Toplam yorum: 3.284.424
Bu ayki yorum: 5.930

E-Dergi

Münevver Adıgüzel

Kitapsever Tarihçi Genel Türk Tarihi Yüksek Lisans Öğrencisi Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Tarih bölümü 2021 mezunuyum. Aynı yıl Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı'nda Yüksek Lisansa kabul edildim. Kütahya'da şirin bir lisede stajyer öğretmenlik yapıyorum.

Münevver Adıgüzel Tarafından Yapılan Yorumlar

Yılmaz Karadeniz'in ilk olarak 2011 yılında yayınlamış olduğu eser, 2020 yılında Selenge Yayınevi'nden -genişletilmiş baskı- olarak yeniden neşredilmiştir. Yüzyıllar boyunca stratejik bir öneme sahip olan İran coğrafyasını Safevi Devletinin yıkılışının ardından ele alıyor. Asıl konuya Afgan hakimiyetinin başlamış olduğu dönem ile girizgah yaptığı görülüyor. İlk bakışta kapsamı ve hacimli görüntüsü ile okuyucusuna İran tarihinin yoğunluğunu hissettiriyor. 1700'lü yıllardan 1925 yılına kadar geniş bir süreci ele almış olması, tarihin şekillenişi açısından önemli bir metodu ortaya koyuyor. Böylelikle İran tarihini, İran'ın temas kurduğu bütün devletlerle olan ilişkilerini ele alarak incelemeyi mümkün kılıyor. Bu duruma örnek olarak;

"İngiltere'nin bu dönemde Fransa'yı uluslararası siyasette kenarda bırakması, bu devleti tekrar İran'a yaklaştırmıştı." (s.414)

Eser boyunca özellikle Kaçar dönemindeki İran, dönemin önemli güçleri tarafından odak noktası olmakla birlikte mücadele verilen bir bölgedir. Özellikle de İngiltere için önemli bir merkez konumundaydı. Bunun üzerine Fransa'nın da İngiltere'nin oluşturmuş olduğu bloka karşı İran ile temas kurmak istediği görülmektedir. Dolayısıyla, biz burada İran'ın jeopolitik ve stratejik konumundan ötürü bölgede faaliyet gösteren her devletin, İran ile temas kurmasının adeta bir zorunluluk olduğu ve böylelikle İran'ın siyasi arenada ne kadar önemli bir konumda olduğunu görüyoruz. Bu durumda konum olarak yakınlığı dolayısıyla temas kurduğu Osmanlı Devleti ile de ayrı bir mücadele içerisinde olduğu kolaylıkla ifade edilebilir. Zira Osmanlı Devleti, "1718'deki Pasarofça Anlaşması ile Avusturya'ya kaptırılan yerlerin telafisi için İran'a savaş açmıştır." (s.326) Hatta İran-Osmanlı ilişkilerinin Safevi hükümdarı Şah Birinci İsmail'in döneminde başladığını ifade ederek konuya giriş yapıldığı görülmektedir.

Eser, kaynak bakımından okuyucusunu tatmin edici bir genişliğe sahiptir. Belirli bir dönemi ele almasından ötürü, bu eseri inceleyebilmek için öncelikle İran tarihine genel anlamda hakimiyetin bulunması gerekir. İran tarihiyle ilgili bilgisi olmayan okurlar için konu ile alakalı, sahip olunan salt bilgi ile değil de, bu konunun zeminini oluşturabilecek paralel konular içeren birkaç farklı yazarın ele almış olduğu kitaplarla desteklenerek okunursa bu eser daha faydalı olabilir. Örneğin, mümkün olursa Saadettin Yağmur Gömeç'in "İran Tarihi" eseri, sonrasında Türk kanadıyla kurulan teması pekiştirmek adına Osman Gazi Özgüdenli'nin "Ortaçağ Türk-İran Tarihi Araştırmaları" eseri, bölge hakkında genel ve Oryantalist bir bakış açısı istenirse de Bernard Lewis'in Ortadoğu ile ilgili kaleme almış olduğu çalışmalar da incelenmelidir. Eserin yayım ve yapım aşamasında emeği geçenlere teşekkürlerle...

