Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Konu, ilaç sektörü, “modern” tıp ve insan sağlığı. Eser, alışageldiğimiz üslubuyla bir Soner Yalçın klasiği. Kitap boyunca hız kesmeyen bir tempoyla tarihî vakalar, komplolar, teoriler, isimler, şirketler, yerel/küresel kurumlar, ilaçlar, tedaviler, son iki yüz yılda alternatif (tamamlayıcı) tıbbın “modern” tıp karşısında inanılmaz derecedeki mevzi kayıpları ve cevabını arayan başkaca sorular, sayfalarda size eşlik ediyor.

Yazara göre "modern" ya da "endüstriyel tıp" bugün maruz bırakıldığımız "kapitalist tıp" anlayışının ta kendisi. Sistemin bekası için insanlar, "modern tıp" aracılığıyla bedenleri üzerinden "itaatkâr" ve "yararlı" yapma stratejisine hedef oluyor: “Modern kapitalizm, yükselişiyle birlikte tıbbı dönüştürdü; bedenler üzerinden nüfuslar ele geçirildi.” Bu sistemin ezberlerini bozan fikirleri dile getirenler susturuluyor: “Örneğin... Tabip Odaları son dönemde, -kamuoyunda farklı görüşleri nedeniyle tanınan- meslektaşlarına ‘ihraç’-‘kınama’ gibi cezalar veriyor! ‘Suçları’, konuşmalarıyla hekimlik mesleğini ‘rencide’ etmek!”

-"Hasta yoktur, hastalık vardır" diyen "endüstriyel tıp"… 
-"Hastalık yoktur, hasta vardır" diyen "tamamlayıcı tıp"... Yani... Önceden hasta, hastalığın bir öznesi olarak görülürken, "endüstriyel tıp" ile artık hastalık özne durumuna geçirildi! Niye?

Soner Yalçın, 18. yüzyıldan itibaren değişmeye başlayan bu “tıp” algısının nedenlerini sorgulamaya çalışıyor. Kitap bölümlerinde anti-depresanlar, antibiyotikler, şeker hastalığı, aşılar, sporcu gıdaları, “sponsorlu” bilim, sağlık reformları, el değiştiren ilaç şirketleri gibi çok sayıda konuya değiniyor.

Yazar, tüm yazdıklarının mutlak doğru olduğunu savunmuyor: “Son 200 yılda insanoğlunun ‘modern-endüstriyel tıp’ aracılığıyla nasıl kuşatıldığını anlatmaya çalıştım. Başarılı oldum ya da olmadım, bunun takdiri okuyucunundur. Ama bu ilk adımdır, önemli olduğunu düşünüyorum. Her ‘teori yapımı’ gibi, hatalar barındırması kaçınılmazdır. Doğruculuk taslamıyorum, kukla olmadan tartışalım istiyorum.”

Kitabın yazılış amacı, ilaç sektöründe neler olduğunu halkın öğrenmesi, tıp olgusuna ezberletilmiş kalıplar dışında bakabilmek, bilim namusuna sahip çıkmak, tıbbın-ilaç tekellerinin karanlık yüzünü anlatmak, tıp-ilaç sektörünün ekonomi politiği konusunda bilgi vermek gibi gerekçelerle izah ediliyor.

Oldukça akıcı yazılmış bu eser okunduktan sonra konuya daha geniş çerçeveden bakılması gerektiği, meselenin sanıldığından daha ciddi boyutlarda olduğu noktasında inançlar daha da kuvvetleniyor. Morpheus’un Neo'ya uzattığı haplardan mavi olanı mı kırmızı olanı mı seçeceğiniz tamamen size kalmış.

Kitabı bir de yazarın dilinden izlemek isterseniz: bit.ly/3L0Nu1k

İyi okumalar!
Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, bir makaleler derlemesi aslında. Osmanlı’yı, pratik olarak geniş kitlelere tahlil etme endişesinin yanı sıra güncel filmlerde, dizilerde ve kitaplarda oluşturulan Osmanlı algısında gerçeği yansıtmayan bazı yönlerin düzeltilmesi ihtiyacının bir cevabı olarak kaleme alınmış.

