Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Haziran 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir pencere, eski bir apartman, boş bir sokak ya da uzun zamandır gidilmeyen bir mahalle artık sadece görüntü olmaktan çıkabilir.
Mekânı sadece fiziksel bir alan olarak değil, insanın iç dünyasını şekillendiren görünmez bir hafıza katmanı olarak ele alıyor "Mekanın Kaderi". Edward S. Casey’nin yaklaşımı klasik felsefe kitaplarından farklı; çünkü burada mesele “nerede yaşadığımız” değil, yaşadığımız yerlerin bizi nasıl dönüştürdüğü. Kitabı okurken bazen bir düşünce metni değil de eski bir anının içinde dolaşıyormuş hissi oluşuyor.

“Mekânın Kaderi”, modern insanın yaşadığı kopukluğu çok sakin ama derin bir şekilde anlatıyor. Şehirlerin büyümesi, yaşamın hızlanması ve her şeyin birbirine benzemesiyle birlikte insanların mekânlarla kurduğu bağın zayıfladığını hissettiriyor. Casey, bir evin, sokağın ya da çocuklukta görülen bir manzaranın neden insanın içinde yıllarca kaldığını sorguluyor. Bu yüzden kitap yalnızca felsefeyle ilgilenenlere değil; mimarlık, psikoloji, şehir kültürü ve edebiyatla ilgilenen okurlara da hitap ediyor.

Kitabın en güçlü tarafı, okuru sürekli düşünmeye itmesi. Bazı sayfalarda altını çizmek yerine durup düşünmek istiyorsun. Çünkü anlatılan şey yalnızca “mekân” değil; aidiyet, yalnızlık, hatırlamak ve insanın dünyadaki yeri. Özellikle mekân ile hafıza arasındaki ilişki anlatılırken metin daha da derinleşiyor. Bir yerin yalnızca görülen bir alan değil, aynı zamanda insanın içinde taşıdığı bir duygu olduğu fikri kitap boyunca hissediliyor.

“Daha bariz bir biçimde, bu yüzyılda gerçekleşen bazı tahripkar olaylar, artçı sarsıntı olarak mekana yönelik yeniden canlanan bir hassasiyeti de beraberinde getiriyor.”

Anlatım dili yoğun ve felsefik. Zorlayıcı tarafı, hızlı okunabilecek bir kitap olmaması. Ciddi bir dipnot ve mekan kavramları sözlüğünün olması çok önemli … Bazı bölümler sakin kafa ve dikkat istiyor. Fakat tam da bu nedenle okurda iz bırakıyor. Bitirdiğinde çevrendeki yerlere farklı gözle bakmaya başlıyorsun. Bir pencere, eski bir apartman, boş bir sokak ya da uzun zamandır gidilmeyen bir mahalle artık sadece görüntü olmaktan çıkıyor. Sessizce zihinde kalıyor ve günlük hayatta bile kendini hatırlatıyor. Özellikle kendini yaşadığı yere ait hissedemeyen insanlar için kitap beklenmedik şekilde kişisel bir anlam taşıyabilir.

“Mekanın saklı tarihinin perdesini aralamak demek, bizi ‘mekan dünyası’na geri götürecek bir yol bulmak demektir –en çetin arazilerde bile mekanın yeniden doğuşunun keyfine vardıracak bir yol.”
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  4
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Afgan Türkistanı'nda Bir İngiliz
Milletlerin dünya sahnesindeki rekabetleri hiç bitmez. Coğrafi keşiflerle başlayan sömürgecilik yarışı sonrası dünyayı paylaşamayan emperyalistler gözlerine kestirdikleri coğrafyalara tüm güçleriyle yüklenirler. Altın yumurtlayan kaz gözüyle baktıkları ülkeleri üzerinde tüy kalmamış kazlara çeviren sözde hümanist Batılılara onlardan olduğunu iddia eden Rusya’da katılır. Rusya’nın ilk ve kolay hedefi Türkistan’ın önünde üzerinde güneş batmayan bir sömürge imparatorluğu kurarak Hindistan’ı mesken tutan İngiltere vardır. İngiltere ve Rusya’nın Asya’daki temas noktası ise Afgan Türkistanı’dır.

