Toplam yorum: 3.285.218
Bu ayki yorum: 6.744

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

“Kendimi genellikle telefonumda mail yanıtlarken veya işle ilgili bir şeyler yaparken buluyorum, sonra Facebook veya Instagram derken dikkatim dağılıyor. Telefonu bıraktığımda hiçbir zaman elime aldığım işi bitirmiş ve bırakmış olmuyorum."

Yukardaki satırlar tanıdık gelmiş olmalı. Maalesef birçok insan, sayısı her geçen gün artan benzer şikâyetleri dile getiriyor.

Teknolojik gelişmeler, hayatımızı kolaylaştırıyor, bunda şüphe yok. Öte yandan hayatımıza, ilaçların yan etkisi gibi bazı istenmeyen zararlar veriyor. Bu zararların önemli kısmını, bireysel ve sosyal hayatımızda yaşayarak öğreniyoruz. Doksanların ilk yarısından önce dünyadan terk-i diyâr edenler, bu konuda şanslı sayılabilir. Çünkü günümüzdeki teknolojik imkânların birçoğundan yararlanamadıkları gibi olumsuzluklarına muhatap da olmadılar.

Geldiğimiz noktada dijital aletlerden, teknolojik gelişmelerden ayrı kalmak, neredeyse imkânsız hale geldi. Özellikle pandemi döneminde, bu etkileşim iyice yoğunlaştı. Örneğin, 2020 yılına ait TÜİK verilerine göre, Türkiye’de 16-74 yaş aralığında Internet kullanım oranı %79 iken 2023’ün ilk altı ayında %87 düzeyine ulaştı. 2019’da % 88 olan evden Internete erişim oranı, 2023’te %95’i geçmiş görünüyor. Dünya genelindeki istatistiklerin, ülkemizden farklı olduğu söylenemez.

ABD’de tanınmış bir podcast sunucusu olan yazar Manoush Zomorodi, insanlığın içinde bulunduğu bu dijital sarmaldan bir şekilde başını kaldırmasına ve yeniden üretken günlerine dönebilmesine katkı sunuyor. “Sıkıntıdan Parladım”, binlerce katılımcıyla 2015’te yapılan interaktif bir projenin tecrübelerinden doğmuş rehber niteliğinde bir eser. Proje, katılımcılara bir haftalık görevler yüklemek suretiyle elektronik cihazlardan uzaklaşıp yaratıcılıklarını geliştirmelerini hedeflemiş ve başarılı olmuş. Bu projede teknoloji reddedilmiyor, teknolojinin daha bilinçli şekilde kullanımı hedefleniyor.

“Baksanıza, telefon ve tabletlerimiz bizi nereye götürüyor? Varmak istediğimiz yer burası mı? Toplumla bağlantı kurmak müthiş bir şey fakat bu, kendinizle bağlantınızı kesmenizle sonuçlanmamalı. Bu cihazlarla ne şekilde bağlantı kuracağımız, onları hayatımızın neresine koyacağımız, gerçek toplumsal uzlaşma ve yaratıcılığı ne şekilde geliştireceğimiz teknolojinin üzerimizdeki etkilerini kabul etmekle başlar. Davranışlarımızı bir kere düzgünce anladıktan sonra amaca uygun davranabilir, teknolojik etkileri yönetebiliriz.” (s. 18)

“Düşünecek zaman arıyoruz, denge istiyoruz ve hem eğlendiğimiz hem de öğrenme merakımızın sürdüğü bir yaşam arzuluyoruz. Sıkıntıdan Parladım Projesi de bununla ilgili, herkesin erişebileceği kişisel bir rehber. Dijital anlamda kendinizi yönetip daha bilinçli çevrimiçi hayatlar yaşamanızı sağlayacak bir araç.” (s. 19)

