Thomas Bernhard ile neşe, sıcaklık, umut ve sevgi dolu dakikalar geçirdik yine...
Öyle bir şey yapmadık tabii ki. Kendisi her şeyi yerden yere vurdu, ben de “çok haklısın valla” diye diye dinledim. Bernhard’ın yaşarken kitaplaştığını göremediği, seksenli yılların başında gazetelerde yayımlanan dört kısa öyküsünü bir araya getiriyor Goethe Öleyazıyor. Arka kapakta şöyle diyor: “Ağırlık merkezinde ‘direnmenin ironisi’nin yer aldığı bu dört öykünün her biri, bütün Thomas Bernhard evrenini içinde taşıyan bir hücre çekirdeği.” Öyle sahiden. Bernhard evreninde sevdiğim her şeyi buldum bu öykülerde.
Aileye, devlete, sisteme, kurumlara soluk almadan saydırıyor Bernhard. Bunu yaparken dünyanın en güzel şehirlerine de (Brugge, Salzburg, Viyana...) nefret saçmadan geçmiyor. (Bunlara her seferinde çok gülüyorum.) Her zamanki acımasız ama okurken insanı tuhaf biçimde teskin eden diliyle yapıyor bunu, homurdanıyor da homurdanıyor.
İlk öyküde Goethe ve Wittgenstein ile dalgasını geçerken, sonraki iki öyküde anne-babaları tornadan geçiriyor, en sonda da Avusturya’yı topyekün yerin dibine sokuyor. Ben en çok aile meselesine odaklanan iki öyküyü sevdim. Şu pasaj mesela şurada dursun: “Hayat her sabah kaçınılmaz biçimde hatırlatıyor bize çünkü, anababamızın bizi nasıl bir kendini beğenmişlik ve hatta peydahlama büyüklenmesi içinde peydahladığını ve sevinç ve fayda dolu olmaktan çok iğrenç, tiksindirici ve ölümcül olan dünyaya savurup oturttuğunu.” Hah! Nefis!
Minicik kitapta o kadar çok yeri işaretledim ki, bir tane daha iliştirip bitireyim, zira bu kısım Bernhard 101 gibi bir şey bence.
“Çünkü insan en başında huzurlu, dedim, anababası onu huzursuz yapıyor, anababa düzeni yüzünden ki o da dünyanın düzeni zaten, herkesinki öyle. Bu yüzden doğal olarak huzurlu insan yok, dedim herkes huzursuz, huzur aramaları da delilik. Bu deliliğe kapılıyorlar zaman zaman, huzur arama deliliğine, ama huzur yok, çünkü insan huzursuzluğun ta kendisi, nereye gitse orada huzursuzluk var, gitmediği yerde de bulamaz onu. Huzur aramak, en büyük delilik bu, dedim. Durmadan huzur arıyoruz ve tabii bulamıyoruz çünkü biz huzursuzluğun ta kendisiyiz.”
Eh, öyleyiz.
Bernhard'ın uyandırdığı öfkeyi bilmem neyle alt etsek. Soru değil.
Goethe Öleyazıyor: Zamanda bir kırık. Wittgenstein İngiltere'den gelmek zorunda çünkü Goethe öyle istiyor. Goethe'nin kurduğu dünya Wittgenstein'ınkinde eriyince, ikinci birincisini kapsayınca Goethe bu büyük düşünürü görmek istiyor, kendisinden daha kudretli bir düşünür Cambridge'te. Oxford cenahlarında veya, Wittgenstein Goethe'den etkilendiğini hiç söylememiş olsa da bu doğru; makaleler yazılmış ve durumun böyle olduğu, durumun böyleliğinin Goethe'yi ne kadar üzeceği söylenmiş. Üzülen Goethe ne yapıyor, Wittgenstein'ı görmek istiyor ve bunu etrafındakilere söylüyor, ölmeden önce, anlatıcı ölümden az önce geldiği zaman Riemer'den duyduğuna göre. Büyük yazarın etrafına yerleşmiş diğerleri, Goethe'nin yakın çevresi. Wittgenstein getirilecek, nasıl? Eckermann karşı çıkıyor ve şutlanıyor. Felsefi oğul, Avusturya'nın biricik filozofu, Wittgenstein getirilecek, Riemer'in dediğine göre. Az bir zaman kaldı, Mart'ın yirmiikisinde Wittgenstein gelmeli, Goethe ölecek. Alt katta bekleyen kadınları yola çıkacak Kräuter için kürk çıkarıyorlar, boydan boya geçilecek soğuk memleketler, tapılan bir adamın son isteği var. Son istek de geçilmelidir; adam bir başkasını istiyorsa kalbe giren bıçakla birlikte getirilmelidir. Ne ki Wittgenstein ölmüş, Kräuter oraya varmadan az önce. Goethe'nin Alman edebiyatını öldürdüğü gibi ölmüş, Goethe'nin şiiri öldürdüğü gibi ölmüş, Faust'a eş tutulan sayfaları gibi ölmüş. O ölmüşse Goethe de ölecektir demiş Riemer, yanındaymış da ölürken, Mehr Nicht! (İstemem Artık!) diyerek ölmüş Goethe, "Mehr Licht" (Biraz daha ışık) diyerek değil. Bu bir sır, çözülmeyecek, sadece okurlar biliyor, bir de Bernhard. Dahi Goethe.