Türkistan üzerinde iki emperyalist devletin karşılaşmasında ilk aşamada çatışma zuhur etmez. Sun-Tzu’nun prensibi gereği savaşmadan kazanmanın peşinde olan Rusya ve İngiltere emperyal planlarına diplomasi yoluyla ulaşmayı hesap ederler. Zira büyük coğrafyaları kısıtlı askerle kontrol etmek zorunda olan İngiltere de bazı bölgelerde taşeron kullanmayı uygun görür. En nihayetinde diplomasi yoluyla kendilerinin olmayan toprak üzerinde sınır çizmek isteyen iki sömürgeci güç antlaşma masasına oturur. Her antlaşmanın temiz bir masası olduğu gibi çileli de bir sahası vardır. İşte sahaya çıkan subaylardan birisi Charles Edward Yate Rus-İngiliz subaylarından oluşan Afgan Sınır Komisyonu’nda görev yapar. 1885’ten itibaren yaklaşık iki yıllık görev süresince ülkesine izlenimlerini mektup şeklinde yollar.

İlk aşamada yazılanların mektup olması akla gayri resmi bir üslubu getirebilir. Ama işin aslı mektuplar ciddi ve resmi özelliğe sahip rapor şeklinde kaleme alınır. Yate’nin sınır tespit komisyonun İngiliz tarafının başındaki isim West Ridegeway’in yardımcısı olması olayın birinci elden anlatımını olanaklı kılar. Yate her şeyden önce bölge konusunda zengin donanımıyla öne çıkar. Kitapta hayatına dair detaylı bir özgeçmiş olmamasına karşın yazdıklarından diplomatik ve askeri yetenekleri anlaşılır. Ama buna karşın Türkçe bilmemesi handikaptır.

Yate yorumlarını dile getirirken yüksek gözlem gücünü sürekli kullanır. Her ne kadar anlattığı olayın ana teması sınır tespiti olsa da çoğu zaman merkezden uzaklaşarak yorumunu farklı konular üzerine de görüş bildirir. Bu açıdan eseri seyahatname özellikleri gösterir. Misal karşılaşılan sosyal konular ve gündelik yaşama ilişkin anlatılar ihmal edilmez. Rusların ve İngilizlerin tabiiyetindeki insan gruplarına ilişkin değerlendirmeler ise çok detaylıdır. Misal Rus Kozakları nerdeyse her şeyleriyle tanıtılır.

Yazarın asker olması anlatısının şekillenmesine en etkili amildir denilebilir. Zira coğrafi bilgisi her satırda kendisini gösterir. Topoğrafik bilgisi ile komisyonda ne denli etkili olduğu anlaşılır. Zaten Yate, arkadaşlarıyla sınırı belirleyen taşları yerleştirirken sık sık coğrafi bilgilendirme yapar. Bakış açısını İngilizlerin avantajlarına ve dezavantajlarına odaklayan Yate güçlü anlatımıyla öngörülerini okuruyla paylaşır. Bölgedeki aşiret, boy ve halkların İngilizlere karşı tutumunun ne olduğu sık sık belirtilir. Yine bölgede Afganların eliyle Ruslara karşı bir cephe kurma fikriyle hareket eden İngilizlerin Afganlarla olan ilişkisine geniş yer ayrılır. İngilizlerle Afganların arasının iyi olduğu fikrini vermek isteyen bunu açıkça belirten Yate, bazen karşılaştıkları olumsuzlukları da ifade etmekten geri durmaz. Yani dikkatle bakılırsa Afganların İngilizlerden rahatsızlığı zımnen de olsa Yate’nin yazdıklarının alt metninde kendisini gösterir.