Yedi görevden oluşan projenin, zihinsel alanın genişletilmesine, daha derin daha üretken düşünmeye, yaratıcılığı arttırmaya, pürdikkat düşünmeye yardım etme amacında olduğunu belirten Zomorodi, ne olursa olsun, görevleri yerine getirenlerin değişeceğini vurguluyor. Kitapta görevler anlatılırken, her aşamada, Georgetown, MIT, Columbia, Harvard Business School gibi kurumlardan bilim uzmanlarının ve tanınmış birçok yazarın görüşlerine yer veriliyor, eserlerine atıf yapılıyor. Yeri geldikçe projeye katılan çok sayıda insanın deneyimleri, kendi ifadelerine dokunulmadan aktarılıyor.

“En zor şey, aynı zamanda en değerli olabilen şeydir, ben de dijital ekosistemde dengeyi bulma konusuna böyle bakıyorum. Evlilik, ebeveynlik veya arkadaşlık gibi, teknolojiyle kurduğumuz ilişki de sürekli emek ister (...). Sıkıntıdan Parladım Projesi bize tek bir şey öğrettiyse o da bu kararları kendimiz vermediğimizde bizim yerimize karar verecek bir şirket, uygulama veya sosyal medya sitesi olduğunu kanıtlamasıdır.” (s. 210)

Eserle ilgili daha kapsamlı fikir edinmek isteyenler için yazarın, “Sıkkınlık Nasıl En Parlak Fikirlere Neden Olur?” başlıklı TEDx (2017) konuşması mevcut. İzlemek isteyenler için web adresini not düşelim: t.ly/mgU44

Zomorodi’nin kişisel web sayfasını merak ediyorsanız: manoushz.com

İyi okumalar!
Vedat Milor, bir zamanlar NTV’de düzenli olarak yaptığı yemek programlarıyla geniş kitlelerce tanınır olmuştu. Başta İstanbul olmak üzere birçok ilde, gittiği yerin tanınmış lokantalarını, restoranlarını dolaşarak yemek kültürümüze önemli katkılar yapmıştı. Yemek konusu, uzmanlıklarından sadece birisi aslında. Kendisi, Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Ekonomi mezunu, yurtdışında yüksek lisans ve doktora yapmış. Sosyoloji eğitimi almış. Bunlarla yetinmemiş Stanford’da Hukuk okumuş. Ülkemizde ve ABD’de öğretim üyeliği yapmış.

Milor, 2021’de ilk baskısını yapan “Hesap Lütfen!” kitabında, kendisiyle yapılmış röportajlardan oluşan bir içerikle karşımızda. Baştan belirtelim, içinde gastronomi konularına, Nusret’e, Ferit Şahenk’in restoranına, yazı başına on bin dolar alan dünyaca tanınmış bir gastronomi uzmanına (...) dair detaylar geçse de bu kitap bir gastronomi kitabı değil. Hayatta insanlara dayatılan bazı değerleri, yaşam tarzları üzerine yapılan zorlamaları, bunların arkasındaki ikiyüzlülüğü, sahtelikleri ve bunlara muhatap olanların yaşadığı ikilemleri, çatışmaları, kitabın ana eksenine alıyor. Yazar, kendi yaşadığı örnekler üzerinden sohbetini akıcı bir şekilde sürdürüyor. Her konuya çözüm bulma iddiasında değil. Tecrübelerini, hayal kırıklıklarını, başarısızlıklarını ve arayışlarında ulaştığı çözümleri, ne yapılması gerektiğini dikte etmeyen bir üslupla aktarıyor. Ömrünün farklı dönemlerinde ABD’de, Avrupa’da ve ülkemizde yaşıyor olması, sorulara verdiği cevaplarda gerçekçi karşılaştırma yapma zeminini kolaylaştırmış. Eserin hitap ettiği kitlenin, değişime, farklı fikirlere açık olan insanlar ve özellikle gençler olduğunu söyleyebiliriz.