Ahmet N. Özdal'ın 2016 yılında Selenge Yayınevi'nden neşrettiği bu eser, Ortaçağ ekonomisini kapsamlı bir şekilde ele alıyor. Bu konuda ele alınan eserler, genellikle ticaret yolları ve ticari durumun genel seyri ile ilgilenirken, bu eser bahsetmiş olduğumuz belli başlı konular üzerine yeni yaklaşımlar ilave ederek vücut bulmuştur. Elbette çalışmanın ana konusu olan "ticaret" olgusu ilk olarak değerlendirmeye alınmış, sonrasında Müslüman tüccarların da bakış açılarını sunmaktadır. Çalışmanın bu konu hakkında, İslam dininin ticarette sanılandan çok daha özel bir öneme sahip olduğunu aktarmaktadır.

Ticari atmosferin oluşumunda en önemli unsur olan "üretim" süreci hakkında ve sonrasında üretim grubunda yer alan üretici sınıfına, ardından üretimin temel yapı taşlarından biri olan arz/talep ilişkisine de değinilmiştir. Ticaretin gelişimi ve bunun sektör haline gelmesinin ardından oluşan ticaret kolonilerinden bahsetmektedir. Gelişim sürecinin yanı sıra ticari güzergahlar hakkında da bilgiler ihtiva etmektedir. Örneğin; Baharat Yolu'nun çok kollu bir yapıya sahip olması, Hint Okyanusu'nun kozmopolit bir görünümde olmasıyla birlikte hiçbir devletin egemenliğinde bulunmamasıdır. İslamiyet öncesinde Arap Yarımadası'ndan Çin'e doğru gerçekleştirilen ticari seferlerin hayli ilginç ve pahalı ürünlerden oluştuğundan bahsedilmektedir. İslamiyet'in yaygınlık kazandığı en erken dönemlerde bu güzergahta gerçekleştirilen ticari faaliyetlerin sıklık kazandığına dikkat çekiliyor. Ticaret güzergahlarından ve şehirlerden bahsedilirken paragraf aralarında bulunan haritalar da konuyu pekiştirici bir işlev görüyor. Ticaretin sadece karayolu üzerinden değil, deniz yolculuğu gibi bir alternatifinin bulunduğu da bir başlık altında aktarılmaktadır.

Ticari hareketliliğin bulunması çeşitli tehlikeleri de üzerine çekiyordu. Mesela Moğol istilası tüm Yakındoğu'nun tehlikeli olarak anılmasına meydan veriyordu. Bu tehlikenin yanı sıra klimatolojik tehlikeler de ticareti tehlikeye uğratabilirdi. Mesela çöller, nehirler ve dağlar gibi aşılması zor tehlikeleri de içerisinde barındırıyordu. Nakliyat ve taşımacılık hususunda yük ve yolcu gemileri ile ilgili önemli detaylara da rastlıyoruz. Gemilerin işlevselliği ve kapasitesi hakkında da bilgi verildiği görülmektedir. Buna bağlı olarak ticari yazışmalar, bazı belge, makbuz örneklerini ve Abbasi Cehbez Divanı'nda geçen muhasebe terimlerine de bir bölümde yer verilmiştir.

Son olarak ticari faaliyetlerin yürütücüsü olan tüccarların yaşam ve sosyal alanlarına değinilmiş, onların yaşamış oldukları bölgelerden ve tercih ettikleri evlerden de bahsedildiğini görüyoruz. Yazar, tüccarların her yöreye halka ve döneme göre farklılaşan giyim tarzları ile ilgili genel bir tanımlama yapıyor;

"Resmi üniformaları (Tıraz, Hil'a) özel olarak hazırlanmış üst düzey yetkililerin ve kralların haricinde en şık giyinenler, tüccarlardı." (s. 405)

Hatta tüccarların üzerinde koruyucu dualar, muskalar taşıdıkları ifade ediliyor. XIII ve XIV. yüzyıllarda herhangi bir tarikata mensup çok sayıda tüccar bulunduğu bilgisi verilmektedir. Eser, ağırlıklı olarak İslam kaynakları ve beraberinde modern tarih araştırmaları ışığında, akıcı bir üslupla yazılarak vücuda getirilmiştir. Kitabın başlangıcında yer verilen kaynak tanıtımı da çalışmaya ayrıca şık bir tutum kazandırdığı söylenebilir. Epey hacimli bir çalışma olması bakımından, emeği geçenlere teşekkürlerle...

