Toplam yorum: 3.285.218
Bu ayki yorum: 6.744

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Vasily V. Barthold, Orta Asya tarihi üzerine yapılan akademik çalışmalarda eserlerine atıf yapılmadan geçilmeyen otorite isimlerden biri (1869-1930). Mezun olduğu üniversitede çalışmalarını sürdürüp 32 yaşında profesör olan yazar, “Moğol İstilasına Kadar Türkistan” ve “Müslüman Kültürü” gibi onlarca verimli çalışmaya imza atmış. Rusya’da yaşanan karışıklıklar ve rejim değişikliği de bilimsel çalışmalarındaki hızını etkilememiş. Bir Rus olarak Arap, Fars ve Türk dillerine değişik lehçeleriyle vâkıf olması, hayranlık uyandıran bir özelliği olmuş. Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün davetiyle Türkiye’ye gelen Barthold, Türkiyat Enstitüsü’nde dersler vermiş (1926). Ders notları kitaplaştırılmak suretiyle günümüze kadar ulaştırılmış.

“Orta Asya”, yazarın farklı çalışmalarının bir araya getirilmesi suretiyle 4 bölüm halinde tanzim edilmiş. İlk bölümde Türkistan coğrafyası, tarihi ve Türkler hakkında genel bilgiler verilmiş. “Bozkırdan Türkistan’ın uygar bölgelerine gelen insanlar, yerli kültürün etkisinde kalmak ve yerleşik düzene geçmek zorundaydılar. Bununla birlikte onlar, nüfusça kalabalık oldukları için, yalnızca dillerini korumuyor, aynı zamanda onu yerli halk arasında yaygınlaştırıyorlardı da. Başlayan ve henüz bitmeyen bu süreç, bölgenin tedrici surette Türkleşmesi sürecidir. Geçmişteki Farsça isminin yerine Türkçe isim alan ilk şehir, bilindiği kadarıyla Taşkent’ti. Bu isim, X. Yüzyıl coğrafyacılarının eserlerinde geçen Binket yerine artık XI. Yüzyılda kullanılmaktaydı.” (s. 43)

İlk bölümün dikkat çeken diğer konusu, Moğol istilası öncesi bölgedeki Hristiyanlık inancı. Aslında bu başlık altında sadece Hristiyanlık inancı değil, Budizm ve İslam gibi diğer inanışlar üzerinde de durulmuş. “IV. Yüzyılda Doğuda önemli ölçüde Hıristiyan hareketi başlamıştı (muhtemelen bazı misyonerler buraya daha önce gelmişlerdi); 334’de Merv’de bir Hıristiyan piskoposluğu görmekteyiz. Ama Hıristiyan yayılması düalist faaliyetlere göre bariz şekilde zayıftı. Pers hükümdarlarının Hıristiyanlara karşı dini takibat başlatması, Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nda hakim din haline gelmesinden sonra Batı İran’daki Hıristiyanların (ki oradaki Hıristiyanlar Doğudakilerden hayli fazlaydılar) kolayca Roma topraklarına kaçabildikleri sırada başlamıştı. Bundan başka Rafızilerin yayılışı, yabancı propaganda olarak görüldüğü için, her yerde sıkı takibat altındaydı. Buddistler, Hıristiyanlar ve Marchionitler Horasan’a kapağı atmışlardı; Deysanîler, Maniheistler ve Mazdakîler Sâsânî İmparatorluğu sınırları ötesinde necat bulabilirlerdi.” (s. 53)

İkinci bölümde, Yedisu Tarihi kapsamında 7 başlıkta Usunlar, Karluklar, Türkler, Karahanlılar, Karahitaylar, Kalmıklar ve Moğulistan hakkında detaylar verilmiş. “Türklerin ülkesinde ilk Müslüman hanedan olarak Karahanlılar, elbette İslam’ın yayılmasıyla ilgilenmek zorundaydılar ve bu bağlamda onların saltanat dönemi Orta Asya tarihinde oldukça önemli bir yer tutar. İbn el-Esîr, 349/960 yılında 200 bin çadırdan müteşekkil bir Türk kitlesinin İslam’ı kabul ettiğini nakletmektedir ki, bu kayıt elbette Yedisu ve Doğu Türkistan sakinleriyle, özellikle de Doğu Türkistan’daki göçebelerin sayısı hiçbir zaman bu kadar kalabalık olmadığı için Yedisu halkıyla ilgilidir.” (s. 108)

