Toplam yorum: 3.285.257
Bu ayki yorum: 6.783

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Hafızanıza, belleğinize önem veriyorsanız, “Unutmadan” bu anlamda gerçek bir başvuru kitabı olarak kütüphanenizde yer alabilir. Yazar Unkenstein, hastanelerde, bellek sorunları yaşayan insanlar üzerinde ciddi mesai harcamış çok deneyimli bir klinik nöropsikolog. Kitap, ilk olarak “Remembering Well” adıyla 1998’de basılmış. Sonraki yıllarda okuyucuların ilgisinin artmasıyla dünya genelinde hatırı sayılır bir yere gelmiş.

Eserin yazılmasında şu sorulara cevap verme ihtiyacı önemli bir etken olmuş: “...bellekle ilgili zorlukların normal mi yoksa demans başlangıcı mı olduğunu nasıl anlarsınız? Yaşlandıkça hatırlama yeteneğiniz değişir mi? Demans önlenebilir bir şey mi? Hafızanızla ilgili endişeleriniz varsa nereye başvurmanız gerekir? Bellek yeteneklerinizden en iyi şekilde yararlanmak için neler yapabilirsiniz?” (s.10)

Eserde, ilk olarak belleğin çalışma esaslarını ve yaşlandıkça nasıl değiştiğini bulacaksınız. Sağlığın, yaşam tarzının, tutumların, belleğe etkileri bir başka önemli konu. Stres dolu bir iş ortamındaysanız, fiziksel olarak pek hareket etmiyorsanız, alkol tüketiminiz varsa, olumsuz düşüncelerle doluysanız, uyku düzeninize dikkat etmiyorsanız (...) belleğinizin sağlığı da tehlikeye girmeye müsait hale gelebilir. Hâlihazırda bellek sorunları yaşıyorsanız, o takdirde buna zemin hazırlayan nedenleri tespit edip ortadan kaldırmakla işe başlayabilirsiniz. Yazar, yeri geldikçe bu sorunların ortadan kaldırılmasına dair teknikler sıralamayı da ihmal etmemiş. Örneğin, uyku kalitesini artırmak için her gün aynı saatte yatıp aynı saatte kalkmak, kafein tüketimini sınırlamak, egzersiz yapmak, geceleri ağır öğünlerden kaçınmak başlıca yöntemler olabilir (s.54). Prova, anlam yükleme, ilişkilendirme, tekrarlama, kodlama gibi günlük bellek teknikleri için ayrıca detaylı bir bölüm hazırlandığını da not edelim (s.107 vd.).

Kitapta Alzheimer, demans (bunama), menapoz ve çalışma hayatı ile bellek sağlığının bağlantıları diğer önemli başlıklar. Yakın çevrenizde bellek sağlığı bozulan birileri varsa bu kişilere nasıl yaklaşacağınız, nasıl yardımcı olabileceğiniz hakkında faydalı ve pratik öneriler gayet etraflıca anlatılmış (s.208 vd.).

Bu eseri edinmek için belleğinizle ilgili bir sorun yaşamanız ya da tıp doktoru olmanız gerekmiyor. Konuya bütüncül sağlık yönünden yaklaşıyor ve bilinçli-tedbirli olarak hayata devam etmek istiyorsanız, “Unutmadan” bu bilincin önemli yapıtaşlarından olmaya aday bir kitap.

Eseri Türkçeye çeviren Erkan Aktaş’a ve SaltOkur’un başarılı ekibine teşekkürler.

İyi Okumalar!
Milli mücadele sonrasında yeniden tüm teşkilatlarıyla ayağa kaldırılan ve bağımsızlık mücadelesi verilen ülkemizde, girişilen çok sayıda inkılap hareketinin halka yayılması için kullanılan araçlardan biri de halkevleridir.

