Toplam yorum: 3.285.373
Bu ayki yorum: 6.900

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

Moğolların 13. yüzyılda giriştikleri büyük kapsamlı istila ve işgal hareketleri doğudan batıya doğru tüm dünyada geniş çaplı kaotik bir durum yaratmıştır. Moğollardan önce namları duyulmuş, ortaya çıkan psikolojik savaş unsurları sansasyonel bir etkiyle halkların ve yöneticilerin kâbusu olmuştur. Ardı ardına ele geçirilen topraklarda dünyanın o güne dek görmediği bir vahşet, duyanları yeni çareler bulmaya itmiştir. Özellikle Batı Avrupa, Moğol ordularının Doğu Avrupa’da görülmesinden sonra ülkelerin başına gelecek meşum akıbetin önüne geçmek istemiştir. Moğol duyumlarının efsaneye dönüşmesi sonrası nerdeyse o günlerde bilinen dünyanın bir ucundan diğer ucuna diplomatik ilişki ağı oluşmaya başlamıştır.

Moğol, İslam ve Avrupa tarihi hakkında kapsamlı çalışmaları bulunan Adil Hilal de Moğol intişarını izleyen süreç içinde Moğol- Batı Avrupa ilişkilerini İslam dünyasına etkileri kapsamında incelemiştir. Aslında coğrafyaya bakıldığında Çin’in yamacında zuhur etmiş bir imparatorlukla Batı Avrupa arasında devasa bir mesafenin olduğu dikkat çeker. Fakat Moğolların Asya’da sağladıkları Pax Mongolica (Moğol Barışı) dönemi, Haçlı Seferlerinin sağladığı Doğu ile Batı’nın temas hali, artan ticari münasebetler sayesinde ilk ilişkiler başlar.

Cengiz Han dönemi ve onun vefatını izleyen dönem arasında belirgin farkların olduğu malumdur. Büyük cihangirin ölümü sonrası Moğol topraklarının Cengiz’in dört çocuğu arasında pay edildiği devirde dünyanın istikrarında da dalgalanmalar görülür. Adil Hilal de işte bu dönemde 1237-1255 yılları arasındaki ilişkileri kaleme alarak eserine başlar (Birinci Bölüm). İlk temasların vuku bulduğu bu dönemlerin belirgin özelliği Moğolların şartsız biat istemeleridir. İlk giden heyetler hakkında bahseden Hilal toplumların birbirlerini tanımalarının aşamalarını detaylı bir şekilde satırlara döker.

Türk akademik literatüründe de karşılığı bulunan Carpini, Lombard, Rubruck gibi diplomat seyyahların yapmış olduğu seyahatleri iyi bir şekilde özetleyen Hilal ilk ilişkilere kadar olan siyasi tarihe güçlü göndermeler yapar. Aslında güç dengesinin bu kadar iyi gösterilmesi, Avrupa cephesinin durumunu da aşikar kılar. İlk olarak Moğol fırtınasına karşı aranan çareler ve yürütülen projeler; silaha dokunmadan kalemle Moğolların Hristiyan olması hedefine binaen hareket eder. Bu nedenle Batı’nın muktedir imparatorları kolay olana yönelerek, dini bir misyonun tahakkuku için çaba sarf eder.

Eserin ikinci bölümünde; Hilal, tarihçi perspektifinden olaya bakmaya ve çoklu uluslararası ilişkiler kapsamında ele aldığı olayları detaylandırmaya başlar. Aslında burada Cengiz’in ölümünden sonra dörde bölünen Moğol imparatorluğunun İlhanlılar cephesi anlatılır. Emsali olan özel konulara yoğunlaşmış eserlerin aksine İlhanlıların siyasi tarihi ilgi çekici şekilde detaylandırılır. Böylelikle Ortadoğu- Türkistan- Kafkaslar arasında zuhur eden siyasi tablo ana hatlarıyla okurun önünde arzı endam eder. Bölgede büyük bir güç olarak sivrilen Memluklara mağlup olan Moğolların artık gardı düşer ve Latinlerle anlaşmaya yaklaşırlar.

Eser sadece siyasi tarihi detaylandırmakla kalmaz. Bu dönemde diplomatik ilişkiler ve özel önemi haiz birçok elçilik heyetinin diplomatik çabaları da satırlara yansır. Misal İlhanlı Hanı Argun dönemindeki Moğollar tarafından yollanan dört elçilik heyeti hakkına bilgi verilir. İlişkilerin İlhanlı hanlarının dönemlerine müstakil başlıklarla sunulması, eserin aslında Moğol-Latin ilişkilerinden ziyade İlhanlı-Batı Avrupa ilişkilerine yoğunlaştığının kanıtı gibidir. İlk bölümü sonuç kısmıyla bitiren müellif ikinci bölümü de ilişkilerin beklentilerin aksine sonuçlanmasının nedenleri üzerinde durarak bitirir. Bu şekildeki metodolojik tercihten anlaşıldığı üzere, müellifin kitabını farklı makalelerin birleşiminden oluşturduğu fikri okurda hasıl olur.

Eserin üçüncü bölümü; din ilişkilerine ayrılır. Avrupa ve Moğolların din siyasetinin tam manasıyla anlaşılması için iki tarafın dine karşı tutumlarının deşifre edilmesi gerekliliğinden hareket eden Hilal gerek Avrupa’nın gerekse de İlhanlılar üzerinden Moğolların dini siyasetleri doğrultusunda nasıl hareket ettiklerini tüm yönleriyle ortaya koyar. Mesele esasında basittir. Batı Avrupa Moğolları Hristiyanlaştırarak onların sayesinde Asya’nın bütününü dinen fethetmek istemektedir. İlhanlılar ise Memluklara karşı bir müttefik bulmak istemektedir. Ama iki tarafında beklentisinin dışına çıkan bir sonuç iki tarafı tatmin etmezken, yaşananların din siyasetinin çetrefilli yönlerini aşikar etmesi bakımından okuru memnun eder.

Dördüncü bölümde ise; ilişkilerin ticari yönü üzerinde durulur. Her ne kadar ilişkiler kapsamında Moğollar adı altında İlhanlılar ön plana çıkıyorsa, ticaret bağlamında da Venedik ve Cenevizliler baş rol mevkiine yükselirler. Akdeniz ticaretinin nabzının nasıl attığı, İtalyan şehir devletlerinin dinden bigane şekilde Asya’ya uzanma çabaları, verilen imtiyazlar, ambargolar, kutsal savaşların gölgesinde filizlenen pazarlar, büyük ticaret yollarının seyri vs. gibi birçok malumat bu kısımda çok rafine biçimde dile getirilir.