Üçüncü bölüm, genel olarak Orta Asya tarihinden yansımalara ayrılmış. Bu kapsamda Timuriler, Tacikler, Kırgızlar ve Türkmenler incelenmiş. Burada özellikle Türkmenler için İslam öncesi dönemden 19. yüzyıla kadar ayrıntılı bilgiler verilmiş. (s. 259-337) Kitabın diğer kısımlarında olduğu gibi bu kısımda da dini hayata ve Türklerin İslam’ı kabulüne ilişkin satırlar mevcut: “Halifeliğin Türk komşuları yavaş yavaş İslam kültürünün etkisi altına girmek ve Müslümanlığı kabul etmek zorundaydılar. Kaşgarya’da Müslümanlığın yayılışıyla ilgili en eski efsanelerde, Müslüman kervanlarının taşıdıkları malların, -örneğin pahalı kumaşlar ve şeker- Türklerin hoşuna gittiği, böylece bilâhare bu güzergah üzerindeki Türklerin İslam diniyle tanıştıkları anlatılmaktadır. Muhtemelen aynı şey diğer bölgelerde de olmuştur. X. Yüzyılda Oğuzlar arasında İslam’ın yayılma süreci yavaş seyretmiştir. İbni Fadlan, 922 yılında Oğuzlar arasında tıpkı VIII. Yüzyılda Moğolistan’daki Türklerde uygulanan pagan defin geleneklerine şahit olduğunu yazmaktadır.” (s. 276)

Türkmenlerin, kurulan devletlerdeki konumlarına dair fazlaca bilgiye rastlanılıyor: “Türkmenler, Selçuklu hanedanının tüm fetih hareketlerine iştirak ettiler ve onun çökmesinden sonra atabek hanedanlarını kurdular (küçük yaştaki Selçuklu şehzâdelerine vasilik eden ve bilâhare bağımsız hâkimler haline gelenlere bu isim veriliyordu). Örneğin Suriyeli Nureddin Mahmud 1164’de Mısır’a ordu sevk ettiğinde, ordu saflarında Türkmenler vardı. İşte bu ordunun komutanlarından biri olan Kürd Salahaddin Yusuf, Mısır, Suriye ve Trablus’u ele geçirerek Eyyubi hanedanının temellerini attı; onun Afrika’daki seferlerine ‘Guzlar’ da katılmışlardı ki, bunlardan bir kısmı Kuzey Afrika ve Güney İspanya’yı hakimiyet altına alan Muvahhidlerin emîri Ebu Yusuf Yakub’un (1184-1199) saflarına katılmışlardır. Oğuz beylerinden Şaban adlı birine İspanya’da yıllık 7000 dinar (yaklaşık 35 000 Ruble) geliri olan büyük bir dirlik verilmişti.” (s. 293)

Son bölümde, uygarlık tarihinden yansımalar kapsamında Amu-derya, Sır-derya ve Horasan bölgeleri işleniyor: “Tüm Türkistan gibi, Amu-derya havzasıyla ilgili detaylı bilgilere ancak Arap fetihlerinden itibaren rastlıyoruz. Kitab-ı Mukaddes’teki Gihon nehriyle ilgili rivayetlerden yola çıkarak, ülkenin eski kültürüyle alâkalı bir şeyler bulma girişimleri daha önce de başarısızlığa uğramıştı. Göründüğü kadarıyla İncil’de geçen nehir adı Amu-derya’ya ancak İslamî dönemde verilmişti. Nehrin eski Farsça adı Vahş, Yunanlılar tarafından ‘Oks’ şeklinde tercüme edilmiş ve günümüze kadar nehrin bir kolunun adı olarak korunmuştur. Yunanlılar, bu ismi nehrin orta akımlarında bir yerde işitmişlerdi, ama göründüğü kadarıyla Harezm’de de kullanılıyordu.” (s. 373)

Oldukça kapsamlı olarak hazırlanan bu eserde, derlemeyi ve çeviriyi yapan merhum D. Ahsen Batur’un emeğini vurgulamak gerekir. Ülkemize kazandırdığı diğer eserlerinde olduğu gibi burada da çevirinin ötesinde bir gayretle esere değer kazandırdığını, dipnotlarla, eklemelerle eseri çok daha fazla istifadeye hazır bir seviyeye çıkardığını görmemek mümkün değil.

Eser, Orta Asya üzerine çalışanlar için içeriği ve kaynakları itibariyle çok kıymet arz ediyor. Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve rejimin değişmesi neticesinde Osmanlı hanedanının akıbeti konusu, geçiş döneminin en önemli meselelerinden biri olmuştu. Çünkü, savaştan çıkmış bir ülkenin yeniden imar edilmesi ve kurulan rejimin güvenilir bir ortamda kendini sağlam temeller üzerine inşa edebilmesi için, tehdit oluşturabilecek tüm unsurlardan korunması o günün şartlarında önem arz ediyordu. Cahide Sınmaz Sönmez, hazırladığı bu eserde, geçiş döneminde Osmanlı hanedanı hakkındaki sürgün kararının nasıl alındığını, hanedan üyelerinin gurbette neler yaşadıklarını ve geçen yılların tehdit algısını zayıflamasıyla beraber hayatta olanların vatana dönmesine aşamalı olarak nasıl izin verildiğini ele alıyor.

