okuduğum üçüncü Poe biyografisi sanırım, aralarında en iyisi bu. Dedikodulara sırtını yaslamıyor Hayes, Poe’nun yaşamını ajite etmiyor da, tanıklıklar ve belgeler üzerinden yazarın mücadelesini anlatıyor. Poe’nun yaşamının belirli noktaları karanlık, Hayes boşlukları doldurmaya da çalışmıyor. İyi bir çalışma yani bu.
İddialar Poe’nun yaşamını belirlemiş gibi gözüküyor, Baltimore’daki barlarda takılanlar şairi iyi bildiklerinden hemen doğaçlama bir şiir isterlermiş “Ozan”dan, Poe da muhtemelen bir kadeh içki karşılığında istekleri yerine getirirmiş. Bu şekilde yazdığı çoğu şiir bilinen şiirleri kadar değerliymiş ama öylece unutulmuşlar ne yazık ki, belki parıltılarını toplayıp yazdığı, yayımladığı şiirlere katmıştır Poe, kim bilir? Nesnelerin tarihlerini önemsemesi, ölüm olgusuna takıklığı gibi pek çok şeyden beslenmiş, dönemin bilimsel gelişmelerini takip edermiş üstelik, bilimkurguya kapı aralayan öyküleri Borges’e göre türün ilk örneklerini oluşturmuş. Üvey babasıyla ilişkisi biraz daha sıkı olsaymış üniversiteyi de bitirirmiş Poe, yardım alabilirmiş en azından ama oğlunun bağımlılıklarından yaka silken baba pek uğraşmamış, Poe’yu yaşamın ortasında bırakıvermiş öylece. Gerisi bitmeyen bir mücadele, dünya edebiyatını kökten etkileyen öyküler, şiirler, bir dünya metin.
Çok başarılı, doyurucu bir inceleme, ilgilisi hemen edinsin.
Yanıtla
3
3
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Michel Foucault
Michel Foucault (1926-1984),58 yıl yaşamış bir Fransız düşünürü. Bu kitap, yazarın bizzat kendisinin kaleme aldığı bir anı ve özyaşamöyküsü (Otobiyografi) değil. David Macey adındaki bir akademisyen ve çevirmenin farklı kaynaklardan edindiği bilgileri
harmanlayıp düşünürün; doğumu, gençliği, yaşadığı zorlukları, eğitimi, politik tercihleri, çalışma hayatı, düşünce dünyası ve yazdığı kitapların geçmişi, hastalık ve ölüm yıllarını aktarmış bize.
Felsefe ve psikoloji eğitimi aldığından; yaşamı, akademik kariyeri ve düşünce ürünleri bu alanda şekillendi. Bu kitapta; kitaplarından alıntılar, temel fikir ve teorileri olmamakla birlikte, düşünce ve çalışma dünyasının arka planına ışık tutulmaktadır. Okuru, düşünürün kitaplarını okumaya yönlendirmektedir.
İsveç, Almanya, Tunus, Japonya’da akademik çalışmalar yapmış ve Psikiyatri kliniğinde görev yapmıştır. Bu süreçlerdeki deneyimleri, ona çok ilgi duyulan eserler kazandırmıştır.
Türkçeye de çevrilen kitaplarından en çok ilgi görenler; Deliliğin Tarihi, Kelimeler ve Şeyler, Bilginin Arkeolojisi, Hapishanenin Doğuşu, Cinselliğin Tarihi, Bu Bir Pipo Değildir, Akıl Hastalığı başta olmak üzere elli civarında eseri vardır.
Akademisyenliğinin yanında; Fransız düşünür, sosyal teorisyen, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog ve toplumbilimci olarak da bilinen çok yönlü bir kişilik.
Tüm bu özel yaşamı, düşünce eserleri, akademik çalışmaları hakkında, bu kitapta detaylar ve ipuçları var. Felsefe ve psikoloji alanındaki eserlerinden önce bu kitabı okumanız, yazarı daha yakından tanıma şansı verecektir.
Ben henüz diğer kitaplarını okumadım. Yazarla, kimliğini daha önce duysam da yeni tanıştım sayılır. Sosyal medyadan irtibatım olan ve yazarın kitaplarını okuyan bir arkadaşıma sordum: “Michel Foucault’un biyografisini okuyorum. Siz daha önce eserlerini okudunuz. Düşünürü üç cümle ile tanımlamak isteseniz, neler söylerdiniz?”
Tebessüm ederek cevap olarak şu açıklamayı göndermişti:
“Foucoult’u birkaç cümle ile anlatmak çok zor. Bir Fransız düşünür ve teorisyen olarak, çağının çok çok ilerisinde düşünen, özellikle de iktidar/özne, otorite/toplum ilişkilerine dair çok önemli ve aydınlatıcı çıkarımlarda bulunan ve tüm bunlara karşı direniş tavrı sergileyen, düşünür olmanın da ötesinde, düşündüklerini pratikte eyleme de aktararak, bende derin tesir bırakıp kabul gören filozoftur”
Diğer kitaplarını okumasam da okuyandan kısa bilgi almak ve yazımıza eklemek, düşünürü daha iyi tanımaya katkı sağlamıştır umarım. İyi okumalar.
Yanıtla
5
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ali ve Nino: Bir Aşkın Ötesi…
Ali ve Nino, öncelikle saf bir aşkın romanı olarak öne çıksa da ardında yaşandığı dönemin tarihsel, toplumsal örgüsünü ve psikolojisini de yansıtan detaycı bir roman. Romanın, Azerbaycan topraklarında geçmesi ayrıca bizim için önemli. Günümüzde yaşanan ve Ermenistan tarafından 1993 yılında işgal edilen Dağlık Karabağ’da halen süren Azerbaycan’ın haklı savaşının yıllar önceki ipuçlarını ve bölge haritasını önünüze koyduğunuzda hiçte yabancısı olmadığınız bir coğrafyayı, şehir adlarını bir kez daha göreceksiniz.1937 yılında yayınlanmış ve birçok dile çevrilmiş bir roman. 2016 yılında İngiliz yönetmen Asif Kapadia tarafından beyzaperdeye aktarılmış Ali ve Nino.
Romanın anlatım tekniği, üslubu ve akıcılığı, tarihsellik ve mekan tasvirleri, romandaki karakterler okuyucuyu olaylardan koparmadan sonuca kadar sürüklediğini söyleyebilirim. Kahramanımız Ali Han Şirvanşir Azerbaycan’ın köklü ve kahramanlar çıkaran ailelerinden birinin oğludur. Roman, kahramanımızın etrafında şekillenir. Yaşananlar, anılar, mekanlar, dini ve kültürel terminoloji O’nun ve zaman zamanda ikinci kişiler dilinden anlatılır. Romanın merkezindedir. İkinci önemli kişilik Ali Han Şirvanşir’in gönlünü kaptırdığı Gürcü güzel Nino Kipiani. Nino Kipiani ise bir Gürcü Prensin kızı.