19 Şubat 1932’de, 14 ayrı merkezde resmen faaliyete başlayan ve 1951 itibariyle sayıları 478’e ulaşan Halkevleri, “okul tahsilinin yanında halk eğitimi yapmak ve halkı birlikte çalıştırmak, bütün kuvvetleri ulvi bir maksat etrafında toplamak ihtiyacının duyulması üzerine Atatürk tarafından kurulmasına karar verilen... kültür ocaklarının adıdır.” Dönemin CHP Genel Sekreteri Recep Peker, Ankara Halkevinin açılış töreninde hedefledikleri temel esası şu şekilde ifade etmişti: “Biz Halkevlerinin samimi ve bütün Türk vatandaşlarını müsavi şeref mevkiinde gören zihniyetle kurulmuş çatıları altında bütün vatandaşları toplamaya ve itinalı bir kültür çalışması içinde milli birliğe yükseltmeye azmetmiş bulunuyoruz.”

İsmail Özer, Selenge Bilgi Serisi'nde yayınlanan bu eserinde, halkevleri fikrinin ortaya çıkışından DP iktidarıyla beraber kapanışlarına giden süreci, gayet öz bir şekilde anlatıyor. Kurulmasında, Sovyetler mi, Almanya mı yoksa İtalya mı örnek alındı? 1912 yılında kurulan Türk Ocakları’nın bir devamı sayılabilirler mi? Vildan Aşir Savaşır’ın ve Reşit Galip’in halkevlerinin kurulmasına katkıları, Türk basınındaki dönem yorumları, halkevleri bünyesinde faaliyet gösteren güzel sanatlar, spor, dil, edebiyat ve tarih gibi şubeler, şehir ve kasabalar dışındaki daha küçük yerleşim yerlerine ulaşmada önemli faaliyetler yapmış halkodaları, yurt dışındaki halkevi şubesi Londra halkevinin faaliyetleri ve 2. Dünya Savaşı ile gerilen siyasi ilişkilerin şubeye etkileri, diğer ülkelerin Türk halkevlerine dair ilgileri, Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün halkevleri hakkındaki görüşleri, bu kitapta ulaşabileceğiniz temel bilgilerden bir kısmı olarak sıralanabilir.

İsmail Özer, cumhuriyetin ilk yıllarına ve halkevlerine ilgi duyan, dönem üzerine okuma yapmak isteyen tüm okurlar için oldukça faydalı bir eser hazırlamış. 19 yıl süren ilk dönem halkevi çalışmaları, Demokrat Parti iktidarında, 8 Ağustos 1951’de yürürlüğe giren 5830 sayılı ile son bulmasına kadar gayet doyurucu şekilde, akıcı bir üslupla izah edilmiş.

İyi Okumalar!
Tuva halkının çağdaş ozanı olarak kabul edilen yazar Galsan Tschinag, Moğolistan’ın en batısındaki Bayan-Ölgii şehrinde doğmuş (1940). Hikâye, roman ve şiir türünde ortaya koyduğu çok sayıda eserleriyle dünya çapında tanınan bir isim olmuş.

Tuva halkı, günümüzde, Rusya içindeki Tuva Özerk Cumhuriyeti’nde ve Moğolistan’ın kuzeyinde yoğunlaşan bir nüfus dağılımına sahip. “Kızgın Rüzgârların Ülkesinde” bir Tuvalının gözünden Tuva halkının yaşayışını, dünyayı nasıl yorumladığını, bu halkın değerlerini, inançlarını ve kültürünü dillendiriyor.

Ulu Altaylar, vatan, kültür, insan ilişkileri, aile, soy, çocuk yetiştirme, aşk, tabiat, evcil ve yabani hayvanlar, avcılık, Şamanizm, Tuva tarihi, Tuva dili, Almanya deneyimleri, ölüm, ruh, göçebelik, göçebe hayatı, “medeni” hayatla kıyaslamalar, Moğolistan siyasi ve sosyal tarihi, eserin anahtar kavramları arasında gösterilebilir.