Bilindiği gibi saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım 1922 sonrası Sultan Vahideddin, 17 Kasım’da ülkeyi terk etmişti. Hanedan üyelerine ilişkin yoğun meclis tartışmalarından sonra, 3 Mart 1924’te çıkarılan kanunla bu sefer hem hilafet kaldırılmış hem de kanun kapsamındaki 155 kişi sınır dışına çıkmak zorunda kalmıştı.

Dönüşe izin veren ilk kapsamlı düzenlemeye kadar, 1939’da ve 1949’da ülkeye girişe istisnai olarak bazı izinler verilmiştir (s. 20-52). 1950’de tek parti döneminin bitmesine sebep olan iktidar değişikliği, sürgündeki hanedana mensup kadınların ve bunların çocuklarının ülkeye dönmesine izin verilmesinin temelini oluşturmaktadır. 23 Haziran 1952’de yürürlüğe giren ilgili kanunla yaklaşık olarak 80 kişi yeniden Türk vatandaşı olma hakkına kavuşmuştur (s. 53-118). Kapsam dışında bırakılan şehzâdelerin, ülkeye geri dönmeye izin almaları ise yarım asırlık bir sürenin geçmesinden sonra mümkün olmuştur. 15 Mayıs 1974’te çıkarılan Genel Af Kanunu kapsamına alınan bir düzenlemeyle hanedan mensubu erkeklerin ülkeye girmesine ve vatandaş olmasına imkân tanınmıştır. Sürgüne gönderilen ve hayatta kalan 10 şehzadeyle, sürgünde doğup da o tarihte hayatta olan 11 şehzade bu haktan yararlanabilmiştir (s. 119-160).

Eser, elli yıllık bir süreci işlemesine rağmen oldukça anlaşılır bir dille “efradını câmi, ağyarını mâni” bir belgesel üslûbuyla, 163 sayfada, konuyu gayet güzel anlatıyor. Her bölümde önce genel çerçeve sunuluyor ve sonrasında hanedan üyeleri özelinde yaşananlar bir bir aktarılıyor. Akademik anlayışın bir gereği olarak dipnotlar, kaynakça ve ekler, bu bütünü tamamlıyor. “Sürgünden Vatana”, Cumhuriyet döneminde, hanedan üyelerinin neler yaşadıklarıyla ilgilenen tüm okurların kütüphanesinde bulunması gereken nitelikli bir eser.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yaşanan iç karışıklıklara Çin baskısı da eklenince dağılma sürecine giren Asya Hunlarından ayrılıp batıya doğru ilerleyen ve yeni yurtlar arayan Hunlar, Balamir liderliğinde İdil ırmağını geçmiş, Avrupa önlerine gelmişlerdi (374-375). Topraklarına doğru gelen bu devasa kitleler karşısında direnemeyen Gotlar ve Alanlar da batıya doğru göç etmek zorunda kalmıştı. Yıllarca doğudan akıp gelen bu insan seli karşısında bir çağ kapanmış, feodalite yükselmiş, krallıklar yıkılmıştı.

O dönemi yaşayanlardan Ambrosius, 390 yılında kaleme aldığı Luka İncili yorumunda, göç hakkında şunları yazmış: "Dünyanın sonu geldi. Ahir zamanları yaşıyoruz ve dünyadaki belirli marazlar bunun başlangıcı". İsa'nın Yeni Ahit'te kehanette bulunduğu ve ilk Hristiyanların kendi yaşam süreleri içinde bekledikleri son günler artık gelmiş görünüyordu. Tezahür eden ilk "maraz", Hunların ilerlemesiydi… Hunlar Alanlara saldırıyordu, Alanlar Gotlara, Gotlar Tayfallara ve Gotların göçü de bizleri vatanımız İllirya' dan göçe zorladı… Ve hala sonu gelecek gibi görünmüyor. (s. 14)

Alman bir tarihçi olan yazar Klaus Rosen, kitabın başında Ambrosius gibi göçün etkilerini bizzat yaşayan dönemin tanıklarına atıflar yaparak söze başlamış. Bir dönüm noktası olarak kabul edilen, Kral Valens’in Gotlara yenilişinden sahneler vermiş.

