Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Burcu Keskin

Merhaba! Ben Burcu Keskin. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve DİKAB(ÇAP) bölümlerinden mezun olup MEB’e bağlı bir okulda öğretmenlik yapmaktayım. Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencisi olup okumaya devam etmekteyim. Seyahat etmeyi seven, fotoğrafçılıkla ilgilenen, kitaplarla buluşmaya devam eden biri olarak yorumlarımı sizlere aktarmak istiyorum.

Burcu Keskin Tarafından Yapılan Yorumlar

Kitabımızda ayet ve hadislerden destek alınarak doğudan ve batıdan birçok şeyin tesellisi verilmiş. Yazar, islam büyüklerinin görüşlerine yer vermekle beraber yabancı düşünürlere de yer ayırmış. Kitabın âlimlerden, filozoflardan ve yazarlardan alıntılarla dolu bir çalışma olduğunu belirtmek isterim. Bu kadar ismin hayatından kesitlere ve sözlere yer vermek için iyi bir çalışma yapmak gerekir. Ustalarla, teselliye muhtaç gönülleri birleştiren kitabın önemi de burada ortaya çıkmaktadır.

Konusuna gelecek olursak yazar, acının, hastalığın ve musibetlerin insanlığın ortak paydası olduğuna vurgu yaparak bakış açınızı değiştirmeye yarayacak örneklerle donatmıştır kitabı. “Her insanın hayatı, onu kendisine götüren bir yoldur.” der Hermann Hesse. Yazar da, çözümün insanın kendi içinde yattığını, dermanın bazen musibetlerde saklı kaldığını sufilerin dilinden bizlere göstermiş. Aslında başa gelen musibetlerin insanın özüne değil, vasıflarına geldiğini, hayatı vasıflar üzerinden algılayanın da yıkımının ona göre olduğuna vurgu yapar. Umudu anlatan çok sevdiğim ‘Çıkış Tesellisi’ bölümündeki Sezai Karakoç’un sözüne değinmek istiyorum. “Neyse ki yarın var. Umutların en sevdiği gün.” Dervişin Teselli Koleksiyonu, her güne böyle bir teselli ile tefekkür etmenize vesile olacaktır.

Herkese keyifli okumalar.
Atlas Okyanusu kıyısında Antioche adasının iki sakini vardır: Biri çizer Alec, diğer yazar Ève. Yıllardır yalnızlıkları farklı olan bu iki kişiyi, her türlü iletişim kanallarının kesilmesi bir araya getirir. Neden kimse kimseyle iletişime geçemiyordu? Hemen felaket senaryoları yazılmaya başlanır. Alec ise endişelerini günlüğüne yazmaya başlar. Bizler de onun günlüğü sayesinde yaşanan olayları okuruz. Önce nükleer felaketten şüphelenilir. Kente belli sayıda füze fırlatmak isteyen kişilerin olduğu öğrenilir. Tüm dünyada iletişim kanallarının kapanması mantıklı değil. Bu güce sahip kim olabilirdi? Dünyanın en büyük güçleri birbirlerinden şüphelenmeye başlar. Derken, Demosthenes çıkagelir. ABD Başkanı ile görüşür. Kendilerine Empedokles’in Dostları derler. Kendilerini böyle isimlendirmelerinin sebebi ise Antik Yunan dönemine saygı duymalarından. Herhangi bir ulus veya devletin hizmetinde değiller. Amaçları dünya çapında felaketleri engellemek. Nükleer felakette onlardan biri.

Bu kitapta iki insanlık var: Biri görünür, diğeri yeraltında. O görünür olan büyük uygarlıklar bir anda çağdışı kalır. Değerler sıralamaları altüst olur. Çünkü hastalığa ve ölüme müdahale edebilen, tüm dünyada iletişim kanallarını kontrol edebilen teknolojiye sahip Empedokles’in Dostları çıkagelmiştir. Tabi yöneticiler bu kadar büyük güce sahip olan bir grubun tanrılaşma tehlikesinden korkarlar. O güçlü uygarlıkların olduğu dünya masası devrilir. Yöneticilerin güçlerinin gittiğini, halkın endişesinin arttığını, kendini gelişmiş gören uygarlıkların çağ dışı kaldığını görürüz. Peki, nasıl bu kadar güçlü hale geldi bir anda ortaya çıkan Empedokles’in Dostları? İnsanlığın kaygılarına takılmadan ilerlediler. İnsanı değil ölümü düşman bildiler ve ona karşı savaştılar. Okurken ölüme müdahale etmeleri bana başka bir kitabı hatırlattı. Saramago’nun 'Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş' kitabında ölüm bir anda ortadan kalkar ve yöneticiler ne yapacağını şaşırır. Bakımevlerinden sigortalara, maaşlara varıncaya kadar yaşlılara ne yapılacaktı? Burada da aynı sorun gündeme gelir. Tüm insanlığın elinden ölümü alırsanız neler yaşanır? İşte dünyaya yayılan bu tehlikenin farkında olan, iyilik için insanların arasına kaynaşan Empedokles’in Dostları, felaketi engelledikten sonra gitmeli mi kalmalı mı?