Kapsam oldukça geniş olsa da 200 sayfalık sınırlı bir hacimde çok zengin bir içerik hazırlanmış. Eser, Osmanlı tarihinde padişahlar, aile kurumu, devşirmeler, paşalar, divan, seyahatnameler, mutfak başta olmak üzere 21 başlık altında tertip edilmiş.

Çokça tartışılan konulardan biri olan devşirme sistemi üzerinden gidelim. Devletin kapıkulu ocaklarının ihtiyacını karşılayan bu sistemde Hristiyan çocukların tercih edilmesi esas. Musevi toplumu bu anlamda bir kaynak olarak görülmemiş. Müslümanların da bir kaynak olmaması kural olmakla beraber burada istisnalar yapılmış. Coğrafi olarak sadece Balkanlardan değil, Orta Anadolu ve Kafkasya gibi bölgelerden de devşirilenler olmuş. 17. yüzyılda devşirme sayıları iyice azalmış ve 18. yüzyıl ile kurum sona ermiş.

“Devlet kızamık, kuşpalazı gibi çocukluk hastalıklarıyla uğraşacak durumda değildir. Bunları atlatan biri (...) artık bir okul çocuğu yaşını almış biri devşirilebilir. Daha ziyade dokuz yaşın üstüdür, on dört-on beş yaşın üzerinde de devşirilmesi pek adet değildir. (s. 34)” “Enderun dediğimiz mektep, sınıf bulunan bir mektep değildir; zaten burada insanlar hizmet içi eğitim görürler, koğuştan koğuşa terfi ederler. Beğenildikçe padişaha daha yakın hizmet verirler. Burada çok ilginç bir şekilde sözlü ve yüz yüze eğitim görürler. Spor da vardır, resim de vardır, hüsnü hat da vardır, edebiyat da vardır. (s. 36)” “imparatorluk kendini yönetecek sadık komutanları bu ocakta yetiştirmiştir. Buradan çıkan insanlar vezir olmuştur, Yeniçeri ocağı ağalığı yapmıştır, devlet kademelerine hatta birçok memuriyete dahi ağırlığını koymuştur (s. 124)”

İlber hoca sadece tarihi bilgiler vermekle yetinmiyor. Günümüze ve geleceğe dair öneriler de sıralıyor yeri geldikçe: “Sultanahmet; Divanyolu dediğimiz, yani Sultanahmet ile en azından Aksaray’a kadar uzanan cadde, Beyazıt Meydanı ve Süleymaniye civarı... Maalesef şu ana kadar korumayı beceremedik. Eğer bu yolları ve mekânları koruyamazsak ne ecdadımızın altı asırlık tarihini, ki bunun beş asrı İstanbul’da geçmiştir, ne de peşimizdeki bin yıllık Roma tarihini korumamız, anlamamız, canlandırmamız mümkün değildir. (s. 22)”

Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, ilk baskısını 2006’da, İlber hocanın, Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı olduğu dönemde yapmıştı. O günden bugüne onlarca baskı yaptı. Yıllar içinde Almanca, İngilizce, Arapça, Arnavutça, Yunanca, Bulgarca, Fransızca, Sırpça, Boşnakçanın da içinde bulunduğu ondan fazla dile çevrildi.

Bu eser, Ortaylı’nın diğer eserleri gibi akıcı bir dilde yazılmış, kolay okunan bir kitap. Doğruları öğrenme arayışı içinde olan tarih meraklıları için altı çizilerek okunacak çok kıymetli bilgilerle dopdolu.

Aynı kapsamda başka kaynak arayışında olanlar için rahmetli Halil İnalcık hocanın “Osmanlı Tarihi’nde Efsaneler ve Gerçekler” isimli çalışması, bu eserin yanında önerilebilecek kitaplardan.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
“Osmanlı döneminde padişah çocuklarının doğum ve sünnet törenleriyle padişah kızlarının düğün törenlerini anlatan manzum, mensur ya da manzum-mensur karışık yazılan eserler” surnâme olarak adlandırılıyor.

Surnâme denilince aklıma ilk önce Seyyid Vehbî’nin yazdığı ve Sultan 3. Ahmed’in oğulları için yapılan sünnet şenliklerini anlattığı eser gelir. Sanatçı Levnî’nin hârikulâde minyatürleriyle bütünleşip anlam kazanan bu eser, şüphesiz Osmanlı el yazmalarının öne çıkan ve en bilinen örneklerinden (18. yy).

