Toplam yorum: 3.284.714
Bu ayki yorum: 6.220

E-Dergi

Fulya Yılmaz

Merhaba! Ben Fulya Yılmaz, Felsefe Grubu Öğretmeniyim. 2010 yılından bu yana NLP ile başladığım eğitimcilik hayatıma, Eğitim Koçu ve Rehber Öğretmen olarak devam etmekteyim. Kitap okumak, okuduğum kitaplar üzerine sohbetlerde bulunmak çocukluğumdan bu yana en keyif aldığım şeydir. Sosyal çevrem ve öğrencilerim dahil olmak üzere kitapların içerikleri üzerine referans alınan ve bundan bahsetmekten mutluluk duyan biriyim. Kendimce oluşturduğum mütevazı kütüphanemdeki kitapları yorumlarken, yolunuza ışık tutmayı diliyorum. Sevgilerle.

Fulya Yılmaz Tarafından Yapılan Yorumlar

George Orwell bu romanı 1949’da yazmış ama metnin içindeki atmosfer zamansız. O kasvetli hava, gri gökyüzü, her an izleniyor olma hissi… Çoğu inceleme 1984’ü bir “totalitarizm eleştirisi” olarak tanımlar. Evet, öyledir. Ama bana göre romanın asıl meselesi rejim değil, hafıza. Kitabı okurken sadece Winston’ı değil, kendi düşüncelerini de saklamak ister gibi oluyorsun. Çünkü romanın en çarpıcı tarafı, insanın dış özgürlüğünden önce iç özgürlüğünü hedef alması. Düşüncenin bile suç sayıldığı bir dünyada, insan olmanın anlamı sessizce sorgulanıyor.

Roman boyunca Winston’ın mücadelesi fiziksel değil; zihinsel. O, dış dünyayı değiştiremez. Ama içindeki “gerçek duygusunu” korumaya çalışıyor. Günlük tutması bu yüzden tehlikeli. Yazmak, hatırlamak demek. Hatırlamak ise karşılaştırmak. Karşılaştırmak da sorgulamak. Parti’nin korktuğu şey devrim değil, bireysel hafıza. Çünkü hafıza varsa alternatif bir gerçeklik ihtimali var. Ve romanın en trajik yanı da burada başlıyor: İnsan gerçeği bildiği hâlde ona tutunamayabiliyor. Belki de Orwell’ın dünyasında en büyük suç düşünmek değil, hatırlamak. Orwell burada bize şu soruyu sorduruyor:
Gerçek, çoğunluğun kabul ettiği şey mi, yoksa insanın içindeki sarsılmaz his mi?

Julia ile yaşanan ilişki çoğu zaman “aşk” olarak okunuyor. Oysa bana göre bu ilişki romantik olmaktan çok politik. İki insanın birbirine dokunması, sistemin beden üzerindeki hâkimiyetine karşı bir başkaldırı gibi. Çünkü Parti yalnızca düşünceleri değil, arzuları da kontrol etmek istiyor. Sevgi bile denetim altında. Bu yüzden Winston ve Julia’nın birlikteliği bir umut değil; kırılgan bir isyan gibi duruyor.

1984 bana göre bir distopyadan çok bir ayna. İçine baktığımızda yalnızca karanlık bir gelecek değil, bugünün küçük alışkanlıklarını görüyoruz: Sorgulamadan kabul etmek, unutmayı seçmek, çoğunluğa uymak… Dilin daraltılması, kelimelerin azaltılması, düşünce alanının küçültülmesi… Bir noktada şunu anlıyoruz: Eğer kelimeler yoksa, hisler de yavaş yavaş siliniyor. Orwell burada yalnızca bir siyasi eleştiri yapmıyor; insanın zihinsel bağımsızlığını savunuyor. Çünkü kelimeler giderse hafıza gidiyor. Hafıza giderse kimlik de gidiyor. Romanın rahatsız edici tarafı da bu. Geleceği değil, bugünü işaret ediyor.