Yate her ne kadar İngiliz tarafını anlatsa da Rus tarafının başarılı faaliyetlerinin altını özellikle çizer. Bu yaklaşım denenmiş uygulamaların yansıtılması açısından İngiliz tarafına örnek gösterme çabası şeklinde ele alınabilir. Zira sömürü prensiplerinin uygulayıcıdan bağımsız bir halde esasta uyuştuğu bilinir. Bununla birlikte askeri bilgiler istihbarat dökümü şeklinde anlatılır. Bu bilgilerden yola çıkarak Rusların zaaflarını bile tespit etmek mümkündür. Rusların zaafları İngilizlerin işini kolaylaştırması muhtemel etmenler üzerinden sunulduğundan Yate’nin pragmatik hedefleri yer yer açığa çıkar.

Yate, Afganistan’ın yerli unsurlarına askerce bir bakış atarak sosyal yapının röntgenini çeker. Bu açıkçası coğrafyadaki demografik dağılımın en ince detaylarına kadar inildiğinin göstergesidir. Anlatanın istihbaratçı kapasitesi hesap edildiğinde, mektupların normal seyahatname statüsünden çıkması normal karşılanabilir. Bir asker için zinde bir idman sayılan avın sürekli yapılması, bölge yerlilerinin savaş esnasındaki yaklaşımlarını çözümleme çabası olarak yorumlanabilir. Her etnik grubun İngilizlere karşı sosyal tepkisi ölçülürken askeri kapasite de dikkatten kaçırılmaz.

Anlatımın bölge tarihine güçlü değiniler içermesi Yate’nin Afganistan’ın geçmişine dair zengin bir okuma tecrübesini kanıtlar. Bazen kendisinden önce gezen seyyahları referans göstermesi onun donanımını vasatın üstüne çıkarır. Yazar sadece siyasi, sosyal, iktisadi, kültürel yapı gibi bir raporun ana bölümlerini ele almakla kalmaz. Bazen mitolojik bir anlatım, menkıbe, efsane ya da dini inanışı bile satırlarına taşıyarak anlatısını çok boyutlu hale sokar. Bu yoğun anlatının içinde günlük yaşantı, karşılaşılan ilginç olaylar, sohbetler, iklimden ve yolculuktan kaynaklanan sorunlar da yer yer satırlar arasında kendisini gösterir. Anlatının bir mektup ya da yaşantı içeren bir günlük hüviyetine büründüğü bu kısımlar askeri bir raporun serencamından okurun uzaklaşmasına sebep olur.

Bölge coğrafyasının eski-yeni yerleşim yerlerine ve etnik dağılımına dair birinci elden bilgiler içermesi eserin kaynak kıymetini arttırmaktadır. Özellikle Türkmen kabilelerin yerleşimi Türkistan’ın tarihine dair önemli bilgileri muhatabına kazandırmaktadır. Yine eserin ehil bir el tarafında tercüme edilmesi, okura ve araştırmacıya ilişkin kolaylıkların bu sayede okuma tecrübesine eklenmesini sağlayıp, Yate’nin yazdıklarını sıradan mektup olmaktan çıkarıp önemli bir kaynak yapar. Misal Afgan Türkistanı’nda bir boy ya da yer üzerine çalışma yürütenlerin Yate’nin notlarına bakmadan araştırmasını sonuçlandırması beklenmez.

Sonuçta bir İngiliz subayının ülkesinden binlerce kilometre uzakta kar-kış ve soğuk-sıcak demeden yüksek görev bilinciyle hareket ederek yazdığı mektuplarından oluşan eser Türk okurunun ilgisine sunulmuştur. Aslında dikkat çekilmesi gereken konu buradan zuhur etmektedir. Soydaşlarımızın olduğu coğrafyayı emperyalistlerin eline düşmeden önce araştırmak Türk bilimine düşer. Ama bu konuda geride kalmamız bir İngiliz’in bakış açısına göre ata toprağımızı tanıma talihsizliğine duçar olmamıza neden olur. Buna rağmen eserin tercüme edilmesi en önemli teselli konumuna yükselir. Zira bu tarz eserlerin literatürde artması her türlü takdire şayandır. Bu eserler arttıkça ata toprağımız okurumuz ve Türk insanı için daha çok manidar hale gelecektir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Orpheus
Genç Fransız yazar Eric Metzger’in Orpheus’u bir zamandır kütüphanemde bekliyordu, Alex Schulman’ın yeni kitabı 17 Haziran ile konusunun çok benzediği gündeme gelince, önce onu okuyayım dedim.