Kavimler Göçü öncesindeki 5 asırlık sürede, Roma, Germenler ve komşu halklarla ilişkilerin esaslı bir panoraması çizilmiş: Roma, imparatorluğu çevreleyen ülkelerle ilişkilerinde de her zaman belirleyici güçtü. Daima kendisinin yüceliğinin (maiestas) tanınmasını şart koşuyordu. "Daha büyük" anlamına gelen maior kökünden türeyen maiestas, yani "majeste", zaten tek başına üstünlüğü vurguluyordu. İki taraf sözde eşit olarak karşı karşıya geldiğinde dahi, resmiyete dökülmeyen bir üstünlük geçerliliğini koruyordu. Sınırlarının dokunulmazlığı, yüceliğinin (maiestas) neredeyse hiç ilan edilmemiş fakat hassas bir göstergesiydi. Sınırlar, modern anlamdaki sabit çizgiler değil, sınır görevi gören nehirlerin ötesini de kapsayan, değişken genişlikte mıntıkalardı. Orayı izinsiz geçen, Roma halkının düşmanıydı. (s. 38)

Kavimler Göçü sonrasında Roma’nın dağılması, düşmesi ve çöküş yılları, bir anlamda Avrupa kıtasında oluşan otorite boşluğu, hak iddiaları ve gücün yeniden paylaşımı, kitabın hacmine oranla oldukça ayrıntılı yer bulmuş. (s. 57-79) Otorite boşluğunda, Roma coğrafyasında oluşan bağımsız Cermen devletleri, Roma’nın Cermen politikası ile beraber iki bölümde incelenmiş. (s. 81-108) Son tahlilde, Hitler’in ârî ırk siyasetinin ve doğuya doğru yaptığı askerî seferlerin bu göçlerle, “güncel bir dayanak” olma noktasında bağlantısı kurulmuş:

"Savaş, varoluş sebebinin en eski haline geri döndü: kavim savaşlarının yerini yeniden alan savaşı alıyor." Sıkça yapmış olduğu gibi, insanı aşağılayan politikaları için yine tarihten kendine onay çıkarmaya çalıştığı görülüyordu: "Kavimler Göçü doğudan batıya doğru yapılmıştı. Şu andan itibaren kavimler seli batıdan doğuya geri akacak. Bu ebedi mücadele, en iyilerin seçilmesine olanak tanıyan doğanın prensiplerine uygun bir durumdur: varoluş yasası, daha iyi olanın yaşaması için kesintisiz öldürmeyi gerektirir." (s. 115) Hitler daha 1924'te Kavimler Göçü'nden etkilenerek, Kavgam (Mein Kampf) kitabında Cermenlerin de "tüm Aryanlar gibi" en eski zamanlardan beri daima "kültür yaratıcıları" olarak ortaya çıktıklarını ifade etmişti… (s. 116)

Kitapta aslında göçün öncesi ve sonrası, asırlarca süren büyük göçten daha çok yer tutmuş görünüyor. Özellikle Roma İmparatorluğu’nu oluşturan unsurlar arasındaki denge ve komşularla yürütülen ilişkiler ekseninde adeta mini bir Roma tarihi eseri hazırlanmış. Oysa bu göçe maruz kalanlar kadar, göç edenlerin de bu kapsamda, teraziyi dengeleyecek miktarda anlatılması bir okur için en doğal beklentidir. Ancak bunu bir eksiklik olarak değerlendirmediğimizi de ifade etmeliyiz. Zira kitabın, içinde yer aldığı serideki tüm kitaplar, sınırlı kapsamda hazırlanmış. Yazarın bu sınırlı kapsamda, böylesine geniş bir konuyu belli tercihlere göre kaleme aldığı ortadadır. Klaus Rosen, bu nedenle eserin sonunda, kaynakçada, kitapta yer veremediği bilgiler için aynı seride olan diğer kitaplara atıf yapmış. (s. 121 vd.)

Eserde yer verilen Seneca’ya ait bir tespitle satırlarımıza son verelim: “… Şu veya bu sebepten insanlar vatanlarını terk ediyorlardı. Ancak bir şey açıkça görülüyor: Doğduğun yerde kalmak gibi bir durum söz konusu değildi. Sürekli değişim, insan türünün bir özelliğidir. Yerküre üzerinde her gün bir şeyler değişiyor. Yeni şehirlerin temelleri atılıyor, yeni halkların isimleri, eskilerin soyunun tükenmesiyle ya da daha büyüklerin içinde erimeleri sonucu öne çıkıyor." (s. 24)

İyi okumalar!
“Bizans Ekonomisi”, ilk olarak 2007’de, Cambridge Üniversitesi Yayınları içinde basılmış. 2020’de Türkçe çevirisi yapılmış. Alanında, kült eserlerden biri olarak kabul ediliyor.

Yazarlardan Cecile Morrisson, Fransız bir tarihçi, nümizmatik uzmanı. Bizans’ın iktisat tarihi ve mali idaresi, uzmanlık alanı olmuş. Diğer yazar, Angeliki E. Laiou, Yunan asıllı, doktorasını Bizans Tarihi üzerine Harvard’da yapmış.