Siyaset, din ve ticaret merkezli takip edilen ilişkiler izah edilirken hem Batılı kaynaklar hem de yazarın mensubu olduğu millete ait Arapça kaynaklar çok iyi takip edilir. Yer yer karşılıklı şekilde değerlendirilen kaynakların birbirlerini doğruladıkları yerler üzerinde özellikle durulur. Yazarın anlatısında Arap mensubiyeti bağlamında taraflı yorum yapması beklenirken salt durumu ortaya koyan yorumları yaparak objektiflik koruduğu fark edilir.

Eserin iyi bir çevirisi olmasına karşın, imla açısından tekrar elden geçirilmesi gerekmektedir. Bu arada dilimize onlarca eser kazandıran Merhum Ahsen Batur’un notlandırmalarla esere diğer çevirilerine nazaran daha az müdahale ettiği görülmektedir. Bu nedenle yazarın bazen bozkır kültürüne ilişkin değerlendirmelerde sathi yorumlar yaptığı gözden kaçmamaktadır. Örnek verilirse Asya kültüründe “gök” figürü fazlasıyla önemlidir. İlhanlı hanlarının mektuplarındaki “gök” merkezli yeminlerinin inanç gizleme çabası olarak nitelendirilmesi ve Şamanizm’in bir din olarak kabul edilmesi yazarın direkt kabulünden ziyade tartışmaya açıktır. Bununla birlikte elçiler vasıtasıyla ulaştırılan mektupların detaylı tahlil ve tenkit edildiği söylenebilir. Hatta mektuplardaki ifadelerden yola çıkılarak yapılan fikir jimnastiklerinin ufuk açıcı olduğunu belirtmekte fayda vardır.

Sonuçta, milletler arası ilişkilerin günümüzdeki gibi olmadığı bir dönemi anlatmanın kendi içinde zorlukları mevcuttur. Özellikle tarafları birbirlerinin gözünden anlatmak insanlar arası ilişkilerden daha karmaşık olan devletlerarası bir tabloyu layıkıyla çözümlemeyi zaruri kılar. Moğol- Avrupa arasında ikbal dönemlerini yaşayan İslam’ın durumunu izah etmek, bölgeye damgasını vuran Müslümanların tarihi için önemlidir. Yine bir Türk devleti olan Memlukların bölge siyasetindeki üstünlükleri daha fazla incelemeyi hak etmektedir. Zira Türklerin Mısır merkezli tarihleri İran merkezli tarihlerinden geri kalmaz. Her ne kadar İslam ilintisi gereğince İlhanlılar merkeze alınsa da Altınorda, Çağatay ve Kubilay hanlıkları uluslararası ilişkiler bağlamında incelenmeyi hak ederler. Dileriz ki Moğol mirası ve Türklere etkileri, yazılacak yeni eserler nispetince kütüphane raflarını zenginleştirir.

Tarih boyunca kavimlerin ve insan topluluklarının etnisitesi merak konusudur. Etnik aidiyetin günümüzdeki kadar kesin çizgilerle ayrılmadığı bir dönemde kalem yordamıyla yeni sınırlar çizerek bazı tespitlerde bulunmak sakıncalıdır. Çünkü tarih, geçmişe dönük birçok değişkenin yeni bilgi ağları oluşturabileceği bir disiplindir. Bazı yeni bilgiler, eskilerini kökünden değiştirebilecek potansiyele sahiptirler. Bu yinelenme kati doğrular oluşuncaya kadar devam eder. Zaten tarihin en önemli amaçlarından birisi de reddedilemeyecek kesinlikteki doğruları literatüre kazandırmaktır.

Tarihteki bir kavim hakkında malumatın az olması ise yeni problemleri beraberinde getirir. Bazen elde o kadar az bilgi vardır ki; insan topluluğunun sadece adı eldedir. Tabii eldeki isimlendirme de tek taraflı olmayıp farklı kaynaklarda farklı şekillerde geçer. Misal aynı insan topluluğu Mısır’da Memluk sanını alırken, Karadeniz’in kuzeyinde Kıpçak, Hazar Denizi’nin doğusunda da Kazak ismini alır. Millet adı boy adı; boy adı da millet adı olunca ortaya karışık bir isim sistematiği çıkar ki çözülmesi şarttır. Aslında dil, antropoloji, tarih, din, arkeoloji disiplinlerinin kullanılarak bir insan grubunun etnik kökeni tespit edilebilir.

Hakkında fazla bilgi tespit edilemeyen Türkolog Budayev (Yazarın eserde biyografisi bulunmamaktadır) de “Kim Bu Çerkesler?” isimli eseriyle Memlukların ırki kimliğini tespit etmeye çalışır. Tabii bir insan topluluğunun etnik kimliği ilk aşamada o topluluğu hangi milletin daha çok sahiplendiğiyle araştırmacıya fikir verir. Görünürdeki insan grubunun kültürel duruşu günümüzle karşılaştırıldığında kültürün devamlılığına binaen elde edilen veriler üzerinden analiz edilir. Zor da olsa gerçek ortaya çıkar.

Budayev’in çözmeye çalıştığı düğümün sebebi Türk boylarının Asya’nın geniş steplerinde hatta dünyada birbirinden ayrılarak çok uzak alanlara göç etmesidir. Aralarında binlerce kilometre mesafe olan insan grupları zamanla farklı milletlermiş gibi algılanmışlardır. Tabii tarih boyunca insan gruplarının takip ettiği göç yolları deyim yerindeyse milletler havuzunu ortaya çıkardığından, kökenini bu alanlardan alan insan gruplarının etnik kimliği de merak konusu olmuştur. Örneğin, Karadeniz’in kuzeyi ve Kafkaslar; Asya ve Avrupa arasında köprü vazifesi görüp birçok etnik topluluğa ev sahipliği yapmıştır. İşte Memlukların yolları da bahsedilen Avrasya bölgesinden köle olarak Mısır’a düşmüştür.

