Toplam yorum: 3.284.424
Bu ayki yorum: 5.930

E-Dergi

Zübeyr Yıldırım

Hukukçu ve akademisyen, dolayısıyla -mecburen- ciddi bir okur-yazar. Genel olarak, mesleği gereği, hukuk üzerine okumalar yapar, yazılar yazar. Ayrıca edebiyat, tarih, seyahat ve monografi çalışmaları üzerine yoğunlaşır. Fotoğrafçılık ve tıbbi bitkiler üzerine araştırmalar yapar.

Zübeyr Yıldırım Tarafından Yapılan Yorumlar

Hayatını şekillendiren mesleği gazetecilik sayesinde, yirminci yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vuran pek çok olayın gerçekleştiği ülkelerde bizzat bulunmuş ve gözlemlerini yazıya dökmüş John Reed’in en önemli eserlerinden biri şüphesiz, Dünyayı Sarsan On Gün.

Reed, Birinci Dünya Savaşı’nı takip etmek için gittiği Avrupa’da, Sırbistan, Bulgaristan ve Romanya’yı gezerek yazdıklarını “Doğu Avrupa’daki Savaş” adıyla kitaplaştırmış (1916). Ekim Devrimi sırasında bizzat bulunduğu Rusya’da, yaşadıklarını, gördüklerini, öğrendiklerini kaleme dökmüş. ABD’ye dönmesinden sonra Sovyet yanlısı görüşleri nedeniyle Reed’in üzerindeki baskılar artmış. Altı ay süreyle dokümanlarına el konulduğunu ve bunları ancak Kasım 1918’de geri aldığını biliyoruz. Maruz kaldığı sıkıntılar nedeniyle kitabın, eser olarak basılması, 1919 sonunu bulmuş (Ten Days That Shook The World).

“…anlatılanların çoğu kendi notlarımdan doğmuştur. Fakat sürecin neredeyse her gününü rapor eden yüzlerce çeşitli Rus ve İngiliz gazetelerinin dosyalarından, Russian Daily News yayınlarından, ayrıca Journel de Russie ve Entente adlı iki Fransız gazetesinin haberlerinden de yararlandım… Bütün bunları harmanlayarak 1917 baharından Ocak 1918 sonlarına kadar olan süreçle ilgili neredeyse tam bir dosya elde ettim.” (s. 29)

Kitabı okuyan ve çok beğenen Lenin, 1922 baskısına önsöz yazarak “milyonlarca adet sattığını ve bütün dillere tercüme edildiğini görmek istediğim bir kitap” ifadeleriyle esere övgüler yağdırmış. Yazar, Dünyayı Sarsan On Gün’ün basımından kısa bir süre sonra ABD’yi terk ederek Rusya’ya gitmiş. Eserinde, yer yer bu kitabın devamı niteliğinde bir başka kitap (Kornilov to Brest-Litovsk) yazmayı planladığını belirtse de ömrü buna yetmemiştir (öl. 1920).

Bugünden bakarak Rus Devrimi’ni yorumlamak gayet kolay görünse de devrimin yaşandığı zaman diliminde o günleri yorumlamak ve yazmak pek de kolay olmasa gerektir. Reed, Bolşeviklerin yükselişini, sadece Rus ekonomisinin ve ordusunun Kasım 1917 şartlarına bakarak değil, 1915’ten başlayan ve yozlaşmayla şekillenen bir sürecin mantıksal sonucu olarak değerlendiriyor (s. 14). Bu bakış açısını, eserin alt başlıklarına da yansıtıyor.

Öncelikle Rusya’nın o dönemdeki şartlarında etkili tüm aktörleri ve dönemin idari yapısını, “Notlar ve Açıklamalar” ile olduğu gibi aktarıyor. Siyasi partiler (Monarşistler, Bolşevikler, Menşevikler, Kadetler, Halkçı Sosyalistler…), parlamento, halk örgütleri, merkez komiteleri, anlattıklarından bir kısmı. Kopacak fırtına öncesinde, devrimin adımları atılırken arka planda olanlar, zenginlerin, işçilerin, askerlerin ve köylülerin gözünden ayrı bir başlıkta işleniyor.