George Vernadsky, Moğollar ve Ruslar adlı eseri 1953 yılında kaleme almıştır. Vernadsky, Rus tarihi ile ilgili yapmış olduğu çalışmalarla ün kazanmıştır. Akademik serüveni boyunca Rus tarihi üzerine yoğunlaşmış ve bu konunun dışına çıkmamıştır. Buna bağlı olarak Vernadsky'nin eserleri de Rusların diğer toplumlarla olan ilişkilerini de incelemektedir. Değerlendirmeye almış olduğumuz Moğollar ve Ruslar adlı eseri, adından anlaşılacağı üzere Rus tarihinde Moğol dönemini genişçe ele almaktadır.

Rus tarihçilerin bazıları -pek çoğu da denebilir- Moğollar hakkında kötü bir imaj çizerken; George Vernadsky ise, Moğolların Ruslarla olan ilişkilerinde Rus devlet yapılanması açısından olumlu gelişmeler kaydedildiğini, netice olarak Moğolların Ruslar açısından sanıldığı kadar kötü olmadığını dile getirmektedir. Bu kitapla birlikte sadece Rusların gözünden Moğollara yönelik değil, aynı zamanda panoramik bir Moğol-Rus ilişkileri hakkında bilgiler edineceksiniz.

XIII. Yüzyıl dünyası, Moğol istilasının çarpan etkisiyle yeniden şekillenmiştir. Bu durumdan ciddi manada etkilenen Rusya, idaresi altında bulunan pek çok bölgenin düşmesiyle birlikte canlanan askerî hareketlilikler, Rusların bakış açısından pek çok sebeplere dayandırılır, ancak büyük bir kısmının Moğollarla ilgili olduğu söylenebilir. 1223 Kalka Muharebesi ile başlayan Moğol-Rus ilişkileri, Moğolların 1236 yılında başlatma kararı aldıkları Batı seferi neticesinde Rusya'yı istila etmeleriyle daha farklı bir durum aldı.

Rusya'nın bu ağır enkazı toparlayabilmesi uzun bir zaman dilimine yayıldı. Enkazın etkileri ve izleri, Rusya'da Altın Ordu yıkılsa da uzun yıllar kalıcılığını sürdürdü. Yoğun etkileşim sürecinin ardından Ruslar, Moğol siyaseti ve Moğol idari sistemini benimsemiş görünüyorlardı. Ruslar üzerinde ve dünyada Moğol istilası, pek çok şeyin başlangıcını pekiştiren bir gelişme olmuştu. Örneğin, Vernadsky XV. yüzyılda Osmanlı Türklerinin Batı'ya açılışını Moğol istilasının bir yansıması olarak görüyordu.

Bu durumda Moğolların Ruslar üzerindeki etkisi ile ilgili pek çok şey söylenebilir; fakat her ne olursa olsun, Moğol idaresinin Rusya'ya siyasi ve idari açıdan yeni ve bütünlükçü bir anlayış kazandırdığı hususu göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir meseledir.

Moğol yayılmasının dünyadaki görünümü ile başlayan bu eser, Moğol İmparatorluğu ve sonrasında Altın Ordu dönemleri ile Altın Ordu'nun çöküşünün ardından Rusya'nın yükselişi ve son olarak da çalışmanın son bölümünde Moğolların Ruslar üzerindeki etkisi üzerinde durulmuştur. Eseri İngilizce'den dilimize çeviren Eşref Bengi Özbilen de çeviri konusunda iyi bir iş çıkarmış, okuma süreci boyunca akıcı ve keyifli bir zaman geçirmemize olanak sunmuştur. Bu çalışmayı tamamlayıcı bir okuma yapmak isteyenler için ise, Altay Tayfun Özcan'ın Moğol-Rus İlişkileri (1223-1341) adlı eseri de hem Türk bir yazarın incelemesi olması, hem de kaynak bakımından güncel olması dolayısıyla okurlara ayrıca bir tavsiyedir. Eserin yayın sürecinde emeği geçenlere ayrıca teşekkürlerle...
Kalankatlı Moses'in Alban Tarihi, başta Alban olmak üzere çevresindeki Ermeni, Arap, Gürcü, İran ve Türk tarihi açısından önemli bir konumdadır. Öncelikle eserin dilimize kazandırılmadan önceki yolculuğu epey uzundur. Tanıtmaya başlamadan önce bu yolculuktan bahsetmek gerekir. Eser, VII. yüzyılda Albanca yazılmış, sonrasında Ermenice'ye çevrilmiştir. Eser ile ilgili en eski yazma ise el yazması olup, 1279 olarak tarihlendirilmektedir. Alban tarihi, modern dünyada ilk olarak 1849 ve 1851 yıllarında kısmen Fransızca'ya, 1861'de Rusça'ya; 1961 yılında ise İngilizce'ye çevrilmiştir. 1993'te Ziya Bünyadov tarafından Azerbaycan Türkçesi'ne, 2006 yılında ise Yusuf Gedikli tarafından Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Bu noktada mütercimin dikkat çekmiş olduğu açıklamaya göre; 2006'da çıkan baskının aceleye gelmiş olmasından ötürü gerekli kontroller yapılamadığından, metnin tekrar gözden geçirilip notlar ve eklerle birlikte yeniden basıldığını öğrenmekteyiz. Bu duruma istinaden 2019 yılında çıkan baskının özellikle kullanılması önemle rica edilmiştir.