Budayev, Mısır’daki Memluk topluluğunun kültürel karakteristiğini ortaya koyarak onların kimliğini deşifre edecek bir tezi oluşturur. Tabii hemen tahmin edilen etnik kimlik ortaya koyulmaz. Öncelikle Türk kültürünün spesifik özellikleri izah edilir. Bozkır kültürü ve çarvacılık üzerinden anlatılan Türklerin kimlik özellikleriyle Memlukların Mısır’daki tutum ve davranışları karşılaştırılır. Köklerinden sökülen bir çiçeğin çok uzak bir noktaya taşınsa bile aynı renkte çiçekler açacağı malumdur. Memluklar da bir tohum misali aldıkları kültürü Mısır’a taşıdıklarından Budayev’in elindeki malumat anlam kazanır. Misal en basitinden yeme içme kültürü etnik aidiyete dair şifreleri okura sunar. Bu minvalde kımız tüketen Memluk sultanlarının etnisitesini tahmin etmek güç değildir.

Esasında her ne kadar göç yollarının en önemli kavşak noktalarından geldikleri düşünülen Memlukların etnik aidiyeti tahmin edilse de bölgedeki Türk boylarının genel olarak ele alınması bir gerçeği de ortaya çıkarır. İsmi ve sanı belli insan topluluklarının farklı boy adlarına rağmen devirlerinde genel bir algıyla hepsi aynı bütünün parçaları kabul edilir. Böylelikle sadece Memlukların değil, bölgede hüküm sürmüş diğer boyların da etnik kimliği netleştirilir. Örneğin; Peçenekler, Oğuzlar, Kıpçaklar, Aslar, Alanlar, Macarlar, Tatarlar, Çerkesler vs. ayrı bir millet olmayıp; aynı milletin boyları olduğu kanıtlanır.

Belirli boyların ürettikleri kültürel kompozisyonlardaki benzerliklerin en görünür yüzü ise isimlendirmelere yansır. Onomastik (özel isimleri inceleyen bilim dalı), toponimik (yer isimleri bilimi) ve antroponimik (kişi adları bilimi) verileri çapraz şekilde karşılaştıran yazar, sadece isimler üzerinden Memlukların Türklüğünü kanıtlar. Üstelik yazarın elinde o kadar çok isim verisi vardır ki bu isimlerden bir sözlüğü de eserine ekler. Boy isimleri ise, Budayev tarafından özel olarak mercek altına alınır. Meşhur Rus tarihçi Gumilev’in metodolojisini takip eden Budayev onun gibi millet adıyla boy adını ayırarak, ismin zaman içindeki değişimi üzerinden tezine güçlü dayanaklar sağlar. Örneğin, Türk kültür sahası içerisinde olan günümüz Tatarları, Moğol İstilası döneminde ordunun öncü gücü oldukları için Tatar ve Moğol adı birbirinin karşılığıymış gibi algılanır. Oysaki Moğol millet adı, Tatar boy adı olup her ikisi de günümüzde olduğu gibi farklı etnisiteleri temsil eder. Bu tarz örnekleri bolca veren Budayev, etnik isimlendirmelerin tarihi geçmişini bilmeden yapılacak tespitlerin yetersiz kalacağını güçlü delillerle ispat eder.

İsimlendirmelerden sonra en önemli kültür taşıma unsuru olan dil üzerine yoğunlaşan Budayev, filolojik ve lengüistik verilerle Mısır Memluklarının hangi dilde konuştuklarını tespit etmeye çalışır. Elde edilen sonuçlar ilginçtir. Akademik derinliğe nüfuz etmeden dahi Memluk Sultanlarının Mısır’da oluşturdukları özerk alana bağlı olarak tercümansız halk içine çıkmadıklarından dem vuran yazar, yazılan Türkçe-Arapça sözlüklerin yönetici sınıfın dilini ortaya koyduğunu öne sürer. Sözlüklerden derlenen bazı kelimelerin günümüz Karaçay-Balkarça lehçesindeki karşılıklarına dikkat çeken Budayev, tezinin akademik çatısını çok güzel inşa eder. Son olarak diplomatik yazışmaların Türkçe yapılması bile Memlukların dilinin Türkçe olduğunun bariz kanıtı olarak sunulur.

Budayev son olarak, Memlukların asker sınıfından gelerek yönetimi ele geçirmelerine bağlı olarak Türklerin paralı asker olma sebeplerine ayrı bir bölüm ayırır. Türkler ve askeri kültür üzerine dönemin (13 ve 16. yüzyıllar arası) yazarlarına söz veren Budayev, Türklerin neden ordu-millet olduğunu sarih biçimde anlatır. Alıntılar o kadar önemli kilit noktalardan sondajlanmıştır ki Mısır Memluklarının neden başka bir sınıfa değil de asker sınıfına intisap ettikleri anlaşılır.

Eser her ne kadar “Kim Bu Çerkesler?” adıyla Mısır Memluklarının tarihinden bir sayfayı okura sunmayı hedeflemişse de bahsedilen konular küçümsenecek kadar basit değildir. Yazar tarafından yazıya dökülen her bir konu açılan her bir başlık birçok araştırma ve tartışma konusunu gündeme getirmektedir. Güçlü delillerle Orta Çağ ve günümüz kaynaklarının iyi sentezi; öne sürülen tezin güçlü argümanlarla desteklenmesini sağlamaktadır. Ara sıra yazarın Türklüğü öne çıkaran ve hissiyatının etkisini gösteren yorumlar yaptığı fark edilmekle beraber bunun kabul edilebilir seviyede olduğu aşikardır. Şayet anlatılanlarda fazla hissiyat varsa ikinci aşamada mantık aranır. Yazar sunduğu bilgileri mantıklı mesnetler bularak okura verir. Ama her şeye rağmen eserin daha geniş bir zeminde kapsamlı bir tarzda tekrardan ele alınması gerekliliği belirgindir. Zira konu kısa değerlendirmelerle ele alınmayacak kadar geniştir. Üstelik yazarın kısıtlı bir literatürü kullandığı kaynakça kısmından anlaşılmaktadır. Ama bu kısıtlı kaynaklarla bile çok önemli noktalara değindiği malumdur. Zaten tarih bilimi az veya çok kaynak kullanımı fark etmeksizin özü bulmayı önceleyen bir bilimdir. Yazarın bu konuda başarılı olduğu söylenebilir. Bu aşamada okurun iyi bir ön okuma olabilecek bu eserden bahsedilen mevzuya başlaması; ileri okumaları daha rafine hale getireceği düşünülebilir.

