Dünya tarihinin meşhur medeniyet havzaları vardır. Misal Mısır’ı besleyen Nil’in havzası ve Mezopotamya’ya can veren Fırat-Dicle havzası birçok medeniyetin ortaya çıktığı, geliştiği ve dünya tarihine şekil verdiği coğrafi bölgeler olarak tarih kitaplarındaki yerlerini alırlar. Bu önemli nehir yataklarına üçüncü olarak eklenebilecek birisi vardır ki Türk tarihi için önemi tartışılmazdır. Asya’nın iki önemli arteri misali kıtanın kalpgahından çıkarak en ücra yerlerine uzanan Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin meydana getirdiği bu büyük havza tarihin ilk dönemlerinden itibaren Türklükle çağlayarak Türk tarihinin teşekkül safhasının merkezine yerleşir. Dolayısıyla tarih boyu öneminden bir şey kaybetmeyen bu bölgenin Türk bilim camiasınca iyi bilinmesi zaruret halini alır.
Sinan Şahin de araştırmalarını Seyhun ve Ceyhun denilince akla ilk gelen, nehrin ötesi manasına gelen, Maveraünnehir bölgesine yoğunlaştırır. Her araştırma bir eksikliği gidermek kastıyla yapılır. Görülen hata, yanlış algı veya olumsuzluk araştırmacının uykularını kaçıracak raddeye varır. Bilim dünyasına ilan edilen her tezin geçerli bilgi şeklini alabilmesi için yanlışların önüne set çekilmesi şarttır. Şahin, bilim dünyasına tezini sunmadan evvel, Maveraünnehir hakkında yapılan çalışmalara baktığında bölgenin İran ya da Hint-Avrupa menşeili kültürel etkinlik sahası içinde anıldığına şahit olur. Türk tarih ve kültür yapılanmasının antitezi olan bu yanlış anlayışın yıkılması için müellif, Maveraünnehir’in sosyal ve idari yapısı üzerine araştırmalarını yoğunlaştırarak bölgede izi silinmesi mümkün olmayan Türk damgasını belirgin kılar.
İnsan hiç şüphesiz ki yaşadığı coğrafyayı değiştirir ve dönüştürür. Bu etkileşimin etnik bir ize şayan olması ise bilinen bir sonuçtur. Bu yüzden ilk aşamada bir coğrafyayı anlatan kaynakların ışığında bölgedeki izlerin nasıl yorumlanması gerekliliği üzerinde durulur. Tarih havuzundan istenilenin alınıp ifşa edilmesinden ziyade doğrunun ve ilmi gerçeğin objektif bir biçimde ortaya koyulması esastır. Maveraünnehir’in kimin arka bahçesi olduğu bu nedenle önemlidir.
Maveraünnehir Türkler için sıradan bir coğrafya değildir. Türk tarihinin en önemli dönüm noktası diyebileceğimiz İslam’ın kabulünün yaşandığı, İslam’a kitlesel katılımın had safhaya ulaştığı bir coğrafya olan Seyhun ve Ceyhun havzası bu nedenle Türk tarihinin merkezindedir. Mademki merkezdeki en büyük değişim İslam’ın kabulüyle gelmiştir. Bu dönemden sonrası daha iyi irdelenmelidir. Şahin de buradan yola çıkarak eserinin zaman aralığını 8 ve 12. yüzyıllar arasına yerleştirmiştir.
İslam öncesi ve sonrası arasındaki değişimin anlaşılması için Maveraünnehir’in önceki ahvalinin de iyi ortaya koyulması şarttır. Bu minvalde eserin giriş kısmında tarih boyunca Maveraünnehir’in coğrafi, siyasi, sosyal özellikleri üzerinde durulur. Burada coğrafya ve insanın birbirlerini nasıl dönüştürdükleri üzerine manidar bir şekilde yapılan giriş, eserin fikri temelini aşikar etmesi yönünden dikkat çekicidir. Mitoloji, arkeoloji, filoloji, antropoloji gibi tarihi referans noktalarından neşet eden bilgilerle coğrafyaya konulan Türk imi, Türklerin İslam’ı kabulü sonrası idari, sosyal, dini dönemi anlatan yazılı kültür materyallerinin sunumuyla Türk izine dönüştürülür. Misal İrani bir kavim olarak servis edilen Sakaların (İskitlerin) aslında hiç de sunulduğu gibi olmadığı kanıtlanır.
Eser, sacayağını andırır biçimde, 3 bölüm halinde tasarlanması da yukarıdaki taslağı akla getirir. Birinci bölümde, Maveraünnehir’in sosyal yapısı; ikinci bölümde, idari yapısı ve üçüncü bölümde ise; İslam sonrası dönemdeki sosyal ve idari yapılanmadan bahsedilir. Tabii sosyal yapının derinlerine nüfuz etmek için demografik temelin iyi ortaya koyulması esastır. İlk aşamada demografik verilerle bölgedeki Türk menşeili devletlerin yapılanması ve onların sosyal hayatlarına dair birinci el kaynaklardan sunulan veriler sayesinde Maveraünnehir’in kültürel sınırları çizilir. İdari ve ekonomik koşulların etkisiyle oluşan Türk izleri belirgin kılınır. Deyim yerindeyse birinci bölümde bölgede hüküm sürmüş siyasi yapılanmaların sosyal halitaları Türk kalıplarına dökülerek uyumları ve bölgeye olan etkileri ispat edilir.
