Yazarın amacı, bir ölçüde, bütün matematiğin birkaç temel llkeden başlayarak geliştiği gerçeğini bize göstermek. Bu yüzden kitapta çok fazla tarihsel olay anlatılmış. Ama yazar bu olayları bizi sıkmamak için özetleyerek veriyor.
Yazar ilk olarak “kendinizi matematiksel ifade biçimine ve çıkarım kurallarına adamazsanız matematik yapamazsınız, konuşamazsınız da.” (sy.1-giriş) diyerek matematiğe olan bağlılığını iddia ediyor. Matematik hakkında gizemli konuşuyor: “Matematikçiler bizlerin bilmediği bir şeyler bilirler. Onlar matematiğin, şiirde olduğu kadar kesinlikle belirlenmiş bir estetik değeri olduğunu bilirler. Başkaları bunu bilemez. Bu bilgi matematikçi aristokrasisinin kapalı dünyasının derinliklerinde saklı kalır.” (sy.2-giriş)
Matematik yazmanın dört ilkesini anlatıyor: “Matematik hakkında, hakkıyla yazmak kolay değildir. İlk olarak matematik için itici güdü olan güzellik, sonra, matematiğin amacı olan doğruluk ele alınmalıdır. Matematiğe hak ettiği önemi kazandıran şey ise, matematiksel doğruların bize gerçeklik hakkında verdiği bilgilerdir. Matematik hakkında yazmak için bu üçü, güzellik, doğruluk ve gerçeklik, tek tek ele alınmalıdır. Böylece de klâsik felsefenin konularından üçü ile yüzleşmek zorunda kalınır. Matematik öğrenimi üzerine de konuşmak istiyorsanız, başarısızlığın nedenleri ve bunları gidermek için neler yapılabileceği hakkında, felsefenin dördüncü konusu olan etik(ahlâkbilim) de işe karışır.” Ayrıca anlaşılmak için kesinlikten asla ödün vermeyeceğini söylüyor.
Yazar matematiksel sonuçlara asla “sonuç” demiyor. Onun yerine “zarif” kelimesini tercih ediyor. Ayrıca zor gibi görünen soruların çözümlerine “QED (Quad Erat Demonstrandum), yani ‘Kolayca Elde Edildi’” diyor. Bu tabirleri çoğu matematikçinin kullandığını belirtiyor.
Yazar filozof Bernard Russell’dan oldukça etkilenmiş olmalı ki kitabın hemen hemen her bölümünde ondan bahsediyor ve sözlerinden alıntılar yapıyor.
Kitapta anlatılanlara göre matematik ikiye ayrılıyor: Pür matematik ve uygulamalı matematik. “Pür matematikçi matematik yaratmak için yaşar; uygulamalı matematikçi matematiği kullanmak için vardır.” (sy.86) diyerek ikisi arasındaki farkı açıkca dile getiriyor.
Yazara göre matematik gereklilikten doğmuştur. Matematiksel kavramlar başlangıçta doğal nesnelerden esinlenmişlerdir. Çünkü matematik doğayı anlama çabası olarak gelişmiştir. Gerçeğe ulaşmak istiyorsak bunu sadece matematik ile bulabileceğimiz iddia ediliyor.
Matematiğin nasıl oluştuğu aksiyomlarla çok güzel bir şekilde anlatılıyor. Özellikle tam sayılar ve rasyonel sayılar ilkokul düzeyinde anlatılmış. Ama bundaki amaç matematiğin nasıl doğduğunu teorik olarak anlatmaktan ibaret.
Şu sözler de dikkate alınmalıdır: “Çok doğru. Matematiği zor yapan soyut olması değil, daha çok kesinliktir. Matematik zordur, çünkü başka bütün alanlardan farklı olarak tam bir kesinlik gerektirir. Matematikte aldatmaca olmaz; kimse kanmaz. Türevi alınabilir fonksiyonların sürekli olduklarını ya isbat edebilirsiniz, ya da edemezsiniz. Blöf yaparak bu işin içinden çıkmanız için en ufak bir olanak yoktur. Soyutlama işi sıradan bir iştir. Kesinlik ise sıra dışı ve zor bir iştir.” (sy.44) “Matematiğin pek önemli olan beş sabit sayısı vardır: e, i , (pi), 1 ve 0”
Yazar benim ilgi alanım olan analitik felsefeye de el atıyor ve şunları söylüyor: “Felsefenin son yüzyılda giderek analitik felsefeye doğru yöneldiği bir gerçektir. Bununla şunu kastediyorum: Konuyla uğraşanlar kullandıkları sözcüklerin anlamları ve tümcedeki yerleri üzerine giderek daha derinlemesine durdukları için ‘teori’ olarak tanımlamış olduğumuz şeye yönelmektedirler. Platon’un ardından Batılı filozoflar da 2000 yıldan uzun bir süreyi ‘mutlak’ hakikatı bulma çabasıyla boş yere harcadılar- yöntemlerinin betimsel ve bilinmeyeni bulmaya yönelik doğası, sonucun boş olmasını kaçınılmaz kılıyordu. Yirminci yüzyılda Bertnard Russell ve Rudolf Carnap’ın öncülüğündeki analitik hareket felsefeye katı mantığı getirdi. Görmüş olduğumuz gibi, bu süreç, kullanılabilecek tümceler topluluğunda ve çıkarım türlerinde zorunlu bir azalmaya yol açmaktadır. Analize yaklaştıkça hakikatin ve güzelliğin doğası hakkında kapsamlı genellemelerin yerini, sorulabilecek soruları bile kapsayan teknik ifadeler almaya başlar. ‘Hakikat nedir?’ sorusuna gelmeden önce, sorunun sizin analitik çerçeveniz ışığında, ne anlama geldiğini açıkça belirtmeniz gerekir. Örneğin, aynı anda çakan şimşekler konusundaki hakikatın Newton mekaniğindeki anlamı Einstein fiziğindeki anlamından farklıdır.” (sy.123) “Analitik felsefecilerin yaptığı şey bir çeşit dilbilimsel analizdir. Kendi teorilerini olabildiğince ve ellerinden geldiğince iyileştirmeye çalışmaktadırlar. Ancak, kullanmak istedikleri dil matematiksel değil, doğal dildir. Savlarını, örneğin, gündelik İngilizce ile ifade etmek isterler. Ancak, felsefeciler matematiksel model yapmayı, gerçekten tam bir matematiksel model yapmayı istiyor olsalar bile, İngilizcenin sözdizimi kuralları bu iş için çok karışıktır. Öyle bir model yapabilselerdi, yapacakları analiz sembolik mantık gerektirirdi, ki o da matematiğin bir dalıdır. Bu durumda herhangi bir analitik felsefe teorisi matematiksel bir teori olur ve çıkarım kuralları matematiğin kuralları haline gelir. O zaman, ve ancak o zaman, teori- sınırlı ya da sınırsız- tam olarak belirli bir kesinlik kazanır.” (sy. 123-124)
Son olarak çevirmen Nermin Arık’a ellerine sağlık der ve kitabı matematikle ilgilenen tüm matematikseverlere tavsiye ederim.