Özetle yazar, elinde nükleer gücü bulunan devletlerin tehlikesini bizlere yansıtıyor. Yeri geldiğinde toplumsal felaketleri örtbas etmek için yöneticilerin yaptıklarını göstererek eleştirisini de yapıyor. Çoğumuzun tarihsel romanlarıyla tanıdığı Maalouf, bu sefer geleceğe yönelik yarı distopik bir dünya çiziyor. Kitaba Empedokles’in fikirlerinin kaynaklık etmesi de insanı araştırmaya sevk ediyor. Bu sebeple kısa ve akıcı olan bu kitaba şans verin derim.

Herkese iyi okumalar.
Buendia ailesinin yüzyıllık serüvenine tanıklık ettiğimiz bu kitapta, Macondo’nun küçük bir yerleşim yeriyken ilçe haline gelinceye kadarki gelişimini görüyoruz. Başlarda sadece çingenelerin yılın belli zamanlarında uğrayıp gösteriler yaptıkları bir yerdir. Zamanla büyük değişiklikler olur. İlk olarak bölgeye Sulh Yargıcı gelmesiyle siyasi olaylar başlar. Romanın uzun bir bölümünde liberallerle muhafazakarların savaşı ele alınır. Peşinden isyanlar çıkar. Yirmi yıl süren iç savaşa son verilmeye çalışılır. Bölge daha da büyür ve muz şirketi açılır. Kasaba tamamen değişir. Bu seferde anlaşmazlıklar sonucu işçi kıyımları başlar (Kolombiya tarihinde dayanağı var.) ve kasaba bambaşka bir hale gelir. Tüm bu olayların yaşandığı Macondo öyle bir yerdir ki gökten çiçek yağar yerlerde halı olur, yıllarca yağmur yağar her yer sel olur, bazen ölümün dahi keşfedilmediği bir bölge olur.

Buendia ailesine gelecek olursak, Macondo kasabasını kuran Jose ve Ursula’nın evlenmesi ile büyük aile serüveni başlar. Çingene Melquiades’in yazdığı kehaneti yaşarlar. Ancak kimse yazdıklarını çözemediği için yüzyıl boyunca kehanet gerçekleşmeye devam eder. En çok korkulan şey, aile içi birliktelikten dünyaya gelecek olan domuz kuyruklu çocuklardır. (Burada aile içi birliktelikler özellikle de çocukların dahil edildiği bölümleri okurken zorlayabilir.) Başlangıçta normal görünen bu ailenin iniş çıkışlarını, savaşlarını, aşklarını, ölümlerini okuyoruz. Bu sebeple her bir karakterin üzerine tek tek konuşabileceğimiz yoğun bir eser olduğunu düşünüyorum. Sadece isimlerin değil yaşananların da tekrarlandığı bir aile. Eğlence, gösteriş, kibir, kıskançlık, yalan bunlardan bazıları.

Yüzyıllık Yalnızlık, her ne kadar olağanüstü şeylerle dolu olsa da şaşırmadan okuyabiliyoruz. Buendia ailesiyle hızlı bir yüzyıl geçirip aslında aileyi ve toplumu incelemiş oluyoruz. Bölge halkını da coğrafyayı da sanki oradaymışız gibi hissedebiliyoruz. Özellikle aile arasında yaşanan şeylerde soğukluğu ve sevgisizliği hissettiğimi söyleyebilirim.

Büyülü gerçekçilik akımının eseri olan bu kitap için yazar, büyükannemin yöntemini kullandım der. En acımasız şeyleri bile olağan şeylermiş gibi anlatır. Hem aynı isimlerin tekrarı hem de olaylardaki hızlı değişiklikler okumayı biraz zorlaştırsa da, kitabın başında Buendia ailesinin soyağacı verildiği için buraya dönüp bakarak karışıklığı engelleyebiliriz. Yine de ara verilmeden okunması gereken bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Son olarak masal tadı veren Yüzyıllık Yalnızlık, zor bir kitap gibi görünse de şans verilip kitabın sonu görülmeli.

Herkese iyi okumalar.
Prof. Andrei Zorin, bu eserinde tarihin büyük isimlerinden olan Tolstoy'u yakından tanımamıza yardımcı oluyor. Tolstoy biyografisi olan bu kitap dört bölümden oluşuyor. Küçük yaşta kaybettiği ailesinden başlayarak takıntısı haline gelen ölüme kadarki yolculuğu anlatılıyor. Tabii dönemin şartları, önemli olayları, eserleri ve en önemlisi eşi Sofya ile olan ilişkisi kendi yazdığı günlükler aracılığı ile bizlere aktarılıyor. Ayrıca devrin yazarları ile olan görüşmeleri ve yazışmalarına da değiniliyor. Benim için kitabın en güzel yanı Sofya ve Tolstoy’un günlüklerinden bölümler içermesi oldu. Tolstoy’un kendi dilinden hayatını anlatması bazı şeyleri (özellikle ailesini) daha net anlamamı sağladı.

