Toplam yorum: 3.285.374
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Yasin özcan Tarafından Yapılan Yorumlar

24.06.2008

Kitabın hemen giriş bölümünde bir yazı oldukça dikkat çekicidir.Hoca,yazıda şöyle demektedir:”Bugün Türkiye de ölmek istemeyen bir mazi ile hayata doğmak için çırpınan bir istikbal mücadele halindedir.” Bu satırların 1953 senesinde yazılmış olduğunu göz önüne alırsak eğer;demek ki aradan geçen 55 yıllık bir zaman zarfında bu ülkede hiçbir şey değişmemiştir.Hocanın “ölmek istemeyen mazi”den kastı hiç şüphesiz 27 yıllık tek parti despotizmidir.Ve yine hocanın “hayata doğmak için çırpınan istikbal” sözünden anlaşılan da Menderes hükümeti ve 27 yıllık tek parti zulmüne katlanmak zorunda kalan “zavallı millet”tir.O gün bugündür değişen pek fazla bir şey yoktur.O zaman da laik ve mürteci damgalaması vardı bugünde…

İşte anayasa hukukçusu olan ve İstanbul üniversitesinde yıllarca hocalık yapmış olan Ord.Prof.Dr. Ali Fuad Başgil Hoca bu konuyu bu kitabında işlemiş ve tabiri caizse masaya yatırmıştır.Hoca kitabında din ve laiklik konusunu uzun,uzun tartışmaktadır.Bu iki kelimenin lügat manasından tutunda nasıl anlaşılması gerektiği ve nasıl uygulanması gerektiği konularında fikir serdetmektedir.Hocanın bazı fikirlerine iştirak etmek mümkün olmasa da kimi orijinal fikir ve önerileri de bulunmaktadır.Hoca,bazı görüşlerinde yerden göğe kadar haklıdır.Bazılarında ise ortamın dayatması ile açık olarak fikir beyan edememiştir.Bu duruma sık olarak şahit olmaktayız.Sürekli olarak amacım kimseyi hedef almak ve tenkit etmek değil sadece doğruya ulaşmaktır mealinde sözler sarf etmektedir ki bu o zaman için kısmen anlaşılır bir durumdur.Aksi halde meşhur istiklal mahkemelerinin devreye gireceğini gayet iyi bilmektedir.

Ali Fuad Başgil,din ve devlet konusunu işlerken ve bunların birbirlerine karşı olan durumlarını değerlendirirken ne dinin devlete ne de devletin dine müdahale etmemesi üzerinde durmaktadır.Hocaya göre gerçek laiklik de bunu gerektirmektedir.Hoca,burada durup Osmanlı döneminden örnekler vermektedir.Bu topraklarda ki din ve devlet ilişkilerini üç gruba tasnif ederek ele almaktadır.Birinci grubu Tanzimat öncesi devre hasreder ve derki;bu dönemde din devlete galebe ediyordu.Yani devlet dinin kontrolü altında idi.İkinci mütalaa ise Tanzimat dan sonraki durumu ifade ediyor ve hoca burada yarı dini yarı seküler bir anlayışın hakim olduğunu söylüyor.Üçüncü mütalaası ise Cumhuriyet döneminden sonra ki durumdur ki burada da devletin dine galebe ettiğini söylemektedir ki bu doğrudur.Hoca bu üç grup uygulamanın da yanlış olduğu kanaatindedir.Hocanın fikrine göre din ve devlet tamamen ayrılmalı ve birbirlerinin sahasına tecavüz etmemelidir.Bu görüşün ne kadar İslami olduğu tabiî ki tartışılabilir.Fakat hoca konuya İslami taraftan değil “laik” ilke tarafından bakmakta ve buna göre değerlendirmektedir.Tabi ki biz de laiklik konusunda hoca ile aynı fikirdeyiz fakat laiklik ilkesinin İslam ile bağdaşmasını mümkün görmemekteyiz.

Hocanın üslubu ise gerçekten çok sıkıcıdır.Hocanın Türkçeyi düzgün kullanmadığı kanaatindeyim.Bunun dışında her kitaptan olduğu gibi bu kitaptan da öğrenilecek bir çok şey vardır.Kitap baskı ve kağıt kalitesi olarak da gayet güzeldir.
21.06.2008

Kitap klasik bir hatırattan ziyade adından da anlaşılacağı gibi hatıra kırıntılarından mürekkep bir kitaptır.Klasik hatıratlar genel olarak çocukluk devirlerinden başlar ve kitabın yazıldığı tarihte nihayet bulur.Bu kitabın özelliği ise 27 Mayıs darbesini bizzat yaşamış ve sıkıntılarını çekmiş bir insanın bazı anekdotları mesabesindedir.Kitapta 27 Mayıs darbesi ile alakalı oldukça dikkat çekici bilgiler bulunmaktadır.27 Mayıs darbesi ile ilgilenen arkadaşlara şiddetle tavsiye olunur.
21.06.2008

Yazarın okumuş olduğum ilk kitabı olmasına rağmen bende iyi bir intiba bıraktığını söyleyebilirim.1920 de kurulan meclisten itibaren 27 Mayıs ihtilaline ve Menderesin idam edilmesine kadar geçen süreyi çok başarılı bir şekilde anlatmıştır.Sadece siyasi konuları değil ekonomik ve dini konulara da oldukça yer ayrılmıştır.