M.S. 330’da kurulan ve 1453’te sona eren Bizans Devleti, nâm-ı diğer Doğu Roma, günümüzde askerî, hukukî ve kültürel mirası kadar ekonomik olarak bıraktıklarıyla da araştırmacıların ilgi alanındaki yerini koruyor. Kuruluşundan en güçlü olduğu zamanlara kadar Avrupa ve yakın çevresindeki en güçlü ekonomilerden biri olan Bizans, işlek kara ve deniz ticaret yollarının tam üzerinde, İpek yolunun batı ucunda gayet müreffeh bir ülkeydi. Kuzey Afrika’nın kaybı, Arap ilerleyişinin hızlanması ve 4. Haçlı Seferi gibi Bizans’ın gerileyişine sebep olan unsurlar, ülke ekonomisini de darlığa sürükledi. Bu kitapta, konunun uzmanlarından, sürecin detaylarını okuyacaksınız.

Ekonomi tarihi içinde Bizans’ın ne düzeyde araştırıldığı konusu ve ortaya konulan eserler, kitabın giriş kısmında ele alınmış. Burada bir anlamda kitabın yazım hikayesi ve metodolojisi de anlatılıyor aslında. Altı bölüm olarak tasnif edilen eserin ilk bölümünde, konunun, hangi coğrafi sınırları kapsadığı, bu ekonomiye hayat veren insan faktörünün nitelikleri, sağlıklı bir zeminde işlemesine ortam hazırlayan kurumsal yapılar izah edilmiş: “Her şeyden önce, imparatorluğun siyasi kurumları istikrarı temin etti, güvenlik ve adaleti sağladı, özellikle de ekonomik yatırımın temel şartı veya teşvik edicisi olan mülkiyet haklarını teminat altına aldı. Erken Orta Çağ Batı Avrupası ya da imparatorluğun kuzeyli komşularının aksine, özenle hazırlanmış Roma kanunları Bizans'ta hiç yürürlükten kaldırılmadı, yüzyıllarca yayımlanmaya ve uyarlanmaya devam etti. Roma hukuku; sözleşmeleri, ticari faaliyetleri, ticari ortaklıkları, kredi ve faiz oranlarını, ayrıca drahoma ve miras haklarını düzenledi…” (s. 30)

Eserde 6. yüzyıldan itibaren anlatılmaya başlanılan Bizans ekonomik hayatı, ikişer asırlık bölümler halinde kaleme alınmış. Her bir dönemde, üretimde önde giden kaynaklar, ticaretin yönetimi, paranın alım gücü, demografik yapı, devletin uyguladığı liberal/müdahaleci politikalar vb. detaylar, okurun zihninde açıklığa kavuşturulmuş. Çalışmada yeri geldikçe kullanılan haritalar, figürler ve tablolar içeriği daha anlaşılır hale getirmiş. Savunulan tezler için yer yer ilgili bölgedeki arkeolojik kazılara, batıklara gönderme yapılmış. Akademik geleneğin bir gereği olarak dipnotlar bakımından oldukça zengin bir kitap.

Belli başlı konulara örnekleyici olarak göz atmakta fayda var:

“Bizans İmparatorluğu'nun 530'larda muazzam bir şekilde genişlemesi, aşırı büyük nüfustan (Stein ve Mango' ya göre 30 milyon kişi) kaynaklanan güçlü bir talebi doğurdu ve iş gücü, doğal kaynaklar ve sermaye gibi zengin üretim faktörlerine erişimi de sağladı…” (s. 36)
“En zengin güney eyaletlerinin kaybı ile Bizans topraklarının daralması, devletin mali kaynaklarındaki belirgin gerileyiş, nüfusun yalnızca sayısal olarak değil yoğunluk olarak da azalması, çok kısıtlı bir uzmanlaşmaya sahip daha küçük ve güvensiz bir piyasa dönemini başlattı ve ticaret sekizinci yüzyıl başlarında en düşük seviyesine indi.” (s. 55)

Kamu ekonomisinin aslî gelir kaynaklarından olan vergilere, her bölümde yer verilmiş: “Temel ve aynı zamanda en önemli vergi olan toprak vergisini tüm toprak sahipleri öderdi; aslında bu verginin ödenmesi başlı başına mülkiyet sahipliğinin bir isbatıydı. Sekizinci yüzyılın başlarından, belki de daha erken bir dönemden beri toprak vergisi her bir bireyin sahip olduğu toprağın değeri üzerinden hesaplanıyordu. Toprak, Bizans ekonomisini idare eden birimlerin tayin ettiği mali bir değere sahipti… Mali sistemin yönetimi için nispeten sınırlı vergilerin yanı sıra evcil hayvanlar, arılar ve benzerleri üzerinden başka vergiler de ayrıca toplanmıştır. Köylüler savunma, yol yapımı, köprü ve tahkimatların inşası için devletin yüklediği angaryaya maruz kalmışlardır.” (s. 65)