Prof. Dr. İskender Pala, yıllardır akademik alanda divan edebiyatı üzerine çalışmalar yapan bir yazar. Şah & Sultan, Od, Mihmandar, Katre-i Matem, Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk gibi çok okunan eserlerine son olarak Surnâme’yi ekledi. Yazar, “tarih boyunca zengin bir edebiyat türü olarak geliyor olması, biraz da genç okuyucuya böyle bir geleneğin varlığını anlatmak, hissettirmek” için kitabına bu ismi verdiğini ifade ediyor.

Roman kurgusu, ismiyle müsemma şekilde bir sultanın şehzadeleri için düzenlenen sünnet düğünü etrafında gelişiyor. Doğal mekân olarak payitaht şehri İstanbul’da gelişen olaylar, zaman olarak net bir tarihle ifade edilmese de devlette güç ve iktidar kavgalarının yoğun olduğu ve ekonominin Kanuni dönemindeki gibi parlak olmadığı bir dönemde geçiyor denilebilir. Olaylar, İstanbul’da geçtiği için Fatih öncesi olmadığı muhakkak. Açıkçası yazar için konunun hangi sultanın döneminde geçtiği aslî bir unsur değil:

“…bir kurgu yaptım. Osmanlı'da herhangi bir sultanın düğünü olabilir. Surnâme'nin, düğün kitabı olmak bakımından biraz da sevinç, keyif ve eğlenceye kapı aralayan bir tarafı vardı (…) Kitabı okuyup son sayfaya geldiğinde okurlar bir şeyler öğrenmeli fikrini hep taşıyorum. Osmanlı hayat sistemi içerisinde eğlencenin de var olduğunu ve bunun da belirli bir seviye taşıdığını, bu seviyeyi düşürmek ya da düşürmemek konusunda herkesin kendini sorgulaması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bugünkü topluma, 'Sizin atalarınız böyle eğlenirdi', 'Böyle âşık olurdu'yu göstermek istedim (…) Ben bugünkü okuyucuya kendi kimliklerini ve sahip oldukları değerleri, aslında bulundukları aidiyeti, medeniyet kavramı içerisinde yer aldıkları tarafı ve buradan sıçramalar yaparak geleceğe yürüyüşlerinin nasıl olması gerektiğini anlatıyorum.”

Pala’nın bu eseri de diğer eserleri gibi hacimli. 400 sayfalık romanın sonunda, yararlanılan kaynaklar sıralanmış. Bu kaynakçadan, kurgusal da olsa ilgili tarihi dönemi gerçekçi bir şekilde yansıtmak için Osmanlı saray düğünleri, saat yapımı, iktisadi gelişmeler ve paranın değerinde yapılan değişiklikler (özellikle tağşiş konusu), Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si üzerine ciddi bir ön okuma yapıldığını anlıyoruz.

Bu bilgiler, sadece okumakla yetinilmemiş, satır aralarına aşağıda olduğu gibi başarılı şekilde yerleştirilmiş:
“Masada ve duvarlardaki malzeme zenginliğine baktı. Bir saat imalathanesinde olması gereken bütün her şey… Tezgahtaki saate dokundu. Gözü köşede iki parça pamuğa ilişti. Bunlar guguk sesini dinlerken kulağındaki hassasiyeti sağlayan pamuklara benziyordu… Pamuklara uzandı. Kulaklarını tıkadı. Eline iğnelerden birini alıp ses tellerine uzandı. Zamanın içinde dalıp gitti.”

Sayfaları süsleyen başarılı karakalem çizimlerle de okurun zihnine ve gözüne hitap eden bir anlayışla adeta günümüze uyarlanmış bir surnâme ortaya çıkmış.

