George Orwell bu romanı 1949’da yazmış ama metnin içindeki atmosfer zamansız. O kasvetli hava, gri gökyüzü, her an izleniyor olma hissi… Çoğu inceleme 1984’ü bir “totalitarizm eleştirisi” olarak tanımlar. Evet, öyledir. Ama bana göre romanın asıl meselesi rejim değil, hafıza. Kitabı okurken sadece Winston’ı değil, kendi düşüncelerini de saklamak ister gibi oluyorsun. Çünkü romanın en çarpıcı tarafı, insanın dış özgürlüğünden önce iç özgürlüğünü hedef alması. Düşüncenin bile suç sayıldığı bir dünyada, insan olmanın anlamı sessizce sorgulanıyor.
Roman boyunca Winston’ın mücadelesi fiziksel değil; zihinsel. O, dış dünyayı değiştiremez. Ama içindeki “gerçek duygusunu” korumaya çalışıyor. Günlük tutması bu yüzden tehlikeli. Yazmak, hatırlamak demek. Hatırlamak ise karşılaştırmak. Karşılaştırmak da sorgulamak. Parti’nin korktuğu şey devrim değil, bireysel hafıza. Çünkü hafıza varsa alternatif bir gerçeklik ihtimali var. Ve romanın en trajik yanı da burada başlıyor: İnsan gerçeği bildiği hâlde ona tutunamayabiliyor. Belki de Orwell’ın dünyasında en büyük suç düşünmek değil, hatırlamak. Orwell burada bize şu soruyu sorduruyor:
Gerçek, çoğunluğun kabul ettiği şey mi, yoksa insanın içindeki sarsılmaz his mi?
Julia ile yaşanan ilişki çoğu zaman “aşk” olarak okunuyor. Oysa bana göre bu ilişki romantik olmaktan çok politik. İki insanın birbirine dokunması, sistemin beden üzerindeki hâkimiyetine karşı bir başkaldırı gibi. Çünkü Parti yalnızca düşünceleri değil, arzuları da kontrol etmek istiyor. Sevgi bile denetim altında. Bu yüzden Winston ve Julia’nın birlikteliği bir umut değil; kırılgan bir isyan gibi duruyor.
1984 bana göre bir distopyadan çok bir ayna. İçine baktığımızda yalnızca karanlık bir gelecek değil, bugünün küçük alışkanlıklarını görüyoruz: Sorgulamadan kabul etmek, unutmayı seçmek, çoğunluğa uymak… Dilin daraltılması, kelimelerin azaltılması, düşünce alanının küçültülmesi… Bir noktada şunu anlıyoruz: Eğer kelimeler yoksa, hisler de yavaş yavaş siliniyor. Orwell burada yalnızca bir siyasi eleştiri yapmıyor; insanın zihinsel bağımsızlığını savunuyor. Çünkü kelimeler giderse hafıza gidiyor. Hafıza giderse kimlik de gidiyor. Romanın rahatsız edici tarafı da bu. Geleceği değil, bugünü işaret ediyor.
“Çiftdüşün” kavramı bugün hâlâ canlıysa, bunun sebebi Orwell’ın bir rejimi değil, bir zihniyeti anlatmış olması. Aynı anda iki çelişkili şeye inanmak ve bunu sorgulamamak… Belki de modern dünyanın en büyük konforu bu. “Büyük Birader” figürü romanın sembolü gibi görünüyor. Ama asıl korkutucu olan şey sistemin görünmezliği. Kimin izlediğini bilmiyorsun ama izleniyor olma hissi hep orada. Bu da romanı salt bir totaliter rejim eleştirisinden çıkarıp psikolojik bir gerilime dönüştürüyor.
Orwell’ın en ürkütücü başarısı şu: Romanın korkusu dışarıdan gelmiyor. Telescreen’ler, işkenceler, gözetim… Bunlar görünür tehditler. Asıl korku, insanın bir süre sonra bunlara alışması. Okur romanı bitirdiğinde şunu fark ediyor: İnsan her şeye alışabiliyor. Hatta gerçeğin silinmesine bile. Finalde ise yıkılıyoruz. Çünkü klasik anlamda bir umut sunmuyor. Ama belki de Orwell’ın cesareti tam burada. Bizi rahatlatmıyor. Kurtuluş vaadi vermiyor. Çünkü bazı sistemler silahla değil, insanın içindeki direnci eriterek kazanıyor.
Mutlu bir kitap değil. Hatta umutlu da sayılmaz. Ama düşündüren, rahatsız eden ve uzun süre etkisinden çıkamadığın bir roman. Bence iyi edebiyat biraz da bu: Okurla tartışan, okuru huzursuz eden metinler. Ve belki de 1984’ü unutulmaz yapan tam olarak bu.