Milor, sekiz ana bölüme ayrılan çalışmasında, bireysel olarak görünse de özgüvensizlik ve değersizlik gibi gerçekte toplumsal olan belli sorunların, kültürümüzde mevcut bazı kalıplardan, yargılardan kaynaklandığına değiniyor. Bir insanın ve genelde bir toplumun, aile yaşantısından itibaren nasıl bozulabileceğini sosyo-ekonomik bir perspektiften anlatıyor. Hayatta var olan problemlere rağmen topluma küsüp içe kapanmak yerine özgüvenle ve özsaygıyla üretmeyi, iletişime devam etmeyi, zevk aldığımız uğraşılarla ilgilenmeyi, makul beklentilerle hayata devam etmeyi öğütlüyor. Kitabın ismindeki alt başlığa uygun olarak insanın kendi dengesini bulması noktasında, herkesi memnun etme düşüncesinin hayatı zorlaştırabileceğini, yaşanılan ânı ertelememeyi, öncelikleri (kırmızı çizgileri) iyi belirlemeyi, bunları yaparken de egoist davranmamayı, sağduyulu olmayı salık veriyor.

“Anadilimiz dışında lisanlar bilmek bugün yaşadığımız dünya için olmazsa olmazımızdır. Dünyaya evrensel bir duyguyla adapte olmak adına bilhassa yabancı basını takip etmeli, gezegenimizde neler olup bittiğini farklı kaynaklardan bilgileri kıyaslayarak öğrenmeliyiz. Ülkemiz bilgi ekosistemi açısından dünyanın epey gerisinde ve çoğu zaman manipüle edilmiş kirli bilgilerin ortasında doğruyu ve gerçeği arama savaşı veriyoruz. Yine birçok akademik alanda yerli bilgi kaynağımız kısıtlı; dünyanın bütünüyle değil, yalnızca yaşadığımız yerle iletişimde olduğumuzda, çaresi yok, çağın gerisinde kalıyoruz.” (s. 81)

“Siz, bilmeyenler kadar ses çıkarmadıkça, niteliğinizin farkına varamayacaklar ve anlaşılmadığınızı düşüneceksiniz. Meşgul olduğunuz işler başkalarının gözünde değersizleşecek ve vazgeçilebilir olduğunuzu zannedeceksiniz. Ses çıkartmak derken bağırmayı, gürültü yaparak barbarlaşmayı değil, doğru zaman ve doğru yerde kendini anlatmaktan geri durmamayı kastediyorum. Bilgi sahibi olduğumuza emin olduğumuz her konuda, eğitimini aldığımız alanlarda hödüklerden daha çok ses çıkarmalıyız.” (s. 101)

“Toplum hep tetiktedir. Kendinize uzak kaldığınız her an sizi yönlendirmek için fırsat kollar. Toplumun geneline kalsa hayatın değeri elekten geçirilmiş ve incelmiş zevklerden çok, yalnızca paradan, güzellikten ve güçten ibaretmiş gibi gelir. Oysa her insan zevkleriyle ve seçimleriyle özneldir.” (s. 167)

“Evrensel ölçütler olmazsa birçok konuda yerimizde sayarız. İnsan hakları, devlet yapısı, tarıma yaklaşım gibi konulara bakışımız evrensel olmalı. Bir yandan da yerel güzelliklerimizi keşfedip bu alanlarda taklitçilikten uzak durarak bu güzellikleri sahiplenmeli ve onlar uğruna inat etmeliyiz.” (s. 297)

Mesele basitçe şudur: Doğru insana doğru iş verilmeli. Doğru insanı doğru iş için bulsanız bile bu sistem değişmedikçe, gelir kaynakları değişmedikçe, devlet yapısı değişmedikçe doğru insan ya bir süre sonra havlu atacaktır ya da bozulacaktır ve umursamaz hâle gelip yine kendi emeğine yabancılaşacaktır. Devlet yapısı üzerinde temel değişikliklere gidilmedikçe tufeyli (asalak) sınıfına karşı mücadele yalnızca bireylere indirgeniyor. Bu toplumda iyi tufeyli olan başarıyor ve sonuç alıyor.” (s. 307)