Romanı okurken romandaki ana kahramanın yerini aldığınızı hissetmek farklı bir duygu. Ali ve Nino size bunu yaşatıyor. Bir diğer gerçeklik, coğrafyasından kaynaklanan farklı milletlerin ve bağlı oldukları dinlerin bir arada yaşaması ve Çarlık Rusyası’nın egemenliğinde olması. Farklı kültürlerin birbirlerini tanıması. Roman size bu ayrıntıları vererek geniş bir havuz oluşturuyor. Ali Han Asya’yı yani Doğu’yu, Nino Batı’yı yani Avrupa’yı temsil etmektedir. Ancak bu durum Ali Han’ın içsel sorgulamalar yapmasını engellemez. Babasının yaptığı öğütleri (sf.26) dinler, bu öğütlere uyacağına söz verir, artık büyümüştür.
“Bir banka oturdum. Güneş; karmakarışık, gri ve dört köşeli evlerin arasından parlıyordu. Arkamdaki ağacın gölgesi uzadıkça uzuyordu. Bir kadın mavi çizgili çarşafı ve ayaklarında takırdayan terlikleriyle geçip gitti. (…) Hayır, Nino’yu çarşafa sokmayacaktım! Yoksa ileride fikrim değişir miydi? Bilemiyordum. Birden karşımda, batan güneşin ışığında parlayan Nino’nun yüzü belirdi. Oh, o güzel Gürcü ismini taşıyan Nino Kipiani! Saygın ve bir Avrupalı gibi yaşayan ailesi! Bana ne oluyordu böyle?” (Sf.27)
Ali ile Nino’nun evliliğine giden süreçte yaşadıkları maceraları ve coğrafi bölgede ait oldukları ve ailelerin büyüklüğü nedeniyle çok sayıda şehrin gezildiğini ve kalındığını anlatan bölümler romana okuyucuyu bağladığını söyleyebilirim. Gürcistan Tiflis, İran Tahran, Karabağ’da Şuşa, Gence, Dağıstan Mahaçkale gibi.
Romanda 1905 yılından 1920 yılına kadar olan tarih diliminde birçok siyasi, tarihi ve yönetimsel değişim yaşandığını görebiliyoruz. İlk olarak Çarlık Rusya’sının işgali ve asimile politikaları; ardından Ekim devrimiyle Bolşevik işgali ve Osmanlı Kafkas İslam Ordusunun Bakü’ye girişiyle kısa süreliğine de olsa Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu. Mondoros Mütarekesi ile Osmanlı Ordusu’nun geri çekilmesi yerini İngiliz kuvvetlerine bırakışı. İngilizlerin çekilmesiyle Bolşevik güçleriyle Azerbaycan Ordusunun mücadelesi. Bolşeviklerin tekrar Azerbaycan’ı işgali.
“Ben artık yaşlı bir insanım, Ali Han,” dedi. “(…) Sen ise gençsin, cesursun! Azerbaycan’ın sana ihtiyacı var.” (sf.231)
Ali Han bu gelişmeler karşısında eşi Nino’yu ve kızını Tiflis’e gönderir. Ardından Bolşeviklerle olan savaşta Gence Köprüsü’nde şehit düşmesiyle roman sona erer.
Romanın son sayfalarında Almanca’dan Türkçe’ye çeviren Dr.Orhan Aras’ın Romanın yazarı Kurban Said ve romanın yazılış ve yayınlanış serüveni üzerine emek verilmiş bir değerlendirmesi yer almakta.
Özetle, bu romanı okumanızı ısrarla öneririm...
Yanıtla
11
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanlığın sorunu: Hukukun üstünlüğü/hukuk devleti ve iktidarın sınırlandırılması
Hukukun üstünlüğü/hukuk devleti ideali yüzyıllardır insanlığın hedefi olmuştur. Olan ile olması gereken arasındaki farkın giderilmesi bununla giderilmeye çalışılmıştır. Hukukun üstünlüğü/hukuk devleti kavramı modern anlamda 19. yüzyılda ortaya çıksa da kökü Antik Yunan’a kadar uzanmaktadır. Konuyla ilgili kitapların önemli bir kısmı teorik açıdan çetrefilli ve anlaşılması zor bir çerçeve çizdiğinden bunlar genel okuyucu kitlesi tarafından kolayca anlaşılamamaktadır. Kitabın girişinde de belirtildiği üzere bu durumun farkında olan yazar genel okuyucu kitlesine hitap ederek siyaset ve hukuk teorisine dair bir dizi zorlu mesele içeren hukukun üstünlüğü/hukuk devleti kavramını ele almıştır. Bu açıdan eser ele alındığında amacına uygun olarak kaleme alınmış ve konu son derece anlaşılır bir şekilde ifade edilmiştir. Bu minvalde eserin tercümesinin de anlaşılır ve sade olduğunun altını çizmek gerekir.
Özellikle son on ila on beş yıl içerisinde bir kısmı ekonomik krizlerden kaynaklanan sorunlardan dolayı Batılı ülkelerin önemli bir kısmı da dâhil olmak üzere hukukun üstünlüğü/hukuk devleti ilkesinden taviz verme yoluna gitmekte ve akılla, hukukla değil demagojiyle ülkelerini yöneten liderlerin sayısının hızla artmakta olduğu gözlemlenmektedir. Bu bağlamda korona virüs tedbirlerinin de güç devşirme aracına dönüştüğünü düşündüğümüzde konunun arz ettiği önem daha iyi anlaşılır. Günümüz ülkelerinin hukukun üstünlüğü/hukuk devleti bağlamında karşı karşıya kaldığı sorunlar kitabın önemini ortaya koymaktadır. Yazarın Türkçe basım için Şubat 2020’de yazdığı önsözde de dünyanın dört bir yanında birçok ülkede hukukun üstünlüğünün kuşatma altında olmasının eserin değerini arttırdığına değinmesi de bu bağlamda son derece anlamlı ve değerlidir.
Kitapta hukukun üstünlüğü/hukuk devletinin Antik Yunan’dan başlayarak günümüze kadar geçirdiği değişimler, hukuk ve siyaset felsefesi bakımından konuyla ilgili eleştirel bakış açılarına da yer verilerek ele alınmıştır. Ayrıca konunun uluslararası boyutuna da yer verilerek daha geniş bir bakış açısı ortaya konulmuştur. Son yıllarda dünyanın hukukun üstünlüğü/hukuk devletinin aşınması bağlamında karşılaştığı duruma kitapta değinilmemesi bir eksiklik gibi görünse de kitabın İngilizce aslının 2004’te yayınlandığını dikkate aldığımızda bu durumdan yazarı sorumlu tutamayız.