Sonuçta, Türkler Çinliler gibi dünyanın sadece belirli bir bölgesini mesken edinmemişlerdir. Bu yüzden yapılacak araştırmaların geniş bir coğrafyaya ve yaygın bir kültür yelpazesine yönelmesi şarttır. Aynı anda Gobi Çölü’nde, Akdeniz kıyısında, Sibirya taygalarında, Balkanlarda, Kafkaslarda aynı dili konuşarak at koşturan bir milleti araştırmak isteniliyorsa daha geniş düşünmek zaruridir. Akla hayale sığmaz etnik yakıştırmaların yapıldığı günümüzde Memlukların ya da başka insan gruplarının Türklüklerini tespit etmek ve bu yolda çaba sarf etmek tarih ilmi adına milli bir başarıdır.
Tarih boyunca siyasi otoritelere başkaldıranların cezalandırıldığı bilinir. İçlerindeki devrimci ruha uygun hareket eden hal içinde öne çıkan bazı liderlerin birçok insanı peşinden sürükleyerek giriştikleri mücadeleler, devletlerin toplu cezalandırma yöntemlerini benimsemesine neden olur. Çarlık Rusya, hükümranlığının kapsadığı geniş coğrafyalarda kendisine karşı direnişe geçen ve bağımsızlık mücadelesine giren tebaasından bazı kimseleri farklı metotlarla cezalandırır. İşin açıkçası ilk aşamada uygun görülen hapis ve idam cezaları, sorunun kökten çözümü gibi gözükse de bazen siyasi suçlulara uygulanan sürgün cezaları bir nevi ehlileştirme aracı olarak kullanılır.

Çarlık’ın sürgün yöntemi siyasi fikirlerin sivri uçlarını törpülemiş midir bilinmez ama dolaylı olarak yerinden yurdundan edilenlerin gurbetteki yaşamları, yeni edebi ve bilimsel çalışmaların önünü açtığı gibi ortaya çıkan anlatılar sayesinde tarih disiplini de yeni referans noktaları kazanır. Çünkü bazen sürgün edilenler, içinde bulundukları topluluğun münevver sınıfına mensup olup, gittikleri yerde boş durmayıp kalemi ellerinden bırakmazlar. En basitinden çoğu kalem erbabının yaptığı gibi gördüklerini tarihe not düşercesine sayfalara geçirenler esasında kıymetini kaybetmeyen bir mektubu geleceğe yollarlar.

Ele alınan kitap da izah edilen entelektüel dışavurumun ürünlerini kütüphanenin tozlu raflarından çıkarmayı önceleyen Kazanlı bilim insanı Yakov Yakovleviç Grişin tarafından kaleme alınır. Çarlık Rusya’sının geniş coğrafyasına sürgün edilen binlerce insanın bazılarının yazdıkları bu açıdan dikkate değerdir. Grişin, kendi topraklarının (Kazan’ın) tarihini başkasının dilinden dinlemek için yoğun bir çaba göstererek, Rusya’nın mağdur sürgünlerinin izini adım adım takip eder. Tabii burada genel bir sürgün profilinden ziyade spesifik bir tercih yapılarak, Polonyalı sürgünlerin notları kullanılır.

17 ve 19. yüzyıllar arasında vatanları Polonya’dan tahmin edilemeyecek kadar uzak coğrafyalara sürülen insanların büyük kısmı yollarda yaşamlarını yitirirler. Çünkü at sırtında, daracık bir arabada hatta yaya olarak ayaklarındaki prangalarla doğaya ve iklim şartlarına meydan okuyarak ölümden beter yolculuklarda tarifi imkansız maceralar yaşayan sürgünlerin kaleme aldıkları notlar çoğu zaman hissedilen korkunç tablonun vahametini içerirler. Grişin, her ne kadar anlatıya sinen iç burkucu bu koyu sisi kaldırarak memleketi Kazan’ın güneşini okuruna ulaştırmak için ince eleyip sık dokusa da sürgünlerin diline dolanan çile, esaret ve gurbet anlatısı eksik olmaz.

Polonyalı sürgünler, siyasi maceralarını ve cepheden cepheye, limandan limana, dünyanın çeşitli yerlerine uzanan çalkantılı hayat hikayelerini kaleme alarak otobiyografilerini oluştururlar. Grişin, ilk aşamada mezkur biyografik bilgileri takip ederek Kazan’la ilgili sürgünlerin yazdıklarını derler. Tabii bu aşamada sadece Kazan’a dair yazılanlar yoktur. Çünkü, Kazan çoğu zaman güzergah üzerindeki bir duraktır. Yolculuk esnasında Kazan’da bulunan şehir, kasaba ve köyler anlatılır. Bazen verilen bilgilerin kısıtlı olduğu dikkatten kaçmaz. Zira yol üzerinde bulunan hanların ve konakların izbe mekanlarında geceleyen ayaklarındaki prangaların derdiyle görmez hale gelen tutsakların ilgilerini çevreye yöneltecek vakitleri ve enerjileri pek olmaz.

Buna karşın bazı sürgünlerin nispeten sahip oldukları özgürlüğe bağlı olarak ya da bölge yöneticisinin hoşgörüsüne sığınarak Kazan’ı daha iyi tasvir ettikleri görülür. Bu tarz anlatılarda sosyal, siyasi, iktisadi, mimari, dini, kültürel vs. bilgilere ulaşmak mümkündür. Yazar tarafından verilen bu bilgilerin iyi bir literatür tarama, toplama ve sentez aşamasından geçtiği de belirgindir. Grişin, sürgünlerin notlarına çoğu zaman müdahil olarak sondajladığı alıntıların arasında yorumlarıyla yeni bağlantılar kurar. Ayrıca yazılanların subjektif yönüne binaen Kazan’a dair eldeki bilgilerle sürgünlerin notlarının karşılaştırıldığı bilgisi eserin ön söz kısmında verilir. Aslında bu konu fazlasıyla önemli olup her tarihçi tarafından benimsenmesi gerekir. Çünkü verilen bilgilerin direkt aktarılmasından ziyade yeterli tahlil ve tenkitten sonra metne koyulması yazılanlara dair güveni arttırır.