İlber Ortaylı’nın “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” ve Doğan Cüceloğlu’nun “Var mısın?” örneklerinde olduğu gibi eserin sonunda Milor’ü etkileyen kitaplar ve filmler sıralanmış: Tutunamayanlar, Suç ve Ceza, Tokyo Hikâyesi, Özgürlük Hayaleti bunlardan bir kısmı.

Kronik Kitap’tan çıkan “Hesap Lütfen!” için Nurhak Kaya’nın soruları hazırlarken ciddi bir çalışma yapmış olduğunu, eserin akıcı olmasında, kurgunun başarılı ilerlemesinde ciddi bir emek harcadığını vurgulamak gerekir.

Kitapla ilgili yazarla yapılmış iki söyleşiyi izlemek isteyenler için not düşelim:
t.ly/mMrUk (Ceren Sungur- Tarih Obası Youtube Kanalı)
t.ly/AE_p3 (Eksik Olan- Medyascope Youtube Kanalı)

İyi okumalar!
Rahmetli Doğan Cüceloğlu, yüksek satış rakamlarına ulaşmış bu eserinde, ailenin-çevrenin duygu, düşünce ve davranış dünyamızı nasıl etkilediğini ele alıyor. Sadece tespitler yapmakla yetinmiyor, doğrular nedir, ilişkiler nasıl olmalıdır sorularına kendi disiplininde cevaplar veriyor. Sorular sorup cevaplar istiyor ki konuya ilgi duyan her okur, kişisel gelişiminde şahsını sorgulasın, olumlu anlamda yol alabilsin. İçinizdeki çocuğu tanımanızı sağlayan bu kıymetli eser, bir yönüyle kendi kişiliğinizi tanıma ve yeniden inşa etme rehberi olarak kabul edilebilir.

“İç Çocuğunuzu arayış uzun süreli bir yolculuktur. Elma ağacı dikildikten bir hafta sonra o ağaçtan elma toplamayı beklerseniz, kendinizi hayal kırıklığına baştan mahkûm etmiş olursunuz. Biyolojik gelişmelerde olduğu gibi, psikoloji alanındaki gelişmeler de yavaş adımlarla ilerler. Sabırsızlık ve baskı, normal gelişim süreçlerini bozar.”

Kişi, normal bir çocukluk devresi geçirerek sağlıklı bir aile yaşamı içinde büyümüşse içindeki ana-babası ve iç çocuğu arasında bir denge kurulur. Bedenen büyürken psikolojik olarak da sağlıklı büyür. Teoride durum böyle kolay ifade edilse de gerçek hayatta durum maalesef farklı: İçimizdeki çocuğun sağlıklı yetişmesinde aile ve çevre faktörü, genel olarak olumsuz etkiler meydana getirir. İçindeki çocuğu dengeli büyütememiş, psikolojik olarak “çocuğumsu” ve “çarpık” düzeydeki bireyler, karşımıza küskün, kızgın, gergin, saldırgan, pısırık, bağnaz, tutkunluğu, düşkünlüğü olan insanlar olarak çıkar. Mesele burada kalmaz: psikolojik anlamda sağlıksız büyüyen her birey, kurdukları aile hayatında da normal zannettikleri bu çarpık değerleri yaşatmaya devam ederler.

İçimizdeki çocuğu ne kadar tanıyoruz? Bu noktada, İç Çocuğumuzun sesini duyabilmek ve o sesin ne dediğini anlayarak İç Çocuğumuzla sağlıklı bir iletişim içine girmek, sağlıklı ve dengeli bir yaşam kurmamız için gereklidir. İç Çocuğumuz duygu, heyecan, enerji ve şevk kaynağımızdır. Onsuz zihinsel güç, olgunluk ve tecrübe boş, anlamsız bir kalıptan ibaret kalır. İç Çocuğunun söylediklerini işitemeyen kişi mutlu olamaz; kendisi mutlu olmadığı için, başkasını da mutlu edemez.