Benzeyen konu şöyle: Louis adındaki baş kahramanımız, bitpazarından eski bir sabit telefon alır. Telefonu eve getirir, ezberindeki tek numara olan, çocukluğunda yaşadığı evin numarasını çevirir ve karşısına çoktan ölüp gitmiş babası çıkar. Numaraya sadece bu telefondan aranınca ulaşılabilmektedir ve kendisi arayıp arayıp babasıyla konuşmaya başlar. Babası, Louis’nin ergenlik yıllarında bir zamanda yaşamaktadır ve Louis babasının bir arkadaşının sesini taklit ederek onunla konuşur ve babasını baba olmanın ötesinde insan olarak tanımaya başlar bu konuşmalar aracılığıyla. (Schulman’ın kitabında da aynı telefon meselesi varmış.)

Ben bu tür şeyleri çok seviyorum, biraz Céline Sciamma’nın çok sevdiğim Petite Maman’ını da hatırlattı bana, annemizin / babamızın gençliği / çocukluğuyla tanışsak ne olurdu sorusu şahane bir soru bence.

Ancak kitapta paralel akan ve sonra birleşen bir başka hikaye daha var. Latin rakamlarıyla ilerleyen bölümlerde Louis’nin öyküsünü okurken, Roma rakamlarıyla olanlarda da Orpheus’un öyküsünü okuyoruz. Mitolojideki ünlü Orpheus karakteriyle kendini özdeşleştiren bir adamı izliyoruz bu bölümlerde de. O da günümüz Paris’inde yaşıyor ama gerçeklikten kopmuş ve geceler boyu sokaklara gezerek Eurydike’sini arıyor.

Son bölüm “X&10” diye adlandırılmış, yani bu iki hikaye birleşiyor. Açıkçası her iki hikayeyi de kendi başına ilginç bulsam da, bu birleşme işi pek aklıma yatmadı. Her ikisi de ayrı birer roman olabilirmiş veya bu kitap bu kadar kısacık değil daha uzun tutularak bu iki eksen birbirine daha iyi yedirilebilirmiş. Ama Eric Metzger’in kaleminin çok güçlü olduğu kesin, özellikle Orpheus bölümleri çok iyi yazılmıştı, mitolojiyi bugüne bu biçimde taşımak, o destansı anlatıyı Paris’in karanlık gece kulüplerinde konumlandırmak çok özgün bir iş sahiden ve çok da iyi kotarmış. Ama işte zayıf yanları da olan bir metin. Yine de yazarın başka kitabı çevrilse okurum zira kalemini lezzetli buldum.

İşte böyle!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gece Unutkandır
Zehra Çelenk’in yeni romanı Gece Unutkandır’ı, tam da Gülistan Doku cinayetine dair yeni bilgilerin üzerimize boca edildiği, her yeni detayla dehşetimizin büyüdüğü bir zamanda okudum. Hakikat ve kurmaca iç içe girdi zihnimde, kitap bana çok dokundu.

17 yaşında bir genç kızın, Serin Aksoy’un cansız bedeninin bulunmasıyla başlıyor kitap. Tipik bir polisiye okuyacağını sanıyorsunuz kitap böyle başlayınca fakat bunun çok ötesinde bir şeyle karşılaşıyorsunuz. Son derece katmanlı, hem kişisel hem toplumsal bir ekseni olan, meselesini “katil kim”in çok ötesinde bir yere konumlandıran bir metin bu. Öyle ki insan bir yerden sonra katili merak etmez oluyor - zira katilin şahsından çok bu cinayeti mümkün kılan sisteme ve iktidar mekanizmalarına bakmaya çağırıyor Çelenk bizi.