Eser boyunca çevirmenin üslubunun korunmaya çalışıldığı kolaylıkla anlaşılabiliyor. Kitap boyunca Albanya tarihi siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan ele alınmıştır. Alban tarihini ele alırken, Alban hükümdarı Cavanşir'in görkemli tarihi ve onun devri olaylarının geniş perspektifte ele alındığı görülmektedir.

Moses'in Alban Tarihi bu baskı içerisinde üç kitaptan müteşekkil bir düzene sahiptir. Birinci kitabın en başında insanlığın en erken devirlerinden, yani Hz. Adem'in soy bilgisinden bahsedilmektedir. Albanların da Yafes'in oğullarından Ketarilerle akraba olan bir soydan geldikleri ifade edilir. Albanların ülkesi ise ortasından Kür Irmağının geçtiği, sayısız güzelliğe sahip bolluk bereket bulunan bir ülke olarak tasvir edilir. Başkenti Berde şehridir (bugünkü Azerbaycan dolaylarında). İkinci kitap olarak adlandırılan diğer bölümde ise, Albanların ilk ülkesinin Hazar akınları neticesinde dağılmasının ardından başpiskoposluğun Berde'ye nakledildiği ve devamında siyasi olarak gelişim kaydettikleri yoğun bir sürecin içine girdikleri görülmektedir. Hazar, İran ve Bizans ile kurulan münasebetler hakkında etraflıca bilgiye rastlanılmaktadır. Sonrasında insanlık tarihinin bir kırılma noktası olan Taun (veba) ve toplu ölümler (kırgın) hakkında da detaylara yer veriliyor. Açlık, Veba ve Ölüm "üç gaddar komutan" olarak zikrediliyor. Bu gaddar kumandanlar insanların günahlarının bağışlanmasına nail olamadı; "çünkü veba engel oluyor, açlık eziyor, ölüm boğuyordu. Öyle zor zaman olarak aktarılır ki, "ölümden kurtulan adamlar dağlara hitap ederek "yıkılın üstümüze!" diye yalvarıyorlardı" diyerek dönemin insanlarının bezgin hallerini duygu yükleyerek aktardığı görülmekteydi. Açlık zamanının sonunda bütün ülkeyi başka bir hastalığa bürüyeceğini, bu hastalığa yakalananların deli olduklarını da aktarıyor. İkinci hastalıkta ölüme rastlanılmadığını da ifade ediyor. Hastalık sürecinin ardından Alban ülkesinin toparlandığını Prens Cavanşir'in faaliyet gösterdiği döneme geldiğimizde anlıyoruz. Cavanşir döneminde de Bizans ile kurulan münasebetlerden sıklıkla bahsedildiği görülüyor. Bu kitabın aktardıklarından yola çıkarak ikinci kitap bölümünü Alban Tarihi'nin -yükseliş dönemi- olarak betimleyebiliriz. Hatta bölümün bir kısmında Cavanşir'in ölümüne yakılan uzun bir ağıt görmekteyiz;

(...)
"Aslan gibi o, öz aslan yatağında
Düşmanları tir tir titrer, karşısında donardılar,
Kudretine baş eğerdi hem korkudan, hem sevgiden
Bütün boylar başkanları, tüm güngörmüş aksakallar..."