“Çiftdüşün” kavramı bugün hâlâ canlıysa, bunun sebebi Orwell’ın bir rejimi değil, bir zihniyeti anlatmış olması. Aynı anda iki çelişkili şeye inanmak ve bunu sorgulamamak… Belki de modern dünyanın en büyük konforu bu. “Büyük Birader” figürü romanın sembolü gibi görünüyor. Ama asıl korkutucu olan şey sistemin görünmezliği. Kimin izlediğini bilmiyorsun ama izleniyor olma hissi hep orada. Bu da romanı salt bir totaliter rejim eleştirisinden çıkarıp psikolojik bir gerilime dönüştürüyor.

Orwell’ın en ürkütücü başarısı şu: Romanın korkusu dışarıdan gelmiyor. Telescreen’ler, işkenceler, gözetim… Bunlar görünür tehditler. Asıl korku, insanın bir süre sonra bunlara alışması. Okur romanı bitirdiğinde şunu fark ediyor: İnsan her şeye alışabiliyor. Hatta gerçeğin silinmesine bile. Finalde ise yıkılıyoruz. Çünkü klasik anlamda bir umut sunmuyor. Ama belki de Orwell’ın cesareti tam burada. Bizi rahatlatmıyor. Kurtuluş vaadi vermiyor. Çünkü bazı sistemler silahla değil, insanın içindeki direnci eriterek kazanıyor.

Mutlu bir kitap değil. Hatta umutlu da sayılmaz. Ama düşündüren, rahatsız eden ve uzun süre etkisinden çıkamadığın bir roman. Bence iyi edebiyat biraz da bu: Okurla tartışan, okuru huzursuz eden metinler. Ve belki de 1984’ü unutulmaz yapan tam olarak bu.
Bazı kitaplar vardır, sana yeni bilgiler öğretmekten çok, bildiğini sandığın şeyleri sorgulatır. İlber Ortaylı’nın Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek kitabı tam olarak böyle bir kitap. Okurken sık sık “Bunu hiç böyle düşünmemiştim” dedim. Okulda anlatılanlar, okuduklarım, izlediklerim… Hepsi kafamda az çok bir Osmanlı resmi oluşturmuştu. Ama Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek ilerledikçe fark ettim ki, ben Osmanlı’yı değil, Osmanlı hakkında oluşmuş kalıpları biliyormuşum. İlber Ortaylı da bu kitapta bana yeni bilgiler yağdırmadı aslında. Daha çok durup durup şunu düşündürdü: “Ben bu bilgiyi nereden biliyorum ve ne kadar doğru?”

Osmanlı’yı baştan sona anlatan bir tarih kitabı değil. İlber Ortaylı, büyük olaylardan çok yapıları ve zihniyetleri anlatmayı tercih ediyor. Osmanlı’nın bir “saray devleti”nden ibaret olmadığını anlatıyor. Eğitim sistemi, Enderun, şehir kültürü, İstanbul’un çok katmanlı yapısı ve devlet geleneğini, kısa ama yoğun bölümlerle ele alıyor. Bu da kitabı, klasik “padişahlar ve savaşlar” anlatısından ayırıyor. Ne padişahların uzun uzun sıralandığı bir kronoloji var ne de savaş tarihleriyle dolu sayfalar. İlber Ortaylı, Osmanlı’nın ne yalnızca idealize edilecek bir “altın çağ” ne de toptan reddedilecek bir “geri kalmışlık” hikayesi olduğunu vurguluyor. Derin akademik tartışmalar sunmak yerine araştırmaya ve düşünmeye sevk eden ‘’biraz daha anlatsaydı’’ hissi uyandırıyor. Ortaylı’ya göre asıl sorun, Osmanlı’yı bugünün kavramlarıyla anlamaya çalışmak. Bu nedenle eser, tarih anlatmaktan çok tarih okuma bilinci kazandırmayı amaçlıyor.