Elbette olayı araştıran bir polis var, Garip Vedat. Bir de yanında Özlem ve Taylan isimli iki genç polis var; bu üçlü cinayeti çözmeye çalışıyor ve onlar dosyada ilerledikçe başka karakterler giriyor hikayemize. Kitabı elimden bırakamama sebebiyet veren de işte bu karakterler oldu - normalde görece yan karakterler diyebileceğimiz her kişiyi derinleştirmeyi, hikayelerini merak ettirmeyi başarmış Zehra Çelenk. Serin’in en yakın arkadaşı Melis’ten adli tıpta çalışan Serra’ya, eski sevgilisi Mert’ten polis Vedat’a, Esra’ya - hiçbir karakter tek boyutlu değil, hiçbiri sadece cinayet öyküsündeki işlevlerinden ötürü orada değil.

Bu kitabın en çok kadın karakterleri yer etti bende ki Zehra Çelenk’in bugüne dek yazdıklarını düşününce şaşırtıcı değil elbette. Kitapta farklı sınıflardan, farklı sosyokültürel arkaplanlara sahip çok sayıda kadın var ama hepsi de bir başka mücadele veriyor, vermek zorunda kalmış. Kendileriyle kurdukları ilişkiler hep toplumun türlü mekanizmalarınca biçimlenmiş.

En dokunaklı hikayeyse sanırım Serin’in annesi Hale’ninki - spoiler vermemek için çok anlatmayacağım ama Hale’yi hem bir kadın, hem bir anne olarak çok iyi çizmiş Zehra Çelenk. Kadınlığı ve anneliği arasında kalışları maalesef ne tanıdık, ne sahici.

Polisiyenin tüm imkanlarını kullanan ama bildiğimiz polisiyelerden çok daha zengin bir öykü sunan bir kitap Gece Unutkandır. Ben çok sevdim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beden
Kapakta “başyapıt” yazıyor. Baş’ı bırakın, bu bir yapıt mı onu bile tartışabiliriz kanımca. 2025 Booker Ödülü kazananı Beden, büyük bir hayal kırıklığı oldu benim için. Gerçi benim Booker ile anlaşamadığım bininci kez tescillendi, hayal kırıklığı duymamalıyım belki artık, ama işte... İşte. Bu çağın “edebiyat”ına dair sevmediğim pek çok şeyi içinde barındıran bir kitap daha, maalesef.

Çocukluğundan başlayarak yaşlılığına dek tam 340 sayfa hayatını okuduğum Istvan’ın nasıl bir insan olduğuna dair 2 cümle kur deseniz, kuramam. Bilmiyoruz zira. David Szalay ana karakterini bize anlatma ihtiyacı duymamış, başına gelenleri sıralamak yeterli gelmiş kendisine. Bir plankton gibi oradan oraya sürüklenişini, düşüşünü, yükselişini ve tekrar düşüşünü okuduğumuz bu adamın karakterine dair bir şey öğrenemiyoruz. Yazarın bunu beceriksizlikten değil gayet bilinçli şekilde yaptığı muhakkak, ama şu temel soru kafamda çınlıyor: Yahu, NEDEN? Şöyle havalı bir cevabı varsa asla kabul etmiyorum: “kendini bile tanımayan bir adamı anlatıyorum, dolayısıyla siz de onu tanıyamıyorsunuz.” Kusura bakmayın ama bunlar bence çok eskimiş sihirbazlık numaraları, şaşı bak şaşır yahut el çabukluğu tadında.

Istvan çocukluğunda yaşça kendinden büyük bir kadın tarafından istismar ediliyor ve hayata bu travmayla başlıyor. Yani öyle varsayıyoruz zira ilerleyen bölümlerde bunun kendisini ne biçimde travmatize ettiğine ya da dönüştürdüğüne dair bir şey okumuyoruz. Orduya gidiyor, oradan İngiltere’ye göçüyor filan; bir sürü olay okuyoruz, kitabın önemli bölümü de zaten diyaloglardan oluşuyor.