Polonyalı sürgünlerin ilk aşamada Kazan’da gözlemledikleri satırlara yansır. Kazan’da yaşayanları Tatar (nedense Türk isimlendirilmesi kullanılmaz) olarak nitelendiren sürgünler, Tatarların fizyonomisini, giyim kuşamlarını, geçimlerini nasıl sağladıklarını ve gündelik yaşantılarını anlatırlar. Sonrasında Kazan’daki evlerin mimari özelliklerine ve öne çıkan bazı binaların detaylı anlatımına geçerler. Tabii anlatının bu kısımlarının belli bir standardının olduğu savunmak güçtür. Değişken ve her telden verilen bu bilgilerin arasında katlanılan zorlu yolculuğa dair tespitler yazarların tek dertlerinin Kazan’ı anlatmak olmadığını kanıtlar. Bununla beraber okuyanı şaşırtan bazı bilgilere rastlamak da mümkündür. En nihayetinde farklı kültürel dünyalarda yetişmiş, farklı toplumların havasını solumuş iki insanın iletişimi bazen kültürel bir şoku da beraberinde getirir. Misal Adam Yablonskiy isimli Polonyalı sürgüne önerilen “Rus Banyosu” okuyanı dumura uğratacak kadar farklı bir yıkanma yöntemidir. Yine bazı Polonyalı sürgünlerin karşılaştığı ilginç tedavi metotları fazlasıyla ilginçtir (Ayının vücudundan elde edilen yağın göz rahatsızlıklarını gidermesi gibi).

Kazan şehrine dair yazılanlarla birlikte bazen olayın Grişin’in memleketiyle alakası hepten kaybolur. Misal meşhur Polonyalı aksiyoner Beniovskiy’nin sürgünü anlatılırken, onun Kazan günleri adeta müthiş maceralı yaşamının bir garnitürü gibi sunulur. Ama işin açıkçası Beniovskiy’nin yaşamı Kazan’da yaşadıklarıyla kıyaslanırsa görmezden gelinecek bir hikaye de değildir. Zira kıtalararası bir güzergahta aksiyonun eksik olmadığı bu maceranın tarihi bir temayla şekillenen Hollywood filminin senaryosunu andırdığı dikkatten kaçmaz.

Anlatımı etkili hale getiren macera anlatısı bir tarafa bırakılırsa, Rusya gibi geniş sınırlar içerisinde yapılan sürgün yolculuklarında yazarın üzerinde hassasiyetle durduğu bir nokta da vardır ki yer adları doğru ve eksiksiz verilir. Yazarın bu dikkati çevirmene de müspet şekilde yansır. Coğrafi yerlerin harita üzerindeki konumları ve birbirlerine olan mesafeleri teknolojik olanaklar kullanılarak okura sunulur. Bu şekilde sürgünlerin takip ettikleri yol okurun malumu olur. Üstelik çevirmen notlandırmalarıyla anlatıyı daha açık bir hale getirir. Ayrıca Grişin’in kullandığı gravür ve resimler de sürgünlerin gözlemledikleri ayrıntıları şekle şemaile kavuşturur. Hatta 40 sayfa kadar sunulan bu resimlerin daha fazla detayı belirgin hale getirmesi için kuşe kağıda basılması daha uygun olur.

Sonuçta, şehirler kendilerine has bir havayı ve kimliği bünyelerinde barındırırlar. Fakat çoğu zaman şehrin tarihi deşifre edilirken dokümanter resmi malumatın etkisiyle sathi anlatılar ortaya çıkar. Öyle ki insanların yaşadıkları yere ruh katan halleri dikkate alınmaz. Oysaki şehrin tüm bileşenleriyle yansıtılması tarihi metodoloji açısından zaruridir. Bu açıdan hatıratların ve günlüklerin çok şey anlattığı malumdur. Kazan ve Kazan Türklerine dair Polonyalı sürgünlerin anlattıkları bu nedenle gözden kaçırılmayacak kadar önemlidir. Zira elde edilen her bilgi şehrin tarihine ilmek ilmek işlenerek tarihi dokunun sahasını genişletir.
Kazakistan Asya’da kıtanın büyük bir kısmını kaplayan bir Türk cumhuriyeti… Bazılarının söyleminde geçtiği gibi Türki bir devlet değil. Yani kültürü ve edebiyatıyla vs. Türk’e benzeyen değil, bilakis her şeyiyle Türk… Böylesine ortak tarihe sahip olduğumuz bir milletin ülkemizde tam manasıyla tanındığını söylemek de maalesef mümkün değil. Üstelik yıllarca Rus tahakkümünün katı totaliter ve sömürgeci yönünden dolayı, Türklüğü unutturulan Kazak insanının köklerinden uzaklaştırılmasından ve tahrip edilen benlik bilincinden dolayı Kazakların da kendini tam manasıyla tanındığını savunmak zor…

Böylesine bilinirliğin kısıtlı ve muallak olduğu bir ortamda Kazak bilim insanları, Sovyet devletinin 1990’lı yıllarda dağılmasından sonraki süreçte Kazaklara milli bilinç aşılamak ve dünyaya açılmaya namzet Kazak devletini uluslararası platformlarda tanıtmak için bir komisyon kurarak bir kitap hazırlarlar… İşte ele alınan kitap böyle kolektif bir çabanın ürünü olup, yeni cumhuriyetin ilmi mecradaki ilerleme isteğini kanıtlar.

Öncelikle bahsedildiği gibi eserin çok yazarlı olması bazı problemleri de beraberinde getirir. Bu tarz eserler editoryal olarak hazırlanacağı zaman bir ön seçimle makaleler elden geçirilir ve uyumlu hale getirilerek olası sorunlar ortadan kaldırılır. Ama bu eser için böylesine bir terkibin olduğunu savunmak güçtür. Çünkü; yeni bir devlet, kendi tarihini yeniden yazmak için müelliflerini ve eserlerini seçmekten ziyade toplamayı kendine hedef edinir. Ayrıca eserin kapsamı, öncül bir eser ortaya koymak amacına binaen çok fazla detaya girmeksizin, genelde dar tutulur. Zira bir ülkenin tarihi fasiküllerce anlatılsa dahi bütünüyle ele alınması güçtür. Ayrıca fikri yapısı farklı, ilmi metodu değişik bilim insanlarınca içeriği özet mahiyetine uygun makaleler bir araya getirilerek, Kazaklar ve Kazakistan hakkındaki soru işaretleri ortadan kaldırılmaya çalışılır.