İlber Ortaylı’nın üslubu her zamanki gibi net ve biraz da sert. Yanlış bilgilere karşı tahammülü yok ve bunu açıkça hissettiriyor. Kitabın en sevdiğim yanı, Osmanlı’yı tek bir kalıba sokmaması. Ne aşırı öven bir dil var ne de küçümseyen bir yaklaşımı. Osmanlı’yı kendi şartları içinde anlatmaya çalışıyor. Okurken bir ders kitabı okuyormuş gibi hissetmiyorsun; daha çok, bilgili birinin sana “Bak, bunu da bil” dediğini düşünüyorsun. Kitabı bitirdiğimde Osmanlı’yı “daha çok sevmiş” ya da “daha az sevmiş” olmadım. Ama kesinlikle daha doğru bir yerden bakmaya başladım. “Her şeyi öğrendim” demedim. Hatta tam tersine, daha çok şey okumam gerektiğini hissettim. Ama bu bir eksiklik de değil. Çünkü kitap bana kalıplaşmış cevaplar verip, öyle kabul etmek yerine tarih üzerine doğru soruları sormayı öğretti. Bence kitabın asıl başarısı da burada. Tabii kitap herkese aynı şeyi vaat etmiyor. Eğer Osmanlı’yı çok detaylı, akademik ve derin analizlerle okumak istiyorsan bu kitap seni tam doyurmayabilir. Ama Osmanlı hakkında doğru bir çerçeve çizmek, kafandaki yanlışları ayıklamak istiyorsan oldukça iyi bir durak.

Kısacası Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Osmanlı’yı anlatan bir kitap değil; Osmanlı’ya bakmayı öğreten bir kitap. Tarihle arası mesafeli ama meraklı olanlar için güzel bir başlangıç, tarih sevenler içinse sağlam bir hatırlatma.
Ferenc Molnár’ın Pal Sokağı Çocukları adlı eseri, ilk bakışta çocuklar arasında geçen basit bir oyun mücadelesini anlatıyor gibi görünse de, derinlerinde insanın aidiyet ihtiyacını, adalet arayışını ve fedakarlığın sessiz gücünü ele alan güçlü bir romandır. Molnár, çocuk dünyasının masum sınırları içinde yetişkin dünyasına ait çatışmaları ustalıkla gösterir. Romanın merkezinde yer alan boş arsa, çocuklar için yalnızca bir oyun alanı değildir. Burası, onların kendilerini güçlü, değerli ve “bir yere ait” hissettikleri tek alandır. Bu nedenle verilen mücadele, bir toprağı değil, kimliklerini koruma mücadelesini temsil ediyor. Molnár, çocukların bu arsaya yüklediği anlam üzerinden, insanın sahip olduğu değerleri kaybetme korkusunu sade ama etkili bir dille anlatır.

Karakterler net iyi–kötü ayrımından çok, insani zaaflarıyla ele alınır. Boka’nın liderliği; otorite kurmaktan ziyade sorumluluk almayı temsil ederken, Nemecsek karakteri romanın vicdanını oluşturur. Fiziksel olarak zayıf, sosyal olarak arka planda kalan Nemecsek’in cesareti, güç kavramını ters yüz eder. Onun fedakarlığı, gerçek kahramanlığın görünürlükle değil, sessiz bir sadakatle var olduğunu gösterir.

Molnár’ın anlatımı duygusaldır ancak abartıya kaçmaz. Olaylar dramatik bir yapı sunsa da, anlatımın yalınlığı romanın samimiyetini artırır. Özellikle çocukların kendi aralarında kurdukları düzen, yasalar ve rütbeler; yetişkin dünyasının küçük bir yansıması gibidir. Bu durum, okura şu soruyu düşündürür: İnsan büyüdükçe mi sertleşir, yoksa bu sertlik en başından mı vardı? Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, adaletin her zaman kazanan tarafta yer almamasıdır. Hikaye, okuyanlara mutlu bir zaferden çok, hayatın gerçeklerine yakın bir yüzleşme sunar. Bu yönüyle Pal Sokağı Çocukları, çocuk edebiyatının sınırlarını aşarak her yaşa hitap eden evrensel bir anlatıya dönüşür.