Cavanşir'in ölümünün ardından ülkenin geleceği endişeye mahkum gibiydi. Varaz-Tiridat'ın hükümdar olması, içten ve hoş davranışlarıyla kısa sürede ülkeyi kendisine tabi kılmasına imkan vermiştir. Bu sürecin ardından din olgusuna ve dini meselelere de sıklıkla rastlıyoruz. Kitabın üçüncü kısmında da din olgusunun yanında Bizans ve Arap dünyasını da ekseni etrafına alarak siyasi tarih çizgisini bozmadan devam ettiği anlaşılıyor. Bazı kısımlarda siyasi toplumların birbirlerine ilettikleri mektupların aktarıldığını görüyoruz. Önceki iki kitap bölümüyle zaman aralığının mesafesinin uzun olmasından da anlaşılacağı üzere, eserin üçüncü kitap kısmı bir başkası tarafından kaleme alınmıştır. Türk tarihi açısından birincil kaynak grubunda ele alınan Alban Tarihi; Hun, Barsıl, Eftalit gibi Türk toplumlarından da bahsediyor. Eserin dili oldukça akıcı olup okurken sıkılmayacağınız, hatta bazı yerlerde şaşıracağınız unsurları ihtiva ediyor. Türk tarihinin ateşine kıvılcım olacak nice kaynağın dilimize tercümesinin engin denizler gibi bol olmasını diliyorum. Eserin yayınlanma sürecinde emeği geçen herkese teşekkürlerle...
E. Hetzel Schafer'in "The Golden Peaches of Samarkand & A Study of Tan'g Exotics" başlığıyla bilinen eseri, Serkan Acar'ın çevirisi ve Selenge Yayınevi'nin de katkılarıyla 2020 yılında okuyucusuna sunulmuştur.

Türk tarihinin şekillenmesinde ticaret olgusunun en önemli etken olarak karşımıza çıktığı malumdur. Ancak eser, tamamıyla ticaret veya dönemin genel özellikleri hakkında durmayarak farklı bir üsluba sahip olduğunu daha eserin giriş kısmında gösteriyor. Oldukça akıcı ve anlaşılır bir anlatıma sahiptir. Kitabı okurken Buda heykellerinin yıkanma esaslarını, Çin saraylarında “işret meclisleri” adı verilen kurumsallaşmanın nasıl oluşturulduğunu, cücelerin toplum nazarında nasıl görüldüğü, egzotik kuşların kültürel manada insanlar arasında ne ifade ettiğini, ipek kumaşların ticarette hangi amaçlarla kullanıldığı hakkında ciddi ve alışık olmadığımız bilgileri öğreniyoruz. Sarı altın olarak bildiğimiz madenin yanında altın ısıtıldığında ortaya çıkan ve onun kadar değerli bir “mor altın”dan bahsediliyor.

Hatta bu altın türünün 900'lü yıllarda, Çin'de yapılan çeşitli eşyalarda kullanıldığı ve aslında bunun ilk örneklerinin Eski Mısır'da olduğu ifade ediliyor. Bu ifadeye delil olarak ise Tutankhamun'un mezarında, üzeri gülkurusu ve mor tabakayla kaplı altın takıların bulunduğu, Kraliçe Tewosret'in tacında ve XI. Ramses'in küpelerinde de bu altın türünün kullanıldığı bildiriliyor. Mesela bazı kadın ve erkeklerin Çinlilerce "haraç" olarak kullanıldığı bilgisine de rastlıyoruz. 19 bölümden oluşan kitabın her bölüm başında benzersiz şiir detayı da dikkatleri çekiyor. Kitap bölümlerinde verilen şiirlerden bir örnek;

"...Hürmüz ve Hint'in zenginliği,
Veya zengin eliyle görkemli Şark'ın olduğu yerde
İnci ve altın yağdırıyor barbar krallarının üzerine..." (s. 363)

Günlük hayatımızda dahi kullandığımız kokular, tütsüler gibi pek çok malzemenin kökenleri hakkında da doyurucu bilgiler veriyor. Tang Hanedanlığı döneminin bakış açısıyla Türk dünyasında bulunan bitkilerden hayvanlara kadar detaylı bir inceleme. Uzun vadede, dinlene dinlene, keyfini çıkararak okuyabileceğiniz bir kitap. Boyut olarak biraz büyük, fakat küçültseler de tuğla gibi olacakmış... Aslında zaten kapsamı dolayısıyla da alana tuğla gibi sağlam bir ağırlıkla bırakılan kıymetli bir çalışma olmuş. Emeği geçenlere teşekkürlerle...