Hukukun üstünlüğü ile hukuk devleti kavramları farklı felsefi temellere işaret etse de genellikle birbirinin yerine geçen kavramlar olarak kullanılmaktadır. Anglosakson bir kültürden gelen yazarın eserinin tercümesinde “hukukun üstünlüğü” tabirinin kullanılması son derece makul olsa da genel okuyucular bakımından konu hakkında kısa bir açıklama ile iki kavramdan hukukun üstünlüğünün tercih edilme nedeni hakkında bilgilendirme yapılması faydalı olacaktı.
Kitabın tercümesi anlaşılır ve sade olmakla birlikte bazı eksikliklerden azade değildir. Metin içerisinde geçen eser isimleri ve Latince ifadelerin sadece aslına yer verilerek tercümesine yer verilmemesi uygun olmamıştır. (s. 9, 77, 126, 154, 158) Ayrıca dipnotlarda yer alan eser isimlerinin tercümesine de parantez içerisinde yer verilmesi faydalı olacaktır. Az sayıdaki bazı terimlerin kullanılmasında Türkçede kullanımda olanların tercih edilmesi daha doğru olacaktır. (“dağıtımcı adalet” yerine “dağıtıcı adalet” vb.) Bazı hâllerde yabancı kelimenin tam karşılığı Türkçede olmadığından kelimenin orjinali de yer verilerek kelimenin ne anlama geldiğinin izah edilmesi gerekir. Yabancı sözcüğün Türkçe cümle içerisinde adeta çıplak bırakılması amaca hizmet etmemektedir. Örnek “oksimoron” (s. 154).
Kitapta önemli ölçüde yazım kurallarına riayet edilmiştir. Az sayıda gözden kaçan hususların da sonraki baskılarda düzeltilmesi faydalı olacaktır. Türkçede ve TDK Türkçe Sözlüğü’nde yer almayan “içerim” (s. 22, vb.) kelimesinin kullanılması isabetli olmamıştır. Bunun yerine “içerik” veya “muhteva” kelimesinden biri tercih edilebilirdi. “imanı serimlemek” (s. 44) tabirinin de ne anlama geldiği anlaşılamamaktadır.
Tercümanın kaynakçada yer alan eserlerden Türkçeye tercüme edilenlerin bilgisine yer vermesi son derece isabetli ve konu hakkında bilgilerini derinleştirmek isteyenler bakımından faydalı bir hizmet olmuştur. Tabii bunu yaparken kitapların tespit edilmesi makalelere nispeten daha kolaydır. Bu nedenle olmalı ki konuyla ilgili üç önemli makalenin Türkçe tercümelerinin bilgisine yer verilmemiştir. "Hukuk Devleti Hukuki Bir İlke Siyasi Bir İdeal" adlı eserde (Editörler: Ali Rıza Çoban, Bilal Canatan, Adnan Küçük, Adres Yayınları, 2008, Ankara) yer alan Joseph Raz’ın “Hukuk Devleti ve Erdemi”; Michel Rosenfeld’ın “Hukuk Devleti ve Anayasal Demokrasinin Meşruiyeti” ve Christine Sypnowich’in “Ütopya ve Hukuk Devleti” adlı makalelerinin künye bilgisine sonraki baskıda yer verilmesi okuyucular bakımından faydalı ve yol gösterici olacaktır.
Küçük eksikliklerine rağmen eser, özellikle hukukun üstünlüğü/hukuk devletinin karşılaştığı sorunların anlaşılması ve doğru bir değerlendirmede bulunulması bakımından önem arz etmektedir. Kitap zaten genel okuyucu kitlesine yönelik hazırlandığından sade ve anlaşılır bir anlatıma sahiptir. Geçmişten günümüze yönetimin nasıl olması ve iktidarın sınırlandırılması, daha iyi bir yönetimin ortaya konulması bağlamında insanlığın bu zamana kadar bulduğu en iyi yöntemlerden biri olan hukukun üstünlüğü/hukuk devletinin anlaşılması bakımından son derece faydalı bir eserdir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Kasım 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hukukun Üstünlüğü & Tarih, Siyaset ve Teori

Hukuk felsefesi ve hukukun üstünlüğü konusunda farklı kitap ve makaleler okudum. Bu kitabın, konunun tarihsel sürecini de dikkate alarak, bütüncül ve akıcı bir anlatım içerdiğini belirtmeliyim. Yazar bir hukuk profesörü. Hukuk bilincini tarih, siyaset ve teorik anlatımlarla aktarmış eserine.
Hukuk felsefesi, elbette ki hukukun kendisi değildir. Fakat felsefeden, bilimden, mantıksal bir kurgudan kopmuş bir hukuk, adalet doğuramaz.
Kitapta doyurucu, sade ve hukuk birikimine katkı sağlayacak detaylı anlatımlar var. Ben ise yazımda, diğer kitaplardan kavradığım mantığı da ekleyecek, hukuk ve üstünlüğünden ne anladığımı/beklediğimi, kendi lisanımca anlatmaya çalışayım. Tanımlamayı ve anlatımı önemseyenler, zaten merak edip, kitabı okumak isteyeceklerdir.
İnanç, ideoloji, ekonomik vaat ambalajıyla sunulan hiçbir hukuk kuralı; evrensellik, genellik, adillik, eşitlik, doğallık, pozitiflik, kabul edilebilirlik değerleri içermez.
Hukukun üstünlüğünün ve bağlayıcılığının olmaması; adalet arayışı, yargı bağımsızlığı, demokrasi, adil yargılanma, bireysel hak ve özgürlüklerin de olmadığının işaretini verir.
Hukukun üstünlüğünün olmaması; dinde, siyasette, sivil yaşamda, kayıt dışı ekonomide “baronlaşmayı” tetikler. Hukukun üstünlüğünün olmadığı toplumlarda, keyfilik, otoriterlik ve şahsilik hükümran olur.
Politikacının buyruğu, eşittir hukuk diyemeyiz. Hukuk insanlığın ortak bilinci, birikimi ve mirasıyla şekillenir, gelişir, yönetimin yetki ve eylemlerinin sınırını belirler.
Mantık, bilim, etikle barışık olmayan bir yasa; hukukun üstünlüğüne hizmet edemez. Yasalar; açık, genel, eşit, kesin, denetlenebilir ve anayasaya uygun değilse, hukukun üstünlüğü tesis edilemez.
Hukukun üstünlüğü genel ilkesi; hukuk felsefesinden, toplumların ortak birikim mirası, evrensel ilkelerden, insan hak ve özgürlüklerinden, toplumsal ortak faydadan, bilimsel mantıktan, hukuki realizmden, yargı etiğinden beslenir.
Hukuk eğer; sadece siyasal iktidarın gücüne hizmet ediyor, her icraat, yetki ve tasarrufuna yasal dayanak üretiyor ve gücünü sınırlandırmıyorsa; bireysel hak, özerklik ve hürriyetler karşısında, hukukun üstünlüğünden bahsedilemez.
