Toplam yorum: 3.284.424
Bu ayki yorum: 5.930

E-Dergi

Münevver Adıgüzel

Kitapsever Tarihçi Genel Türk Tarihi Yüksek Lisans Öğrencisi Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Tarih bölümü 2021 mezunuyum. Aynı yıl Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı'nda Yüksek Lisansa kabul edildim. Kütahya'da şirin bir lisede stajyer öğretmenlik yapıyorum.

Münevver Adıgüzel Tarafından Yapılan Yorumlar

Modernleşme kuramlarının tarihsel gelişiminden çağdaş toplumların yapısal dönüşümüne kadar uzanan geniş bir çerçevede, modern toplumun dinamiklerini inceleyen eser, yalnızca modernliğin bugününü izah etmekle kalmayıp, aynı zamanda modern dünyanın geleceğine ilişkin kuramsal açılımlar da sunuyor.

Canatan, modern toplum kavramının analizini yaparken, hem klasik hem çağdaş sosyoloji kuramlarından da besleniyor. İki ana bölümden oluşan eser, sistematik yapısıyla hem evrensel modernleşme süreçlerini hem de Türkiye'nin geleceğine ilişkin özgün ve sosyolojik öngörüleri de bir araya getiriyor. İlk bölümde, modern toplumun geleceğini kavramak amacıyla farklı kuramsal perspektifleri karşılaştırmalı bir biçimde ele alıyor. Canatan, sanayi-sonrası toplum modellerinin ortaya çıkışını dört temel dönüşüm süreci üzerinden tartışır:

1- Post-Endüstriyel Toplumun Doğuşu: Bu bölümde Bell gibi endüstriyel toplum kuramcısının yaklaşımları ışığında üretim ilişkilerinin maddi emek yerine bilgiye, teknolojiye ve hizmet sektörüne yöneldiğine vurgu yaparken, Bell'in analizlerine de eleştiri getiriyor. Mesela,

"... kendisinin tek etmenli açıklamalarına karşı olmasına rağmen bilgi ve teknolojiyi merkeze alarak toplumun gidişatını değerlendirmesi kendisiyle bir çelişme olarak değerlendirilmiştir." (s.23)

2- Üçüncü Dalga Toplumu: Bu kısımda Alvin Toffler'ın "Üçüncü Dalga" metaforuna referansla, modernleşme tarihinin dalgalar halinde ilerlediği ve günümüz toplumunun bu dönüşümün hızlanmış bir aşamasında yer aldığından söz edilir.

"... bugüne kadar insanlık iki büyük değişim dalgası geçirdi. Bunlardan her biri önceki kültürleri ve uygarlıkları yok edip yerlerine, daha öncekilerin akıllarına bile getiremeyecekleri yeni yaşam türleri koydu. Birinci değişim dalgası Tarım Devrimi olup, ancak bin yılda ortaya çıkabildi. İkinci dalga Sanayi Devrimi için üç yüzyıl bekledik. Bugün tarih daha da hızlanmış bulunuyor. Üçüncü dalganın getirdiği değişimler çok daha az bir zaman içinde tamamlanacak ve bütün gücünü hayatımız üzerinde hissedeceğiz." (s.30)

3- Enformasyon Toplumu: Naisbitt'in ağ toplumuna ilişkin yaklaşımlarının işlendiği "enformasyon toplumu" bölümü, teknolojinin toplumsal örgütlenme üzerindeki belirleyici rolünü analiz ediyor. "Naisbitt'e göre, trendler atlara benzemektedir. Bu atlar toplumun gidişatı hakkında bir şeyler söylemektedir. Eğer bu trendlere uyarsanız, bu trendler sizi belirli bir yöne doğru götürür. Yok eğer bu trendlere karşı durursanız, eylemlerinizi gerçekleştirme imkanı azalır." (s. 48)

4- "Tarihin Sonu"nda Toplum ve İnsan: Bu kısımda Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezi çerçevesinde liberal-demokratik modernliğin nihai toplum modeli olup olmadığı üzerinde durulur. Modernliğin krizleri ve gelecekteki olası yönelimleri üzerinden analizler yapılır.

