Toplam yorum: 3.284.424
Bu ayki yorum: 5.930

E-Dergi

zafer saraç

1980 yılında Elazığ’da doğdu. İlk orta öğrenimimi aynı ilde tamamladı. Laboratuar, Biyoloji ve Tarih eğitimi aldı. Biyoloji bölümünü derece ile bitirdi. Tarih bölümünü bölüm ve fakülte birinci olarak tamamladı. 2019 yılında "Bazı Çin Seyahatnameleri Üzerine Bir Değerlendirme (MÖ 139- MS 984)" isimli tezi ile Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'de Yüksek Lisans öğrenimini tamamlayarak mezun oldu.2015 yılında arkadaşlarıyla beraber Elazığ'da Telmih Kültür Sanat Tarih ve Edebiyat dergisinin kuruluşunda görev aldı. www.kitapsuuru.com sitesinin genel yayın yönetmenliği, Telmih dergisinin editörlüğü görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Seyahat Diyen Kitaplar isimli bir kitabı bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli yayın organlarında yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

zafer saraç Tarafından Yapılan Yorumlar

19.10.2025

Mustafa Kutlu öykülerinin en belirgin özelliği samimi olmasıdır. O meşhur samimiyet her an ve satırda kendisini hissettirir. Üstadın dili nahif, abartısız, candan ve sıcaktır. Öykünün cazibesinden kurtulmak mümkün değildir. Anlatılanların çetrefilli, basit, uzun veya kısa olmasının önemi yoktur. Zira dedikodunun kirinden pasından azade bir olay dökümünün eşsiz ve gösterişsiz bir albeniyle sunulması söz konusudur. Bu öyküsünde de bir otel ve onun güzel insanlarının hikayeleri anlatılır. Otel sahibi Hadi Bey’in ezana yönelmiş kulağına ilahi çağrının gelmesine kadarki düşten gerçeğe uzanan düşünceleri iyiliğin nefesinin tükenmediğini kanıtlar. Misafirperverlik, dostluk, kardeşlik, aşk gibi zihinde güzel hisler uyandıran kavramlarla kendisini gösteren insanlar arasındaki müstesna sevgi rabıtalarının her zaman görülmesinin mümkün olmamasına karşın, Kutlu, iyiliğin eliyle güzeli betimleyen hayat parçalarını yaşamın kara curcunasının içinden ustaca çekip çıkarır.
Dünya tarihinin meşhur medeniyet havzaları vardır. Misal Mısır’ı besleyen Nil’in havzası ve Mezopotamya’ya can veren Fırat-Dicle havzası birçok medeniyetin ortaya çıktığı, geliştiği ve dünya tarihine şekil verdiği coğrafi bölgeler olarak tarih kitaplarındaki yerlerini alırlar. Bu önemli nehir yataklarına üçüncü olarak eklenebilecek birisi vardır ki Türk tarihi için önemi tartışılmazdır. Asya’nın iki önemli arteri misali kıtanın kalpgahından çıkarak en ücra yerlerine uzanan Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin meydana getirdiği bu büyük havza tarihin ilk dönemlerinden itibaren Türklükle çağlayarak Türk tarihinin teşekkül safhasının merkezine yerleşir. Dolayısıyla tarih boyu öneminden bir şey kaybetmeyen bu bölgenin Türk bilim camiasınca iyi bilinmesi zaruret halini alır.

Sinan Şahin de araştırmalarını Seyhun ve Ceyhun denilince akla ilk gelen, nehrin ötesi manasına gelen, Maveraünnehir bölgesine yoğunlaştırır. Her araştırma bir eksikliği gidermek kastıyla yapılır. Görülen hata, yanlış algı veya olumsuzluk araştırmacının uykularını kaçıracak raddeye varır. Bilim dünyasına ilan edilen her tezin geçerli bilgi şeklini alabilmesi için yanlışların önüne set çekilmesi şarttır. Şahin, bilim dünyasına tezini sunmadan evvel, Maveraünnehir hakkında yapılan çalışmalara baktığında bölgenin İran ya da Hint-Avrupa menşeili kültürel etkinlik sahası içinde anıldığına şahit olur. Türk tarih ve kültür yapılanmasının antitezi olan bu yanlış anlayışın yıkılması için müellif, Maveraünnehir’in sosyal ve idari yapısı üzerine araştırmalarını yoğunlaştırarak bölgede izi silinmesi mümkün olmayan Türk damgasını belirgin kılar.