Doğan hoca, içimizdeki ana-baba ile içimizdeki çocuğun çatıştığı durumlarda izlenmesi gereken çözüm yollarını etraflıca izah ediyor. İçimizdeki çocuğu tanıma ve daha sağlıklı bir hale getirme konusunda bir uyanış yaşanması gerekiyorsa buna yardımcı olabilecek tek kişinin yine kendimiz olduğunu vurguluyor. “Temel sorunlara ulaşıp, günlük oturumları devam ettirerek bu sorunları bir bir çözümleyip olumluya dönüştürdükçe, üzerinizden büyük bir yükün kalktığını hissedecek ve gittikçe derin bir özgürlük duygusunun bütün benliğinizi kapladığını göreceksiniz... Kötü alışkanlıkları, korkuları, bağlantıları bırakıp daha özgür, daha bilinçli ve daha gerçekçi olma yoluna girdiğimiz zaman yaşamımızın olumsuz yönlerini olumluya dönüştürmeye başlarız. Bu tür kişilik dönüşümü İçimizdeki Çocuğa ulaşmak ve onun sorunlarıyla ilgilenmekle mümkün olur.”

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Başkalarını hayal kırıklığına uğratmaktan nefret mi ediyorsunuz? Her işi harika bir şekilde yapabilecek yegâne başarı tutkunu kişinin kendiniz olduğunu mu düşünüyorsunuz? Her şeyi kabul etmeyi sevmeseniz de aksi bir durumda olacaklardan endişe mi ediyorsunuz? Zıtlaşmaktan nefret ettiğiniz için en az direnç göstereceğiniz yolları mı seçiyorsunuz? (...)

Okulda, apartmanda, işyerinde, dernekte, mahallede veya her neredeyseniz, insanları kırmamak veya memnun etmek gibi türlü gerekçelerle size yönelen istekleri bir türlü reddedemiyorsanız, bu durum bir süre sonra hayatınızı çekilmez hale getirebilir. Belki de zaten böyle bir durumdasınız. O zaman yalnız değilsiniz. Yazar Sarah Knight, bu konudan muzdarip olanlar için oturmuş bir rehber kitap hazırlamış. Amacını, hayır cevabı verme konusunda bizlere her açıdan yeni bir anlayış kazandırmak şeklinde ifade etmiş: “Gerekli hayır cevaplarını düşünceli şekilde verebilen ve alabilenlerin sayısı arttıkça dürüst, kibar ve hem kendine hem başkalarına saygı duyarak yaşayanların sayısı da artacak. Rahatlığımız artarken vicdan azabımız azalacak, karşılıklı ilişkilerimizin külfeti azalırken keyfimiz artacak.”

Başarılı bir kariyer sürdürürken ani bir kararla “modern” hayatın tüm nimetlerini arkasında bırakıp New York’tan Dominik’e kaçan yazar, kafaya takmama konusundaki fikirlerini dünya genelinde anlatıp popülaritesini günden güne arttırmış. Bu süreçte okurlarının, “hayır demek normaldir diyorsun; tamam ama bunu nasıl yapacağım?” sorusuna sıkça muhatap olunca bu sefer oturup bu kitabı yazmaya başlamış. “Hayır De Gitsin!” ile yazar, hayır’ın her zaman seçenekler arasında olduğunu, bir pazarlık kozu olduğunu, değişim aracı olduğunu ve kabul edilebilir bir cevap olduğunu 220 sayfa boyunca tablolar, testler, boşluk doldurmalar yardımıyla anlatmış. Bunu yaparken de akademik bir üslup takınmadan, gayet anlaşılır seviyede kalarak eserine şekil vermiş.