Kitabın yazımında farklı bir yöntemle Tschinag ve kendisine eşlik eden Dr. Amélie Schenk, bu eseri birlikte meydana getirmişler. Eserin hangi kısmını kimin kaleme aldığı net değil. Yazılanlara bakılırsa Tschinag ve Schenk, uzun bir zaman süren çok detaylı sohbetler etmişler ve bu diyalogları yazıya dökmüşler, belli ölçütlere göre tasniflemişler. Schenk bu birliktelik hakkında şöyle diyor: “Başlangıçta her şey farklı düşünülmüştü. Ben, ulu Altaylardan ve çadırdan olan anlatıcının söylediklerinin bilimsel tarafını yazmalı, onlara etnografik yorumlar eklemeliydim. Ama başka bir şey ortaya çıktı. Birlikte bir kitap yazmaya başlamış olmamız gerçeği bizi aştı. Kısa bir süre sonra, yapmak istediğimiz biçimde, öyle ayrı ayrı ilerleyemez olduk... Sonuç, her şeyin iç içe geçtiği metnimizdir. Fikirler akıyor, öyküler ilerliyor." (s.236)

“Bütün dünyanın gözünde biz göçebeler, hele de biz Tuvalar, zavallı, yoksul, beklentisiz gezginleriz. Ama bizim açımızdan durum farklı görünüyor. Yerleşiklik, büyük, ağır eşyalar ve sahip olunan çok sayıda mal mülkle medeni bir hayat demektir. Ama mal mülk bizim için yüktür, zahmetlidir, hatta rahatsız edicidir. Bunlarla ilgilenmek zorunda kalmak, insanın hayatını, bizim varlığımızın temeli olan hayvanları gütmek yerine bir şeylere bakmakla geçirmesi anlamına gelir. Bizim hayatımız, çayırlardaki hayvanlarımızla, çadırlardaki çocuklarımız ve yaşlılarımızla hayatta kalmak demektir. Sizin sahip olduğunuz, yığdığınız, gözettiğiniz, koruyup oraya buraya taşıdığınız pek çok şey, -dağlarda geçireceğimiz birkaç hafta için taşıdığın şeylere bak-, hayatta takılıp düştüğümüz taşlardır." (s.188)

Tuva halkının İrgit boyundan Zengin Şınak’ın oğlu Galsan, insanlık mirasına önemli bir katkıda bulunmuş. Ülkemize bu kıymetli eseri kazandıran çevirmen Prof. Dr. Nurettin Demir ve Salt Okur’un başarılı ekibi övgüyü fazlasıyla hak ediyor.

İlgilenirseniz, çevirmen Prof. Dr. Nurettin Demir’le kitap üzerine yapılmış bir söyleşi için bkz.: bit.ly/42Y0Cdl

İyi Okumalar!
15. yüzyıl sonunda dünya yeni gelişmelere gebe bir dönem yaşamaktadır. O dönemde, 2. Bayezid Osmanlı tahtındadır. Ticari, askeri ve siyasi bakımdan ülkesinde parlak günler yaşanmaktadır. Batı Avrupa’da ise sekiz asırdır süren İslam varlığı, İspanya’nın güneyine sıkışmış durumdadır. Gırnata Sultanlığı’nın yıkılmasıyla da sonlanmış olur (Ocak 1492). İspanya coğrafyasında Müslümanlar ve Yahudiler, ölmek, din değiştirmek ya da göç etmek seçenekleri arasında bir tercihte bulunmak durumundadır. “Sular Üstünde Gökler Altında” tam da bu tarihlere paralel olarak kurgulanmış bir roman.

Keşif arzusuyla yanan denizci bir gencin, Kalender’in, önce Karadeniz’de, sonra Kolomb’un rotasında yaptığı seyahatin etrafında inşa edilen 345 sayfalık bu kitap, okurlarını akıcı bir maceraya sürüklüyor.