İnsan hiç şüphesiz ki yaşadığı coğrafyayı değiştirir ve dönüştürür. Bu etkileşimin etnik bir ize şayan olması ise bilinen bir sonuçtur. Bu yüzden ilk aşamada bir coğrafyayı anlatan kaynakların ışığında bölgedeki izlerin nasıl yorumlanması gerekliliği üzerinde durulur. Tarih havuzundan istenilenin alınıp ifşa edilmesinden ziyade doğrunun ve ilmi gerçeğin objektif bir biçimde ortaya koyulması esastır. Maveraünnehir’in kimin arka bahçesi olduğu bu nedenle önemlidir.

Maveraünnehir Türkler için sıradan bir coğrafya değildir. Türk tarihinin en önemli dönüm noktası diyebileceğimiz İslam’ın kabulünün yaşandığı, İslam’a kitlesel katılımın had safhaya ulaştığı bir coğrafya olan Seyhun ve Ceyhun havzası bu nedenle Türk tarihinin merkezindedir. Mademki merkezdeki en büyük değişim İslam’ın kabulüyle gelmiştir. Bu dönemden sonrası daha iyi irdelenmelidir. Şahin de buradan yola çıkarak eserinin zaman aralığını 8 ve 12. yüzyıllar arasına yerleştirmiştir.

İslam öncesi ve sonrası arasındaki değişimin anlaşılması için Maveraünnehir’in önceki ahvalinin de iyi ortaya koyulması şarttır. Bu minvalde eserin giriş kısmında tarih boyunca Maveraünnehir’in coğrafi, siyasi, sosyal özellikleri üzerinde durulur. Burada coğrafya ve insanın birbirlerini nasıl dönüştürdükleri üzerine manidar bir şekilde yapılan giriş, eserin fikri temelini aşikar etmesi yönünden dikkat çekicidir. Mitoloji, arkeoloji, filoloji, antropoloji gibi tarihi referans noktalarından neşet eden bilgilerle coğrafyaya konulan Türk imi, Türklerin İslam’ı kabulü sonrası idari, sosyal, dini dönemi anlatan yazılı kültür materyallerinin sunumuyla Türk izine dönüştürülür. Misal İrani bir kavim olarak servis edilen Sakaların (İskitlerin) aslında hiç de sunulduğu gibi olmadığı kanıtlanır.

Eser, sacayağını andırır biçimde, 3 bölüm halinde tasarlanması da yukarıdaki taslağı akla getirir. Birinci bölümde, Maveraünnehir’in sosyal yapısı; ikinci bölümde, idari yapısı ve üçüncü bölümde ise; İslam sonrası dönemdeki sosyal ve idari yapılanmadan bahsedilir. Tabii sosyal yapının derinlerine nüfuz etmek için demografik temelin iyi ortaya koyulması esastır. İlk aşamada demografik verilerle bölgedeki Türk menşeili devletlerin yapılanması ve onların sosyal hayatlarına dair birinci el kaynaklardan sunulan veriler sayesinde Maveraünnehir’in kültürel sınırları çizilir. İdari ve ekonomik koşulların etkisiyle oluşan Türk izleri belirgin kılınır. Deyim yerindeyse birinci bölümde bölgede hüküm sürmüş siyasi yapılanmaların sosyal halitaları Türk kalıplarına dökülerek uyumları ve bölgeye olan etkileri ispat edilir.

Eserde bölgedeki kültür izleri çok iyi sürülür. Maveraünnehir’in kültürü siyasi ve sosyal tarihini şekillendirirken, devamlılık açısından Türk tarihinin kendisini gösterdiği sahalardan biri olan Anadolu’ya kadar takip edilebilen izlerden bahsedilir. Aslında bir kültürel terkibin ne olduğu veya nasıl vücuda geldiğinden ziyade ortaya koyulan kültür motifinin devamlılığı çok şey ifade eder. Maveraünnehir’de bin yıl önce gözlemlenen bir olgunun Anadolu’da halen olması, tarih disiplini sayesinde kaynaklardan özümsenenden daha sağlam kanıtları sunar. Yani Maveraünnehir’in kimliğine günümüzden delil sunumu yapılır. Gözlemlenen mimari üslubun Maveraünnehir, Mısır ve Anadolu’daki varlığı çok şey anlatır.