Eserde bölgedeki kültür izleri çok iyi sürülür. Maveraünnehir’in kültürü siyasi ve sosyal tarihini şekillendirirken, devamlılık açısından Türk tarihinin kendisini gösterdiği sahalardan biri olan Anadolu’ya kadar takip edilebilen izlerden bahsedilir. Aslında bir kültürel terkibin ne olduğu veya nasıl vücuda geldiğinden ziyade ortaya koyulan kültür motifinin devamlılığı çok şey ifade eder. Maveraünnehir’de bin yıl önce gözlemlenen bir olgunun Anadolu’da halen olması, tarih disiplini sayesinde kaynaklardan özümsenenden daha sağlam kanıtları sunar. Yani Maveraünnehir’in kimliğine günümüzden delil sunumu yapılır. Gözlemlenen mimari üslubun Maveraünnehir, Mısır ve Anadolu’daki varlığı çok şey anlatır.
Birinci bölümde sosyal meseleler halledildikten sonra idari meselelere geçilir. Bölgenin idari gelişiminde İslam öncesi ve sonrası dönem arasında kıyaslamayı mümkün kılacak bir anlatım söz konusudur. Bölgede hüküm sürmüş devletlerin idari yapılanmaları adeta kronolojik olarak tabaka tabaka (Abbasi, Samani, Karahanlı vb.) izah edilir. Bu anlatım tarzı idari birikimi gösterdiği gibi hangi milletin bölgeye ne verdiğini de ispat eder. İslam öncesi ve sonrasından ziyade idari yapıyı şekillendiren etkileşimler ön plana çıkarılır. Bu sayede idari kompozisyonun bütününe dair bilgi sahibi olmanın önü açılır. Yine idari mekanizma deşifre edilirken bütün teşkilat şemasının farklı devletlerdeki akislerine varıncaya kadar çizilmesi, bölgeyi idari olarak bütüncül görme şansını okura sunar. İdari, mali, askeri, adli kurumsallaşmanın tüm basamaklarına hakim bu anlatım sayesinde Orta Çağ dünyasının bürokratik boyutunu tanımanın da önü açılır.
Burada dikkat çeken husus idari terminolojiden bile yola çıkarak bilgi edinmenin mümkün olduğudur. İdari makamlara verilen ya da sadece idari boyutta kalmayıp sosyal, askeri, iktisadi terminolojideki Türkçe isimlendirmelerin ya da Türkçeden kök alan kavramların kullanılması bölgedeki Türk izlerine ikinci bir delil olarak sunulur. Müellif yer yer bu bilgileri vererek bölgenin kılcal damarlarında bile Türk kanının dolaştığını kanıtlamaya çalışır.
Eserin son kısmında ise; İslam sonrası dönem ele alınır. Burada dikkat çeken husus eserin doğrudan merkezine girmemekle beraber Türklerin İslamlaşma sürecinin doğru ve yerinde tespitlerle izah edilmesidir. Birçok eserde görülmeyen bir yalınlıkla bahsedilen bu mühim olay kısa ve öz biçimde bölgedeki başkalaşımı okura yansıtır. Hızlı şehirleşme ve göçebe şehirli ayrımını anlatan, Türk Müslümanlığı denilen oluşumu izah eden, Arapların İslam’la ilişkilerini karakterize eden, yönetim mekanizmasının İslam’a yüzünü nasıl döndüğünü aktaran satırlar dikkat çekicidir.
Sonuçta, Türklerin damga vurduğu coğrafyalar olduğu gibi Türklere siyasi, sosyal, kültürel vb. manalarda damgasını vuran coğrafyaların varlığı da vakidir. Tarihin kalemi eline almadığı devirlerden beri Turan ve İran gibi iki büyük coğrafyayı birbirlerinden ayıran Ceyhun Nehri’nin kaynaklarda bin bir isimle geçtiği, efsanenin diliyle mücadelenin ve var olmanın güçlüğünün yaşandığı, savaşın ve barışın gölgesinde yüzlerce yıl milyonlarca insanın misafir olduğu bir coğrafya elbette ki her türlü ilgiyi hak eder. Tarihi araştırmalar bir millete layık olduğu değerle birlikte kimlik de kazandırır. Ama coğrafyaya kimlik vermek biraz zordur. Siz ne kadar değiştirmek isterseniz isteyin; dağ, göl, nehir kendi ismini haykırır. Maveraünnehir, geçmişte bozkırlarında ve nehir boylarında yaşamış insanlarını hiç unutmadı, o insanlar da ismiyle müsemma bu güzel coğrafyayı hiç unutamaz. Ama günümüzde bazen insanın coğrafyayla ilgisi kanıtlanmaya muhtaçtır. Ele alınan eser okurunu geçmişe ve adı geçen coğrafyaya bağlayan kanıtları içerir.