Kaan Murat Yanık, okuru farklı coğrafyalarda gezdirmeyi seven bir yazar. Bir önceki eseri Dünyasızlar’ın konusu, İstanbul, Bakü ve Leningrad şehirlerinde geçiyordu (2020). İstanbul, yeni eserinde, yine çıkış noktası. Roman, payitahttan Kırım’a, İspanya Kastilya’ya, Güney Amerika’ya ve oradan Kazablanka’ya uzanıyor. Yazar, eserin oluşma sürecini şöyle ifade ediyor:

“Benim için bir denizcinin gözünü karartıp kimsenin gitmeye cesaret edemediği karanlık okyanusları aşma cesareti göstermesi ve işbu tehlikeli sefer esnasında onlarca badire atlatması her zaman çekici bir mevzuydu. Yıllar içinde bu konuyu kurgusal bir düzlemde işleme fikri, zihnimi tavaf edip durdu. Kolomb’un yanında karanlık sulara açılmak! Heyecan vericiydi. Bu bağlamda birtakım geziler yapmak suretiyle işe koyuldum. Bilhassa Kolomb’un izinde İtalya ve İspanya’da epey zaman geçirdim. Kolomb’a ve coğrafi keşiflere dair edindiğim her bilgi biraz daha pekleştirdi aklımdakileri. Sonuç olarak Kalender isimli kahramanımı oluşturup onu türlü yetilerle donattım ve onun vasıtasıyla Kolomb’un yanı başına Santa Maria’nın güvertesine kondum. Gerisi kendiliğinden aktı…”

Denizciler arasında nam salmış, kendisine saygı duyulan eski bir kaptan olan İsa Efendi, hayatının olgunluk çağlarındadır. Kendisi, erdemli yaşamaya çalıştığı kadar oğlu Kalender’in de iyi yetişmesine gayret etmektedir. Kalender, kâşif ruhlu ve çok bilgili bir gençtir, fakat bir o kadar da tecrübesizdir. İsa Efendi’nin denizcilik hayatı geride kalmış olsa da Kalender’i denizlerde emanet edebileceği güvenilir dostları vardır. Bu dostlardan biri de Cristoforo Colombo’dur. Kalender’in yolu, bu dostluk sayesinde Kolomb ile kesişir ve birlikte mavi ufuklara yelken açarlar.

“Şuurumun hücrelerinde zincir altında tuttuğum asalak vehimler, derin elemler ve karanlık fikirler, zincirleri kırıp hücuma mecal bulamasınlar diye zihin kovanımı türlü meşguliyetlerle dolduruyorum. Okuyorum, hesaplıyorum, çözüyorum, gözlemliyorum. Kaptan ile hazırlamaya başladığımız deniz haritalarını, seyir tutanaklarını ve yıldız denklemlerini aynı zamanda usuma dövüyorum. Sırtımı basan irinli sivilceler, muhtemelen rakamların, şekillerin ve cümlelerin yükünün tezahürü... (s. 172)”

“Bu eşsiz maceranın ortasında bazen kendimi unutuyorum. Mucizevi manzaralara, şeker kokulu esintilere, billurdan yağmurlara, hareli kanatların çırpınışına ve masal sahifeleri misali çevrilen hayatların efsununa kapılıp gitmek hasta ruhuma iyi geliyor... (s. 228)”

Eser, tarihi kurgu romanlarına tutkulu olanlar için Mart 2023’ün güzel bir hediyesi oldu.

Roman hakkında yazarla yapılmış bir (edebiyat haber) röportajını ilgilisi için not düşelim: bit.ly/3n7hu28

İyi Okumalar!
Frederick Gustavus Burnaby (1842-1885), uzun sayılamayacak ömrüne rağmen dünyanın birçok coğrafyasında seyahat etmiş ve günümüze kıymetli eserler bırakmayı başarmış İngiliz bir yazar. 16 yaşında süvari subayı olarak orduda göreve başlamış. Resmî izin süreleri içinde çeşitli gazetelerin özel muhabiri sıfatıyla İngilizler için önemli görülen çeşitli ülkeleri dolaşmış. Bu gezilerinden çıkardığı notlarını kitap haline getirmiş. 1875’te yaptığı Hive seyahatini ve 1876’da yaptığı Anadolu seyahatini anlatan kitapları, çok satan, çok bilinen ve günümüze ulaşmış en önemli eserleri olmuş. “At Sırtında Anadolu”, 93 Harbi patlak vermeden önceki Anadolu coğrafyası hakkında verdiği bilgiler bakımından oldukça kıymetli.

