Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

03.09.2025

Bir insanın kanını kendisine can veren mecalini satması zordur. Hele Çin inanışında kanın ehemmiyeti çok güçlüyse... Yu Hua hayatın güçlüklerine ve zorluklarına karşı manevi kayıpları maddi olanla değiştirerek, güçlü bir kurguyu bina eder. Kaderin çizdiği doğrultuda hareket eden insanların kimi zaman sıradan kimi zaman karmaşık ilişkilerini masalsı bir dille anlatan Hua'nın yer yer kaderden ziyade insanlara ve mevcut duruma sitemini içeren tavırlarını çizdiği karakterler çok iyi resmederler. Çaresizliğe duçar olmuş insanın dramını yansıtan satırlara her kitap rastlamak mümkün değildir. Yu Hua Çin edebiyatının güçlü bir kalemi olduğunu bu romanıyla bir kez daha kanıtlar. Sürükleyici ve merakın hiç kaybolmadığı Mao'nun kültür devriminin yarattığı toplumsal etkiye şahit olunan bu eser Yu Hua'nın ustalık eseri olarak nitelendirilebilir.
29.08.2025

Louis Ferdinand Celine, kült eseri “Gecenin Sonuna Yolculuk” ile bilinir. Ama onun bu eseri kadar, bir romana konu olabilecek, efsanevi bir yaşam hikayesi vardır. Belki asıl ele alınması, romana dönüştürülmesi gereken biyografi; kendi yaşam hikayesidir.
Celine, bir doktordur. Farklı mecralara sıçramış hayat hikayesinin en çarpıcı yerlerinden birisi de zamanında insanın ruhi yapısına olduğu kadar fizyolojik problemlerine de kafa yorması… Semmelweis, Celine’in bitirme tezidir. Bu tez yıllar önce yaşamış bir bilim adamın hayat hikayesi olmasına rağmen verilmek istenen mesaj akademik sınırların dışındadır. Böylelikle bilimsel olmaktan ziyade edebi olmaya aday olan bu eser yazarın güçlü yorumunun hem edebiyat hem de tıp dünyasına ilanı gibidir.

Semmelweis resmen yaşadığı dönemde meramını anlatmak için çile çeker. Çünkü insan hayatına mal olacak problemleri ortadan kaldırmak için yaptığı girişimler engellenir.
Asya’dan Avrupa’ya yol alan milletlere dair tarih anlatılarından belki de en efsanevi olanı Macarların hikayesidir. Asya’nın merkezindeki olumsuz şartlara bağlı olarak rotasını Avrupa’ya çeviren Hunlar Karadeniz’in kuzeyinde bir süre konakladıktan sonra 4 ve 5. yüzyıllarda deyim yerindeyse balyoz gibi Avrupa’nın doğusuna inerler. Bu göç hareketi sıradan bir tarihi olaymışçasına vasıflandırılmayacak kadar önemlidir. Zira Avrupa’nın bugünkü siyasi görünümü bu olayla başlamış olup (Kavimler göçü), sonucunda Batı Roma’nın yıkılmasına değin devam edecek bir süreç başlar.

Avrupa’da köklü değişikliklere neden olan bu olayın baş aktörleri Hunlar yani Türkler ve onlardan köken alan Macarlardır. Avrupa milletler dairesinde Macarlar, kökenleri ve kendilerine asalet katan özellikleriyle ayrı bir hususiyete sahiptirler. Asya kökleri bariz olan bir milletin Hristiyanlığı kabul etse dahi Avrupa’ya layıkıyla kabul edileceği ve benimseneceği muammadır. Bu yüzden Macar ilim adamları, kendi kökenlerine dair sağlam araştırmaları yürüterek, bu manada ilim dünyasında söz sahibi olmayı başarmayı kendilerine hedef edinirler. Birçok Macar Türkolog üzerine düşen araştırma görevini yerine getirerek, milletlerinin tarihini en başından beri kaleme alır. Arminius Vambery de bunlardan birisidir.