“Gıda kıtlığı her geçen hafta biraz daha artıyordu. 250 gramlık günlük ekmek karnesi yarıya indirilmişti ve neredeyse elli grama düşene kadar kademe kademe azaltılmaya devam etti. Sonlara doğru insanlar bir hafta ekmek yiyemez hale geldi… Süt, ekmek, şeker ve tütün için insanın dondurucu yağmur altında saatler boyunca kuyrukta beklemesi gerekiyordu…” (s. 41)

Şubat ve Mart 2017’de artan isyanlar, grevler ve halk olayları neticesinde Çar idaresinin sona ermesiyle Geçici Hükümet’in göreve başlaması (15-16 Mart), ardından değişimin unsurları arasındaki çatışmalarla Geçici Hükümet’in devrilmesi ve Kerenski’nin ortadan kayboluşu (6-8 Kasım), ayrı bir bölümde ele alınıyor (s. 99-160) Bu bölümde ve kitabın genelinde, anlatılanlarla ilgili kararnameler, yapılan bildiriler, beyanlar, broşürler oldukça önemli yer tutuyor. Önemli evraklarla (ve bir kısmının görselleriyle) desteklenerek sürecin işlenmesi, eseri sadece bir hatırat olmaktan çıkarıp tarihi anlamda değerini arttırıyor.

Kitabın izleyen bölümlerinde Bolşeviklerin mutlak iktidarına giden olaylar ve 16 Kasım’da yapılan Köylü Kongresi anlatılarak son sayfalara varılıyor.

Birinci Dünya Savaşı, Rusya, Bolşevik Devrimi üzerine araştırma yapanlar ve dönem meraklıları için önemli bir kaynak olan bu eser, Sovyet yönetmen Sergei Eisenstein tarafından aynı adla filme alındı (1928). Eserden ve yazarın hayatından ilham alarak çekilen Kızıllar (Reds, 1981) ve Sergei Bondarchuk’un yönettiği film (Red Bells 2, 1982), Orson Welles tarafından seslendirilen (1967 tarihli) belgesel de burada eserle bağlantılı olarak izlenebilecek yapımlara örnek gösterilebilir.

Runik Kitap, siyaset serisinde yer verdiği bu eseri, Selim Yeniçeri’nin çevirisiyle tam da devrimin yıl dönümü olan Kasım 2022’de okurlarla buluşturmuştu.

İyi okumalar!

Beyin ve Sessizlik, insanın başına gelebilecek en kötü senaryolardan birinin neticesinde ortaya çıkmış eserlerden. Hayatın günlük koşuşturmacasında bir o yana bir bu yana savrulan yazar Michel Le Van Quyen, bir sabah Kafka’nın Dönüşüm’ünde olduğu gibi bambaşka bir sabaha uyanır. Bir böceğe dönüşmüş olarak uyanmasa da o gün, hayatında milat olur: “Artık vücuduma neredeyse hiç söz geçiremiyordum… O yatakta uzanan beden, artık özgürce hareket eden canlı bir varlık değil, porselen bebekti.”

Felçle yüzleşen Michel, hayatını sorgulamaya başlar: “Düşününce, bir süredir hayatı gerçekten son sürat yaşıyordum. Hiç durmadan sağa sola koşturuyordum; sorumlu olduğum sayısız proje, yüzleşmek zorunda kaldığım yığınla mesleki kaygı vardı. Görünür şekilde tükenmiştim artık.” İyileşme sürecinde, mecburen evine kapanıp da sessizliğe bürünmek durumunda kalınca kendisinde olumlu değişimleri hissetmeye ve yaşamaya başlar: “Sonuç olarak bu içsel sessizlik bana, sağlıklı beslenmek, iyi uyumak, spor yapmak kadar iyi geldi.”

Sessizliğin faydalarını bizzat tecrübe eden yazar, iyileştikten sonra kitabını kaleme almaya başlamış: “Arada sırada bile olsa sessizlik arayışı, hem fizyolojik hem psikolojik açıdan gerçek bir ihtiyaç… Kendine vakit ayırmak, dinlenmek için gürültülü ortamdan ayrılmak, düş kurmak hiçbir şekilde zaman kaybı değil, tam aksine iyileşmek, yaratıcılığımızı arttırmak, iç dünyamızı keşfetmek için kesinlikle gerekli bir mola.”

Aşırı çalışmanın zararları, iyi nefes almanın olumlu katkıları, ormanın sessizliğinde basit bir yürüyüşün bile insanı olumlu etkilemesi, doğa manzarasına bakan hastane odalarındaki hastaların daha çabuk iyileşmesi, yapay ışıklara maruz kalan gözlerin dinlenme ihtiyacı, düş kurmanın ve meditasyonun beyni dinlendirmedeki belirgin faydaları, bilim insanlarının yıllarca mistik deneyimlere mesafeli durması, ressam Dali’nin gün içinde ara ara –uyumadan- kestirerek verdiği molalar, zihinsel avareliğin ezber gücüne etkisi, zihinsel geviş getirmenin zararları, eserde ilginizi çekebilecek konular arasında gösterilebilir.

İnsanın, sessizlik içinde kendini dinlemesinin, belirli zaman dilimlerini kendini arındırmak için bir köşeye çekilmesi gereğinin kadim bilgilerimizde yer aldığı, insanlığın değerli bir mirası olduğu çoğumuzun malumu. Yazarın, nörobilim alanında çalışan bir akademisyen olması, eserinde konu hakkındaki bilimsel çalışmalara yeri geldikçe atıflar yapması ve bizzat yaşadıklarını paylaşması, bunu yaparken de anlaşılır ve sade bir üslûp kullanması, kitabın kıymetini arttırıyor.

İlk olarak Fransa’da 2019’da basılan “Beyin ve Sessizlik”, ertesi yıl 2020’de Gözde Koca’nın emeğiyle ülkemizdeki okurlarla buluştu. Konuya meraklı olanlar için aynı yazarın, “Beyin ve Doğa” kitabını edinmenin de faydalı olacağını not düşelim.
26.09.2024

Osmanlı ordusunun Filistin'deki son yıllarına, ordu komutanı Cemal Paşa'nın yanında bizzat şahitlik eden Falih Rıfkı'nın hatıralarını ilk ağızdan anlattığı eseri, Zeytindağı, günümüzde o topraklarda yaşanan gelişmeleri ve geçmişi yorumlamak adına önemli bir klasik eser. Hatıralarda, sadece Filistin değil, Kanal Harekatı'ndan Hicaz bölgesine çok geniş bir coğrafyada yaşananlar anlatılıyor. Kitabın sonunda çölde harp eden iki askerimizin defterlerinde yazılanlar da aktarılmış (s. 130 vd).

"Biz Kudüs'te kirada oturuyoruz. Halep'ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kağıdı değil, ne Türkçe ne de Türk geçiyor. Floransa ne kadar bizden değilse Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz..." (s. 42)
Tuğla duvar yerine yeşil bir manzaraya bakan hastalar daha çabuk iyileşiyor. Çevresinde yeşil alanı çok olan bölgelerde oturanların psikolojik sağlığı daha iyi oluyor. Parasempatik sinir sisteminin dinlenmeyi düzenleyen faaliyeti, şehir yürüyüşüne kıyasla orman yürüyüşü esnasında % 100 artıyor, buna karşılık kortizol seviyesi %16 oranında düşüyor. Ağaçların havaya saldıkları organik bileşiklerin karışımından oluşan fitokitler, ormanda yürüyüş yapanlar için bir tür doğal antibiyotik etkisi yapıyor. Çam, sedir, selvi gibi bazı ağaç kokuları, insanda iyi halleri arttırıyor, hatta psikolojik veya psikiyatrik sorunlar yaşayanlar üzerinde rahatlatıcı etki yapıyor. Doğal bir ortamı sadece görmek bile bilişsel performansı, özellikle dikkat ve konsantrasyonu arttırıyor. Yeşil alanlarla daha fazla muhatap olan okul çocuklarında hafıza performansı daha ileri düzeyde oluyor. Ormanlık bir ortamda yaklaşık bir saatlik bir yürüyüş bile insan zihninde tekrarlayan ve genellikle olumsuz nitelikli düşüncelere saplanıp kalmayı (zihinsel geviş getirmeyi) büyük ölçüde azaltıyor. Evleri denize bakan insanlar, psikolojik rahatsızlıklardan daha az muzdarip oluyor, denize yakın olmak ruh sağlığını açık bir şekilde destekliyor. Bir evcil hayvan sahibi olanların, onu okşamak gibi basit bir eylemi bile insanı iyi hissettiriyor, stres önleyici endorfin hormonunun salgılanma oranını arttırırken stres hormonu kortizolün seviyesini düşürüyor. Küçük çocuklar, erken yaşta tercihan biyolojik çeşitliliğin yüksek olduğu doğal alanlardaki mikroorganizmalara maruz kalırlarsa alerji, astım ve otoimmün hastalıklardan daha az etkileniyorlar…

Tüm bu tespitler, Beyin ve Doğa’da atıf yapılan araştırmalara dayanıyor. Covid-19 nedeniyle milyarlarca insanın aylarca evlerine kapanmak zorunda kaldığı o tatsız günlerin, maddi ve manevi sağlığımız üzerinde oluşturduğu etkileri gözlemleyen Fransız yazar Michel Le Van Quyen, bu eserinde, insanların birbirinden uzak kalmasının yanında başka bir şeyin yokluğuna, doğadan uzak kalışımıza ve ona ne kadar ihtiyaç duyduğumuza odaklanıyor:

“Bahçesi veya ufak yeşil bir alanı olan evlerde oturanlar, ortalamaya bakıldığında bu zor dönemi iki odalı, balkonsuz, beton manzaralı apartman dairelerinde oturanlara kıyasla daha kolay atlattı. Evlerinde bahçesi olmayanlar bile, özgürlüklerine kavuştukları birkaç dakikada, evlerine yakın yeşil alanlara kaçmanın streslerini ve kaygılarını azalttığını fark etti.”

Yazar, doğaya yüklediği manayı şu şekilde ifade ediyor: “Doğadan bahsettiğimde esasen, insanın üzerinde yarattıklarını ve yaptığı dönüşümleri dışarıda tutarak, bütünüyle dünyadan bahsediyorum. Başka bir deyişle, doğayı yapay olanın karşısına koyuyorum… (s. 18)

Doğayla temas halinde olan beyin mekanizmalarının ne derece olumlu etkilendiği konusunda eserin tamamında onlarca araştırmaya atıf yapılıyor, deneyimler paylaşılıyor, anlatıma çok sayıda resim, fotoğraf ve grafik eşlik ediyor.

Ülkemizde ilk defa, 2020 yılında, yine Salt Okur'un yayınladığı “Beyin ve Sessizlik” kitabıyla dikkat çekmeyi başaran Fransız yazar, bu eseriyle de insanların bilinçlenmesi konusunda önemli bir boşluğu dolduruyor. Gözde Koca’nın başarılı çevirisiyle raflarda yerini alan bu değerli kitap, meraklılarını bekliyor.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
İslam dininde yasaklanmış olmasına rağmen, Osmanlı İmparatorluğu’nda içki ticaretinin ve tüketiminin süreklilik göstermesi ve bu süreklilikteki değişimlerin hangi sebeplere dayandığı, toplumda her daim merak konusu olagelmiştir. İktisat tarihçisi Derviş Tuğrul Koyuncu, aynı zamanda doktora tezi olan bu eserinde, merak edilen sorulara, zaman ve mekân bakımından 1792-1839 tarihleri arasındaki İstanbul’u esas alarak cevaplar arıyor: “İstanbul’un çalışmanın odak noktası olmasındaki sebepler, İstanbul’un imparatorluğun en kalabalık ve en büyük şehri olmasının yanı sıra yıllara göre değişmekle beraber Zecriye Muhassıllığı’nın elde ettiği vergi gelirinin ortalama olarak % 25 ile % 40’ının İstanbul’dan tahsil edilmiş olmasıdır. Bunun yanında bir iç ticaret organizasyonu olarak İstanbul’a içki gönderen bölgelerin büyük bir kısmının emaneten idare edilmesi, ticaretin ve İstanbul’un tüketim seyrini göstermesi açısından çalışmanın nicel yönüne önemli bir katkı sağlamıştır. (s. 228)”

Yazar Koyuncu, içki konusunu İslam’ın ilk dönem uygulamalarından itibaren anlatmayı tercih etmiş. Bu yaklaşım, okuyucunun bütüncül bir şekilde resmin tamamını görmesine fayda sağlıyor. Genel uygulamada, içki içmenin Müslümanlar için haram olduğu kesin bir dille öteden beri tavizsiz olarak kabul edilmektedir. Kur’an ayetleriyle tedrici olarak haram edilmiş olması, Müslümanların keyfi olarak içki içmesinin önündeki kapıları tartışmasız şekilde kapatmıştır. Bu nedenle, aksi yönde davrananlara yaptırım uygulanması esastır. Bir İslam devletinde konunun gündeme gelmesi, o ülkede yaşayan gayrimüslimlerin hayatlarına ve hukukuna ilişkin olması bakımından önem taşımaktadır. Gayrimüslimlerin bir İslam devletinde zimmet akdiyle yaşaması, onlar açısından bazı hakların doğmasına sebep olur. Siyasi, kamusal ve medeni hakların yanında tanınan dini hakların bir sonucu olarak dinlerinin kendilerine izin verdiği yeme içme alışkanlıklarına karışılmaması da temel bir hak olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla domuz eti yemeleri, içki içmeleri bir ihtilaf meselesi olmamıştır. Burada kamusal alanda açıktan içki içilmemesi, açıktan içki ve domuz ticareti yapılmaması kuralının önemle gözetildiğini belirtmek gerekir (s. 30).

“… İslam dininin Arap yarımadası dışına yayılması ile beraber İslam devletleri zimmet akdi çerçevesinde gayrimüslimlere içki üretim ve tüketim hakkı vermiştir. Ancak zaman içerisinde gayrimüslim nüfusun müslim nüfustan daha da yoğun olduğu yerlerde gayrimüslimlere, vergilerini ödemek koşulu ile içki ticareti yapmalarına da müsaade edilmiştir (s. 49).”

Osmanlı’da içkinin vergilendirilmesine dair uygulama, Hanefi mezhebine göre ve özellikle Ebu Hanife’nin öğrencisi Ebu Zufer’in domuzun ve içkinin vergilendirilmesi hakkındaki fetvası esas alınarak şekillenmiştir. Buna göre, Hanefi mezhebinde şaraptan vergi alınabileceği görüşü kabul edilir: “Vergilendirmenin gerekçesi ise Müslümanlar için mali bir değer taşımayan bir malın zimmiler için mali bir değeri olması ve bu malın ticaretinden gelir elde edildiği, bu gelirinse sebepsiz zenginleşmeye neden olmaması için vergilendirilmesi gerektiğidir (s. 227).” Kanunnameler incelendiğinde, bu görüş doğrultusunda hem içkiden hem de domuzdan vergi alındığı anlaşılmaktadır.

Ebu Hanife’nin bu konuda içtihadını, himaye esasına göre gerekçelendirdiğini not düşelim. Buna göre, gayrimüslimler açısından mal olarak kabul edilen nesnelerden vergi alınmaması, Müslüman tacirler aleyhine bir haksız rekabet ortamı oluşturmaktadır. Müslümanlar, üretip ticaretini yaptığı mallar için vergi öderken gayrimüslimlerin belirli mallar için vergiden muaf tutulmaları vergi adaletsizliğini doğurur.

Kitabın içeriği, Osmanlı’da alkollü içki üretiminin ve tüketiminin sadece mali boyutundan ve vergisel yönünden ibaret değil. Yazar, alkol yasakları ve meyhanelerin kapatılması başlığı altında alkolle mücadelenin 1500-1839 arasındaki seyrine ayrı bir bölüm ayırmış. Burada çok ilginç şekilde kamu güvenliği ve isyan önleme gibi din dışı saiklerle de meyhanelerin kapatıldığı, diğer yandan yasaklamaların ve vergi artışlarının kayıtdışı ekonomiyi ve merdiven altı üretimi ne derece artırdığı bilgilerine yer verilmektedir.

“II. Mahmud’un saltanat yıllarında meyhaneler iki önemli siyasal ve uluslararası hadiseden dolayı güvenliği sağlamak için kapatılmıştır… Alemdar Vakası’ndan sonra İstanbul’da asayişi sağlamak için meyhaneler kapatılmıştır. Yine 1821 yılı Yunan İsyanı esnasında Rum ahalinin güvenliği için meyhaneler kapatılmıştır. Son olarak 19. yüzyılın en uzun meyhane kapatılma hadisesi Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı döneme denk gelir…” (s. 119)

Eserin değerine değer katan bir başka yönü olarak, yeri geldikçe sunulan tablolara ve grafiklere atıf yapmadan geçilmemelidir. Söz konusu tablolara ve grafiklere kaynaklık eden verilerin, Osmanlıca belgelerde oluşu ve bu belgelerin çoğunun derli toplu şekilde bir arada olmayışı, harcanan zamanın ve emeğin boyutunu takdir etmemize yardımcı oluyor. Bu kapsamda, “Toptan Fiyatlara Göre İstanbul ve Galata İçki Hacmi”, “İstanbul’a Şarap Gönderen Yerleşim Yerleri ve Gönderdikleri Şarap Miktarları”, “İstanbul’da Müskirat Ticaretinden Elde Edilen Vergi Hasılatı (Reel/Nominal, Kuruş)”, “İstanbul Semtlerinin Toplam Şarap ve Arak Tüketim Miktarları” başlıkları örnek olarak sayılabilir.

Yazarla kitabı hakkında yapılmış bir program kaydını izlemek isterseniz ilgili bağlantıyı paylaşalım: youtu.be/j4qp1hdM35A?feature=shared (Kültür & Tarih Sohbetleri, 18.09.2023 tarihli yayın)

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!