Hive, bugün Özbekistan’ın Harezm bölgesinde Türkmenistan’a çok yakın bir mevkide yer almakta. Tarihsel önemi büyük olan Hive, 17. yüzyıl başında bu isimle anılan hanlığın başkenti olmuş. 1873’te Rusların kontrolüne geçmiş. Yazar Burnaby'nin Hive seyahati ise bu tarihten iki yıl sonra gerçekleşmiş.

Rusya’nın Orta Asya’da hâkimiyet alanını genişleterek Hindistan’a doğru ilerlemesi, o dönemde Hindistan’ı yöneten İngilizler tarafından ciddi bir tehdit olarak algılanmış. Burnaby, bu konuda eserin başında şöyle bir değerlendirme yapmış: “Rusya, şu anki durumuyla Britanya Hindistan’ını tehdit edecek bir güce sahip değil. Bununla birlikte, topraklarına katma imkânı verilirse Hindistan’a yapılacak saldırı için müthiş bir üs sağlayacak noktaları tehdit etme gücüne sahip. Merv, Belh ve Kaşgar bu açıdan ‘muhteşem’ bir basamak oluşturmaktadır... Rusya’ya ... herhangi bir ilerleyişinin, İngiltere tarafından ‘casus belli’ olarak görüleceği açıkça belirtilmelidir.” Ruslar, bu konuda hassas olan İngilizleri ikna etme noktasında boş durmamış: “İngiltere’nin, Hindistan sınırında Rusya gibi medeni bir komşuya sahip olmasının İngiltere için çok büyük bir avantaj olacağı fikrini aşılamak istiyorlardı.”

Burnaby, aslında Hive, Rus esaretine girdiği esnada orada bulunmak ve yaşananları gözlemlemek istemiş, ancak yakalandığı tifo hastalığı buna mani olmuş. O günün şartlarında at ya da deve sırtında geçirilecek ve kar altındaki yollarda, bozkırlarda, çöllerde aylarca sürecek yolculuk, yapılan hazırlıkların ardından 30 Kasım 1875 ‘te başlamış. İlk durak, St. Petersburg, sonra Samara ve Orenburg...

Yazarın, döneme ilişkin yol boyunca yaptığı coğrafî gözlemler, psikolojik tahliller, askerî, sosyal ve ekonomik hayata dair tespitler kitabın değerini arttırıyor. Satır aralarında hiç umulmadık şekilde çok fazla detay veriliyor. Ural Kazakları, Tatarlar, Türkmenler, Kırgızlar ve daha nice Orta Asya halkları o günkü halleriyle tasvir ediliyor. Hive Hanlığı’nın Rusya tarafından bir vasal statüsüne dönüştürülmesi sürecinde yaşananlar 27. bölümde; Burnaby’nin, Hive’ye ulaştığında yönetimde olan Said Muhammed Rahim Bahadır Han ile yaptığı bir anlamda diplomatik sayılabilecek görüşme 32. bölümde anlatılıyor.

Kitabın sonunda, eserin üçte birini oluşturan hacimde bir “Ekler” kısmı var. Burada, Rusların doğudaki yayılması, Çarlık ve Hive Hanlığı arasındaki barış antlaşması, o dönemki Türkistan hükümetinin bütçesi, Türkistan’ın o tarihlerdeki önemli yol güzergâhları gibi okuyucunun merakını giderecek ilave bilgilere yer verilmesi isabetli olmuş.

Çeviriyi yapan D. Arda Şen, çok başarılı bir çalışma ortaya koymuş. Selenge’nin ülke arşivine değerli bir katkısı olan bu eser, 19. yüzyıl ikinci yarısında Rusya ve Orta Asya üzerine çalışanlar ve tüm meraklıları için önemli bir boşluğu dolduruyor.

İyi okumalar!