Yürütme organı eğer, evrensel ilkelere göre yürürlüğe girmiş anayasa, yasa ve yargı organlarını icraatlarını engelleyen “ayak bağı” olarak görmeye başlamışsa, üstünlerin hukuku, keyfi uygulamalara başlamış demektir.
Hukukun üstünlüğü tüm teori, ilke, yasa, karar ve icraatlara etik nitelik ve meşruiyet kazandırır.
Bu tür kitapları neden okumalıyız, bize nasıl bir katkı sağlayacak?
Görev ve sorumluluk bilinciyle, hak arama, savunma kültürü ve özgüvenimiz artmış olacak. Olay ve kavramlara bilimsel, sistematik ve metodolojik bir açıklama/tanımlama ile yaklaştığımızda kavgaya açık bir kapı bırakmayız. Öneri, tespit ve teorilerimizin zayıf ve kuvvetli yönlerini biliriz. Karşı tez sunulduğunda da bakış açımızı değiştirme, geri adım atma, eleştirilerle ufkumuzu daha da geliştirme onur, erdem ve nezaketini yakalamış oluruz. Bilimsel ortak hafızaya ve mirasa içerik katkısı sağlamış oluruz. Kitabı bu bağlamda okuyup gözlemlediğimizde, “hukukun üstünlüğü” gibi tüm insanlığı ilgilendiren evrensel bir ilkenin geçmişi, geleceği, güncel durumu hakkında kapsamlı bir bilgi edinmiş oluruz.
Demokrasi, erkler ayrılığı işliyorsa anlamlıdır. Demokrasi, çoğulculuk, hukuk güvenliği, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı hissediliyorsa vardır. “Hele yargı organlarına politik yandaşlarımızı iyice yerleştirelim, ilerde daha bağımsız bir yargıya kavuşabiliriz” gibi sinsice bir yaklaşım zihniyeti; değerlerin ve ilkelerin itibarsızlaştırılması ve altının oyulmasından başka bir anlam ifade etmez.
Bu nedenledir ki, evrensel anlamda ve yerel uygulamada, hukukun üstünlüğü, yedeksiz, alternatifsiz, vazgeçilemez bir değerdir. Hukukun üstünlüğünü savunup koruyamazsak, hukuk da bizleri koruyamayacaktır.
Bir toplumda hâkim teminatı, hukuk güvenliği, yargı bağımsızlığı, erkler ayrılığı gibi temel değerleri oturtamazsanız, “hukukun üstünlüğü” de küser, çeker gider. Adalet; teorik, bilimsel, akademik ve siyasal söylemlere dayanak olmakla birlikte, hak eksenli bir yargı modeliyle dağıtılamıyorsa, hukukun üstünlüğünden söz edilemez.
Hukukun üstünlüğü; yargıda görev alanların, imtiyazlı, üstün, denetlenemez, sorgulanamaz anlamına gelmez. Hukukun üstünlüğü, saygınlığı ve bağlayıcılığının geçerli/inandırıcı/kalıcı olabilmesi için, zincirleme olarak bazı yasa, ilke, norm ve kuralların aynı anda, o toplumda aktif olarak geçerli olması gerekir. Bunlar: tam bağımsız, demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti, açıklık, şeffaflık, insan haklarına saygılı, ehliyetli, liyakatli, yargı denetimine açık bir siyasi yönetim anlayışı, erkler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, temsilde adalet, hak ve özgürlük eksenli bir anayasa ve bunların türevleri, tüm yurttaşların özümseyip kabul ettiği, alternatifi ve yedeği olmayan değerler olarak, yaşamımızda yer almalıdır. Birbirine bağlı dişlilerden bir tanesinin çalışmaması, makinenin üretimini aksattığı gibi, saydığımız değerlerden birinin ihmal/ihlal edilmesi, hukukun üstünlüğünü devre dışı bırakabilir. Siyasi söylem ve vaatlerle gelişebilecek bir değer değildir hukukun üstünlüğü. Bilgi, deneyim, birikim, irade, mantık, istek ve toplumsal bir vicdanın oluştuğu bir ortamda yeşerebilir ancak.
Siyasi iktidarların her eylem ve beklentisini meşrulaştırmak için ısmarlama kanun çıkarmak, hukukun üstünlüğü ile çelişen bir uygulamadır. Hukuk, iktidarların etki ve yetki sınırlarını çizebiliyorsa üstündür. Milletin bireylerine güven sağlıyor ve özgürlük alanını genişletebiliyorsa üstündür.
Ve varsın birileri kendisini hukukun üstünde göremeye devam etsin. Biz hep adalet türküleri söylemekten ve hukukun üstünlüğünü savunmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.

Yanıtla
7
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Anlatım Teorisine Giriş
Anlatımın zaman, anlatım, karakter gibi ögelerinin çeşitlendirildiği, örneklerle aktarılarak uygulamayı da kuramla birlikte veren iyi bir kaynak. 1990'dan beri defalarca baskı yapmış, tam bir başvuru metni. Derli toplu bir terminoloji sunuyor, sistematiği var, diğer disiplinlerle edebiyatbilimin tokuşmasını önemsiyor. Kurmacaya bakışın farklı geleneklerdeki yansımalarına değiniyor, Propp'la Barthes'ı aynı başlık altında görebiliyoruz, kıyaslamalı ve denklemeli yapı bugüne kadarki çoğu mühim çıkarımı bir araya getirip kavramlar arasında koşutlukları ve farklılıkları işliyor. "Anlatmak"la başlıyoruz, sözlük anlamlarından sonra "anlatılan zaman" ve "anlatım zamanı" özetleniyor. Zamanla ilgili bölümde detaylarıyla açıklanacak, en başta gerçekçilik-kurmaca ikilisi inceleniyor. Tarihî olayları anlatan eserlerde "gerçekçi anlatı" mevcut, uydurulmuş olaylar veya dalavere yok. İçime sinmiyor yıllardır, belli tarihlerde gerçekleşen belli olayların, belli kişilerin gerçekliği şüphe götürmezse de tarihin yapısı da kurmacaya, hikâye anlatmaya dayandığı için elle tutulur bir gerçeklik bulamıyormuşum gibi hissediyorum. Neyse, Teneke Trampet'in kurmacalığının ölçüsü bu tarih meselesiyle birlikte ele alınıyor, Oskar'ın anlattıklarının gerçekliğiyle uydurukçuluğu ne ölçüde ayrılıyor, bitmiş bir olayın tasviri gerçeği yakalar mı, ikiliği Batı'nın edebiyat anlayışı tarih boyunca nasıl değerlendirmiştir? Aristoteles'e göre dille birlikte bahsedilen de edebiyatın önemini artırır, tarihçiyle edebiyatçı mutlak olarak ayrılırlar, biri gerçekte olan bir olayı anlatırken diğeri olabilecek olanı aktarır. Platon ideal devletinde ikincisine yer vermez, kurmaca lüzumsuzdur, yer yer zararlıdır, insanların kafalarını olmayanla meşgul eder çünkü. Lukianos başta Ay'a yolculuğun ilk örneğini verdiği eseri olmak üzere hemen hemen bütün eserlerinin bir yalanın ürünü olduğunu belirtir, böylece "en az efendilerinin yaptığı kadar onurlu bir tarzda yalan söylediğini" açıklar, böylece o dönemde gereksinen gerçekçilik payını sunar, okurla doğrudan anlaşmaya çalışır. Gerçek Bir Hikâye adını verdiği metninde denizler, gemiler, fırtınalar gerçeğe en benzer gerçektir, ötesini