Sonuç olarak Pal Sokağı Çocukları, yalnızca geçmişte kalan bir çocukluk hikayesi değil; bugün hâlâ geçerliliğini koruyan dostluk, sadakat ve bedel ödeme kavramları üzerine düşünmeye davet eden zamansız bir romandır. Okur, kitabı bitirdiğinde sadece bir hikâye okumamış; aynı zamanda kendi değerleriyle sessiz bir hesaplaşma yaşamış olur. Pal Sokağı Çocukları, çocukluğun sadece oyunlardan ibaret olmadığını; kaybetmenin, susmanın ve vazgeçmeden direnmenin de bu dünyaya ait olduğunu hatırlatır. Sayfalar ilerledikçe, bir arsayı savunan çocuklardan çok, değerlerini korumaya çalışan insanları görürsünüz. Roman bittiğinde geriye kalan şey zaferin sevinci değil; sessiz bir hüzün ve “gerçek cesaret nedir?” sorusudur. Belki de bu yüzden Pal Sokağı, yalnızca bir sokak değil, insanın kalbinde ömür boyu sakladığı bir çocukluk köşesidir.

Pal Sokağı Çocukları, yaş farkı gözetmeden herkese dokunabilen nadir eserlerden biridir. Dostluğun, sadakatin ve sessiz fedakârlığın ne anlama geldiğini hatırlatır. Hayatın her döneminde yeniden okunabilecek bu roman, insana kaybettiklerini değil, aslında neyi koruması gerektiğini gösterir. Bu yüzden bence Pal Sokağı Çocukları sadece okunacak bir kitap değil, mutlaka okunması gereken bir hikayedir.
10.01.2026

Her çağda “dar zamanlar” yaşayan insanı anlamaya açılan güçlü bir edebî deneyimdi. Geçmiş, sürekli bugüne sızar ve bireyin bugünkü kararlarını belirler. Bu nedenle takvimle ölçülen bir dönemden çok, İnsanın kendini gerçekleştiremediği ruhsal bir sıkışmayı ifade eder. Romanlardaki kişilerle tanıştıkça, onların asıl derdinin zamanla yarışmak olmadığını fark edersin. Asıl mesele, kendileri olamamak. Ağaoğlu’nun karakterleri çoğunlukla aydınlardır, ancak bu kimlik onları özgürleştirmekten ziyade daha da yalnızlaştırmıştır. Geçmiş hep yanı başlarında durur ve bugünü rahatça yaşamalarına izin vermez. Ağaoğlu zamanı özellikle dağıtır; anılar bir anda çıkıp gelir, düşünceler yarım kalır. Bu da okuru yormaktan çok, karakterlere yaklaştırır. Çünkü gerçek hayatta da kimse geçmişini düzgün sıralarla hatırlayamaz. Serinin “dar” olan tarafı, tam da bu sıkışmışlık hissi: insanın kendi hayatında nefes alamaması. Seri üzerine daha uzun yazmak isterdim. Her zaman önereceğim; mutlaka okuyun.
Livaneli’nin eserleri sanki yıllardır içimde cevapsız kalmış cümleleri tamamlar. Kitaplarını okurken içimde çalan ezgilerinde saklı bir sızı, sözlerinde ise kalbimi ısıtan bir bilgelik olur. Ne zaman onu kısa bir röportajında bile dinlesem kendimi unutamayacağım bir hikayenin içinde bulurum. Bekle Beni, okurken içimi hem ısıtan hem acıtan bir roman oldu. 1970'lerde yaşanmış aslında ruhen hala orada yaşadığımız olaylara gidiyoruz. Zülfü Livaneli, aşkı sadece iki insan arasındaki bir duygu olarak değil; bir direniş, bir dayanma biçimi olarak anlatmış. Selim’in Leyla’ya duyduğu sevgi, mektupların arasında büyüyen o bağlılık ve sonra gelen ayrılıklar… Hepsi çok gerçek hissettirdi. Politik baskılar, cezaevi, belirsizlik… Ama tüm bunların içinde hep bir “bekleme” umudu var. O umut, kitabın en sarsıcı kısmı bence. Kitabın baş kahramanı Selim, sadece özgürlüğünden değil, genç eşinden ve bebeklikten bile çıkmamış kızından ayrılarak mahkum oluyor. Bütün bu süreç boyunca eşinin fedakar ve güçlü duruşu, Selim’in hep ailesinin hayali ile hapiste dayanma gücü bulmasını sağlıyor. Romanın aşk hikayesi, 68 kuşağının atmosferinden izler taşıyor. Aşk bireysel bir duygu olmaktan çıkıp, politik bir yük taşıyor. Ayrılıklar, kavuşmalar veya bekleyişler çoğu zaman politik nedenlerle belirleniyor. Aşk ve dava birbiriyle rekabet ediyor. Bu yüzden romandaki ilişkiler çoğunlukla kırgındırlar. Çünkü, onları ayıran hayat değil, zamanın politik gücüdür. Romandaki birçok karakterin ruhsal kırılganlığı, bu ideallerin yarım kalmasından kaynaklanıyor. Beklemek burada metaforiktir. Bitmeyen davalar, dönemeyen insanlar, tamamlanmayan hayatlar, kapanmayan hesaplar… Bu anlamda “Bekle Beni” yalnızca bir kişiye söylenmiş cümle değil, bir kuşağın birbirine sık sık söylediği ve hatta söylemekten hiç vazgeçmediği söz gibiydi. Ne yazık ki bu, o kayıpları büyük kuşağın en büyük trajedisiydi.