Ek olarak her ne kadar eser; Kazak bilim insanlarının dilinin çözüldüğü, sömürgeci unsurların uzaklaştığı bir dönemde kaleme alınsa da yazarların fikri birliğinin bulunduğunu söylemek güçtür. Yukarıda bahsedilen ana sebeplere ek olarak yazarların anlayış ve ilmi bakış açılarının farklı olmasına bağlı olarak eserde bazı tezatlar bulunur. Ayrıca yazarların yetiştiği ilmi ortama bağlı olarak sunulan bazı konuların muallak ve tartışmalı olduğu gerçeği ortaya çıkar ki bu sorunların sadece kitap bağlamında ortadan kaldırılması güçtür. Bu nedenle eserde sunulan bilgilerin direkt yanlış olarak yaftalanmasından ziyade, okurun anlayış geliştirmesi evladır. Zaten yazarlar da bilgi aktarımını önceledikleri için doğrudan tartışmalı mevzuları sayfalara taşıdıklarını ve uzun uzun tartıştıklarını söylemek güçtür. Küçük bir örnek verilecek olursa, İskitlerin kökeninin bilim dünyasında tartışmalı bir mevzu olduğu bilinir. Oysaki İskitlerin Türk olduğu son zamanlarda yapılan araştırmalarla barizdir. Ama İskitleri ele alan yazar bu tartışmalardan uzak durur ve sadece eldeki materyallerle bulgularını aktarır.

Eserde verilen bilgilerle, Türk akademik camiasının sunduğu bilgiler arasında da tam manasıyla paralellik bulmak mümkün değildir. Özellikle Kazakistan’ın Pers ve Hint coğrafyasına yakınlığı ve bu iki kültür sahasının etkilerinin olası yönüne karşın, bahsedilen yakınlığın bazen bir aynilik ilanına dönüşmesi, bu tarz fikirlerin satırlarda bolca gözükmesi köken konusunda kafa karışıklıklarına sebep olur. Oysaki Kazakistan coğrafyası yüzlerce yıl boyunca Türk kültür ve tarihinin durmaksızın aktığı bir mekandır. Böylesine bir coğrafyanın orijinini değiştirmek yeni tezatları ve anlamsızlıkları beraberinde getirir.

Tabii ne kadar Türk ve Kazak bilim adamları arasında tam bir mutabakat olmasa da Türk tarihi ele alınırken ismi geçen kavimler ve devletler, aynı şekilde Kazak tarihi zikrolunurken de tekrarlanır. En basitinden bu adlandırmaların tekrar gündeme gelmesi, Türk tarihinin bütünlüğünü ve Kazakistan’ı kapsayan intişarını göstermesi yönünden önemlidir. Bu bağlamda İskitler, Hunlar, Wusunlar, Kanglılar, Göktürkler, Türgişler, Karluklar ve Oğuzlar detaylı bir şekilde eserde anlatılır.

Kazakların kökeni meselesinde de ayrı bir başlık açıldığı ve antropolojik birçok verinin kullanıldığı dikkatten kaçmaz. Irk tespiti konusunda uygulanan metotlar günümüzde DNA araştırmaları çok geliştiği için oldukça geri (iptidai) kalır. Misal insan vücudunun çeşitli şekilleri ölçülür (antropometroloji), kan grupları ve yapıları tahlil edilir (seroloji), deri yapıları ve parmak izleri analiz edilir (dermatoglifika), diş yapısına bakılır (odontoloji), kafatası şekli değerlendirilir (kraniyoloji). Eserde belirtildiğine göre bütün bu araştırmalardan sonra elde edilen verilere göre Kazakların Avrupalı ve Moğol unsurlarının karışımından oluştuğuna dair ırki köken yapısı ortaya koyulur. Tabii bütün bu araştırmaların bolluğu, köken konusunun ne kadar zorlama olduğunu da kanıtlamaktadır. Bu kadar çok araştırmanın neden yapıldığı, metazori bir teze ulaşılmak istendiğini üstü kapalı da olsa gösterir. Üstelik elde edilen sonuçların tam sunulmaması; sunulan bilgilerin -Sovyet dönemi düşünüldüğünde- pek de doğrulanabilir olmaması kafa kurcalar. Zaten bu uzun ırk tespiti mevzusu, bir yerden sonra, editörün -haklı olarak- yazarları Batılı ve Rus tezlerinin etkisinde kalmakla itham etmesine neden olur.

Türk tarihinin Asya’da zuhur etmesine karşın bilindiği gibi Hunların, Oğuzların vs. Türk kavimlerinin başka coğrafyalara yönelmesi bazı Türk boylarının tarihinin kendi havalisi içinde anılmasına sebep olur. Bunu yönde adım atan Ruslar da Asya’da birbirinden yolları ayrılan ve uzak coğrafyalara düşen Türk kavimlerini farklı milletlere dönüştürecek bir propaganda sürecini başlatır. Rus emperyalizminin etkisiyle millet adı Türkiye Türklerine mal olurken, Asya’nın ortasında ortak kökenden olmalarına karşın Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen, Azeri gibi Türk boyları farklı milletler (!) şeklinde lanse edilir. Kitapta sömürünün bu yönüne pek değinilmese de işin aslının böyle olduğu yazarların anlattıklarından net bir biçimde anlaşılır.

Rus emperyalizminin ilmi mecradaki sistematik dezenformasyonlarıyla birlikte, sosyal hayatın temelini dinamitleyen gayri insani politikaları ise tarihe not düşecek şekilde anlatılır. Bu baskı ve ucu soykırıma dayanan Sovyet uygulamalarının yumuşatılmadan anlatılması eserin nispeten özgür bir ortamda yazıldığını kanıtlar. Özellikle Sovyet Rusya politikalarına binaen 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde Kazakistan’da yaklaşık 2 milyon insanın hayatını kaybetmesi vurgulanır. Yine Kazak topraklarında yapılan nükleer denemelerde radyasyona maruz kalan Kazak insanının trajedisi satırlara yansır. Tabii ayrı kitaplara konu olacak bu dramların kitapta fazlaca yer kapladığı savunulamaz.

Rus zulmünün insan haklarını tehdit eden yönleriyle birlikte ekonomik emperyalizmin bütün bileşenleriyle anlatıldığı da dikkat çeker. Özellikle Kazakistan’ın ekonomik potansiyeli uzun uzun ele alınır. Ekonomik-politik üzerine yapılan tespitler ülkenin sömürüsünün ne şekilde yapıldığını ortaya koyar. Ayrıca kabaca Kazakistan’ın tarihi Eski Çağ, Orta Çağ, Çarlık Dönemi ve totaliter dönem olacak şekilde ayrı ayrı bölümlerde ele alınmasına karşın her bir bölümdeki iktisadi yaşama ayrılan başlıkların doygunluğu dikkat çeker. Bunun ekonomi temelli tarih algısının Sovyet ilmi camiasında etkin olmasından kaynaklandığı savunulabilir. Zira eserin yazıldığı dönemde, tarihin temelini ekonomik ilişkilere bağlayan Marksist tarih kuramlarının Rusya’da etkin olduğu kesindir.