Birinci bölümde sosyal meseleler halledildikten sonra idari meselelere geçilir. Bölgenin idari gelişiminde İslam öncesi ve sonrası dönem arasında kıyaslamayı mümkün kılacak bir anlatım söz konusudur. Bölgede hüküm sürmüş devletlerin idari yapılanmaları adeta kronolojik olarak tabaka tabaka (Abbasi, Samani, Karahanlı vb.) izah edilir. Bu anlatım tarzı idari birikimi gösterdiği gibi hangi milletin bölgeye ne verdiğini de ispat eder. İslam öncesi ve sonrasından ziyade idari yapıyı şekillendiren etkileşimler ön plana çıkarılır. Bu sayede idari kompozisyonun bütününe dair bilgi sahibi olmanın önü açılır. Yine idari mekanizma deşifre edilirken bütün teşkilat şemasının farklı devletlerdeki akislerine varıncaya kadar çizilmesi, bölgeyi idari olarak bütüncül görme şansını okura sunar. İdari, mali, askeri, adli kurumsallaşmanın tüm basamaklarına hakim bu anlatım sayesinde Orta Çağ dünyasının bürokratik boyutunu tanımanın da önü açılır.

Burada dikkat çeken husus idari terminolojiden bile yola çıkarak bilgi edinmenin mümkün olduğudur. İdari makamlara verilen ya da sadece idari boyutta kalmayıp sosyal, askeri, iktisadi terminolojideki Türkçe isimlendirmelerin ya da Türkçeden kök alan kavramların kullanılması bölgedeki Türk izlerine ikinci bir delil olarak sunulur. Müellif yer yer bu bilgileri vererek bölgenin kılcal damarlarında bile Türk kanının dolaştığını kanıtlamaya çalışır.

Eserin son kısmında ise; İslam sonrası dönem ele alınır. Burada dikkat çeken husus eserin doğrudan merkezine girmemekle beraber Türklerin İslamlaşma sürecinin doğru ve yerinde tespitlerle izah edilmesidir. Birçok eserde görülmeyen bir yalınlıkla bahsedilen bu mühim olay kısa ve öz biçimde bölgedeki başkalaşımı okura yansıtır. Hızlı şehirleşme ve göçebe şehirli ayrımını anlatan, Türk Müslümanlığı denilen oluşumu izah eden, Arapların İslam’la ilişkilerini karakterize eden, yönetim mekanizmasının İslam’a yüzünü nasıl döndüğünü aktaran satırlar dikkat çekicidir.

Sonuçta, Türklerin damga vurduğu coğrafyalar olduğu gibi Türklere siyasi, sosyal, kültürel vb. manalarda damgasını vuran coğrafyaların varlığı da vakidir. Tarihin kalemi eline almadığı devirlerden beri Turan ve İran gibi iki büyük coğrafyayı birbirlerinden ayıran Ceyhun Nehri’nin kaynaklarda bin bir isimle geçtiği, efsanenin diliyle mücadelenin ve var olmanın güçlüğünün yaşandığı, savaşın ve barışın gölgesinde yüzlerce yıl milyonlarca insanın misafir olduğu bir coğrafya elbette ki her türlü ilgiyi hak eder. Tarihi araştırmalar bir millete layık olduğu değerle birlikte kimlik de kazandırır. Ama coğrafyaya kimlik vermek biraz zordur. Siz ne kadar değiştirmek isterseniz isteyin; dağ, göl, nehir kendi ismini haykırır. Maveraünnehir, geçmişte bozkırlarında ve nehir boylarında yaşamış insanlarını hiç unutmadı, o insanlar da ismiyle müsemma bu güzel coğrafyayı hiç unutamaz. Ama günümüzde bazen insanın coğrafyayla ilgisi kanıtlanmaya muhtaçtır. Ele alınan eser okurunu geçmişe ve adı geçen coğrafyaya bağlayan kanıtları içerir.