Yassı ada da ki mahkeme zulümlerini okurken,insanın adeta kanını donduran sahneler ile karşılaşıyorsunuz.Cumhuriyet tarihinin ilk darbesi olması hasebiyle 27 Mayıs darbesinin çok iyi öğrenilmesi kanısındayım.Evet yazar taraf durumundadır.Bunu da zaten kendisi ilk başta söylemektedir.Zaten böyle bir zulüm ortamında mazlumun yanında olmak bizim milletin şanındandır.

Kitabın sonuna eklenen “ekler” ise bazı yazar ve politikacılara aittir ki;gerçekten önemlidir.Mesela DP milletvekili olan Gıyaseddin Emre ile yapılan röportaj hem uzun hem de çok farklı ve bilmediğimiz bazı bilgileri içermesi açısından da kayda değerdir.Bu röportaj 1993 yılında yazar tarafından yapılmıştır.Birde Nazlı ılıcak ve Mehmet Niyazi’nin iki yazısı vardır ki;bu yazılarda okumaya değerdir.
19.06.2008

Abdurreşid İbrahim ismine ilk defa olarak,üstadımız Mehmed Akif’in Safahat adlı eserinde rastlamıştım.Eserin “Süleymaniye kürsüsünde” isimli bir bölümü vardır ki;burada üstad,Abdurreşid İbrahim’i konuşturur.Fakat metin içerisinde ismi hiç geçmez.Biz konuşturulan kişinin Abdurreşid İbrahim olduğunu başka cihetlerden biliriz.Mesela şiir metninde kürsüde olan zat-Abdurreşid İbrahim-“Bana siz alem-i İslam’ı sorun,söyleyeyim;Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim görmediğim.” demektedir.Burada hiç şüphesiz;Abdurreşid İbrahim’in “Alem-i İslam” adlı eserine atıfta bulunulmaktadır.Ayrıca “Alem-i İslam” kitabının bir kısmı da Mehmed Akif merhumun baş yazarlığını yapmış olduğu Sebillüreşad gazetesinde tefrika edilmiştir.Ve yine üstad Mehmed Akif ile Abdurreşid İbrahim arasında sıkı bir dostluk olduğunu da biliyoruz.(her ne kadar aralarında 30 yaş olsa da) Zaten Safahat’ın “Süleymaniye kürsüsünde” bölümünü okuyanlar “Alem-i İslam” dan bir cüz olduğunu hemen fark ederler.

“Alem-i İslam” yazarı Rusya Tatarlarındandır.Ve ilmiye sınıfına mensuptur.Gazetecilik yönü de vardır.Rusya da iken “Ülfet” isimli bir gazete çıkarmaktadır.Ve gazetesi devlet tarafından kapatıldıktan sonra uzun zamandır planladığı seyahate çıkar.Bu uzun seyahat Asya ülkelerini kapsamaktadır.Orta Asya dediğimiz Buhara,Semerkant,Taşkent gibi vilayetlerin yanı sıra Çin,Hindistan,Japonya,Mançurya ve Kore gibi ülkeleri de dolaşmıştır.Tabidir ki;bu ülkelerde ve vilayetlerde sadece Müslüman unsurlar bulunmamaktadır.Her ülkenin kendine has bir İslam anlayışı olduğu cihetle farklı dinler de bulunmaktadır.”Alem-i İslam” kitabının en önemli yönü de bana göre bu noktadır.Abdurreşid İbrahim bu konulara-din ve maarif-çok meraklı olduğu cihetle bu konularda özellikle çok araştırma yapmış ve sorup soruşturmuştur.Ve bunları kitabına da derc etmiştir.Sadece din ve maarif değil aynı zaman da siyasi konularla da ilgilemiştir.Özellikle Japonya da bulunduğu dönemler hep siyasi mülahazalar ile geçmiştir ki;bu bazen kitabı okurken bıkkınlık dahi vermektedir.