Meslek faaliyetlerini düzenleyen loncaların gördüğü işleve dair bilgiler verilmiş: “…kaynakların ve iktisadi faaliyetlerin bireylerin ellerinde temerküzüne karşı alınan tedbirler her yerde görülebilir. Konstantinopolis'te bunlar lonca yapılarında müşahede edilmektedir. Loncaların faaliyetleri, önemli düzenlemeler de getiren, hükümet tarafından denetleniyordu. Diğer hususların yanında hiçbir loncanın diğerinin faaliyet konusuna dahil olmaması için her bir loncanın faaliyet alanı kesin bir şekilde belirlenirdi. Böylece hem dikey ve yatay bütünleşme hem de belli malların üretim ve ticaretini kontrol edebilecek büyük girişimlerin oluşması imkansız hale getirildi.” (s. 73)

Eserde, Türkler ve diğer komşu milletlerle ilgili bilgilere rastlanılıyor. Bu husus, Selçuklu ve erken Osmanlı ekonomilerinin araştırılmasına katkı sağlaması açısından önem arz ediyor: “Anadolu platosunun Selçuklu Türklerine kaybedilmesi ile birlikte on birinci yüzyılda meydana gelen siyasi felaketler bu genel eğilimi geriye döndürmek için yeterli değildi. Zira imparatorluğun bu kısmı kıyı kesimlerinden ve Balkanlardaki bölgelerden daha seyrek nüfusluydu. İmparatorluğun elinde kalan bölgeler birbirine iyi entegre olmuş devlet ve ekonominin kurucu bileşenlerini oluşturmaktaydı.” (s. 111) “Selçuklulara kaybedilen alanlar öncelikle kırsal platolardı. Daha erken dönemlerde başkent için besi hayvanları ve atlar açısından önemli bir kaynaktı. Güney İtalya da hayvan yetiştirilen bir bölgeydi. Bu yerlerin kaybedilmesi et ve at eti kaynakları olarak Trakya, Bulgaristan ve Makedonya ile daha küçük ölçekte Sırbistan' a artan bir bağlılık meydana getirdi.” (s. 116) “On üçüncü yüzyılın sonlarında Osmanlılar Bizans Anadolusu'na akınlara başladılar ve birkaç onyıl içinde Bizans toprakları hızlı bir biçimde küçüldü, nüfusun bir kısmı kaçtı ve tarım faaliyetleri kısa bir süre için altüst oldu.” (s. 203)

Devletin gerilemeye başladığı 13-15. yüzyıl, küçük devlet ekonomisi modeliyle tarif ediliyor. “Bizans dünyası bütün Avrupa' da yaşanan 1340'ların krizine zayıflamış bir halde yakalandı ve genişleyen Osmanlı devletiyle de karşı karşıya geldiği için kendini toparlaması için artık çok az gücü kalmıştı. Bizans Devleti'nin son yüzyılında özel şahıslar zenginleşti, ancak sistem nihai olarak çöktü.” (s. 258)

Kitabın nihayetinde, bu ekonominin örnek model olarak ayrı bir başlıkta kapsamlı bir şekilde değerlendirildiğini görüyoruz: “Uzun ömrü boyunca Bizans İmparatorluğu daima karma bir ekonomiye sahip olmuş ve kompleks özellikler göstermiştir. Devlet, önemi ve ağırlığı üretimin gelişimine bağlı olarak farklılık gösteren bir rol oynadı. Ancak hiçbir zaman yegâne ekonomik aktör olmadı ve asla ekonomik süreçlerin askıya alındığı bir ortamda faaliyet göstermedi. Başka bir deyişle, piyasa güçleri, bazen küçük bazen büyük bir etkiyle, her zaman işlemekteydi. Yedinci yüzyıl krizinin hemen ardından devletin varlığı ve mali durumu oldukça kuvvetlendi. Ancak o dönemde bile, temel ekonomik yasalar işliyordu: bu yüzden 769'da V. Konstantinos temel vergilerin nakit olarak ödenmesini emrettiğinde, pazarlar fiyatları aniden dibe vuran tarım ürünleriyle dolup taşmıştı…” (s. 255) “Son yüzyılda yaşanan fiyasko daha önceki yüzyıllarda elde edilen başarıların üzerini örtemez. Bizans ekonomisi çok uzun bir zaman güçlü ve başarılıydı. Hatta muhtemelen Avrupa Orta Çağları için karma ekonomiye verilecek en başarılı örnektir.” (s. 258)

Kitabı çeviren Bahattin Bayram, çok titiz çalışmış. Eser, gayet akıcı bir anlatımla ortaya konulmuş. Kitabı ülkemize kazandıran Runik Yayınları ve editör Murat K. Köroğlu, yayıncılıkta özenle belirledikleri nitelikli eserlerle takdiri fazlasıyla hak ediyor.