Livaneli, karakterlerini içten, gerçekçi ve çoğu zaman olay örgüsü kişisel travmalar, kayıplar ve yeniden doğuş arayışları üzerine kurulu biçimde anlatır. Hikaye; anılar, bekleyişler ve yüzleşmelerle ilerler, müzik ve tarihsel referanslar her anlatımında metnin atmosferini güçlendirir. Livaneli’nin romanındaki karakterler, bu atmosferin ya doğrudan içinde büyümüş, ya da bu kuşağın sonraki yıllarda yarattığı gölgeler altında yaşamış kişilerdir. Bu yüzden Bekle Beni, bireysel bir aşk veya yüzleşme romanı değil; aynı zamanda bir kuşağın travmalarının mirası üzerine kurulu bir anlatıdır. Yazarın bu hassasiyeti de romanın arka planına nüfuz ederken, anlatının merkezinde hep insan ve insanda bıraktığı etkilerle akılda kalıyor. Romandaki her bekleyiş, her suskunluk, her kırılma Türkiye’nin en sancılı dönemlerinden birinin insan ruhuna bıraktığı izdir.

Hikayede bazen olaylar hızlı geçti, bazı karakterleri daha uzun okumak isterdim ama yine de hikayenin duygusu asla havada kalmadı. Özellikle aile olmanın, sevmenin, dayanmanın ortak bir duygu için umudu kaybetmemenin ne demek olduğunu yeniden düşündüren bir romandı. Her şey fiilen geçmiş, psikolojik olarak ne yazık ki hep hatırlanacaksa da sonunda tekrar kavuşmaları ve bir arada olmanın verdiği güçle hayata tekrar sarılmaları bazı hikayelerin yarım kalmaması adına hikayeyi daha anlamlı kıldı. Dürüst olmak gerekirse bu kitabı neden bu kadar çok sevdiğimi tam olarak anlatmaya yetecek kadar yerim yok. Kısacası Zülfü Livaneli’nin eserleri benim için her zaman derin bir nefes gibi. Hem hüzünlü hem umutlu… Sözlerinde yumuşak ama güçlü bir dokunuş var. Kitabı kapattığımda da içimde hem bir hüzün hem de bir, yine iyi ki okumuşum, hissi kaldı. Böyle sakin ama anlamlı, sade, akıcı ve duygusu ölçülü kitapları sevenlere öneririm. Herkese keyifli okumalar dilerim.