Montaigne: Kütüphanenin solundan çekilen bir kitap, Montaigne'in, yaşam bilgeliğiyle dolu ve keyif veriyor, yaşamayana, sakat olana ve ailesinden nefret edene, kuleye kendini kapatana, aranana. Yüzyıllar öncesinden gelen bir sesin dostluğu her acıya yeter, her acıyı perdeler, her hastalığı yenemez, o kadar değil. Zayıf ciğerler ömürlük bir hastalığın ilk ve son adımı, bir yere gidilmiyor, en fazla kuleye çıkılabilir, onun dışında ailenin bakımına muhtaçlık ölümcül. Kötü bir çocuk olduğu kafasına kakılmış, kötü, bakılmalı, ölür, ölürse yaşatamamanın beceriksizlik duygusu, ailenin nefretinin doğuşu. "Onların yıkımı olmuşum, öyle dediler bugün yine, bense onlara durmadan diyorum ki, asıl siz benim yıkımım oldunuz, beni peydahladığınız noktadan beri de mahvetmeyi sürdürüyorsunuz." (s. 25) Güzel bir ev, güzel bir aile, hasta bir çocuk. Kötü giden her şeyin sebebi bu çocuk, ciğerlerinin de sorumlusu, sorumluluktan sorumlu, kırkiki yıldır, kırkiki yıldır ellerinden gelen tek şey nefret kusmak, mutsuzluğa doyum, mutluluğa inanmak gibi değil mutsuz olmak, aileden nefret etmek bir doyum. Her sabah aynı döngüye. "Beni gerçeği söylediler diye suçladılar deyim yerindeyse. Ama ara sıra gerçeği de söylemek üzere güzelsiniz, akıllısınız dediğimde de yalan söylemekle suçladılar. Yani yaşam boyu beni kâh gerçek kâh yalan yüzünden suçladılar, sonuç olarak beni hem yalan yüzünden hem de gerçek yüzünden suçladılar, ben de onları yaşam boyu yalanla ve gerçekle suçladım aynen." (s. 28) Ağlamak ve gülmek, bir adım geriye gidip kendini ağlarken izlemek ne kadar gülünç diyor anlatıcı, gülünç duruma sokulmaktan daha da gülüncü. Kuleye yaklaşan ayak sesleri ne kadar da gülünç, aradığını bulanlar için, bulunmamak istemesine rağmen. Onun.
Yeniden Görüşme: Aileden kaç türlü nefret edilebilir? Anlatıcı arkadaşıyla, dostuyla, biriyle konuşur. Dağlara çıkmak, yılda iki kere, iki yılda bir kere başka coğrafyaların dağlarına çıkmak, huzursuzluğu yenebilmek için, evden uzaklaşmak için, huzursuzluğu yenebilmek, huzur bulabilmek için. Anlatıcı sürekli hatırlatır, hatırlar mısın, bizi hep dağlara çıkarırlardı ve annelerimiz, babalarımız aynı kişiler, aynı ruhlar, aynı gölgeler tarafından üretilmişti, bir taraf dikkat çekmek istemezken bizimkinin tarafı cart kırmızı, cart yeşil kıyafetler giydirirdi, annenin başka kumaşı yokmuş gibi hep o renklerde örerdi öreceğini, anababa zindanı kurtuluşsuz zamandır. Anlatıcı yıkmıştır, kaçmıştır, onlu yaşlarının sonu onun için kurtuluştur ama öfkenin büyümesine engel değildir, diğeri kaçamamıştır, ellili yaşlarında babasının pardesüsünü giymektedir, neden, çünkü baba aşılamayacağı için, doğurduğu öfke öldürülemeyeceği için, annenin suskunluğu alt edilemeyeceği, susarak işlenen cinayet dili kemirdiği için. Her şeyin onlara benzediği için; enstrümanında uzmanlaşamaman onların berbat müzisyenliği yüzünden, Mozart'ı başka türlü dinleyememen de, başka türlü yaşayamaman da. Ölülerin evinde bir evlat, hayaletlerle kavgalı, duvarlardan çocukluğunu kazıyor ve yeni bir katman çıkıyor, hep yeni bir katman çıkıyor, adamçocuk duvarı yıkacakmış gibi, yaşamı buna bağlıymış gibi kazıyor ama her seferinde yeni bir manzarayla, yeni bir öfkeyle karşılaşıyor, eskimiş