Bu da işte diğer mesele: derinlikli bir sözü olmayan bu kitap, söylediği azıcık sözü güzel de söyleyemiyor. Koca kitapta yan yana geldiği için insanı heyecanlandıran iki kelime olmaz mı? Biz edebiyatı biraz da estetik haz almak için okumuyor muyuz? Bu mudur yani yaşadığımız yüzeysel çağın alkışlanan edebiyatı? Her romanın destansı ya da lirik olmasını beklemiyorum ama bu kadar da değil bence. İlk cümleme geri döneyim: bunu bir edebiyat “yapıt”ı yapan nedir? Her kurmaca edebiyat mıdır? Bence Beden, olmadığının ispatı gibi bir şey.
Valla bu Booker yasaklansın. Geldiğim yere bakın.
Yanıtla
22
4
Destekliyorum  13
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zarar Vereceksin
Hamdi Koç, Çıplak ve Yalnız’ın Mesut Akarsu’sunu özlemiş, on üç yıl sonra kendisiyle tekrar buluşmak istemiş. Ben ilk kitabı çok geç okudum, açıkçası hem şans hem şanssızlık bu; onun kadar nefis bir kitabı daha önce okumak isterdim ama bir yandan da ikisini arka arkaya okumak ayrı güzel oldu.

Zarar Vereceksin, Çıplak ve Yalnız’ın sonlarındaki bir sahneden başlıyor; hamamın önündeki çatışma sahnesi. Ancak o çatışma sahnesi burada başka türlü vuku buluyor, zaten Hamdi Koç ilk kitabına sadık kalmak zorunda hissetmemiş kendini. Açıkçası şaşırdım başlarda ve hatta okur olarak biraz da kızdım, “yahu bu Mesut o Mesut değil ki, ilki Ankara’da büyümüştü bu İstanbullu, amcası kendi halinde bir tüccardı, buradaki amca mebus” diye homurdandım. Fakat sonra Hamdi Koç’un kendine tanıdığı özgürlük çok hoşuma gitti, Mesut’u o yarattı, istediği gibi de değiştirebilir pekala dedim ve bu postmodern oyuna katılmaya karar verdim.

Ve zaten... Bu Mesut’u da çok sevdim. Mesut aynı Mesut, sadece geçmişi ve koşulları biraz farklı. Sonsuz paralel evrenlerden birindeki bir başka potansiyel Mesut yani bu okuduğumuz ancak Hamdi Koç’un dili yine çok lezzetli olduğu için, benzer bir hazzı veriyor insana bu kitap da. İki kitabın yazılması arasında geçen on üç yılda Türkiye’de çok şey değişti, kitaba da sinmiş bu değişim. Her ne kadar zaman belirtmese de yine 1960’ta olduğumuzu varsayabiliriz ve elbette ki Ünye’deyiz. İlk kitapta çok sevdiğim fantastik unsurlar bu kitapta yok, çok daha katı, karanlık, sert, acımasız, şiddet dozu yüksek ve kirli bir öykü bu; her sayfada birileri ölüyor, sistemin yozlaşması daha görünür hale geliyor.

Bunca şiddetin içinde Hamdi Koç yine en iyi bildiği işi yapıyor tabii ve okura kahkaha attıracak cümlelerini kitabın içine serpiştirmeyi ihmal etmiyor. Koca koca adamların suikastler, pusular, cinayetler planlarken ne absürt hallere düştüklerini, o ciddiyetin pekala ne kadar sakil kalabileceğini gösteriyor insana. Kendisi bu kitabı bir “macera romanı” olarak tanımlıyor, polisiyeye de kayan bir macera romanı denebilir bence de zira bir de gizem var kovaladığımız.