İyi Okumalar!
Kırım Savaşı (1853-1856), Osmanlı ve Rus Devletleri arasında yapılan ve tarihimizde önemli sonuçlar doğuran bir savaş. Osmanlı’nın, Kavalalı hadisesi gibi meselelerde zayıflığının daha da gün yüzüne çıkması nedeniyle Rusya, politikasını değiştirerek daha yıkıcı bir tutum takınmaya başlamış, iç işlerine müdahale niteliğinde bir taleple Osmanlı bünyesinde yaşayan Ortodoks cemaatinin hâmiliğini üstlenmek istemişti. Bu talebe aldığı red cevabı, iki devlet arasında gerginliği arttırmış ve İngiltere ile Fransa, Avrupa’daki dengeleri gözeterek Osmanlı’nın yanında saf tutmuştu. Savaş başladıktan sonra Osmanlı donanmasının Sinop’ta yenilgiye uğraması ve dengenin Rusya lehine değişmesi üzerine İngiltere ve Fransa savaşa dahil olmuş, birçok cephede savaşmak zorunda bırakılan Ruslar, antlaşma yapmak zorunda kalmıştı. Savaşı sürdürmek için aşırı dış borçlanmaya giden Osmanlı Devleti, yıllara yayarak ödemeye çalıştığı bu borç yükünü taşıyamamış ve dış mali denetime kapı açan Duyun-u Umumiye İdaresi kurulmuştu (1881).

Kitabın yazarı, Osmanlı savaş borçlarının ödenmesi konusunda İngiltere adına diplomatik görevlerle İstanbul’a gönderilen yargıç Edmund Grimani Hornby’nin eşi. Bir seyahat ve anı kitabı olarak nitelendirilebilecek eser, yazarın ailesine ve diğer yakınlarına yazdığı toplam 65 mektuptan oluşmaktadır. Annesine gönderdiği ilk mektup, 24 Ağustos 1855 tarihinde Paris’te yazılmış. İstanbul Ortaköy’de yazılan son mektup ise 5 Şubat 1858 tarihini taşımakta. İlk baskısı, “In and Around Stamboul” ismiyle yapılan kitap (1858), sonra renkli gravürler eklenerek bir daha yayınlanmıştır (1863).

Mektuplardan anlaşıldığı üzere yazar, Paris, Marsilya, Korsika, Malta, İzmir, Çanakkale rotasını takip ederek İstanbul’a ulaşmış. İstanbul hakkındaki izlenimler 4. mektuptan itibaren karaya ayak basmalarıyla başlıyor. Mektuplarda o dönemin toplumsal yaşantısına ve savaşın gelişim seyrine ve cephelerden gelen haberlerin toplumdaki tesirine dair birçok detay yer alıyor.

“Sivastopol'un alınmasıyla ilgili… haberler, bu duruma müthiş sinirlenen ve hayal kırıklığına uğrayan Rumlar dışında buradaki herkes tarafından büyük neşeyle karşılandı. Rumlar, Rus çarı Ortodoks Kilisesi'nin başı olduğundan, Rus davasının galip gelmesini kendi davalarıymış gibi dört gözle bekliyorlardı ve efendileri Türklerden nefret ettikleri için onların ve Müttefik dostlarının rezil olduklarını görmekten son derece keyif alırlardı.” (5. Mektuptan)

“Kadıköy, Üsküdar'ı geçince Boğaz'ın iyice genişleyip Marmara Denizi'ne karıştığı yerde. İşte kayığın dalgaların üzerinde salınırken, oturduğun yerden çevrendeki olağanüstü güzelliğe, yalnızca kendi gözlerinle görmenin azıcık da olsa bir fikir verebileceği bu rüyamsı çekiciliğe hayretler içinde baktığın yer tam burası. Belki İngiltere'ye döndüğümde, Boğaz'la kadim Marmara Denizi'nin birleştiği bu yeri rüyamda yeniden görebilirim…” (13. Mektuptan)

Dini hayata dair gözlemler de dikkat çekiyor. Bunlardan önemli bir kısmı Ramazan ayı ve oruç hakkında: “Bir Ramazan gecesini görmek için İstanbul'a gidecek kadar iyi olmadığıma çok üzüldüm. Zavallı Türkler bu oruç esnasında korkunç acı çekiyor olmalılar, gündoğumundan günbatımına kadar hiçbir şey yemiyorlar. Geçen gün Bayan Cumberbatch'le birlikte Üsküdar'dan gelirken kayıkçılarımız neredeyse bitkin durumdaydılar ve akıntıya karşı güçbela ilerliyorduk. Güneşe bakıp duruyorlardı ve iftar topu atılır atılmaz bir salatalık kapıp iştahla iki üç lokma kopardılar. Elbette zenginler orucu o kadar hissetmiyor; yalnızca geceyi gündüze çeviriyorlar -bütün gün uyuyor, akşam boyunca yiyip içiyorlar. Her cami günbatımından iki saat sonra ışıklandırılıyor ve her zengin Türk evinden müzik ve cümbüş seslerinden başka bir şey duyulmuyor... Bir Müslüman için gün, Ramazan ayında günbatımından iki üç saat önce başlıyor. Hamal ve kayıkçı gibi gerçekten didinen garibanlar için gün her zaman tan ağarırken başlıyor ve maruz kaldıkları mahrumiyetler bu insanların hayatlarını daha da zorlaştırıyor, ama çoğu kimse öğleden önce kalkmıyor ve çarşılarla Müslümanlar tarafından işletilen dükkânlar öğleden sonraya kadar açılmıyor; Babıali'deki çalışma saatleri bile bundan önce başlamıyor.” (43. Mektuptan)