16.09.2025

Jules Vern kurgularında denizlerin altına da  inse uzayın derinliklerine de çıksa didaktik temeliyle okurunu maceranın içine dahil etmesini biliyor. Bir sonraki sayfada ne olacağı her zaman merak konusu... Öykünün ütopik ve zamanına göre uçuk olması da bir şeyi değiştirmiyor. Çünkü bilimi rehber edinerek olması muhtemelin üst sınırlarını zorluyor. Okurun bilgi bombardımanını kanıksamasını sağlayan roman tekniklerini çok iyi kullanan Vern'in romanları haksız yere çocuksu olarak kabul ediliyor. Oysaki içerisinde bilim yordamıyla farklaştırılan ciddiyetin ve gerçeğin çerçevesi içine girebilecek bir dünya var. Vern okumak Bilim'le dolmak Kurgu'da kaybolmak gibi...
14.09.2025

Türklerin Müslümanlığının çok tartışmalı bir konu olduğu malumdur. Türkler ya kolay ya da zor yoldan Müslüman oldular tarzı basit yaklaşımlar perspektif çizmekten uzaktır. Zira bilindiği üzere tarihi olaylar birden fazla etmenin etkisi altında kalarak vuku bulurlar. Tarih disiplinin nedenselliği üzerinde vakalar değerlendirilecek olursa Türklerin Müslümanlığı üzerinde etkili olan psikolojik, sosyolojik, kültürel vb birçok amilin etkili olduğu anlaşılır. Göksu, kılıç zoru ve inanç benzerliği gibi sıkça dile  getirilen indirgemeci yaklaşımın kalıplarını kırarak zengin ve özgün bir yaklaşımla konuya yaklaşır. Malumat manasında taşları yerine oturtan ve güçlü tarihi referans noktaları üzerinde temellenen Türklerin Müslüman oluşuna dair teze katılmamak mümkün değil.
Dinin meşrulaştırma kılıfı olarak kullanıldığı en büyük olay olarak nitelendirilebilecek Haçlı Seferlerini yapanlar, nihai hedefleri Kudüs’e ulaşmadan evvel, önemli kavşak noktaları üzerinde güç merkezleri oluştururlar. Zamanla ele geçirilen ehemmiyetli şehirler hac yolları üzerinde önemli stratejik üslere dönüşürler. Anadolu içinde de Urfa ve Antakya gibi şehirler Haçlıların ileriye dönük amaçlarının tahakkuku için kullanılırlar. Yüzlerce kilometre uzaklardan gelerek içlerindeki macera tutkusunu bastırmayı, dini kahraman olma hevesiyle bezeyen Haçlı soylularının biyografileri ise dönemin siyasi tarihiyle o kadar iyi karışır ki bir soylunun hayatından dönemi okumak mümkün hale gelir. Umut Başat da buradan yola çıkarak Norman Soylusu Haçlı Lideri Bohemond’un hayatını merkeze aldığı çalışmasıyla bir şövalyenin şahsında Haçlı tarihinin girift noktalarını belirgin kılmaya çalışır.

Bugün hiç şüphe yok ki dünyanın en karışık bölgelerinden birisi Suriye’dir. Bundan yaklaşık bin yıl önce de dünyanın siyasi ve dini sorunlarının merkezinde olan ve Batılıların Ortadoğu diye adlandırdıkları bölgede iki büyük medeniyetin çatışma için karşılaştığı görülür. Anadolu ile Suriye arasında iki coğrafyaya açılan kilit bir noktada bulunan Antakya ise deyim yerindeyse satranç tahtasındaki vezire döner. Bu önemli şehrin Haçlı Seferleri sırasında Bohemond tarafından uzun süren bir kuşatma sonrası devletleştirilmesi ise tarih nazarında ehemmiyeti yüksek bir olaydır.