olanlar, yere dökülenler duvarda tekrar beliriyor. "Bizim anababalarımız gibi insanlar asla huzur bulmaz, dedim, huzursuzluğun ta kendisi oldukları için dedim, bu huzursuzluk bulundukları her yere gittiği, onu gittikleri her yere beraberinde götürdükleri için." (s. 43) Kopamadıkları için kendilerinden, bir şeylerden, yaşamlarından, evlerinden, dağlarından. Dağlar, gezintiler yüzünden ölen kardeşler, çürüyen ruhlar belirir, her biri parlak bir gridir, hatırlandıkça parlar. Parladıkça öldürür, aileler gibi, anababalar doğurdukları gibi öldürürler, gebertirler, kendi leş kokularını bulaştırırlar, çocuk pisliğin içinde büyür, anababaların çarpık ruhları onu eğip büker, rezil bir çocukluk, ergenlik, yetişkinlik, otuz yaşındaki adamın sekiz yaşından kurtulamaması, annenin ağlaması ve otuzundaki adamın kurtulamaması, otuzundaki adamın kurtulmak için kendisinden kurtulmayı düşünmesi için bir anne yeterlidir, baba olmasa da olur, bir tane başkası yeterlidir, her şeyin kötüye gitmesi için bir tane ne düşündüğünü iyi düşündüğünü düşündüğümüz insan yeter, her şeyin iyisini başkasının bildiğini düşünmek yeter, bunun için ne yeter, bir adet kötü yaşanmış yaşam yeter. Sona erdirilmeli, kimse böyle bir şey yaşamak zorunda değil.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bernhard kaleminden kısa öyküler de keyifli ama asıl keyif veren içinde Goethe ve Montaigne yer vermesi. Hemen akla gelen Yalom “ Nietzsche Ağladığında “ ya feyz aldığı Bernhard olsa gerek…
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Severek okudum, sürükleyici ve merak uyandırıcı 4 hikaye. Goethe aşığı birisi olarak adı geçen hikayesini büyük heyecanla okudum, sanki yaşadığı duyguyu hissi yaşıyordum okurken, ilk hikaye de onu tablolaştırmış.
Satın Alma OnaylıBu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tıpkı romanlarında ve anlatılarında olduğu gibi, bu dört öyküde de Bernhard, ana izlekleri olan yalnızlık, anne babaya duyulan nefret, “dünyanın en çirkin ve gülünç ülkesi” Avusturya ile sevgi-nefret ilişkisini aynı dirençle işliyor, trajik anlar ve komik durumları ustalıklı bir ironiyle açığa çıkarıyor.
Kendini kelimelere hapsetmeyi sevmediği gibi tanımlamaları, ‘laf cambazlıklarını da’ sevmiyordu Bernhard.
•
Yazdıklarımın diyordu ‘bir kurgu ve hikaye’ barındırdığını gördüğüm an onları anında yok ederim.
•
Burada da o tezinden hiçbir şey kaybetmiyor. Zor diye tabir ettiğimiz ‘okumaların’ yazarı bence o.
•
Dört hikaye-anlatı okuyacaksınız:
•
Goethe Öleyazıyor’da sizleri temsili şekilde Goethe’nin son anlarına götürüp aslında ikisinin aynı dönemde yaşamamış olduğu Ludwig Wittgenstein güzellemesi yapacak.
•
Özellikle ‘Montaigne ve Yeniden Görüşme’ başlıklı yazılarında bitmek bilmeyen ‘anne, baba nefretine’ odaklanıp ‘huzursuz’ kelimeler söyleyecek.
•
Son başlıkta ise Avrupa’nın kuzeyine göç ve Avusturya eleştirileri okuyacaksınız.
•
Eserinin bu kadar uzun tanıtıldığını görse eminim bana, bize çok kızardı. Affetsin.
•
“Kendini anlaşılır kılmak imkansızdır.” diyen bir kaleme hoş geldiniz.
Goethe Öleyazıyor öyküsünü açıkçası hiç beğenmedim, İkinci öykü olan Montaigne ise aşırı derecede beğendim. Aynı kitapta yer alan iki öyküye bu kadar zıt olmam şaşırttı.