Savaşı finanse etmek için verilen dış desteğin kullanımı ve genel mali durum hakkında da bazı bilgiler verilmiş: “Edmund, Babıali' de karşılaştığı büyük zorluklar yüzünden endişelenmeye başlıyor ve cesareti kırılmış durumda, bu sebeple nadiren bize katılabiliyor; gerçekten de her gün kendi gözlerinizle görmediğiniz takdirde, Türklerin ahlaksız, haysiyet kırıcı ve utanılacak hareket tarzını tasavvur etmenize imkân yok. Özellikle zihni işlek biri için, her gün bir divanın üzerinde çubuk tüttürerek oturup iş hakkında yarım saatlik aralıklarla birkaç kelime konuşmak, bezdirici ve zalimane bir durum. En kötüsü de, Edmund ve meslektaşı haftalardır endişeyle bekledikten sonra henüz hiçbir yarar sağlayamadıklarını ve ustalıkla idare edildiklerini hissediyorlar… Komisyon bu konuda katı davranmakta ve borç verilen meblağın elmas kolyeler ya da yeni köleler için harcanmasını engellemekte kararlı; oysa burada kesinlikle söylendiğine göre, altınların gelmesinden çok önce Babıâli'ye mensup bazı Türkler yağmadan paylarına düşecek olanı düşünüp sarraflarından yüksek faizli avanslar almışlar… Buradaki her şey acınacak durumda; Padişah büyük bir borç içinde, hatta çarşılarda dahi haremindeki sayısız kadının mücevher ve kıyafetleri için borca girmiş durumda, yine de büyük meblağlar harcayıp saraylar inşa ettirmekte ve hediyeler almakta ısrar ediyor… Dürüst insanlar için azıcık üzüm ve kavun yetiştirmek, kayık çekmek ya da sırtlarında ağır yükler taşımaktan başka dürüst bir iş yok görünüyor. Tüm sistem rüşvet ve ahlaksızlık üzerine kurulmuş durumda ve ‘mevkiinizi’ korumak için herkes gibi davranmanız gerekiyor.” (14. Mektuptan)

Yazar, Kırım’a gitme fırsatı da bulmuş, mektuplarda cephedeki izlenimlerini de aktarıyor: “Bunlar muhteşem savunma istihkamlarıydı; temelleri, kadın ve çocukların bile gece gündüz yukarı taşıdıkları kum dolu yüzlerce sepetten oluşuyordu. Zirveye ve Malakof Kulesi'ne ulaştığımızda güneş batıyordu ve uzaktaki sıradağlar, harabeye dönmüş şehir ve batık gemiler ne kadar da harika bir manzara oluşturuyordu -Mamelon, Redan ve Bahçe bataryası- batan güneşin mor ve menekşe renkli ışıkları, saldırı ve savunmanın müthiş planlarını gözler önüne seriyordu! Sağımızda masmavi deniz parıldıyor ve Kamiyeş’teki görkemli gemilerin direkleri uzakta yükseliyordu.” (41. Mektuptan)

Yazarın anlatımları içinde bize tuhaf gelebilecek yönlerin olması çok normal olsa gerek. Başka bir millete ve farklı dine mensup bir kişinin, yabancısı olduğu bir toplum hakkında her yönüyle objektif değerlendirmeler yapmasını beklemek dün olduğu gibi bugün de doğru olmayacaktır.

Çevirisiyle Kerem Işık, harcadığı zaman ve emek için, övgüyü fazlasıyla hak ediyor. Kitabın baskı kalitesi, dizgisi oldukça başarılı.

Dönem meraklıları için aynı tarihleri anlatan iki eser daha not düşelim: İlk olarak, Selenge Yayınları arasında basılan ve Baronne Durand de Fontmagne tarafından kaleme alınmış “Kırım Harbi Sonrasında İstanbul Günleri (1855-1858)” isimli eser önerilebilir. Bu tarihlerde İstanbul’da görev yapan Fransız Büyükelçisi Thouvenel’in yeğeni olan yazar, bir yabancı gözüyle İstanbul’u farklı yönleriyle kaleme almış. Yazarın eşi, yargıç Edmund Hornby de otobiyografisinde, İstanbul’da görev yaptığı yıllara ayrı bir bölüm olarak yer vermiş. (An Autobiography, Glasgow 1929, “Constantinople”, s. 67-190)

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!