bu yanılsamanın artçı etkisine ve kendi itirafına bırakır. Sidney'e göre ampirik bir gerçekçiliğe ihtiyaç duyulmaması bağlamından doğar kurmaca, en başta böyle bir şart olmadığını savunur, 1595'te ortaya koyduğu fikir yüzyıllar sürmüş bir geleneği sarsar aynı zamanda, anlatılana körü körüne inanç beklenmemelidir, anlatılanın var olduğu düşünülmelidir. Sidney'e göre böyle bir algının oluşabilmesi için eserin bütünlüğü şarttır, daha da önemlisi diğer eserlerle birlikte benzer bir gerçekçiliği, yapıyı paylaşması gerekir. Kanonun temelleri. Kurmacanın tanımında varılan noktadan ilerleyebiliriz: "Kurmaca anlatım, kendini düşünmenin muhtelif biçimleriyle biçim ve içerikte kendi özel statüsünü yansıtır ve hem üretiminin temellerini belirgin hâle getirir hem de alımlanması için açıklamalar ihtiva eder." (s. 23) Açıklama epigraf yoluyla olabilir, yazar çok uçtuysa azıcık inerek yüzeyi, görüşü genişletir, okur için anlamlandırır, bu da olur ama fazlası da yavanlaştırır, okura hakaret edilmiş olur. Yazarın kendi düzleminde kalmasının en iyisi olduğu söylenir, maksada göre yoruma açık. Okurun bilinç örüntüsü çizgiselliğe yakınsa anlatının aynı biçimde kurulması okuru cebe koyar, diğer türlü anlatıcıyı yazardan ayırt edemeyecek durumdaki okur için çetin bir yol ortaya çıkıyor. Yazarın paşa gönlü faktörü önemli. "Anlatım ve Anlatılan" bölümünde Felski'nin de incelediği bir konu yer alıyor, "ne" ve "nasıl" ayrımı hangi saiklere sahip olabilir? Kurmaca metin açıksız bir biçimde inşa edilmişse yoruma kapalıdır, köşeleri bellidir, yine de Werther Ateşi'ne kapılmak mümkündür. Sonuçta Frye'ın ve daha pek çoğunun söylediği noktaya geliyoruz, aynı hikâye sayısız biçimlerde anlatılıyor. Okura gedikleri kendisiyle doldurmak düşsün veya düşmesin, okur metni alımlayabilsin veya alımlayamasın, "ne" kısmı aşağı yukarı belli. "Nasıl" başka dünyalar demek, başarılıysa bir parçası haline geliriz. Yanılsamanın oluşumu ve bozuluşu Rus biçimcilerince "fabula" ve "suje" kavramlarıyla, ardından Todorov'un "histoire" ve "discours"uyla incelendi, terminolojide bir bütünlük yok, bu yüzden olay alanında dört temel unsur belirlenmiş. "Vaka", "olay", "hikâye" ve “olay şeması"nın yanında tasvir için de iki kavram var, "eser/anlatı" ve "anlatım". Birçok kuramcı bu olguları kendi kavramlarıyla açıklıyor, kitapta Propp'tan Barthes'a kadar pek çok kuramcının kavramları tablo halinde verilmiş, şahane iş.
"'Nasıl'ın Tasviri" için başvurulan kaynak Queneau, malum metninden birkaç parça alıntılanarak belli bir olay örgüsünün nasıl çeşitlendirildiğine değiniliyor, ardından tasvir modeli "zaman", "ifade tarzı" ve "anlatıcı" olarak üçe ayrılıyor. "Anlatım zamanı" ve "anlatılan zaman" üzerinde duruluyor çokça, birçok metinden örneklerle anlatıda zamanın kurulumu terimlerle açıklanıyor. Genette'in anlatılan hikâyenin zamanıyla eserin zamanı arasında kurduğu bağlantılar temel alınmış, "analepse" ve "prolepse" meselenin özünü teşkil ediyor. İlkinde daha önceden vuku bulmuş bir olayı daha sonra anlatma tekniği var, ikincisinde tam tersi. Örnekler üzerinden gideyim, Muriel Spark'ın Siren'den çıkan bir metni var, Bayan Jean Brodie'nin Sonbaharı. Sınıfta geçen bir muhabbet var, öğrencilerden biri anlatıcı, Bayan Brodie öğretmen. Mary adlı biraz safça, başarısız bir öğrencinin sınıftaki bir saflığı anlatılıyor, sonra bir anda yıllarca öteye gidip Mary'nin ölüm ânını görüyoruz. Sınıftaki saflıktan çıkarılabilecek bir ölüm şekli, zamanda ani atlamayla anlamlı hale geliyor. Güvenilmez anlatıcıların geçmişteki çok önemli bir bilgiyi saklamaları da mümkün, Ölümüne Sadakat iyi bir örnek sunuyor. Esas oğlanla kızın arasındaki gergin ilişki, ayrılık aşamaları, oğlanın eylemleri okuru belli bir yere kadar getiriyor, sonra anlatıcı oğlan çok kilit bir noktayı, ilişkisini berbat eden bir olayı itiraf ediyor, fısıldıyor adeta, ortalarda bir yerde yapıyor bunu. Pek çok örnek, pek çok teknik var, bizde Ersan Üldes'ten Zafiyet Kuramı böyle bir zaman oyunu içeriyor, oldukça da iyi bir oyun. Anlatının zamanıyla anlatılanın zamanı çakıştığı zaman anlatı bir anda çift katmandan üç katmanlı duruma geliyor, anlatının yazılış aşamasının anlatısı da anlatıya dahil, meta-anlatı. Tekniklerin hepsi sistemleştirilmiş şekilde incelenmiş kitapta, karakterle eş güdümlü bir biçimde. Karakter konusunda da güvenilmez anlatıcının ötesinde bir karakter düşünüyorum, Henry James'in Yürek Burgusu'nda kıyısından köşesinden yer verdiği bir teknikle anlatan karakter mesela, gerçekliği farklı bir biçimde algıladığının farkında olmayan, dolayısıyla güvenilmezliğinin de farkında olmayan çünkü bildiği dünyaya sonuna dek güvenen, anlatının absürt, garip noktalara ulaşmasıyla her şeyin farkına varacağını düşündüğümüz, aslında farkına varılacak bir şey olmadığını sezdirecek, belli bir mantığa oturmayan, anlatının mantığına da oturmayan, yeri geldiğinde kafasını sayfalardan çıkaracak kadar etkin, gizemsiz, dümdüz biri. Mümkün mü? Genette "mesafeli" ve "mesafesiz" anlatımlardan bahsediyor, klişeler klişesi bir tabirle "anlatıya hizmet etmeyen detaylar" aslında okuru okurluk paradigmasını değiştirmeye yönlendiriyorsa ve okur bunun farkında değilse, yazar yaşamın rasyonel olmadığını göstermeye çalışıyorsa diyelim, okur kendini kandırılmış hissetse? Frye yaşamı, gerçekliği edebiyatta canlandırmanın edebiyatın aygıtlarını kullanmaktan geçtiğini söylüyor, belli bir kurgu, belli bir üslup örneğin, okurla doğrudan sözleşmenin temelleri. Ben bundan bıktım sanırım, "kusursuz" metinler son derece kusurlu, kurgunun belirli dinamikleri aşına aşına törpülenmiş. Kusurlu bir metin yazdığını bilecek kadar iyi yazarları arıyorum, hatta iyi yazarlığın kusurları olabildiğince eksiltmekten ama tamamen silememekten geçtiğini iddia edeceğim. Burada kusur ne kadar kusursa tabii, kastım anlatının dışına düşen ama aslında doğrudan anlatıyla ilgili olan bir şey. Neyse o. Mantık hatası değil, hikâyeyi şişiren oyunlar değil, başka türlü.