Sarah Knight, iddialı bir şekilde, hayır cevabı vermek konusunda değinmediği bir senaryonun kalmadığını da belirtmiş: “Sahip olduğunuz spesifik durumun çözümünü yazmamış olsam bile çözüme yönelik birçok teknik, strateji ve genel ipucu bulduğunuzu umuyorum” notunu düşmüş. Hayır demek konusunda bu kadar ders aldıktan sonra, birisi bize hayır cevabı verdiğinde nasıl bir tavır takınacağız kısmı da unutulmamış: “... hayır derken göstermeniz gerektiğini anlattığım sağduyu ve sakinliği hayır cevabı aldığınız durumlara da uygulamayı öğrenirseniz hayatınız inanılmaz derecede iyileşecektir.”

Yazarın şahsi web sayfasını incelemek isterseniz, bkz.: sarahknight.com

Genç yaşına rağmen çok sayıda eseri başarıyla dilimize çevirerek ülkemize kazandıran Selen Birce Yılmaz, bu kitap üzerinde de gayet özenle çalışmış. SaltOkur ekibiyle beraber övgüyü hak ediyor.

İyi Okumalar!
30 Günde 10 Yıl, onlarca zayıflama programının ve anti-aging üzerine yazılmış yüzlerce bilimsel araştırma makalesinin sentezi olarak hazırlanmış bir kitap. Farklı ve kıymetli özelliği ise içinde anlatılanların, bizzat yazar tarafından uygulanmış ve olumlu sonuçlarının alınmış olması. Tıbbi kanıtlara dayanarak hazırlanan bu “komple” iyileştirme ve yaşlanmayı geciktirme programı neticesinde elde edilecek kazanımlar, oldukça ilgi çekici. Yazar, sağlığımız için kendimize ayıracağımız bu 30 günlük sürenin, ileri zamandaki muhtemel hastalıkların önüne geçeceği konusunda oldukça emin ifadeler kullanıyor.

Kitap içeriği, 10 başlıkta düzenlenmiş. Bu kapsamda, yaşlanmanın biyolojisi, beslenmenin, uykunun, orucun ve spor yapmanın sağlığımıza katkıları hakkında oldukça detaylı bilgiler verilmiş. Kitabın yazılma amacına uygun olarak, beslenme programının 30 gün süresince ne surette uygulanacağı ve sağlıklı yemek tarifleri sunulmuş. Bir başka ifadeyle temel teorik bilgiler ve uygulama, birbirini destekler bir üslupla okura aktarılmış.

30 günlük program, üç kısımdan oluşuyor: (1) Sadece 12:00 ile 20:00 saatleri arasında beslenmeyi esas alan 16 saatlik yemek orucu, (2) sağlıklı beslenme programı, (3) güçlendirici egzersiz programı.

Son 30 yılda, 10 kat artan obezite ve buna bağlı olarak artan şeker hastalığı ve 3 kat artış gösteren koroner kalp-damar hastalıkları, bilinçsizce tüketilen sağlıksız gıdalar, rafine şeker ve benzeri kavramlar sıkça karşımıza çıkar oldu. Bugün sağlıklı olmamız ya da sağlıklı görünüyor olmamız, işlerin yolunda gideceği konusunda bir garanti sunmuyor. Yörükoğlu’nun eseri, mesleki deneyimin yansıması olarak bilinçlenme ve farkındalık oluşturacak çok kıymetli bilgiler içeriyor. Kendi sağlığına ve sevdiklerinin sağlığına önem verenlerin kitaplığında bulunması gereken eserlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Prof. Dr. Yavuz Yörükoğlu ile kitap içeriği hakkında yapılmış 24 dakikalık bir söyleşi için bkz.: t.ly/9wN7H

Sağlığınıza faydalı bir okuma olması dileğiyle!