Tarihin talihe dönüşüp sıradan birini süper insan konumuna ulaştırdığı malumdur. Bohemond da İtalya’da belli bir hakimiyet alanı olan küçük bir soyluyken büyük imparatorlukların aktör olduğu bir sahnede kendisine yer bulur. Onun ibretamiz ve maceralı hayatı temasta bulunduğu çatışma ve olaylar paralelinde deyim yerindeyse tarihin aynası durumuna gelir. Bir kere Haçlı Seferleri başlamadan önce babası Robert’la doğudaki Bizans’a karşı Balkanlarda verdiği mücadele 11. yüzyılda Doğu Avrupa’nın siyasi tablosunu çok iyi yansıtan bir hikayedir. Siyasi tarihin bir biyografinin gölgesinde nasıl geliştiğinden ziyade, nedensellik ilişkisi üzerinden Avrupa’daki Viking istilasından Haçlı Seferlerine giden yol bir nevi Bohemond’un hayatına sırlanır.

Tabii irdelenmesi gereken bir hayat hikayesi olunca resmin tamamının görülmesi için maceranın çok öncesine gitmek gerekir. Umut Başat da bu minvalde Bohemond’un soyunun köken aldığı Vikinglerin Avrupa ufuklarında görülmesi ve Normanlara dönüşen Vikinglerin Güney İtalya’ya uzanan hikayelerine eserinin birinci bölümünde yer vererek söze başlar. Güney İtalya’da Bizans hakimiyetini bitiren Bohemond’un babası Robert’in vefatını izleyen dönemde başlayan siyasi karmaşa zamanları da eserin ikinci bölümünü oluşturur. İtalya’nın bölünmüş kaotik yapısından çıkış arayan bir prensin yolunu nasıl değiştirdiğine ise diğer bölümlerde değinilir. Böylelikle eserin geri kalan 3 bölümünde Bohemond’un Amalfi Kuşatması esnasında Haçlı olmasından sonraki kısımlar yer alır. Buraya kadar bayağı maceralı ve aksiyon dolu bir yaşamın ortaya çıktığı malumdur. Fakat çatışmalar, savaşlar ve kılıç şakırtılarıyla beraber anlatılması gereken çok şey vardır.

Devrinde Bohemond’u kahraman şeklinde afişe eden birçok eserin olduğu bilinir. Bunlardan kolaylıkla edebiyatımızdaki Battalnamelere benzer bir edebi metin oluşturulabilir. Ama bunun akademik tarih disiplinin kapsamına gireceği şüphelidir. Başat ise eserinde dönemin birinci el kaynaklarını temkinli bir şekilde kullanarak, metnini inşa eder. Başat’ın olaylara nesnel bir konumdan yaklaştığı kullanılan kaynakların tenkidi ve yorumu esnasında ortaya çıkar. Bilgilerin ve belgelerin tarihi olayları izah eden objektif çıkarımlara evirilmesi bahsedilen vakaların mantıksal düzleme oturmasını sağlar. Eserin en nihayetinde bir Yüksek Lisans tezi olması, bu gibi durumları normal olarak nitelendirmemizi sağlayabilir. Ama akademik çatı altında bu tarz ilmi yaklaşımlarının olmadığı birçok eseri görmek de mümkündür. Bu minvalde Umut Başat Haçlı Bohemond’u efsanelerin abartılmış tortularından temizleyerek ve hakkında yazılanları tenkit ederek anlatır.

Üçüncü ve dördüncü bölümler de ise Bohemond’un 1. Haçlı Seferiyle Anadolu’ya gelmesi ve Antakya’yı ele geçirip bölgede Prinkepslik kurması ele alınır. Bu yıllarda kılıcı elinden düşürmeden, cepheden cepheye koşan Bohemond’un ek olarak siyasi bir aktör olarak ortaya çıkması, kırk yamalı bohçayı andıran Anadolu coğrafyasındaki ilişkiler ağına müdahil olmasını sağlar. Bohemond’un önemli bir figür olduğu bu çetrefilli tablonun daha fazla analize ihtiyacı vardır. Çünkü basit olayların olmadık sonuçları çok aktörlü ilişkiler ağını her seferinde daha karmaşık hale getirir. Bohemond’un her olayın içinde yer alması, esir düşmesi, savaşması, antlaşmalar imzalaması, elçiler kabul etmesi vs. ise eserin siyasi yorum dozajını arttırır. Başat bu ağır gibi görünen tabloyu fevkalade iyi netleştirir. İlk olarak birinci el kaynakların ne dedikleri söylenir, sonra yapılan analizlere destek mahiyetinde günümüz araştırmacılarının tahlilleri sunulur. En nihayetinde objektif şekilde siyasi düğümler çözülür ve son yoruma giden yolda okurun ufku açılır. Misal Anna Kommena’nın Alexiad eserinde Bohemond fasıllarında sunulan bilgilerdeki tutarsızlıkların tespit edildiği görülür. Ayrıca dönemin ihtisas sahibi bazı araştırmacılarının kullandığı nadide bilgiler- ki bazıları kilise kayıtlarına kadar yazarı götürür- konuyu netleştirmek üzere sunulur. Araştırmacıların benzer fikirlerinin konunun altını çizer tarzda sunulması ise olayın az çok ne olduğunun anlaşılmasını sağlar.