Metinlerde neyin neden yapıldığını anlamak için çok temel bir eser bu, meraklısı kaçırmasın.

Yanıtla
4
6
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kramer Kramer’a Karşı
Marriage Story'nin esin kaynaklarından biri olduğu çok yerde yazılmış, çizilmiş, dava sürecinden avukatlarla girilen diyaloglara kadar pek çok benzerlik var. Kramer vs. Kramer baş tacı olarak duruyor, Dustin Hoffman ve Meryl Streep şahane oyuncular, bunun yanında Marriage Story'nin modern zamanların boşanma hikâyesini işleyişi de pek hoştu, iki film de oldukça başarılı. Metne dönüyorum, Ted ve Joanna doğuma az bir süre kala panik halindeler, Bill geliyor, Joanna küfürleri sıralarken Ted ne yapacağını bilemiyor, aldığı bütün eğitim boşa. Eşini sakinleştirmeye çalışırken kan yüzünden baygınlık geçirecek durumda, en sonunda hemşire kenara itiyor Ted'i, kalabalık yapmaktan başka bir işlevi yok o sırada. Bebeği isteyen Joanna'ydı, Ted için küçük bir mucizeydi bu, bebek ve Joanna'nın isteği.
Corman minik detaylarla yaşananları derinleştiriyor. Doğuma kadar, doğumda bütün korkuları açığa çıkıyor ama William Kramer'ı kucağına alınca dünyanın en güçlü adamına dönüşüyor. Hastaneye yetişirlerken trafiği açmak için bağırıp çağırması, doğumhanede eşinin yanında olması iyi hissettiriyor. İlk bölümün sonu: "Sonraları her şey değişince, daha evvel aramızda gerçek bir yakınlık hiç olmuş muydu diye düşünmüş, Joanna'ya bu ânı hatırlatmıştı, Joanna ise 'Senin orada olduğunu tam olarak hatırlamıyorum,' demişti." (s. 16) Senkron kayması paylaşılmayanlar nispetinde artıyor, içte tutulanlar birlikteliğin doğallığını bozuyor, aralarında yaşanan tam olarak bu.
Gitmekten başka bir çare yok, kısa ve sert bir konuşma yapıyor, hiçbir şey anlamayan Ted'i ve bebeğini ardında bırakarak çıkıp gidiyor evden. Ted'in macerası başlıyor sonra, geri kalan bölümde Ted'e odaklanıyoruz ve iş yaşamından sosyal ilişkilerine, cinsellikten çocuk büyütmeye pek çok açıdan inceleyebiliyoruz karakteri.
Aile yapısı üzerine düşünüyoruz, ikili ilişkilerin doğasını inceliyoruz, insanların sevgiden nasibini alıp almadığını anlıyoruz, Corman pek çok meseleye değiniyor. Oyunsuz, düz bir anlatım. Küçük, bazen rastgele davranışlardan karakter biçimlemece. İyi bir metin, okurunu bulsun.

Yanıtla
7
4
Destekliyorum  8
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yeşilin Kızı Anne

Zulüm, küf, kin, kan, pas dolu bir dünyanın; içimizi ısıtan, yolumuzu aydınlatan, yaşantımıza umut aşılayan güzellikleri de var tabi ki. İşte bu romanı da onlardan birisi kabul edebiliriz. İnsan olma sorumluluğu ve duyarlılığını hatırlattı bana tekrardan. Nice bilimsel eser, anı, inceleme, roman okudum. Duygu yönü ağır basan, ifade yüklü eserlerden biri de bu oldu diyebilirim.
Sizlere kitap özeti ve alıntılar demeti sunmayacağım. Yakaladığım, yaşadığım atmosferi aktarmayı başarabilirsem, kitabı neden okumanız gerektiğine daha kolay karar verebileceksiniz.
Giriş kısmı sizleri yanıltmasın, kitabın dili, üslûbu çok akıcı, konular arasındaki bütünlük uyumlu.110 yıl önce İngilizce olarak yayınlanmış bu eser, çok geniş bir okur kitlesine hitap ediyor.
Romanı okurken, onlarca şarkı ve türkü sözleri geldi hatırıma. Şeker Portakalı romanının kahramanı Zezé’nin afacanlıklarını hatırladım. Doğal yaşamla ilgili okuduğum kitapların yansıttığı iç huzuru tekrar hissettim içimde.
Babam bu dünyadan göçtüğünde 42 yaşındaydı, ben ise daha 7. O dönemdeki duygularım, yalnızlığım, zorluklar, olumsuzluklar zihnimi şöyle bir yoklayıp geçti. Birçok ihtiyacımı; sırtımı dayayabileceğim bir baba olmadan karşılamak zor olsa da bu süreçte edindiğim deneyim, hep yanımda olmuştur.
Hiçbir canlı anasız-babasız büyümesin dilerim, bir kuş yavrusu bile olsa. Yetimhaneye sığınmak zorunda kalan, Anne isimli küçük bir kız çocuğunun yaşam öyküsü bu. Onun duygularını anlamaya, tartmaya çalışırken; kendi durumunuzu, nasıl bir yaşam modeli geliştirmek istediğinizi, daha mantıklı, daha derinlikli olarak idrak ediyorsunuz. Acıların insanı eğittiği ve olgunlaştırdığını, sorumluluk bilinci kazandırdığını, deneyimlerin arttığını, romanın kurgusundan gözlemleyebiliyorsunuz.