Eser güçlü bir tarih anlatısıdır. Sunulan bazı bilgiler özeldir. Savunulan bazı tezlere her kitapta rastlamak mümkün değildir. Türk tarihinde kurulan yüzlerce devlet olmasına binaen güçlü bir hükümranlık ve etkisi olmasına karşın Kazak Hanlığı gereken ilgiyi görmez. Eser, Kazak Hanlığı üzerine yeni bilgiler vererek, Türk okurunun ilgisini bu az bilinen Türk devletine çeker. Yine Türk tarih anlatımında muteber olarak anlatılmayan Moğol istilası faydalarıyla ele alınır. Coğrafi yönden Moğol etkisine birinci derecen maruz kalan bir bölge düşünülürse bunun objektif bir yaklaşım olduğu savunulabilir. Yine İpek Yolu anlatısı kusursuz olup, kıta içindeki meşhur yolun bütün damarlanmaları tarihi belgeler ışığında net biçimde ortaya koyulur.

Eserin bölümlerinin metodolojik tasarımına bakılırsa, Kazakistan’ın geçmişindeki her dönem önce siyasi olarak ele alınır. Bu siyasi hayattan teşekkül eden sosyo-ekonomik ve kültürel şartlar detaylandırılır. Son olarak özel anlatılar ayrı başlıklarda verilir. Bu anlatımın endüktif yönü konu sonunda anlaşılır. Zira okur siyasi tarih ile insan ilişkisini daha iyi fark eder. Özel başlıklarla anlatılan dönüm noktası denilebilecek siyasi olayların kuluçka evresi böylelikle daha iyi anlaşılmış olur.

Eserin önsözünde her ne kadar Kazak milli hareketine gerekli yer ayrıldığı söylense de çekilen çilelere karşın, kardeş kavim Kırgızların önemli kültür mirası Manas Destanı gibi bir metnin yazılmasının bile, Kazak mücadelesi söz konusu olduğunda yetersiz kalacağı savunulabilir. Çünkü, bu cansiperane hareketlerin dönemi için kolay olmadığı malumdur. Özellikle Alaş Orda hareketi üzerinde daha fazla durulması, Kazak fikir adamlarının canları pahasına savunduğu fikirlerin makul olanın çok üstünde gündeme sayfalara taşınması okurun talebi dahilindedir.

Sonuçta; tarihi, kültürü ve kimliğiyle Türklüğün kadim kodlarını taşıyan bir kavim kendi mensupları tarafından tahlil edilerek başta Kazaklar olmak üzere dünyaya mezkur kitap sayesinde sunulur. Bugün benzer birçok esere ve makaleye rastlamak mümkündür. Ama yazıldığı dönem düşünülürse eserin ne kadar eşsiz olduğu anlaşılır. Yine emperyalist baskının, zulmün ve zorbalığın eserde özgürce haykırıldığı malumdur. Bahsettiğimiz eser Kazak insanının geçmişte çektiği çilelerini ortadan kaldırmaz, geçmişin acı hatırasıyla dertlenenlerin derdine derman olmaz, kayıpları geri getirmez, zamanı geri döndüremez ama hakikate insanoğlunun borcunu öder. Keşke her eser bu borcu ödemeye namzet olsa…
İstihbaratın geçmişi ilk sınırların oluştuğu döneme kadar uzanır. İlk sınırlar ilk devletlerin, devletler de savaşların habercisidir. Savaşta başarılı olabilmenin sırrı bilgi toplama ve etkili şekilde kullanma becerisiyle orantılıdır. İstihbaratın en önemli silahı ise casuslardır. Devletler çıkarları gereği kullandıkları bu etkili silahları en iyi şekilde donatırlar. En nihayetinde bilgiyi toplayanın yetkinliği mensup olunan devletin politikasında belirleyici unsur olabilir. Emperyalist Batı’nın yegane hedefi -çoğu zaman olduğu gibi- Doğu’nun zengin kaynakları üzerine yoğunlaştığı için 19. yüzyılın sonlarında artan 1. Dünya Savaşı döneminde zirveye ulaşan istihbarat ve casusluk faaliyetleri özellikle Arapların yaşadığı Ortadoğu coğrafyasına görülür. Zira Batılılar tarafından paylaşılmak istenen hasta adam Osmanlı’nın otoritesinin kaybolmaya yüz tuttuğu coğrafya Ortadoğu’dur.

Arap kavimleri arasında dolaşan ilmi bir misyonun parçası gibi hareket eden asıl hedefleri bölmek, parçalamak ve sömürü düzenine yeni bir hisse eklemek olan Batılı casusların hayatlarının ve maceralarının birçok edebiyat ve sinema eserine konu olduğu bilinir. Ama işin gerçek yüzü bazen kurgu boyutunda işlenen olaylardan daha çetrefillidir. Bu tarz casusluk hikayelerinde gerçeğin tarafına geçilince efsanelerin sıradanlaştığı, basit gibi görünenlerin destanlaştığı bir tablo ortaya çıkar ki asıl gözden kaçırılmaması gereken budur. Yani hiçbir şey aslında göründüğü gibi değildir.

Arap gazeteci Riyad N. Er-Reyyis de 20. yüzyılın başında Ortadoğu’da dengeleri altüst eden sınırları yeniden çizen kopuş ve bölünüşlerde etkili olan Batılı casusların hayatını ve faaliyetlerini mercek altına alır. Zira Er-Reyyis casusların faaliyetlerine derinlemesine eğildiğinde nutku tutulur. Casusların Arap tarihine ve siyasetine etkilerine şahit olan Er-Reyyis, kendi coğrafyasının (Ortadoğu) okul sıralarında bu konulara neden değinilmediği üzerine düşünür. Alandaki eksikliği fark eden Arap yazar, gazeteci kimliğinin verdiği araştırmacı yön ile casusların Arap coğrafyasını hallaç pamuğuna çeviren hikayelerini yazmaya başlar.