Kitap, tekmili otuz bölümden oluşuyor. Her bölümün baş kısmında küçük bir hikayecik yer alıyor. Bu güzel hikayecikler, bölüm öncesi biraz “spoiler” gibi. Roman, bir sabah namazı sonrası oluşturulan ve sultanın hazır bulunduğu divan toplantısıyla başlıyor. Sadrazam yönetimindeki ordu, zaferle neticelenen bir seferden dönmek üzere. Sünnet düğününün tertibine ilişkin vazife taksimi, gündemin öne çıkan maddesi. Yükün kime tevdi edileceği önem arz ediyor. Çünkü vazifeyi alan divan üyesi için bu durum, sultan tarafından bahşedilen ve kendi ikbali adına iyi değerlendirilmesi gereken, adeta başarılı bir satranç hamlesi farz ediliyor. Toplantının tam sona ereceği esnada divana acı bir haber ulaşıyor…

Eser, akıcı, anlaşılır ve bilgilendirici bir üslupla yazılmış. Tarihi roman meraklıları için kaçırılmaması gereken bir roman. İleride bir filme konu olması muhtemel eserlerden biri.

İyi okumalar!
Dün gibi aklımızda. SSCB dağılmış, duvarlar bir bir yıkılmıştı. Balkanlarda da irili ufaklı birçok devlet bağımsızlığını kazanmaya başlamıştı. 1 Mart 1992’de yapılan oylamayla Bosna Hersek bu kervana katılıp Yugoslavya’dan ayrılmış ve buna karşılık 27 Mayıs’ta Sırpların tertiplediği ve çok sayıda sivilin hayatını kaybettiği bir patlamayla savaşın zemini hazırlanmıştı. 2 milyon insanın yaşadıkları yeri terk etmesine ve 300 bin insanın ölümüne neden olan bu savaş, ancak 14 Aralık 1995’te imzalanan Dayton Barış Antlaşmasıyla sona ermişti. Ülkenin başkenti Saraybosna, 1425 gün boyunca Sırp ordusu tarafından kuşatma altında tutulmuştu (5 Nisan 1992 - 26 Şubat 1996). Bombardıman altında tutulan şehirde insanlar, çöken altyapıya, su, elektrik ve gaz yokluğuna rağmen hayata tutunmaya çalışmıştı. Sırp keskin nişancılar, içlerinde çocukların da olduğu yüzlerce masum sivili acımaksızın öldürmüştü.

Miss Sarajevo, bizi, yakın tarihin bu vahşet ve utanç dolu yıllarına götürüyor.

Yazar Ingrid Thobois, Sirvins ailesi etrafında kurguladığı kitabında, ailenin erkek çocuğu Joaquim’in gözünden ve iç dünyasından hayatı nasıl sorguladığını, nasıl yorumladığını, yaşadıklarının onu nasıl etkilediğini anlatıyor. Eser sayfaları, zamanda ve mekanlarda git-gel’ler yaparak ilerliyor. Başka bir ifadeyle kurgu, kronolojik bir sıraya göre gitmiyor.

Bosna savaşının başından sonuna yaşananlar, farklı karakterler üzerinden anlatılıyor eserde. Bir yanda kuşatmanın ilk günlerinde Kosma ve Ludmilla’yı buluyoruz. Kuşatmada gazetecilik mesleğini ifa etmeye devam eden Vesna, çarpışmalarda ön saflarda yer alan Zladko, evlerine kapanmak zorunda kalan Inela, Bosna’nın Romeo ve Juliet’i olarak bilinen Admira ve Bosko, kısıtlı imkanlarla oradan oraya koşuşturan BM personeli ve diğer yanda Joaquim’in aile üyeleri.

Yazar, kitabı hakkında şunları ifade ediyor: “-Miss Sarajevo- yeniden oluşum, canlanmanın hikayesi. Ölmek istediğine inanan, yaşamayı beceremeyen bir gencin hikayesi... 90'lı yıllarda Bosna Savaşı'nın tam ortalarında bu genç, Sarajevolu bir ailenin yanına sığınır. İçinde bulunduğu durumun tam tersine yaşamın anlamını sorgulamaya başlar... Ölüm ve yaşam; iki seçim arasında kalır. Bu roman aynı zamanda hayatın ve tarihin en karanlık alanlarında bile her zaman yaşam; oksijen, ışık arayan bireylerin büyük gücüne saygı gösteriyor. Savaşın tam ortasında bile olsa, sabah uyanmak, yatağını yapmak, giyinmek, hatta güzellik yarışmasına katılmaktan daha doğal ne olabilir...”