5- Tanrılaşan İnsan (Homo-Deus) ve Geleceğin Toplumu: Harari'nin Homo-Deus yaklaşımına benzer şekilde biyoteknoloji, yapay zeka ve insan-sonrası (post-human) gelecek tartışmaları inceleniyor.

"Harari'ye göre, bilim-kurgu filmlerinde hep zeka ile bilinç karıştırılmıştır. Bir başka şey, hep makine ile insanlar arasında kavga çıkacağı varsayılmıştır. ... Hep birilerinin bize hükmedeceğini düşünen akıl, bir gün gelip robotların da kendisine hükmedeceğine inanmıştır. Oysa robotlar zekalı varlıklardır ama bilinçli varlıklar değildirler." (s. 107-108)

İkinci bölümde ise, ele alınan demografik, etnik, dini, ailevi, siyasal, ekonomik, sınıfsal ve kültürel eğilimler, Türkiye toplumunun geleceğinin çok boyutlu bir dönüşüm süreci içinde şekillendiğini göstermektedir. Bu bölümde verilen Türkiye örneği, hem küresel modernliğin gerektirdiği dönüşümlere uyum sağlamaya çalışmakta, hem de tarihsel ve kültürel mirasından beslenen özgün dinamiklerini korumaktadır. Bu durum, toplumu ne tamamen geleneksel ne de bütünüyle modern-küresel bir forma indirger; bunun aksine melez ve esnek bir toplumsal yapıya işaret eder.

Canatan, eserinde modern toplumun geleceğine dair küresel kuramsal tartışmalarla Türkiye'nin sosyolojik gerçekliğini bir araya getiren kapsamlı bir analiz sunuyor. Bilhassa ikinci bölümde ortaya koyduğu analizler ile Türkiye geleceğinin tek bir senaryoya indirgenemeyecek kadar karmaşık, çok boyutlu ve aynı zamanda potansiyel açısından zengin olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Canatan, bütünsel yaklaşımıyla eserini Türkiye'de sosyoloji ve modernlik tartışmaları arasında özgün ve önemli bir yere taşımaktadır. İnceleme vesilesiyle, bu değerli eseri kaleme alan Kadir Canatan'a teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Dün Bugün Yarın Yayınları’na.
Dünyanın XVI. yüzyılı sadece denizlerin keşfiyle değil, aynı zamanda düşünce alanında da çalkantılı bir yeniden yapılanmanın yüzyılıdır. Edward Wilson-Lee'nin bu eseri de bu dönemin merkezinde yer alan Damiao de Gois ve Luis de Camoes karakterleri üzerinden düşünmeye davet ediyor. Bu davet, okuyucuyu erken modern dönemin epistemolojik ve politik sınırlarını yeniden değerlendirmeye sevk ediyor. Bu eser, biyografi ile dünya tarihi, arşivle anlatı, şiirle siyaset arasında kurduğu geçişken yapı sayesinde yalnızca bir anlatı değil, metodolojik bir öneri de sunuyor.

Wilson-Lee, karakterleri yalnızca yaşamlarıyla değil, temsil ettikleri dünya görüşleriyle de mukayese eder. Bilhassa, Damiao de Gois'un izlerini ararken, farklı halkların anlatılarına da yer verilmesi, onun tarihçiliğinin çok sesli bir karakter taşıdığını gösteriyor. Bu çokseslilik, Batı dışı kültürleri nesneleştirmeyen bir bilgi yapısına işaret eder. Eserde;

"...başka yerlerdeki insanların tanrıları, kahramanları, yaşamları ve düşünceleri hakkında bir bilgi selinin de önünü açtı; bir anlığına tüm dünya birbirine akacakmış gibi olmuştur belki de." (s.15)

Eserin başında, de Gois'in 1574'teki şüpheli ölümünün detaylarına yer veriliyor. Wilson-Lee, bu olayı "tarihi gizem" olarak değerlendiriyor. Bu giriş, okuyucuya iki farklı tarihsel tutumun -çoğulculuk ve milliyetçilik- yaşam sonuçlarını gösterirken; de Gois'in özgürlük tutkusu ölümle sonuçlanırken, Camoes'i de olağanüstü bir şöhrete kavuşturdu.

