Yüzyıllardır yan yana iki komşu ülke olmamıza rağmen İran’ı genel olarak pek bildiğimiz söylenemez. Eser bu anlamda önemli bir boşluğu doldurarak İran’ın siyasi tarihini önemli bir kısmını (1700-1925) ele almaktadır. Eserde; başlangıçtan 1700’e kadar İran tarihi özet bir şekilde ele alındıktan sonra konuya girilerek sırasıyla Safevi Devleti’nin yıkılışı, İran’daki Afgan hâkimiyeti, Afşar hâkimiyeti ve bu dönemdeki Nadir Şah’ın siyasi faaliyetleri, Zend ve ardından Kaçar hâkimiyeti ve son olarak Kaçar hâkimiyetinin sona ermesi ve askerî diktatörlüğün kurulması ele alınmıştır. İran tarihi incelenen dönemde İran’ın İngiltere ve Rusya ile ilişkileri ağırlıklıdır. İran’ın Osmanlı Devleti ile ilişkileri de eserde ele alınmaktaysa da bu ilişkilerin niteliği ve niceliği İran’ın İngiltere ve Rusya ile ilişkilerine nazaran cılız kalmaktadır. Kaldı ki İran ve Osmanlı ilişkilerinde de İngiltere ve Rusya’nın müdahaleleri ve etkisi fazladır. Osmanlı’nın Batı’daki fetih hareketlerinde İran’ın Osmanlı’yı arkadan vurduğu klişesi, sadece İran için geçerli değildir. Osmanlı da bazı zamanlarda aynı davranışı sergilemiştir.
Eser, İran’ın siyasi tarihi üzerine geniş bir kaynak yelpazesine dayanılarak hazırlanmıştır. Bununla birlikte özgün çıkarsamaların olmasının gerekliliği kendini hissettirmektedir. Ağırlıklı olarak siyasi olaylar tarihsel olarak aktarılmıştır. Örneğin Rıza Pehlevi’nin İngiltere tarafından iktidara getirilmesinde Zerdüştlük konusuna değinilmekle birlikte İran kültüründe Zerdüştlük ele alınarak konu daha çarpıcı bir şekilde ortaya konulabilir. Modern tarih anlayışı olayların tarihi olarak aktarılmasından ziyade sosyal ve kültürel verilerle daha zengin bir tarihin ortaya konmasını hedeflemektedir. Esasında siyasi tarih bakımından da siyasi olayların ağırlığı sadece tarihin hâkimiyet mücadelesi olarak algılanmasına ve insan unsurunun ihmaline sebebiyet vermektedir. Konunun siyasi yönü bile daha renkli, örneğin haritalar kullanılarak anlatılabilir. Bu nedenle eserde maalesef doktora tezlerindeki sıkıcılık zaman zaman hissedilmekte. Kanımca eserin boyutunu genişletme pahasına İran’ın sosyal ve kültürel yapısına değinilerek daha zengin ve akıcı bir İran tarihi ortaya konulabilir.
Eserde “Sonuç/Değerlendirme” kısmının olmaması bir başka dikkat çeken bir konu. Sonraki baskılarda bunun giderilmesi önemli. Bunlara ilaveten Türkiye’de bilindiği adıyla Cemaleddin Afgani’nin ele alınması önemli bir katkı olmakla birlikte, mezkûr şahsın Türkiye’de maruf ismi yerine İran’da bilinen ismi olan “Cemaleddin Esedabadi” isminin yaygın olarak kullanılması gözden geçirilmeli.
Ele alınan dönem, sömürgeciliğin dünyada yerleştiği dönem olduğundan sömürgeciliği İran tarihi üzerinden okumak çok önemli bir katkıdır. Başta petrol olmak üzere doğal kaynaklar üzerinden kızışan siyasi rekabet, İran’ı siyasal güçlerin mücadele alanı hâline getirmiştir. Kifayetsiz yöneticiler, yönetimin keyfiliği ve zulmü, cehalet, tefrika, yoksulluk ve israf Doğu toplumlarının çoğunda olduğu gibi İran’da da karşılaşılan sorunlardır. Yüzyıllar geçse de sorunlar ve bu sorunları Batılı güçlerin kendi menfaatleri çerçevesinde rahat bir şekilde kullanması değişmeyen olgulardır. Eser bu açıdan sömürü düzeni ve İran üzerinde çevrilen oyunları açık bir şekilde ortaya koyduğundan okunmayı hak etmektedir.