Thobois, gezmeyi seven bir ailenin kızı olarak dünyada birçok ülkeyi gezmiş. Hayatında ilk Türk kahvesini, henüz 6 yaşındayken Topkapı Sarayı gezisinde içmiş. 21 yaşında Balkanları, Türkiye’yi, İran’ı Hindistan’ı ve Sri Lanka’yı dolaşmış. 23 yaşında Fransızca öğretmek üzere Afganistan’a gitmiş. Orta Asya’dan Afrika’ya dünyanın pek çok ülkesine gitme fırsatı bulmuş. Miss Sarajevo’da satır aralarında bu hayat tecrübelerinin izlerine rastlıyoruz. Joaquim’in özellikle Saraybosna günlerinde yaşadıklarının, yazarın iş tecrübelerinden büyük ilham aldığını görmemek mümkün değil.

İyi okumalar!
Günümüzde insanların, eğitim-öğretim imkanlarına ulaşmada eşit şartlara sahip olmadığını biliyoruz. Bulundukları coğrafya, savaş, göç, maddi imkânsızlık gibi çok sayıda sebep buna zemin oluşturuyor. Birleşmiş Milletler verileri (2022), dünya genelinde, üçte ikisini kadınların oluşturduğu 771 milyon insanın, hala okuma yazma bilmediğini gösteriyor. Her olumsuzluğa rağmen insanlık, yıllar geçtikçe bu konuda ilerleme gösteriyor. En azından dünya genelinde yapılan istatistikler, böyle söylüyor. 15 yaş üstünde, dünya genelindeki okuryazarlık oranı 1990’da %74, 2000’de %81, 2010’da %84 ve 2020'de %87 seviyesinde. Türkiye’de, 1927’de %11’lerde olan okuma-yazma oranı, 2020’de yüzde 97,42’ye ulaşmış durumda.

İstatistiklere yansıyan bu iyileşme, eğitimin olmazsa olmazlarından “okul” ile doğrudan ilişkili. Karşılaştırmalı Eğitim ve Eğitim Tarihi profesörü olan yazar Franz-Michael Konrad, Runik Bilgi Serisi’nde yer verilen eserinde, okulun tarihini gayet öz bir şekilde anlatmış. İçerik, kronolojik bir şekilde antik çağ, Avrupa orta çağı, yeni çağ, yakın çağ başlıklarına göre sistematize edilmiş. Eser, ağırlıklı olarak Avrupa ve özellikle de Alman coğrafyasındaki tarihi sürece odaklanmış görünüyor. Bu nedenle kitapta, İslam ve Türk tarihinde okul konusuna değinilmediğini belirtmekte fayda var.

Bir iki asır öncesine kadar ilkokuldan üniversiteye uzanan eğitim-öğretim, bugünkü kadar teşkilatlı ve sistemli değildi. Dolayısıyla bu derece halka inmemişti. Antik çağ'da durum, daha da istisnai bir nitelik arz ediyordu. Mesela Mısır’da, “Asıl mesleki eğitim okul eğitiminden sonra başlıyor, bireysel olarak usta çırak eğitimi çerçevesinde gerçekleşiyordu. Yüce meslekler için eğitilmek üzere seçilmemişlerin hiçbiri –çiftçiler, küçük zanaatkârlar, askerler, aynı zamanda da kız çocukları– okula gitmezdi ve nitekim ne okuyabilir ne de yazabilirlerdi. (s. 9)”

Roma’da Hristiyanlığın resmi din olarak kabulünden sonra okula bakışta değişim yaşanmış: “Hristiyanlık inancı, inananlardan okuma yazma beklemiyordu… Roma devleti okul sistemi Hristiyanlar tarafından devralınmadı, aksine tamamen olmasa da geniş ölçüde ortadan kalktı. Roma’nın eski çağında halk arasında oldukça yaygın olan okuma yazma bilgisi, Erken Orta Çağ’a geçerken -Alpler’in kuzeyinde tamamen ama büyük ölçüde İtalya’da da- git gide azaldı. (s. 22)” Roma’da özellikle din adamı ihtiyacının karşılanmasında, okulun, kilise açısından önemli bir yeri olduğu ise tartışmasız. Konrad, kilise okullarında okutulan derslerden, sınıf ortamlarına kadar pek çok detayı sunmuş.