Wilson-Lee, eserinde yalnızca tarihsel bir biyografi değil, aynı zamanda Rönesans zamanının bilgi üretimi, kimlik inşası ve iktidar ilişkilerine dair derin bir sorgulamadı. Damiao de Gois ile Luis de Camoes'in kesişen yaşam öykülerini merkeze alarak, Avrupa'nın keşifler çağını bir "keşfedemeyiş" hikayesine dönüştürür. Yazar, de Gois'un engizisyon karşısındaki trajik çöküşünü ve Camoes'in Lusiadlar destanıyla şekillenen ulusal kimlik anlatımını paralel bir şekilde işliyor. Bu ikili yapı, Rönesans'ın yalnızca sanatsal bir uyanış değil, aynı zamanda düşüncenin disipline edildiği bir dönem olduğunu gösterir. Gois'un serbest düşünce arayışı, Avrupa'nın hoşgörülü mitiyle çelişirken; Camoes'in destanı, bu çelişkinin edebi biçime bürünmüş halidir.

Wilson-Lee, arşiv belgeleri, seyahat kayıtları ve çağın entelektüel ağlarını titizlikle inceleyerek, Rönesans'ın "merkez"inden "çevre"ye yönelen bir tarih anlatısı kurar. Bu anlatıda su metaforu, hem sürekliliği hem de unutuluşu temsil eder. Tarih, su gibi akışkandır; kim ne anlatıyorsa onun ellerinde yeniden biçimlenir. Yazar bu nedenle "keşif"i coğrafi bir hadiseden çok, epistemolojik bir süreç olarak ele alır. Eserin en çarpıcı katkısı, "keşif çağı"nı Avrupa-merkezci tarih anlatısının dışına taşırmasıdır. Wilson-Lee, Portekiz örneği üzerinden Batı'nın kendi dışındaki dünyaları anlamakta nasıl başarısız olduğunu gösterir. Bu açıdan Suyun Üzerindeki Tarih, tarih yazımı, kültürel bellek ve entelektüel özgürlük konularını kesiştiren disiplinlerarası bir çalışma örneğidir.

Netice olarak, Wilson-Lee'nin eseri tarihsel biyografi ile düşünce tarihini birleştiren özgün bir eserdir. Rönesans'ı yeniden yorumlarken, geçmişin bugünkü bilgi rejimleriyle olan ilişkisini de tartışmaya açar. Böylece bu eser, sadece tarihçiler için değil, edebiyat, felsefe ve kültürel çalışmalarla ilgilenenler için de zengin bir referans kaynağı olma özelliğini taşır. İncelemeyi bahane ile, bu değerli eseri dilimize kazandırarak bu başarılı aktarıma katkı sağlayan Kadir Annak'a teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Selenge Yayınları’na diyerek daha nice kaliteli yayınlar diliyorum...
Kıymetli okurlara, kitap değerlendirmesini sunmadan önce, kitabın yazarını tanıtmayı faydalı buluyorum. Francesco Filippi, 1981 yılında İtalya’da doğdu. Filippi, ele aldığı çalışmalarında bilhassa geçmişle ilgili ilişkilerin yalnızca akademik değil, aynı zamanda toplumsal bir mesele olduğunu savunan bir yazardır. Geçmiş ilişkilerin analizi ve toplumsal bellek çerçevesinde, özellikle XX. yüzyıl dünyasının İtalya ve Avrupa’sına ilişkin çalışmalara yönelmiştir. Ayrıca, tarihin ideolojik manipülasyonlarda kullanılmasına da karşı bir tutum sergilemektedir. Yazar, modern toplumun totaliter rejimlere dair hafızasında oluşan puslu nostaljik atmosferi dağıtmaya çalışıyor. Mussolini’ye dair pozitif söylemler, sadece tarihsel bir yanılgı değil, günümüz politikalarında otoriterliğe verilen bilinçli ya da bilinçsiz desteğin önemli bir işaretidir.

Filippi, eserinde Mussolini dönemine dair sıkça bahsi geçen “iyi” şeylerin, mesela trenlerin zamanında çalışması, emeklilik sisteminin getirilmesi, altyapı yatırımları aslında nasıl bir propaganda ürünü olduğunu, ya da bu “iyiliklerin” bedelinin ne olduğunu açıklamayı hedefliyor. Örneğin, trenlerin “zamanında” işlemesinin otoriter bir rejim tarafından nasıl sağlandığı ve bu görüntünün ardındaki gerçekler titizlikle açıklanıyor. Bu nedenle faşist rejimlere dair yaygın yanlış anlamaları ve mitleri çürütmeyi amaçlayan önemli bir eserdir. Filippi’nin yazı dili açık ve akıcı. Kitap akademik bir titizliğe sahip olsa da geniş okuyucu kitlesine hitap edecek kadar erişilebilir bir seviyede olduğunu hissettiriyor. Yazarın okurla doğrudan diyalog kurması, sıkça karşılaşılan yanlış kanılara doğrudan cevap vermesi, adeta bir tartışma zemininde bir okuma konforu sunuyor.

Bu eser, sadece Mussolini dönemini değil, günümüze de benzer şekilde yansıyan “tarihi aklama” girişimlerini de hatırlamaya sevk ediyor. Kitap, tarihsel amnezinin sadece geçmişi unutmak değil, geleceğe dair düşünce biçimlerini de çarpıtabileceği ihtimalini güçlü biçimde ortaya koyuyor. “Ama Mussolini İyi Şeyler De Yaptı” yalnızca bir tarih kitabı çerçevesinde değil; aynı zamanda bir toplumsal eleştiri ve farkındalık metni olarak değerlendirmek gerekiyor. Faşizmi “iyi ile” yıkamak isteyen tutumlara karşı tarihsel gerçekliği savunan, kaynaklara dayanan ve ideolojik buğuyu dağıtmanın başarılı bir örneğidir. Okuyucuların, günümüzün politik iklimini de göz önünde bulundurarak, tarihsel sorumluluk bilinciyle yaklaşması gereken değerli bir eser. İncelemeyi bahane ile, bu değerli eseri dilimize kazandırarak okuma keyfini bizden esirgemeyen değerli Burak Yazıcı’ya teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Runik Kitap ekibine en iyi dileklerle, daha nice kaliteli yayınlara…
Eseri değerlendirmeye başlamadan önce, yazarını tanıtmayı her zaman faydalı buluyorum. Arminius Vámbéry (1832-1913), Macar asıllı bir seyyah ve Türkologtur. Yoksul bir Yahudi ailede dünyaya gelen Arminius Vámbéry, çocukluk zamanında iyi bir eğitim alamasa da, onun yüksek dil yeteneği, hayatının farklı bir yöne evrilmesine olanak sundu. Arminius Vámbéry, bu becerisi sayesinde zaman içerisinde birçok Avrupa ve Asya dillerini anadili seviyesinde öğrendi. Daha sonra, üniversite eğitimini Viyana ve Budapeşte'de tamamladı. Buradaki eğitimi boyunca Doğu dilleri üzerinde çalışmalarını sürdürerek kendisi için hareketli bir akademik kariyer inşa etti.

Vámbéry'nin gençliği, XIX. yüzyıl Avrupası'nın bilimsel ve siyasi atmosferinde şekillendi. Bilhassa bu yoğun atmosfer, onu Macarların tarihsel kökenini ve Türklerle olan bağlantılarını incelemeye yöneltti. Bu yönelim, Vámbéry'nin Osmanlı topraklarından başlayarak, İran, Türkmenistan, Buhara ve Semerkant'a değin uzanan bu geniş coğrafyadaki seyahatlerinin bir başlangıcıydı. Seyahatleri ile tanınan Vámbéry, güzergahı üzerindeki bölgelerde yaşayan Türk halklarının dilini, kültürünü ve tarihini yakından tanıma imkânı buldu. Nitekim değerlendirme vesilesiyle incelemiş olduğum bu eser de Macaristan'ın tarih öncesi zamanlarından başlayarak, dünyanın orta zamanında yine Macaristan'ın Avrupa'daki rolünü ve modernleşme sürecini incelerken; Osmanlı dönemindeki Macar kimliğini de siyasi, sosyal ve kültürel gelişimini de dahil ederek etraflı bir şekilde ele alıyor. Bu nedenle, tarih ve kültür konularına ilgi duyan okurların da dikkatini çekebilecek bir eser olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Nitekim Macaristan'ın tarihsel sürecini ele alırken, değişimi de gözle görünür bir biçimde ifade ediyor. Özellikle Vámbéry'nin Osmanlı dönemine ilişkin yorumları, eserini, tarihçi ve gözlemci okurları için geniş açılı bir değerlendirmeye açık bir ortam sunuyor. Bu yüzden bu eser, yalnızca bir tarih kitabı olmaktan da öte, Macar tarihi için kültürel bir miras incelemesi olarak görülebilir.

Yazar, Macaristan'ın bir "sınır ülkesi" olarak etrafındaki ülkeler için taşıdığı stratejik önemini özellikle vurgulamaktadır. Bunu yaparken de dönemin siyasi ve sosyal bağlamlarının etkilerini gösteren bir inceleme ortaya koyuyor. Vámbéry, eseri boyunca sergilediği tarafsız yorumları ve analitik yaklaşımıyla okuyucuya güven de veriyor. Bu nedenle eser, klasik Avrupa tarih anlatılarından farklı bir yerde tutulabilir. Mesela yazar, Macar Kralı Rudolf'un içinde bulunduğu durumdan bahsediyor:

"Ülke, eski haklarına yönelik tecavüzlere sabırla katlanmak zorundaydı, çünkü yardım isteyebileceği hiçbir yer yoktu. Tek başına kendini düzeltmek için çok zayıftı ve kendilerine sunulan tek ittifak ya Almanlar ya da Türklerdi. Gerçekten de üzücü bir alternatifti..." (s.200).

Okuyucular, böylesi değerlendirmeler üzerinden yola çıkarak, bu eserde Macar halkının yalnızca savaşlar ve politik mücadelelerin dışında, kendi içinde gerçekleştirdiği kültürel gelişimle şekillendiğini vurgulamak istiyor. Ve Macar tarihi açısından gerçek bir kırılma noktası olan 1848 Devrimi ve Macarların özgürlük mücadelesini aktardığı bölüm (s.233-253), eserin duygusal olarak yoğun bir empatiyle işlenmesi açısından dikkat çekicidir. Bu gibi ve daha nice örnekleriyle Vámbéry, eseri boyunca Macar ulusunun geçmişine ve kimlik arayışına parlak bir ışık tutmuş oldu. Üstelik bu eserde Vámbéry'nin tarihsel hadiseleri anlamlandırma yeteneği, olayları aktarırkenki üslubuna bakıldığında dahi bu eseri okuyucular nazarında akademik değerlendirmeden uzak, satirik anlatımıyla da benzersiz bir okuma deneyimi kılacağı kanaatindeyim. İncelemeyi bahane ile, bu değerli eseri dilimize kazandırarak bu başarılı aktarıma katkı sağlayan Evren Çakıl'a teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Selenge Yayınları’na diyerek daha nice kaliteli yayınlar diliyorum...
Kıymetli okurlara, kitap değerlendirmesini sunmadan önce, kitabın yazarını tanıtmayı her zaman öncelikli olarak faydalı buluyorum. M.C. Bishop ve J.C.N. Coulston, Roma askeri tarihi ve arkeolojisi alanında uzmanlığı bulunan, tanınmış akademisyenlerdir. M.C. Bishop, Roma askeri yapıları, savaş aletleri ve zırhları üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen bir isimdir. Bilhassa, antik dönem savaş teknolojileri ve Roma ordusunun operasyonel yapısı üzerine yayımladığı çok sayıda makale ve kitapla tanınmaktadır. J. C. N. Coulston ise, Roma ordusunun arkeolojik kalıntıları ve bu ordunun savaş taktikleri üzerine yaptığı araştırmalarla bilinir. Özellikle Roma İmparatorluğu’nun geniş sınırlarını koruma stratejileri ve savunma teknolojileri üzerine yaptığı çalışmalar sayesinde akademi camiasında saygın bir konumdadır. Her iki yazar da Roma askeri tarihi üzerine geniş bir bilgi birikimine sahip olup, saha araştırmaları ve arkeolojik kazılardan edindikleri deneyimleri bu kitapta bir araya getirmişlerdir.

Roma Ordusunda Kullanılan Savaş Aletleri, Roma İmparatorluğu’nun askeri gücünü anlamak isteyenler için kaleme alınan kıymetli bir çalışmadır. Bu kitap, Roma ordusunun savaş aletleri, zırh sistemleri, savunma yapıları ve kuşatma makineleri gibi konularda derinlemesine bir analiz sunmaktadır. Yazarlar, Roma İmparatorluğu’nun kuruluşundan çöküşüne kadar geçen süreçte, ordunun hangi savaş teknolojilerini geliştirdiğini ve bunları nasıl kullandığını aktarırken, savaş alanında Roma ordusunun üstünlüğünü sağlamasına katkı sağlayan temel faktörleri gözler önüne seriyor.

Kitap, Roma ordusunun çeşitli dönemlerde kullandığı silahlar – mızraklar, kılıçlar, mancınıklar, yaylar – gibi temel savaş aletlerinden, daha karmaşık kuşatma makinelerine ve savunma sistemlerine kadar uzanan geniş bir inceleme sunmaktadır. Ayrıca bölümler içerisinde çeşitli kalıntı görselleri bulunması, okuyucuların Roma askeri teknolojisine dair daha somut bir fikir edinmelerini sağlamakta ve eser, görselleriyle Roma ordusunun askeri donanımını ve mimari dehasını daha yakından tanıma fırsatı sunmaktadır. Ayrıca, Roma’nın askeri stratejilerini anlamak için yalnızca teknik detaylarla sınırlı kalmayıp, savaş alanında kullanılan bu aletlerin tasarımı, geliştirilmesi ve uygulanışı hakkında da bilgiler veriyor. Roma ordusunun bu savaş aletlerini nasıl etkili bir şekilde kullandığı, stratejik yeniliklerin tarih boyunca nasıl evrildiği ve bu teknolojilerin Roma’nın büyük başarısındaki rolü ayrıntılı olarak ele alınıyor.

Yazarlar, Roma İmparatorluğu’nun en bilinen çatışmaları olan Kartaca Savaşları ve Galya Savaşları’ndan, İmparatorluğun çöküş sürecine kadar her aşamada kullanılan aletlerin rolünü ve Roma’nın askeri zaferlerinde nasıl belirleyici olduklarını titizlikle ele alıyor. Kitap aynı zamanda, askeri mimari ve mühendislik dehasının Roma ordusuna nasıl üstünlük sağladığını ve antik dönemin en etkili savaş gücünü nasıl oluşturduğunu da ortaya koyuyor.

Bu kitap, yalnızca akademik değil, aynı zamanda genel okuyucunun da ilgisini çekecek bir üslupla yazılmıştır. Bishop ve Coulston, sade ve anlaşılır anlatımları sayesinde, karmaşık teknik detayları bile kolayca anlaşılır hale getirerek, Roma ordusunun gücünün ardındaki teknik incelikleri okuyucuya başarıyla aktarıyor. İncelemeyi bahane ile, bu değerli eseri dilimize kazandırarak bu başarılı aktarıma katkı sağlayan Samet Özgüler’e teşekkürlerimi ve tebriklerimi sunuyorum. Bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Selenge Yayınları’na diyerek daha nice kaliteli yayınlar diliyorum…