Eserin beşinci bölümünde ise Anadolu sahasında sıkışan Bohemond’un yönünü batıya çevirdiği dönem ele alınır. Önce Güney İtalya’ya sonra Fransa’ya giden Bohemond’un Bizans Seferi ve ölümüne kadarki yaşamı siyasi ve askeri yönleriyle anlatılır. Bu açıdan Bohemond’un hayatı üç safhaya bölünebilir. İlk safhada Norman Prensi olan Bohemond, ikinci safhada Haçlı kumandanlığından Antakya Prinkepsi statüsüne yükselir, üçüncü safhada ise eski husumetini yeni menfaatları çerçevesinde fırsata çevirmeye çalışan bir Bizans düşmanına dönüşür. Bu inişli çıkışlı kronolojik biyografi sunumunda genel olarak tutarlı yorumlarla netleştirilmeye muhtaç kısımların açık hale getirildiği görülür. Yapılan analizlerin, yazarın konuya iyi odaklanmasından ve merkezin dışına fazla çıkmamasından dolayı, gayet rafine bir hal aldığı da belirgindir. Zira Haçlı Seferlerinin eleştirisi, Doğu Batı mücadelesinin dinamikleri, medeniyet tartışmaları üzerine bir eksen kaymasına eserde rastlanmaz. Açık, sade ve anlaşılır akademik bir dilin kullanılması eserin hitap ettiği zümrenin genişlemesi için bir vesile haline gelir.

Eserde metni destekleyici fotoğraf, resim ve harita gibi unsurlar kullanılmasına rağmen bu içeriklere daha fazla yer verilmesinin anlatımı güçlendirme açısından faydalı olabileceği fikri akla gelir. Ayrıca bölgeyi gösteren fotoğrafların bazılarının yazar tarafından çekilmesi, bölgenin yazar tarafından ziyaret edilmesi, akademik ciddiyeti kanıtlamaktadır. Çünkü anlatılan coğrafyayı hiç görmeden eser yazılması mümkün olmakla birlikte gören gözün anlatacakları daha evladır. Yine resimden laf açılmışken eserin kapak resminin Antakya Kuşatması’nı anlatan bir minyatür olduğu için fazlasıyla ilgi çekici olduğunu kabul etmek gerekir. Blondel’in elinden 1843 yılında çıkan arka kapaktaki Bohemond portresi de eserin kapak tasarımını daha da iyi konuma getiren bir etmendir.

Sonuçta Haçlı Seferleriyle İslam coğrafyasının ve Anadolu’nun bağrına saplanan hançerlerin iyi tetkik edilmesi, Haçlı ruhunun iç dinamiklerinin iyi çözümlenmesi gerekir. Zira tarih disiplininin bazı esasları değişmekle beraber ana kaidesi sabit bir zemin üzerinde yükselir. Yani olaylar değişmekle birlikte meselelerin neşet ettiği zemin pek değişmez. Din kisvesine bürünmüş Haçlı Seferlerinin güçlü başka sebepleri olduğu gibi ABD işgalleri öncesinde Haçlı Seferi söylemini yineleyen Amerikan Başkanı’nın terörü minimize etmekten farklı amaçlarının olduğu barizdir. Tarihi karakterler üzerine yazılan biyografiler bu nedenle bir karakterden çok bir zihniyetin analizini mümkün kılar. Umut Başat’ın Bohemond biyografisi biraz da bu açıdan değerlendirilmeli…