Ezcümle, ben sevdim, Mesut’la tekrar buluşmak da çok güzeldi.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dostlar Arasında
Uyarı: biraz spoilerlı bir inceleme olacak.
Hal Ebbott’un yayımlandığı günden beri konuşulan romanı Dostlar Arasında’yla ilgili benim de edecek bir kamyon lafım var ama önce kitaba dair dönen tartışmaları şaşkınlıkla izlediğimi belirterek başlayayım. Çok ilginç bir vakayla karşı karşıyayız; kitap Goodreads’te şu an itibarıyla 9989 kez oylanmış ve puanı 5 üstünden 2.83! Normalde bu kadar okunan ve oylanan kitapların seveni çok daha fazla olur, burada öyle değil.
Merak edip bir sürü inceleme okudum, insanlar neden okumuş ve neyi sevmemişi anlamak için ve çok şaşırtıcı bir sonuçla karşılaştım. İnsanların büyük kısmı bu kitabı ahlaki nedenlerle sevmemiş! 2026 yılında hala böyle bir tartışmanın yürüyebildiğine inanamıyorum gerçekten. Bence spoiler’ı göze alarak söylemek lazım zira tetikleyici olabilir kimileri için, kitabın odağında bir cinsel taciz meselesi yer alıyor. Olumsuz yorumların pek çoğunda kitaptaki tacizcinin cezasız kalmasına ve karakterlerin berbat insanlar olmasına öfke duyduklarını belirtiyor okurlar. Böyle bir sebep olabilir mi ya, bir kitabı sevmemenin sebepleri bunlar olabilir mi? Milan Kundera’nın cümlesini hatırlatmak isterim: “Ahlaki yargıyı askıya almak, romanın ahlaksızlığı değildir, romanın ahlakıdır.” Kimi yorumlarda da yazarın tacizi meşrulaştırdığını ve mizojinist bir perspektifi olduğu belirtilmiş, buna katılmıyorum, bence gayet layıkıyla lanetliyor; yüksek perdeden, slogan atarak yapmasını beklemek zorunda değiliz, propaganda bülteni değil bu, roman ve yazarın işi cevap vermek, taraf tutmak değil, Manguel’in dediği gibi “ortaya iyi açmazlar atmak” olmalıdır.
Bence kitapla ilgili mesele bu değil zaten, mesele bunun çok kötü yazılmış bir kitap olması. Asla ritmi ayarlanamamış bir dil, çok gereksiz ve zorlama betimlemeler, inandırıcılıktan çok uzak diyaloglar, çok kötü yazılmış iki kadın karakter (tekraren: kadınların tavrı ve inkarı değil mesele, bunun anlatılma biçimi bence). Yazar bu kadar yüksek edebiyat yapmaya çalışmadan, olduğu gibi anlatsaymış derdini bence muhteşem bir iş olabilirmiş, elindeki malzemeye yazık etmiş kanımca.
Neyse, böyle işte. Ben sevemedim. Ama ortaya attığı açmaz bence önemli.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çıplak ve Yalnız
Ben bu kitabı okumak için neden bu kadar uzun süre bekledim?” diye kendime sora sora okudum Hamdi Koç’un Çıplak ve Yalnız’ını. Kendisinin yeni kitabı Zarar Vereceksin’i okumaktı niyetim esasen, sonra o kitabın baş kahramanının bu kitabın baş kahramanı Mesut Akarsu olduğunu öğrenince dedim önce bunu okuyayım - epeydir verdiğim en doğru kararlardan biriymiş.

Öncelikle şu: ne kadar komik bir kitaptır bu! Daha ilk paragraftan son derece absürt, grotesk ve çok zekice yazılmış bir metne girdiğinizi anlıyorsunuz. Sene 1960, 27 Mayıs darbesinin hemen sonrası. Mesut Akarsu adlı kahramanımız (ki kendisi unutulmaz bir karakter) bir gün bir telefon alıyor ve telefondaki ses ona amcasının öldüğünü ve cenaze için acilen Ünye’ye gelmesi gerektiğini söylüyor. İyi güzel, ancak Mesut’un bir amcası yok. Yahut kendi öyle sanıyor.

Sonrası işte Mesut’un bugünü ve geçmişi. İşin ucunda bir miras olduğunu öğrenince Ünye’ye gitmeye karar veriyor ve kendini karmakarışık bir ilişkiler ağının içinde buluyor. Bir yandan amcasının kim olduğunu, neyin içine düştüğünü anlamaya çalışıyor, bir yandan da tabii kendi geçmişine dair bilmediklerini öğrenmeye, kim olduğunu keşfetmeye çalışıyor.