Birçoğumuz Tolstoy’un büyük küçük çoğu eserinden haberdarız, okuyoruz. Bu eserlerin yazılış sürecini ve gerçek hayatla bağlantısını anlamanın Tolstoy’u anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle otobiyografik üçlemesi olan Çocukluk, İlkgençlik ve Gençlik eserleri hayatından ayrıntılarla, psikolojik zorluklarla doludur. Savaş ve Barış, Anna Karenina gibi büyük romanlarında da kullandığı isimlerden olaylara varıncaya kadar arka planı biraz olsun okumak benim için etkileyiciydi. Eşi Sofya ve kardeşi Tatyana‘nın romanlara etkisi ise bu eseri okuduktan sonra daha iyi anlaşılacaktır. Yine tanrı inancını ve egemen kilisenin dogmalarını reddedişini, toplumu harekete geçirmesi sebebiyle bilmek gerekiyor. Rusya’ya bakacak olursak, özellikle son büyük romanı Diriliş’te serflik temeli üzerine kurulmuş olduğunu, sadece soyluların toprak sahibi olabildiğini, köylülerin üzerinde sınırsız güce sahip olduklarını görüyoruz. Yazarın tüm bu tespitlerini okuduktan sonra açıkçası, bu çalışma beni hem Tolstoy hem de Rusya hakkında daha fazla araştırma yapmaya sevk etti.

Son olarak yazar, Tolstoy’un başarısız bir öğrencilikten mülkü harcanmış toprak sahibine, düşük rütbeli subaylıktan yazarlığa geçişini kısaca özetleyip resimlerle desteklemiştir. Sizler de Tolstoy hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, 2020 yılı Rusya hakkında yazılmış en iyi kitaba verilen Puşkin Ödülü’nün finalistleri arasında bulunan bu kitabı okuyabilirsiniz.

Herkese iyi okumalar.
Şehirden uzak deniz kıyısında bir ev hayal edin. Küçük bir çocuksunuz. En yakın arkadaşınız ise her şeyi bilen Kumkurdu. Düşünün doğayla iç içe yaşamanın, doğanın sesini duymanın şansını.

Zackarina ve Kumkurdu’nun arkadaşlığının anlatıldığı kitapta, hayata çocukların gözünden bakmayı öğreniyoruz. Yazar, Zackarina’nın büyürken yaşadığı şeyleri hem çocukların hem de yetişkinlerin okuyabileceği şekilde üstelik iki tarafa da dersler vererek yazmış. Ben okurken çok keyif aldığımı söyleyebilirim. Hatta boyamak istediğim yerler bile oldu.

Kitabın içeriği ile ilgili bilgi verme açısından bir bölümü ele almak istiyorum. Çocuklar büyürken koşar, oynar, zıplar, hareket etmeden duramazlar. O yüzden anne babaların durmalarını istedikleri zamanlar olur. Ancak onlar ayaklarına söz geçiremez. Bizse hiç çocuk olmamış gibi unuturuz bu hallerimizi. Kumkurdu hatırlatır bizlere büyürken vücudun patlayan mısır taneleri gibi kıpır kıpır olduğunu. Yine çocukların yetişkinlere cevaplaması zor sorular sorduğu zamanlar olur. İşte Kumkurdu için o zor soruların da ele alındığı bir seri diyebiliriz. Ölüm, aşk, evren, zaman gibi. Bazen çocukların yetişkinlerin dilini anlamadığı da olur. Bu kitap çocukların da bir dilinin olduğunu ne yazık ki bazen anne babaların bu dili anlayamadığını gösteriyor. Aslında yazar, yetişkinlerin dünyasında yaşanan her şeyin çocuklara da onların diliyle anlatılabileceğini gösteriyor.

Her bölümde ayrı bir konunun ele alındığı bu seride okurken yüzümüzü gülümsetecek aynı zamanda hepimizi düşündürecek şeyler yazılmış. Üstelik yazar her kitabın başında Zackarina ve Kumkurdu’nu tanıttığı için üç kitaplık serinin üçünü de ayrı ayrı alıp okuyabilirsiniz.

Eleştirilecek yer ise -sizlerin de okurken dikkatini çekebilir- az da olsa seride geçen bazı kelimeler. Acaba kullanılmasa daha mı iyi olur dediğim yerler oldu. Zannediyorum yazar, yetişkinlerin de çocukların da gerçek hayatta bu kelimeleri kullandığını bildiği için yazmaktan çekinmemiş.

Son olarak kitabı okuyacak çocukların yaş aralığına gelecek olursak, okumayı öğrenen çocuklarla birlikte okuyup üzerine konuşabilirsiniz. Hatta bazı bölümlerin sonunda oynanan oyunların aynısını veya benzerlerini kurabilirsiniz. 6-7 yaş öncesine ise ailesi okuyabilir. Ancak bu yaş grubu daha çok resimli kitapları kendi yorumlayarak okumayı sevdiği için belki bu seri -her çocuk için değil- onlara henüz ilgi çekici gelmeyebilir. Bu konuda kitabı yeni alacak kişilere hızlı bilgi vermesi açısından sizler de bu yorumun altına kitabı okuyan çocukların yaş aralığını ve etkisini yazarsanız herkese faydalı olacağını düşünüyorum.

Herkese iyi okumalar.