Empati yapabilmek, sosyal psikoloji gözlemlerine tanık olmak için muhteşem anlatımlar içeriyor roman. Görme yeteneği olmayanın, duyma ve hayal gücü, diğerlerine oranla daha yüksektir. Yoksulluk içerisinde yaşayanların da duygu, düşünce üretme, azim, cesaret ve hayal gücü, diğerlerine göre daha yüksektir. Var olanla mutlu olabilmek ve onu en makul düzeyde değerlendirmenin bir yolunu bulur o.
Ergen psikolojisi alanında da eğitici örnekler içerdiğinden, anne-babalar için sabır ve metodolojik bir bilinç sunacaktır.
Çaresizlik ve acizlik; alternatifsizlik sunuyor insana adeta. Hakkınızda ne karar veriliyorsa, onu kabullenmek zorunda kalıyorsunuz. Hayatın en acımasız/talihsiz/mantıksız yönlerinden birisi de budur.
İnsanlar doğar, yaşar ve ölür. Evet ölüm bir gerçek ve kabullenmemiz gereken bir kaderdir.
Fakat öldükten sonra geride kalan dul, yetim ve öksüzlerin sahipsiz kalması, mağdur olması, insani sorumluluk ve sosyal devlet anlayışı ölçeğinde sorgulanmalıdır.
İstenmeyen bir sonucu, hayra yönlendirebilecek sosyal donanıma/güce sahip olabilmeli insan. Olan güzellikler ve gelmeyen musibetler için, şükür atmosferinde yaşayabilmeliyiz ayrıca.
Roman kurgusu, bu türden duygusal kazanımlarımızı pekiştiriyor. Romanın ikliminde ıslanınca; küllenmiş, unutulmuş, ötelenmiş, yıpratılmış, yerine başka şeyler dayatılmış, yozlaştırılmış doğal duygularınızın yeniden canlılık kazandığını fark edeceksiniz. En azından var olan hislerinizi güçlendireceksiniz.
Gereksiz ve bilinçsiz bir şekilde kırılan bir cam şişe, ayağınıza batabilir. Romanda dışlanan, korumasız kalan, hor görülen bir kız çocuğunun, ezilmişliğine tepki olarak, zaman zaman saldırgan ve hırçın tavırlar sergilemesi, bize aslında yaşamın gerçeklerini öğretiyor.
İstediğini söyleyen, istemediğini işitir. Her tür haksızlığı yapıp, karşımızdakinden olgunluk beklemek, hadsizlik, densizlik olur. Bu arada olgunca yaklaşım, bilgece/anlayışlı tavır hakkı saklıdır, onun bileceği bir iş. Kullanır ya da kullanmaz, suçlayamayız. Kaldı ki yetim büyümekte olan bir çocuktan, yetişkin bir olgunluk beklemek hata olur.
Bu tür eğitici, öğretici, duygu dünyamızı zenginleştirici eserlerin sayısı da okuru da artmalıdır. Okuyan, okuduğunu anlayan, anladığını topluma aktarabilen bireylerle toplumsal olarak bilincimizi geliştireceğiz. İyi okumalar.


Yanıtla
95
13
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ekim 2020
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cemiyet Kaçkını
Kemal Selçuk ömürlük bir hikâye anlatıyor, Oğuz ile Kerim'in gençlik yıllarında tanışmalarıyla başlayıp yollarının ölümle ayrılmasına kadarki süreçte yaşananlar bir dönemin politik ve ekonomik olaylarına da dokunuyor ama yoğun bir değini değil bu, karakterler siyasi olaylara karışmıyorlar en azından, Turgut Özal'ın vefatının, Gezi'nin geçen zamanın belirtisi olmaktan öte bir görevi yok. Tamamen ikili ilişkiler, yer yer üçlü ilişki üzerine kurulmuş, sağlıksız bir bağlanma örneği gösteren Oğuz'un üzerinden ilerleyen bir anlatı. En başta ikisinin Havuz Başı'nı almak için uzattıkları elleri görürüz. Bursa baharı, Tuz Pazarı'nın altındaki okunmuş kitap satılan tezgâhların önü. Kerim daha hızlı davranarak kitabı kapıyor, Oğuz'un aşağılayıcı bakışlarına maruz kalıyor. Lacivert ceketin altına süveter, altına kadife pantolon, kentsoylu Oğuz'un köylü Kerim'den nefret etmesi için görsel bir sebep sunuyor. "Okuyacaksa bile gidip bir köy romanı alması gereken Kerim, hiç hak etmediği kitabı tutuyordu elinde." (s. 6) Sait Faik kentli, Tanpınar ve Oğuz Atay da öyle, Oğuz'un sevdiği ve karakterlerini yaşamına ekleyerek yaşattığı yazarlar kent-kır ayrımını çeşitleyen anlatı ögeleri olarak ortaya çıkıyorlar. Yavaş yavaş, en başta sadece Sait Faik, Oğuz ve Kerim var. Oğuz patronun kim olduğunu öğretmeye çalışıyor Kerim'e, konuşmaları sırasında Kerim'in bazı yanlışlarını düzeltiyor, ardından yerel bir dergi olan Yeni Sesler'de öykülerinin çıktığını söylüyor, böbürleniyor biraz. Kerim'in gözleri ışıldıyor, karşısında iyi şeyler yazan biri var. Zamanla arkadaşı da olabilir, eğer Oğuz da isterse. Kerim'in yemek davetlerini geri çeviren Oğuz'un böyle bir niyeti yok, "edebi abilik" rolünün dışına çıkmak istemiyor. "Samimiyet musluğunu" yavaş yavaş açsa da Kerim'in "köylülüğü" aşılamaz bir engel olarak duruyor aralarında. Kerim'in Rüzgârlı Bayır'ı okumasını da garipsiyor Oğuz, daha pek çok davranışına şaşıyor ama neden şaştığını, bu kentli-köylü ayrımına neyin sebep olduğunu bilemiyoruz, bir tanecik kitabı kaptırdı diye böylesi genişleyen bir nefret dalgasının ardındaki sebepler muğlak, dönemin toplumsal olaylarıyla birlikte Oğuz'un bu açıdan biraz olsun derinleştirilmesi daha derinlikli bir metin ortaya çıkarabilirmiş.