Avrupa’da ilk üniversitelerin oluşumu (11. ve 12. yy), laik eğitimin başlaması (12. ve 13. yy), genç kızların ve kadınların eğitimi, Orta çağ kapsamındaki ilgi çeken diğer başlıklar. (s. 32 vd)

Yeni çağ içinde yaşanan reform hareketleri, okul ve eğitim açısından da değişimler getirmiş. Luther’in görüşleri, Gutenberg’in öncülük ettiği matbaa çalışmalarında binlerce eser basılması ve ulusal dillerin önem kazanması, kilise okullarının gerileyişine zemin hazırlamış: “Artık neredeyse hiç kimse çocuklarını okula göndermek ve çocuklarının eğitim almasını istemiyordu çünkü insanlar Luther’in yazılarından, rahiplerin ve akademisyenlerin halkı açıkça kandırdığını öğrendiler.” (s. 40) Aynı dönemde bugünkü manada Alman devlet okul sistemi, Protestan Almanya’da başlamış. Bu gelişmenin temelinde, hükümdarların, teba üzerinde etkilerini arttırmak gibi önemli bir politik gerekçenin olması ise dikkat çekici.

Yakın çağ’da, ortaya çıkan düşünce, ekonomi ve üretim anlayışı, bu sefer soyluların konumunu sarsmış, 1871’de sağlanan Alman birliği, ulus devlet anlayışını kuvvetlendirmiş. Bu dönemde devletin alt okullara karşı olan ilgisi daha da artmış. Bunda milli eğitim harcamalarının insanların yaptıkları işleri daha verimli hale getirmesi, böylelikle ülke ekonomisinin canlandırılması, çocuk işçilerin çalışmasına bir önşart olarak okula gitmenin getirilmesi, Alman ülke sınırlarındaki tüm nüfusun aidiyet duygusunun oluşturulması, diğer bir ifadeyle ulusal bilincin uyandırılması gibi sebepler önemli rol oynamış. (s. 60 vd) 1890’lı yıllarda, okuma-yazma bilmeyenlerin, tüm nüfusun %10’undan daha az olması, hedeflenen başarıda ciddi yol alındığını gösteriyor.

Demokratik düzene geçiş aşaması olarak Weimar dönemi, ideallerin yüksek olmasına karşı icraatlar bakımından zayıf kalmış: “Eski seçkinlerin önceliğine önemli ölçüde dokunulmadığı ve demokrasinin çoğu insana hâlâ yabancı kaldığı bir toplumun tümünde olduğu gibi okul sisteminde de büyük değişikliklerden kaçınıldı. (s. 79)”

Nasyonal Sosyalist dönemde ise okul, fiili olarak arka plana atılmış: “Eğitimin ilk görevi ise fiziksel sağlığı korumak ve sapa sağlam vücutlar yetiştirmektir. Entelektüel yetilerin eğitimi ancak ikinci sırada gelir. (s. 84)” Hitler’in Kavgam’da yer verdiği bu düşünceler, aslında Nazilerin konuya bakışını özetlemiş. Okul dışı eğitime odaklanan öğrencilerin, Hitler Gençliği faaliyetlerinde görev almak gibi bir misyon üstlenmesi, günlük derslerini aksatmalarına neden olmuş, bu konuda öğretmenlerin ve okulun yetkileri uygulanamaz hale gelmiş (s. 84 vd.). Eğitimde merkezileşme, yıllar geçtikçe her anlamda şiddetini arttırmış. 1939’da Nasyonal Politikalar Eğitim Kurumu” (Napola) denilen yüksekokula denk bir eğitim kurumunun kurulması ile rejim, kendi insan kaynaklarını devlet imkanlarıyla yetiştirmeye başlamış.

Savaş sonrası ikiye bölünme ve 1991’deki birleşme sonrası okul sistemleri, 2000 yılından bugüne PISA araştırma sonuçlarına göre alınan mesafe ve bazı güncel tartışmalar, eserin son konularını oluşturmuş.

Türkiye’de eğitim üzerine çalışan, karşılaştırmalı değerlendirme yapmak isteyen her okurun, bu eseri edinmesinde fayda olacaktır. Ülkemizde eğitim sistemine dair yaşanan tartışmalara ve yapılan planlara katkı sağlayacak bu eseri dilimize çeviren Eda Kulaksız, oldukça titiz çalışmış, takdiri fazlasıyla hak ediyor.

İyi Okumalar!