Eser her ne kadar gerçeğin iç yüzünü göstermek amacıyla kaleme alınmış olsa da ilk olarak adı ön plana çıkan Lawrence ve Gertrude Bell gibi meşhur casusların aksine, olayların odağında olan, etki güçleri yüksek, fakat adları fazla geçmeyen isimlere yönelir. Böylelikle casusluk faaliyetlerinin birkaç İngiliz aksiyonerin çabası üzerine olmadığı, çok yönlü bir devlet politikasının güçlü bir kadro tarafından uygulandığı kanıtlanmış olur. Sonuçta Batılılar bölgede birbirleriyle bağlantılı büyük bir nüfuz ağırlığıyla ve yetkin istihbarat gücüyle hareket ederler. Misal eserde Lawrence efsanesinin çöküşüne şahit olmak yeni efsanelerin (!) varlığına şaşırmak mümkündür.

Casusların hikayelerinde ilk aşamada göze çarpan yazarın mesleğinin bir gerekliliği olan olay anlatımının öncelenmesidir. Olaylara verilen ehemmiyet bazen kişileri geri planda bırakmaktadır. Bu da yazarın kaynak kullanımı ve gazeteciliğin 5N1K kuralını önemsemesinden kaynaklanmaktadır. Fakat bu anlatım bazen çok fazla teferruatın sayfalara girmesine neden olur. Misal diğer eserlerin aksine casusların kilit faaliyetlerine ek olarak neredeyse Arap coğrafyasındaki bütün hareketleri ortaya konur. Bir harita üzerinden adım adım izlenen casusun bir kabilenden diğerine geçişleri eksiksiz anlatılır.

İkinci bir husus, yazarın kaynak kullanımı ile ilgilidir. Er-Reyyis’in elinde muhtemelen çok fazla kaynak vardır. Ama bu kaynakların arasında esas ağırlığı gazete arşivleri oluşturmaktadır. Çünkü, politikacılar tarafından yapılan beyanatlar, verilen alıntılar gazetelerin haber bültenlerinden çıkmış gibidir. Bununla birlikte ismi geçenlerin anılarına ve hatıralarına ilişkin yazılanların çok iyi sunulduğu aşikardır. Verilerin muntazam birleştirilmesine karşın hangi bilginin hangi kaynaktan alındığı muammadır. Eserin ilmi bir çabanın ürünü olmaması bu eksikliği önemsizleştirmesine karşın kaynak bildiriminin eserin etkisini arttırması muhtemeldir.

Yazarın Arap olmasının da önemine değinmek gerekir. Zira bu tarz eserler bazen ya tarihlerini afişe etmek isteyen Batılılar ya da efsane yaratmak isteyen Avrupalı hamaset sahipleri tarafından kaleme alınır. Hatta Batılılık vurgusu ilmi mecralarda yazılan eserlere dahi tarafgirlik olarak yansır. Bunun Arap camiasına yansıması ise çoğu zaman Osmanlı’yı sömürgeci bazen ise Batıları nötr duruma sokar ki işin aslı hiç de böyle değildir. Özgürlük mücadelesinin Osmanlı’ya karşı verilmesi, Batılıların bütün gizli kötü emellerine karşın buna destek vermesi, Arap algısının kırılma noktalarını oluşturur. Bu tablodan Arap bir yazarın Osmanlı lehine söz söylemesi pek olası değildir. Fakat Er-Reyyis ara ara Batılı jargondan dem vursa da çoğu zaman Osmanlı ve Türklere karşı dikenli bir dile sahip değildir. Tabii bu Batılılara kin nefret Türklere karşı sempati şeklinde satırlara yansımaz. Yazarın bu tavrı objektiflik kaygısı olarak nitelendirilebilir. Ama her şeye rağmen Batılıların gerçek yüzünü göstermek isteyen bir eserde okurun farklı beklentilere girmesi mümkündür. Zira Batılıların kötücül faaliyetleri, Arap şeyh ve liderlerinin yanlışları çoğu zaman eleştiriden azade bir şekilde sunulur.

Müellifin Arap olmasının avantajları da yok değildir. Misal Batılılar tarafından yazılan ilmi eserlerde yapılan yanlışlar- merhum çevirmen Ahsen Batur’un da vurguladığı gibi- tekrar edilmez. Hatta bu konudaki telaffuz hataları vurgulanır. Zaten bu tarz kitaplarda birçok yer ve kabile isminin kullanılmasından dolayı bu tarz hataların önüne geçilmesi elzemdir. Yine sade, açık ve anlaşılır bir dil çevirmenin maharetini kanıtlamaktadır. Ayrıca eserin sonuna eklenmiş konunun başından sonuna kadar ismi geçen şahısların biyografileri okurun işini fazlasıyla kolaylaştırmaktadır. Zira kısa anlatılarda bile çok fazla isim geçmektedir. Olayların kahramanları az çok tanındığı zaman yazılanları daha iyi anlamak olasıdır.

Bu arada daha önce bahsedildiği gibi eserin olay anlatımını öncelemesi dönemin bazı büyük siyasi olaylarının röntgeninin çekilmesini de sağlamaktadır. Olayların gizli taraflarında hangi pazarlıkların döndüğünü bilmek, hangi üstü kapalı faaliyetlerin olduğu öğrenmek, okur için güzel bir tecrübedir. Misal İsrail’in kuruluşuna giden yolun istihbarat boyutu eserde kademe kademe anlatılmaktadır. Yine 1. Dünya Savaşı dönemindeki pazarlıklar sonucunda ortaya çıkan hayal kırıklıkları Arap coğrafyasındaki Batı yandaşlarına ibret olacak tarzdadır.

Er-Reyyis, eserinin ön sözünde şöyle demektedir: “Şu var ki, Avrupalı maceraperestlerin seksen yıl önce başlattıkları oyun günümüzde de bizim topraklarımız üzerinde devam etmektedir. Sadece isimler değişmiştir, ama hedefler eski hedeflerdir (s.11).” Avrupalıların emperyalist hedeflerinin değişmediğini, günümüzdeki olaylar doğrulamaktadır. Batılıların hedefleri değişmediği gibi muhatapları tarafından yapılan yanlışlar da değişmemektedir. Yanlışlar Ortadoğu coğrafyasında hüküm süren devletlerin ve milletlerin kronik hatalarından tebarüz etmektedir. Geleceği teminat altına alan basirete sahip olmak için geçmişin bilgilerine hakim olmak gerekir. Er-Reyyis bilgiyi vermiş, uygulama safhası; hatalara düşmemek ve doğruların tarafında olmak kadar basit…