Vambery Türkolog unvanının altını en iyi dolduracak şekilde bir birikime ve bilimsel tecrübeye sahiptir. Onun araştırmacı vasfı büyük bir Türk kavmi olan Macarları tarih sahnesine çıktıkları ilk günden, 19. yüzyılın başlarına kadar deşifre edecek yetkinliği kendisine kazandırır. Vambery İngilizce kaleme aldığı, ele alınan eseriyle Macarları, Amerikan ve İngiliz entelektüel camiasına tanıtmayı hedef edinir. Eserin yazıldığı tarih (1886) itibarıyla da böyle bir tanıtımın büyük milletler nazarında bir vizyon meselesi olduğu barizdir. Devrimler çağının sonrasında büyük savaşın ayak seslerinin duyulduğu bir dönemde ulus devlet nüvesi taşıyan bir milletin dünyaya tanıtılması Vambery için fazlasıyla önemli olmalıdır.

İlk aşamada eserin Macarların tanıtımını önceleyen kısa bir tanıtım kitabı havası verse de metinle yeterince haşır neşir olununca aslında tam aksi bir durumun söz konusu olduğu fark edilir. Çünkü Vambery’nin bilgi birikimi hiç de öyle azımsanacak seviyede değildir. Dönemin birçok kaynağına ulaştığı yazdığı metinden kolayca anlaşılan Vambery’nin en üstün yönü eserinde ağır akademik anlayışı masalsı bir dile uyarlamasında yatar. Çünkü kitap her ne kadar akademik bir altyapı ve bilgi kapasitesine sahipse de dil olarak “Macarların tarihinde ne oldu?” sorusunda basit cevaplar verir.

Macar tarihine dair tartışmalı mevzuların gündeme gelmediği eserde, yolu kati cevaplarla kesişen bilgilerin sunumu söz konusudur. Macar- Hun- Türk bağlantısı eserde inkar edilmemekle beraber Macarların Hristiyanlığı benimsediklerinden sonraki bin yıllık evreye ayrı bir itina gösterildiği de barizdir. Misal on beş bölümden oluşan eserin ilk dört bölümü Hristiyanlık öncesi dönemi anlatır. Aslında Vambery’nin bu tavrı normal olmakla beraber yeni Macaristan’ın yüzünü Batı’ya çevirmeyi öncelediğini kanıtlar.

Aslında Batı’ya doğru yönelimi 10. yüzyıla Hristiyanlığın benimsenmesine bağlayan Vambery ilginç bir mantıkla Türk modernleşmesiyle Macarların din değişimi arasında bir bağlantı kurar: “Ne gariptir ki, tıpkı güçlerinin gerilemesini ve çöküşünü, dini ve sosyal hayatlarına getirilen birçok yeniliğe bağlayan ve kendi çöküşlerinin ana kaynağını Batı'ya asimilasyonda bulan günümüzdeki Müslüman Türkler gibi o zamanın Macarları da tam da böyle konuşuyor ve tartışıyorlardı."(s.43) Yine bu şekilde atalar kültüne bağlı Macarların yeni dine adaptasyon süreçleri anlatılırken meşhur Macar boyları federasyonunun başındaki Kral Arpad’ı Pers kültürüyle ilişkilendirmesi okuyana garip gelmektedir. Vambery’nin arada göze çarpan bu tarz çıkışlarının çalıştığı kaynaklardaki tutarsızlıklardan kaynaklanabileceği savunulabilir. Çünkü bilginin ve görgünün sorunlu olması yorumu da tartışılır hale getirir.

Vambery çok yönlü kişiliğini yansıtırcasına sadece eski zaman kronikçileri gibi tarihi bilgiler vermez. Ele aldığı konuyu anlatırken coğrafik, ekonomik, demografik, kültürel verilerden de yeri geldiğinde istifade eder. Ama buna rağmen hakim anlatısında siyasi olayların ağırlığı barizdir. Siyasi mücadeleler tüm yönleriyle sayfalara yansıtılır. İşin açıkçası fazla siyasi betimlemenin okuru yoracağı kolaylıkla tahmin edilmekle beraber, Vambery, anlatısına kattığı albenili hikayeleştirme metoduyla bu olası olumsuz etkinin izlerini siler.

Eser Macaristan tarihini netleştirme kastıyla yazılmasına karşın bazen dolaylı olarak, farklı konularda, belirgin yükselişler dikkat çeker. Misal Macar Kralı Hunyadi Janos’un oğlu Matyas’ın anlatıldığı dönem adeta kitap içinde ayrı bir biyografik kitapçık gibidir. Kahramanları afişe etme amacına hizmet ettiği düşünülen bu kısımda gereksiz bir abartı göze batmaktadır. Eserdeki nesnel yapılanıma zarar veren bu ahvalin, Vambery’nin Macar tarihi içinde eleştirilemez bir alan açma çabası olarak değerlendirilebilir. Ön plana çıkarılan Macar kahraman üzerinde efsaneleştirme yoluna gidilmesi, aslında eserin sadece uluslararası camiaya değil, Macar halkına da sunulduğunu akla getirir.

Doğu Avrupa tarihi ile ilgili bir tarih anlatısı belirgin olmakla beraber, Balkanlarda 14. yüzyılda Osmanlıların sahne alması üzerine, eserin ülkemiz okuruna da hitap ettiği düşünülebilir. Osmanlılara dair değinilerin azlığı o dönemde Avrupa’da fırtına gibi esen bir milletin aksine mağlubiyetler yaşayan Macarlığın geri çekilişinden kaynaklı olmalıdır. Misal Mohaç Savaşı eserde ulusal çöküş olarak nitelendirilir. Oysaki Mohaç Zaferi Türk tarihinin şanlı büyük zaferlerinden birisidir. Buna rağmen diğer mağlubiyetlerin aksine Mohaç Savaşı Vambery tarafından daha objektif bir biçimde dile getirilir. Ek olarak Vambery’nin Osmanlı Türklerine karşı pejoratif bir dili olduğu savunulamaz. Bazen üstünkörü yaftalamalar iğnelemeler haricinde genelde Osmanlı Türkleriyle ilgili sadece bilgi aktarımı yapar. Hatta Türklerle Macarların akrabalığını Doğu Avrupa’daki ilk karşılaşmalarını anlatırken vurgular.

Eserde günümüzdeki manada bir kaynak sunumuna rastlanmaz. Verilen bilgilerin hangi kaynaklardan derlendiğinin belli olmaması ve atıf sisteminin bulunmaması eserin direkt akademik bir kaygıyla kaleme alınmadığının ispatı gibidir. Aslında eserin yazıldığı dönem düşünülürse, fazla beklenti içine girmek de yersizdir. Verilen akıcı bilgilerin hangi kaynaktan alındığı belli olmamasına karşın birkaç dili etkin biçimde kullanan Vambery’nin birçok kaynaktan istifade ettiği metninden anlaşılır. Macar tarihi haricindeki değinilerin zayıflığı ise kaynak hakimiyetinden ziyade yazarın bir tercihi olarak değerlendirilebilir. Eserde bilgilendirme ve ilgiyi kanalize etme amacıyla bolca resim kullanıldığı fark edilir. Fazlasıyla ilgi çekici olan ama yüksek ayrıntıyı göstermekten azade bu resimlerin bazen konudan bağımsız oldukları dikkat çekicidir. Macar kültürüne dair anlatının dozunun az olmasının etkisi belki de görsel bir sunumla giderilmek istenir. Ama her şeye rağmen belgesel etkinliği olan bir esere bu resimler fazlasıyla yakışır.

Genel manada Macar tarihine ilmi olarak iyi bir biçimde kilitlenen Vambery eserin ön sözünde izah ettiği gibi Macar Tarihinden ziyade Macaristan’ın hikayesini yazma kastını güder. Bu yüzden ciltlerce bilgi vermek yerine, konunun önemli odak noktalarına yoğunlaşmayı hedef edinir. Böylelikle tarihe dair tartışmaların ve uzun ilmi sunumların dışına yönelir. Aslında münakaşası, farklı yaklaşımları ve felsefesi derken küçük bir olay üzerine dahi sayfalarca yazmanın mümkün olduğu tarih disiplininde bazen küçük özetler bile yeterlidir. Vambery’nin eseri Macar tarihine başlamak isteyenler için güzel bir giriş…
Asya tarihi adı farklı olan ama soy adı Türk olan binlerce boyun kendisini gösterdiği bir sahneyi andırır. Zaman içerisinde sahne alan Türk boylarından bazıları tarihe isimlerini öylesine iyi biçimde kazırlar ki uzun yıllar geçse dahi silinmeyen bu isimler olmaksızın bir yerde tarih yazmak güçleşir. Burada ilk aşamada ismi verenden ziyade ismi kazananın etkinliği daha mühimdir. Zira Asya ana karasından dünyanın çeşitli yerlerine uzanan bir kavmin farklı isimlerle anılması olasıdır. Önemli olan kökeninden itibaren faal olan Türk boyunun yaptıklarıdır.

Türk tarihine boyların cephesinden bakıldığında bazı Türk boylarının mensup olunan milletin geneline isim kazandıracak potansiyelle hareket ettiği bellidir. Hatta Kıpçaklar ismiyle müsemma Türk boyunun Asya ve Karadeniz’in kuzeyindeki etkinliği hesap edildiğinde Türklerin günümüzdeki isminin Kıpçak olabileceğini düşünmek bile olasıdır. Bunun bilincinde olan Kazak Bilim İnsanı Sercan M. Ahincanov Kıpçakların üzerine yaptığı uzun soluklu araştırmalarının sonucunda “Kıpçaklar- Türk Halklarının Katalizör Boyu” isimli eserini kaleme alır.

Öncelikle eserin ismi dikkat çekicidir. Kıpçaklara sıfat olan katalizör kelimesi kimyada kullanılır. Katalizörler kimyasal tepkimelerde görev yaparak tepkimenin hızını arttırıp kimyasal yapıda değişikliklere neden olurlar. Bu açıdan düşünüldüğünde Kıpçakların Asya’daki milletlerin çatışmasında reaksiyona girip olayların çehresini değiştirdikleri yorumu yapılabilir. Ayrıca kendi mensubu oldukları milleti de reaktif hale getirerek tetikleyici bir aktiviteyle görev yaptıkları da rahatlıkla düşünülebilir. Aslında Kıpçak tarihine kabaca bakıldığında “katalizör” kelimesinin ilgili boya ne kadar münasip olduğu da görülür.

Ahincanov, Kıpçakların tarih içindeki etkinliğine bilakis şahit olduktan sonra bilimsel çalışmalarını yürütme safhasında bu Türk boyunu kendisine hedef almış olmalıdır. Ayrıca Kazak olan yazar Kazakistan tarihinde önemli bir yeri olan bu Türk kavmi üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırarak memleketine hizmeti şiar edinmiştir. Bununla birlikte yazarın Rus ilim çevresinde yetişmesi, eğitimini bir Rus üniversitesinde tamamlaması bazı eksiklikleri görmesine yol açmıştır. Zira Kıpçaklarla ilgili yazarın araştırmasına kadar yapılan çalışmaların sadece Rus- Kıpçak ilişkileri kapsamında kalması yazarın fark ettiği ilk eksikliktir. Bu eksikliği gidermek kastıyla hareket eden Ahincanov Kıpçakların sadece Rus sahasında değil, Asya’nın genelinde aktif bir kavim olduğunu ispatlamaya çalışır. Aslında yazarın bu çabasının ilk nüvesi ilim camiasına kazandırdığı tezidir. Ahincanov’un 1973 yılında sunduğu tez Kıpçak- Harezm ilişkilerine dairdir.

Öncelikle yazar beş bölümden oluşan eserinin birinci bölümünde Kıpçaklarla ilgili -başta Pers, Arap, Doğu Avrupa, Ön Asya olmak üzere- kaynakları irdeleyerek başlar. Hangi kavim olursa olsun bir araştırmada ilgili kavmin isminin geçtiği yere im koyulması ve eldeki izlerin takip edilmesi bilimsel açıdan zaruridir. Kıpçak sahasını ziyaret eden seyyahlar, devletlerin resmi tarihleri, vakayinameler ve dönemin önemli eserleri yazar tarafından es geçilmeksizin incelenir. Kritiği yapılan bu eserlerdeki Kıpçak izleri etnik çözümlemenin yapılmasında kullanılır. Etnik sorunlara yönelen araştırmalar tali olarak başka sorunların da çözülmesini sağlar.

İşin ilginç tarafı Ahincanov Kıpçakların kaynaklarda görünümünü ortaya koyduktan sonra döneminde ve öncesinde yapılan çağdaş araştırmaları birbirleriyle mukayese ederek Kıpçaklarla ilgili sorunları tartışma ortamına çeker. İlmi yaklaşım açısından resmin tamamını gösteren bu tutum, Kıpçak tarihiyle ilgili önemli mülahazaları da görünür kılar. Sunulan onomastik, kültürel ve linguistik veriler üzerinden yapılan çıkarımlar sayesinde Kıpçak tarihi daha da netleşir. Misal kaynaklarda ismen farklı olan bir kavmin Kıpçak bağlantılarının ortaya koyulması bilimsel keşif değeri taşımakla birlikte kabul edilen tarih algısı üzerinde kırılmalara neden olur.

Ahincanov, Seyanto (Batı Göktürklerin yıkılmasından sonra bölgede görülen Türk grupları) Kıpçak ayniliğini ortaya koymakla birlikte eserinin ikinci bölümünde Kaylar, Kumosiler, Kimaklar üzerine yoğunlaşarak ilgili kavimlerin Kıpçaklarla ilgisini irdeler. Adı geçen kavimleri Kıpçaklarla ortak paydada birleştiren etmenler bir kavmin ismen farklı görünebileceğini ama benzeşen kültürel kodlarla tanımlanabileceğini kanıtlar. Özellikle bu bölümde anlatılan Kimaklar ortaya çıktıkları coğrafya, göç yolları, yayılımları, etnik kökenleri, etnolojik özellikleri vb. anlatılarıyla ayrı bir kitaba konu olacak şekilde detaylı kaleme alınırlar. Sunulan verilerin ışığında birleşen bilgi parçaları bir Türk boyunun kaynaklar ışığında coğrafyada takibini mümkün kılar. Zaten üçüncü bölümde yazar Kıpçakların 9 ve 11. yüzyıllar arasındaki hareketlerini göstererek bir kavmin coğrafyasıyla nasıl bütünleşebileceğini kanıtlar. Zira eserde sıkça zikredilen toponimler (yer adları) Kıpçak boylarının hareketine delil olur.

Belirli bir coğrafyadaki uzun süreli hareketlilik, o yerin adının, belirli bir kavmin ismiyle anılmasını sağlar. Kıpçak Çölü diyebileceğimiz Deşt-i Kıpçak bu tarz bir etkiyle oluşur. Kıpçaklar her ne kadar çağdaşlarına nazaran büyük bir devlet organizasyonuyla ortaya çıkmasalar da Türk devletlerinin idari ve askeri teşkilatlarında söz sahibi olmuşlardır. Bunun en iyi örneği Harezmşahlardır. Bu nedenle eserin dördüncü bölümü, Harezm-Kıpçak ilişkilerine ayrılmıştır. Yazarın özel uzmanlık konusunu oluşturan bu kısımda Harezm-Kıpçak ilişkileri en ince ayrıntısına kadar ele alınmıştır. Siyasi tarih diyebileceğimiz bu kısımda Kıpçakların Asya kıtasındaki etki güçleri ve devlet içindeki devlet şeklinde görülen yapılanmaları izah edilmiştir.

Eserin son bölümü ise; Kıpçakların Moğol istilasından önceki sosyo-kültürel yapıları ve idari teşkilatlarına ayrılır. Kıpçakların ekonomilerinin merkezine oturan üretim şekilleri ve zanaatları bu kısımda izah edilir. Ticaret yollarının kesişim alanında faaliyet gösteren Kıpçakların yerleşik ve göçebe olarak hızlı hareketleri onların iktisadi manada aktif olmasını sağlar. Buradan hareket eden yazar ticari bağlantılar, para ve emtia ilişkileri isimli alt başlıkla Kıpçakların sadece askeri özellikli bir kavim olmadıklarını kanıtlar. Ayrıca bu bölümde din, gelenek ve devlet teşkilatı isimli alt başlıklarla Kıpçakların Türk kültür sahasının zengin bir numunesi olduğu ortaya çıkar.

Eserin iyi bir kaynakçanın ürünü olduğu barizdir. Ama yine de sadece Rus ilmi sahasının hakimiyeti eserde kendisini hissettirmektedir. Buna rağmen yazarın birincil kaynaklara bağlılığını kitabın genelinde hissetmek mümkündür. Ayrıca Divan-ı Lügat-i Türk’ün yazar tarafından iyi bir şekilde sindirildiği, kaynak olarak etkin kullanımından anlaşılmaktadır. Fakat buna rağmen Kıpçak literatürü için çok önemli bir eser olan Codex Cumanicus’a değini yoktur. Batılı oryantalistlerin bölge ile ilgili araştırmalarının da eserde yer kapladığı söylenemez. Her şeye rağmen eserin kaynak niteliğinden pek bir şey eksilmez. Zira sunulan tezler, konu odaklı teferruatlı bilgilendirmeler, tartışmalara yeni boyut kazandıran anlatımlar ve özgün sunumlar eserin zengin yönleri olarak öne çıkar. Bunlarla beraber eserin çevirisinin de iyi yapıldığını belirtmekte fayda var. Türk tarihi açısından iyi bir rehber olabilecek bazı eserlerin kötü çeviriden dolayı anlaşılmaz vaziyete geldiği malumdur. Bununla beraber eserin ilmi açıdan zengin olmasına karşın resim ve harita yönünden zayıf olduğu belirgindir. Zira anlatılan coğrafyalar, göç yolları ve kavimlerin Asya üzerindeki yerleşimi düşünüldüğünde harita ile sunumun zarureti söz konusudur. Oysaki eserde harita ve fotoğraf kullanılmamıştır.

Sonuçta, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış bir milleti meydana getiren boylardan biri mercek altına alınmıştır. Kıpçakların etkisini ve gücünü kanıtlaması açısından kurdukları Memluk Devleti iyi bir örnektir. Devlet oluşturma kabiliyetini haiz bir grup Kıpçak askerinin Mısır gibi -anavatanlarına uzak -bir coğrafyada meydana getirdikleri siyasi oluşum Kıpçakların tarihi etkinliğini kanıtlayan bir numunedir. Bu şekilde dünya tarihinde kendisini gösteren ve Türk tarihi için yüksek önemi barizse bir boyun es geçilmeksizin tüm yönleriyle araştırılması gerekir. Günümüzdeki araştırmalar memnuniyet verici olsa da halen beklenenin altındadır. Ahincanov Kazak boyuna, Kıpçak Kavmine ve hepsini kapsayan Türk milletine karşı bu eseriyle ilim insanı olarak görevini layıkıyla yapmıştır. Dileriz benzer çalışmalar artar.

Yirminci yüzyılın başında Osmanlı’nın son dönemlerine giriş yapılır. Bu devrin en önemli özelliği ömrüne çok zaman biçilmeyen hasta adamın nasıl şifa bulacağına kafa yoran devlet adamlarının tarih sahnesine hızlı giriş çıkış yapmalarıdır. Yönetim erkinin monarşiden meşrutiyete evirilmesiyle -eskilerin deyimiyle- kul taifesi hiç olmadığı kadar önem kazanır. Son dönem askeri okullarında okumuş Avrupa’da mürekkep yalamış Osmanlı entelijansiyası artık yönetimde söz sahibidir. Yönetimde söz sahibi olanlar çok olmakla birlikte idaredeki kaotik durum askerleri de mesuliyet noktasında tarih sahnesine taşır.

Harbiye Nazırı Nazım Paşa da devleti için sorumluluk alan Osmanlı’nın önemli devlet adamı ve askerlerinden birisidir. Devletin en zorlu zamanlarında gücü elinde tutan Nazım Paşa bazı emsallerinin aksine akademik ve popüler tarih yazınında fazla yer almaz. Bunu fark eden Ender Korkmaz ismi çok geçen fakat pek tanınmayan Nazım Paşa üzerine yetkin ve kapsamlı bir çalışma yaparak, Osmanlı’nın çöküş döneminde görev alan bir asker ve devlet adamı profilini netleştirmeyi amaç edinir. Zira bu konuda farklılık arz eden ve birbiriyle alakasız anlatılar tarih literatüründe kendisini gösterir.

Değişken siyasi zemin üzerinde birden fazla tarihi olayda rol oynayan bazı şahsiyetlerin sadece devrinin belirli bir dilimi hedef alınarak üretilen kısmi çalışmaların tarih okurunu yanlış yönlendirdiği muhakkaktır. Bu yüzden her devlet adamı ya da askerin bütüncül bir bakış açısıyla doğumundan ölümüne kadar farklı siyasi tablolarda verdiği çeşitli renklere göre değerlendirmek zaruridir. Osmanlı’nın son döneminde hain ve kahraman lafzının bir şahsiyete birden fazla kez sıfat olduğu düşünülürse demek istenilen daha rahat anlaşılır.

Nazım Paşa da Osmanlı’nın son dönem olaylarında -özellikle 31 Mart Vakası ve 1. Balkan Savaşı olmak üzere önemli roller oynar. Ama Paşa’ya verilen mühim görevlere karşın hakkında tarafsız bir tarih anlatısı oluşturulmaz. Ya peşin hükümle suçlanır ya da hakkı verilmek adına tarih tahrif edilir. Bu tarz yanlış algıların yıkılması tarihçinin görevidir. Her tarihi şahsiyet katıksız tarihi duruşu itibarıyla bütün yargılamalardan bağımsız bir biçimde karakterize edilmelidir. Böylelikle yapılacak çalışmalarda son yorumlar okura bırakılır. Tarihi referans noktaları ve eldeki malumat zaten karaktere nihai şeklini layıkıyla verir.

Düşünüldüğünde Nazım Paşa hakkında ince elenip sık dokunarak bir araya getirilen veriler onun hayatının değişken grafiğini tüm netliğiyle ele verir. Bu hassas biyografik sunumun tali olarak ikinci bir faydası da vardır ki kimlik deşifre edildiğinde oynanan kilit role binaen önemli tarihi olaylar da afişe edilir. Bu açıdan Paşa’nın yaşam hikayesi Korkmaz’ın titiz çalışması mucibince 31 Mart Vakası, Balkan Savaşı ve Bab-ı Ali Baskını gibi olayların geri planını da aşikar kılar.

Osmanlı tarihine ilişkin eserler incelendiğinde, yapılan bazı araştırmaların olay merkezli olduğu görülür. Fakat olay anlatımı ne kadar detaylı olursa olsun, olayların merkezindeki kişinin bakış açısı yüksek önem arz eder. Bu nedenle bazı biyografiler şahsın olaydaki rolünü göstermekle hedeflerine ulaşırlar. Hatıratlar ve anılar otobiyografik olarak iyi bir rehber olmakla beraber her zaman bu şahsi yorumlara ulaşmaya imkan yoktur. Nazım Paşa da araştırmacıya deyim yerindeyse kendi diliyle fazla tüyo vermez. Bu yüzden daha fazla çalışarak çerçeveyi özelden genele doğru iyi çizme zarureti vardır. Böylece elde edilen ayrıntılar vasıtasıyla üzerine yoğunlaşılan şahsiyetin olaydaki rolü belirgin hale getirilir. Korkmaz, Nazım Paşa’nın çevresindeki dünyayı o kadar güzel inşa eder ki Paşa’ya söz verilmeksizin sunulan bilgilerden olayların iç yüzü anlaşılır.

Ayrıca Paşa’nın hayatı detaylandırıldığı zaman hiç hesapta olmayan bilgiler ve tarihi görünümler de ortaya çıkar. Misal Paşa’nın Bağdat valiliği ve 6. Ordu komutanlığı anlatılırken Osmanlı bürokrasisinin son dönemlerdeki ahvaline değinilir. Bu anlatımın kitabın üçüncü bölümünü kapsayacak şekilde detaylandırılması Osmanlı’nın başta yönetim sorunları olmak üzere birçok problemini de ayyuka çıkarır. Böylelikle devletin bir bölümündeki imar-iskan çalışmaları, iktisadi teşekkülleri, uygulamaları, askeri teamülleri ortaya çıkar ki atılan yanlış adımların devleti nasıl etkilediği ders verir tarzda gözlemlenir.

Ayrıca siyasi ilişkiler doğası gereği değişkendir. Paşa’nın yaşamı boyunca hesaplı hesapsız politik tavırları kayda alındığında bazı siyasi teşekküllerle bağlantıları olduğu bilinir. Bu bağlantılara bakıldığında bazı grupların ya da güç odaklarının anlatılması zaruridir. Çünkü bir şahsiyetin siyasi faaliyetlerinin bütünü gösterilmek isteniyorsa, detaylı bir anlatımın benimsenmesi okura resmin tamamını görme olanağı sağlar. Böylelikle hiç tahmin edilmese de siyasi ya da askeri bir grubun faaliyetleri anlatının göbeğine oturur. İşte bu açıdan bakılırsa döneminde İttihat ve Terakki’ye karşı kurulmuş Hürriyet ve İtilaf’a bağlı Halaskar-ı Zabitan grubunun oluşumu ve etkinlikleri ortaya çıkar ki eserin biyografi kalıplarını kıran yönü de bu tarz bilgi sunumlarıyla zuhur eder. Ayrıca Halaskar-ı Zabitan’la ilgili dişe dokunur bir çalışma literatürde azsa ya da yoksa, bu durum eserin hanesine artı olarak yazılır.

Nazım Paşa’nın ülkenin yönetiminde söz sahibi olan etkin bir şahsiyet şeklinde ön plana çıkmasından mütevellit resmi evraklar ve basın yayın organlarında sıkça ismi anılmaktadır. Bundan dolayı Paşa hakkında yapılacak olan araştırmaların yüksek titizlikle ve mümkün mertebe kaynakların tamamını kapsayacak şekilde yürütülmesi gerekmektedir. Bu açıdan eserin doygun bir potansiyel ortaya koyduğu söylenebilir. Zira Paşa’nın hayatındaki bütün adımlar yazılı kaynaklarla takip edilmektedir. Kaynakların karşılıklı kullanımı birbirlerini teyit etmelerinin önünü açarken, Paşa’nın hayatının gizil kalmış yönlerindeki sır perdesi de yer yer aralanmaktadır. Fakat yine de buna rağmen sürgün yılları gençlik dönemleri ile ilgili doğal olarak fazla bir bilgi yoktur.

Paşa’dan yola çıkılarak anlatılan son dönem Osmanlı tarihinin önemli olayları benzer eserlerdeki gibi kısa geçilmez. Olaylar bütün teferruatıyla verilmekle birlikte özgün ve muadil çalışmalarda rastlanmayan ezber bozan bilgileri içerir. Örneğin, 31 Mart Vakası sadece siyasi bir hizipleşmenin çatışmaya dönüşmesinden ziyade, bütün sosyal tabakalarda derin akisleri olan çok yönlü toplumsal bir olay şeklinde sunulur. Olayın öncesi, oluşumu ve sonrası ayrı başlıklarla kırılma anlarıyla izah edilir. Böylelikle sadece Paşa değil, Osmanlı tarihinin de bir bölümü detaylandırılır.

Sonuçta; Nazım Paşa, Osmanlı’nın son dönemlerinin kayda değer figürlerinden birisidir. Misal Balkan Savaşı gibi dünya ve Avrupa tarihine etki eden önemli bir olayda Paşa Osmanlı ordusunun başındadır. Fakat buna karşın Nazım Paşa’nın oynadığı etkin role nazaran hayatını kapsamlı içeren bir akademik çalışma yapılmamış olup, Korkmaz’ın eseri literatürde önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Devlet adamı veya asker olsun tarihi şahsiyetlerin mercek altına alınan hayatlarından önemli dersler çıkarmak mümkündür. Tarihi zemin ve zaman değişmekle beraber insanın doğası pek değişmemektedir. İnsani zaafların etkisiyle düşülen hataların geçmişten geleceğe uzanan silsilesine bakıldığında ortaya çıkan benzerlikler ders almanın zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır ki; Nazım Paşa bunun için iyi bir örnektir.