Abdurreşid İbrahim’in seyahati Hindistan dan sonra Hicaz ve ardından da Şam da sona ermektedir.Yazar buradan İstanbul vapuruna bindiğini söyler ve eseri sonlandırır.
Hiç şüphe yoktur ki;her kitapta eleştirilecek bir taraf mutlaka bulunur.Bende “Alem-i İslam” adlı eserde gördüğüm bazı noktalara eleştirilerimi yönelteceğim.
Abdurreşid İbrahim,oldukça modernist diyebileceğimiz bir İslam anlayışına sahiptir.Fakat diğer taraftan da tam bir panislamist-ittihad-ı İslam-taraftarıdır.Yazarın bu yönde bir çok mücadele verdiğine kendi satırlarında şahit oluyoruz.Hatta bu konuda o kadar ileri gidiyor ki;en aşırı Şii-batıni ekollerle dahi bir ittihad yolunu arıyor.Bu gerçekten taaccüp edilecek bir durumdur.Buna rağmen yazar kitabının 1, cildinde ve 602,sayfasında “…dört mezhepten birine uyuyor ya,esas maksat odur.” diyerek kendisi ile çelişkiye düşmektedir.
Yazar Çin de Pekin de imparatorların cenaze masraflarına oldukça taaccüp etmektedir.Cenazelere yapılan masrafların “Pekin’in birkaç caddesini imar edeceğini” söylemektedir.Ardından da “Sonra tekrar düşündüm,şükrettim: Elhamdülillah bizim İslam dininde kim olursa olsun bir adam vefat ederse üç kat beze sarılıp götürülür.bir an evvel defnetmeye gayret edilir.” diyerek bizimle kıyaslar.Bu kıyas bence su götürür.Acaba Abdurreşid İbrahim hiç mi Eyüp veya Divan yoluna uğramamış oralarda yapılan türbeleri-Padişah ve saltanat üyelerinin-hiç mi görmemiştir.Bu gün dahi o türbelere harcanan paralar ile değil iki cadde iki tane şehir kurulurdu.
Yazar “Çinlilerin saçları” adlı bölümde ise Çinlilerin saçlarını oldukça hayrete şayan bulmaktadır.Ve bu konuyu kitapta bir çok yerde dile getirmektedir.Adı geçen bölümde bir yaşlı Çinliye “Müslüman olan kimselere ve bilhassa sizin gibi ömrünün son demlerinde olanlara Sünnet-i Seniyye’ye uygun tavırlarda bulunmaları lüzumunu” söyleyerek saçlarını tamamiyle tıraş etmeyi tavsiye,hatta “kendim bizzat traş edeyim” teklifte bulundum.Yazar burada çok hatalı bir davranışa düşmüştür,nitekim saçın kısa veya uzunluğu hususunda dinimiz herhangi bir yasak vazetmemiştir.

İşaret yayınları her ne kadar diğer benzeri yayınevlerinden daha pahalı olsa da bu eseri yayınlayarak büyük bir hizmet yapmıştır.Yalnız kitabı sadeleştiren Ertuğrul Özalp’in önsözde ki bir tespiti çok dikkat çekicidir.Ertuğrul Özalp,bu kitabın daha önce Mehmed Paksu tarafından sadeleştirildiğini ve Yeni Asya yayınları tarafından da basıldığını fakat o baskıda bazı bölümlerin ve yerlerin bilinçli olarak çıkartıldığını söylemektedir.Fakat hangi bölüm ve yerlerin çıkartıldığı konusunu açmamakta ve bir yoruma da gitmemektedir.Fakat Yeni Asya yayınları ve Mehmed Paksu’yu göz önüne aldığımız zaman kitabın nerelerinin çıkarılmış olduğu tahmin edilebilir kanısındayım.Bunu için de kitabı dikkatle okumak lazımdır.Bu kitabın en büyük özelliklerinden bir tanesi de Misyonerlerle ilgili olan bölümleridir.Misyonerleri “Haşarat” olarak niteleyen Abdurreşid İbrahim,onlar hakkında bir çok yerde çokça malumat vermekte ve onların ipliğini pazara çıkarmaktadır.Fakat Yeni Asya ve benzeri yayın organları Nurcu oldukları cihetle ve onların da Hıristiyanlar konusunda ki düşüncelerini bildiğimiz için pek de taaccüp etmemek lazım gelir düşüncesindeyim.Nede olsa onlar Hıristiyanları birer din kardeşi olarak görmektedirler.
01.06.2008

Kitap,Büyük Selçuklu devrinde meydana gelen mezhep kavgalarını anlatıyor.Giriş bölümünde kısaca bir mezheplerin oluşum tarihi anlatıldıktan sonra,coğrafi olarak mezheplerin nasıl dağıldıkları ve aralarında geçen mücadeleler anlatılmaktadır.Oldukça faydalı bir çalışma olduğunu söyleyebilirim.
Fakat yazarın aşırı bir Selçuklu mutaassıbı olduğu da gözden kaçmamaktadır.Ayrıca yazar tasavvuf konusunda da oldukça farklı fikirler ileri sürmektedir ki;bunlara katılmak mümkün gözükmüyor.Yani yazara göre Selçuklular tasavvuf ehlini desteklemekle İslam’a çok büyük bir katkı yapmıştır.