Oğuz öğretmen olarak atanıyor, Kerim bir mali müşavirin yanında işe başlıyor, iş çıkışlarında buluşup edebi konuşmalar yapıyorlar. Yeni Sesler'de öyküsü çıkan Kerim'i biraz kıskanıyor Oğuz, biraz da övünçle doluyor, çömezi iş başında. Çocuğu yönlendirmeye çalışıyor kendince, "muhafazakâr" damgasını vurduğunda Kerim'in rahatsız olduğunu da görüyoruz. Hemen ardından Oğuz'un üniversitede âşık olduğu Zeliha'yla yaşadıkları geliyor, genelevlere giden Oğuz aşk yoksunluğunu yaraymış gibi taşıyor. İçiyor bir yandan, kederini alkole gömüyor, ayık olmadığı zamanlarda her şeyi unutturan uyuşukluğuna tutunuyor. Yaşı yirmi yediye dayanıyor, yazdığı öyküler umut vadediyor ama keşfedilmelerini sağlayacak kalantor adam, kendi ifadesiyle "ağaç dayı" yok etrafta. Buluyorlar, sayıları İstanbul'a da giden yeni bir dergi çıkarmaya başlıyorlar. Seslerini duyurmaya başlar başlamaz Makbule geliyor ofise, dört yıllık arkadaşlığı bozuyor istemeden. Makbule'nin adı Oğuz'un etkilendiği kurmaca karakterlerle özdeşleşme ölçüsünde değişiyor, Kuyucaklı Yusuf'tan ötürü Muazzez oluyor, Tanpınar'ın bir karakterine geliyor sıra, oysa sadece incelemelerini yayımlatmak istiyor Makbule, başta iki oğlana da yüz vermiyor ama gönlü Kerim'e kayıyor sonra. İkisi de yakışıklı, boylu, Oğuz tercih edilmeme nedenini anlayamıyor ve içinde gömülü duran nefreti açığa çıkararak Kerim'den, Makbule'den, dergiden uzaklaşıyor, hiçbir şey yazamamaya başlıyor. Mektuplar dışında, yollamadığı onca mektupta Kerim'e nefretini kusarken Makbule'ye serzenişlerde bulunuyor. Bir köylüyle çıkıyor Makbule, Beş Şehir'i en iyi anlayan adamla değil de Orhan Kemal esinli öyküler yazan, küçük insanın büyük acısını anlatan, bayatlığın müellifi, aynılığın yazarı Kerim'le birlikte oluyor. İntikam almaya yemin ediyor Oğuz, dillere destan bir intikam alacak ama öfkesinden ötürü taş kesiliyor adeta, işe, geneleve ve meyhaneye gidip gelmekten başka hiçbir şey yapamıyor, uzunca bir süre. Yolda Makbule'yle karşılaştığı zaman lakabı da konuyor orada: "Cemiyet kaçkını". Öyküleri pişiyor, yavaş yavaş dökülüyor ama hiçbir yere yollamıyor Oğuz, kendisini ziyarete gelen ağaç dayıyı başından savıyor, yalnızlığına çekiliyor.
Doksanlı yıllar. Kerim ve Makbule evlenmiş, muhtemelen çocukları da var, bilmiyor Oğuz. Edebiyatla gerçeklik üzerine kafa yoruyor, herkesin kendi hikâyesini yazdığını düşünüyor, kendi hikâyesindeyse giderek babasına benziyor birlikte yaşadığı annesine göre. Bu benzerliğe muhtaç, acı çekmeden hiçbir şey yazamayacağını düşünüyor. Bu çok garip, öykü üfürürüm ben de naçizane, iki kişiden duydum bunu. Acıyı kovaladığımı değil de yazmak için yaşadığımı ima ettiler, Cortázar'ın zorunluluk bahsini düşündüm ben de. Zorundayız. Ben bu metinle ilgili bir şeyler yazmak zorundayım, sıkıntısını bastıramayacak gibi olunca hikâyeyi yazmak zorundayım, yaşamsal bir güdü bu. Hiçbir şey için bunlar, başka bir şeye değil. Bu yüzden belki de yayımlamıyor öykülerini Oğuz, etrafında bir gizem perdesi oluşturuyor, dergilerde kendisiyle ilgili tek tük yazılara denk gelmeye başlayınca garip bir kıvanç duyuyor. Bir zamanların genç öykücüsü, umut veren anlatıcısı Oğuz Bayrak nereye kayboldu? Bir kitabı dolduracak kadar öykü yayımladıktan sonra ortadan kaybolmasının anlamı ne? Perdeyi açmıyor Oğuz, arkadan olup biteni izliyor. Kerim'in ilk kitapları derginin çıktığı matbaada basıldıktan sonra İstanbul'daki yayınevlerinin birinden çıkan son kitabı Oğuz'da tiksinti uyandırıyor, "köylü" yavaş yavaş ünlenmeye başlayınca hırslanıyor bir ara, "o iki yeteneksize" edebiyatın nasıl yapıldığını göstermeye karar veriyor, ne yazacağını bilmemesi önemli değil. Kuram, çalışma, her şeye el atıp büyük eserini yazacak bir gün, yakında. Başka arkadaşlar edinecek, bir noktaya kadar onları kullanacak ama kalemi eline alamayacak bir türlü, bu sırada yıllar geçecek, Kerim'in konuşmacı olarak katıldığı edebi bir toplantıya gidecek, şişmanlayıp kelleşmiş arkadaşına duyduğu kini uyandıracak. İkisinin çocukları da var artık, Esra. Annesinin baskılarından sonra evlenmeye karar veren Oğuz, gençliğinin baharındaki Esra'yı gözüne kestirecek ama eyleme geçemeden Kerim ölecek, Esra, "Oğuz Amca," diyerek Oğuz'a sarılacak, ağlayacak. Mezarlık bölümü, iki arkadaşın yıllar sonra karşılaştığı son sahne. "Hayatın her ânında kurmacaya mahkûmdu!" (s. 127) Oğuz'a göre Kerim'in ölümü kendi hikâyesinin bir parçası olmalı, ancak bu şekilde yorumlanabilecek bir olaya dönüşebilir. "Beni affet; senden bir insan olarak bile acımayı esirgedim!" (s. 127) Aydınlanma ânı anlatının sonunda ortaya çıkar, Kerim'in gerçekten yaşayıp yaşamadığını düşünür Oğuz, her şeyi kendi kurmacasının bir parçası olarak görmeye başlamıştır. İnsanlar, şehir, yazarlar, kitaplar, acı, özgürlük, her şey Oğuz'dan türer, Oğuz'da karşılığı olmayan duygu yaşamda da yoktur. Yazdığı yirmi kitaptan sonra kalp krizi yüzünden ölen Kerim aslında Oğuz'la birlikte Mümtaz'ı oluşturur, Doğu ve Batı estetiğinin sentezini. Biri onca kitap yazmasına rağmen diğerinin tek bir kitabı bile yoktur farklı yönlere bakarlar, Janus gibi tek bedende.
Selçuk iyi bir yazar, hikâye anlatımı başarılı, kurgu-gerçek ikilisini başarıyla bakıştırıyor, üstelik Mustafakemalpaşalı, memleketlim. Hehe. Daha da uzar, ayakları daha sağlam bir zemine basarmış gibi duruyor bu hikâye, bu haliyle de oldukça iyi gerçi. Denk gelinirse okunsun, hoş.
Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir