Mimar Sinan’ı anlatan bir roman ve yazarı bir Rus. Mutlaka okumalıyım dedim görür görmez. Kitabın kapağı bir harika: Mimarı parmak ucuna bir güvercin konmuş şekilde resmeden minyatürleri andıran bir kolaj.
Roman içinde sarmal bir biçimde üç yarı hikaye anlatılıyor. Birincisi roman kahramanının günümüzde geçen hikayesi, ikincisi Mimar Sinan’ın hikayesi, üçüncüsü İstanbul’un fethini konu alan hikaye. Aslında bu üç hikayeyi birbirinden çok da ayıramayız. Mimar Sinan’ın hikayesini roman kahramanının yazdığı notlar, İstanbul’un fetih hikayesini ise yine roman kahramanının okuduğu bir kitap olarak düşünebiliriz.
Kısa cümlelerin kullanıldığı roman kahramanının hikayesi bana biraz otobiyografik gibi geldi. Kahramanın Türkler tarafından Glep’e yakın bir isim olan Galip olarak çağırılması da bunun bir kanıtı gibi. Romanın adı Sinan’ın Kitabı ama roman kahramanın hikayesi kitabın ana kısmını oluşturuyordu. Roman kahramanı ile pek empati kuramadım. Kibirli oluşu, içki ve kadın düşkünlüğü itici geldi. Özetle bu ilk hikayeden pek hoşlanmadım. Yine de İslam dininin bir Rus gözüyle anlatıldığı bölümü, Tuğralar hakkında bilgi verilen bölümü ve Rus Tüccar’ın Türkler hakkındaki yorumlarını çok ilginç buldum.
Mimar Sinan hakkında verilen bilgiler, özellikle Mimarı yakından tanıyan kişiler için biraz sığ kaçabilir. Ama bu bilgilerin bir Rus tarafından yeniden yorumlanmış hallerini okumak enteresandı. İstanbul’un fetih hikayesi ise çok güzel anlatılmış.
Romanda yer alan bazı hatalar beni üzdü. Sayfa 22’de Yavuz Sultan Selim’in babası olarak Yıldırım Beyazıd’dan söz edilmiş ki bu yanlış bir bilgi. Gerçekte Yavuz’un babası II. Beyazıd’dır. Yıldırım lakaplı olan Beyazıd ise I. Beyazıd’dır.
Yazar İslam’ı anlatırken dinimize göre Allah’ın erişilmez ve tasavvur edilemez olduğunu söylemiş. Bu doğrudur ancak Allah’ın Dünyadan aklın alamayacağı kadar uzakta olduğunu da söylemiş ki bence bu yanlıştır (sayfa 39). Allah heryerdedir ve bize şah damarımızdan bile yakındır.
Sayfa 58’de Ebru Sinan’ın heykelini gösterirken Hoca Sinan diyor ve yazar bunu Sinan’ın iki kez hacca gitmesine bağlıyor. Gerçekte bizler Sinan’a Koca Sinan deriz. Kaldı ki hacca gittiği için bir lakap verilecekse bunun Hacı Sinan olması lazım.
Roman’da Mimar Sinan konusunda uzman bir Türk profösörden bahsediliyor. Adı Hamdullah Karan. Hem kişi hem de isim olarak gerçekteki Aptullah Kuran’a benziyor. Ya bir hata var ya da yazar Aptullah Karan’ı gerçek ismi ile kullanmak istememiş romanında.
Çeviride biraz çiğlik vardı. Bazı cümleler okuyucuyu acayip rahatsız edecek cinstendi. Örnek: “1 Mayıs Bayramı, okula girmeme gerek yok. Uyumaya devam edebilirim.” Girmek yerine gitmek kelimesi kullanılmalıydı. Daha böyle pekçok örnek vardı ama not almadım.
Belki çeviri hatası değildir, orijinal metinde öyledir ama telgraf direği diye birşey yoktur Türkiye’de telefon direği olmalı (sayfa154). Camilerde genelde halı serili olur kilim değil (sayfa 160).