Anlaşılıyor ki amca epeyce karanlık biri. Bir taşra zengini ve her taşra zengini gibi tuhaf bağlantılar kurarak varmış o zenginliğe, Mesut’tan beklenense mevcut düzeni aynen sürdürmesi, ortalığı çok fazla karıştırmaması. Hayatı boyunca sıkıntı çekmiş olan Mesut, parası olduğu müddetçe pek ses çıkarmamaya razı esasen ama bir yandan da içine düştüğü düzenin kiri kafasını da karıştırıyor yer yer. İşte bu hengameyi okuyoruz 640 sayfa boyunca.

640 sayfalık bir hengame ancak bu kadar güzel olabilirdi. Hamdi Koç’un olağanüstü güzel dili ve kelimeleri, tempoyu hiç düşürmeden anlatışı, bir trajedinin ortasına mizahı böyle ustaca yerleştirebilmesi, aralara yerleştirdiği fantastik hatta belki hafifçe büyülü gerçekçi unsurları öyküye böyle yedirebilmesi, arkaplandaki toplumsal katmanın bunca iyi yerleşmesi, tüm karakterlerin (Allahşükür mesela, of) müthiş yazılmış olması... Ne diyeyim, bayıldım.

Juan Rulfo’nun baş yapıtı Pedro Paramo’nun tadını buldum bu kitapta. Daha ne olsun!
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İncirlik Yazı
Taçlı Yazıcıoğlu’nun İncirlik Yazı romanı ne zamandır kütüphanemde bekliyordu, bu sıra ağzımız burnumuz savaş nedeniyle İncirlik olduğundan kütüphanemde görünce elim gidiverdi, ne iyi oldu.

İncirlik Yazı, 1995’te başlayıp 1966’ya uğrayan ve sonra 1983 yazına yerleşip orada hikayesini anlatan bir roman. Baştaki bu iki zaman yolculuğunun sebebini ve bağlamını kitabı okudukça anlıyoruz ancak ana hikayemiz 1983 yazının üç haftasında geçiyor. Anlatıcımız Belgi küçük bir kız çocuğu. Bir çocuğun ağzından yazmak malumunuz pek zordur, Taçlı Yazıcıoğlu çok iyi kotarmış bu işi. Belgi’nin dozunda ukalalığı, anladıkları ve anlayamadıkları arasındaki denge, tatlı merakı ve çok tanıdık hayal kırıklıklarını çok iyi aksettiriyor.

Belgi; ergenliğin zirvesinde olan ve ilk aşkın büyüsüne kapılmış ablası Alin, İngilizce öğretmeni annesi ve İncirlik Üssü’nde çalışan babası ile yaşayan, sıradan bir kız çocuğu esasen. Ancak karşı dairelerine yine üste çalışan bir Amerikalı’nın taşınmasıyla beraber hem Belgi’nin dünyası genişliyor hem de ailenin hikayesi bambaşka bir eksene geçiyor. Kitabın başında işleneceğini öğrendiğimiz cinayetin de vuku bulmasıyla beraber hikaye neredeyse bir polisiyeye evriliyor.

Merak ve heyecanla okudum ancak kitapta asıl sevdiğim şey detaylar oldu. Sesler, kokular, eşyalar, imgeler ve hatta zaman zaman markalar üzerinden bir dönemi haritalandırıyor Taçlı Yazıcıoğlu. İncirlik Üssü’nü hep orada bir yerde duran teknik bir mesele olarak düşünmüştüm ben ve kent sosyolojisini nasıl değiştirmiş olabileceğine dair hiç akıl yürütmemiştim, bu kitap sayesinde işin bu boyutunu fark ettim ve bu gözle okuyunca metin çok daha ilginç bir hal aldı. Özellikle bu dönüşümü dünyaya aç bir küçük kızın gözünden dinlemek çok daha sarih şekilde anlamamı sağladı ve kitabın anlattığı büyüme hikayesinin dışında bir de böyle bir katmanı olmasını çok sevdim.

Çok güzel, yumuşacık ve belirttiğim sebeplerle çok da ufuk açıcı bir roman İncirlik Yazı. Ben çok sevdim.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elveda Demeden Önce
Japon yazar Toshikazu Kawaguchi’nin Elveda Demeden Önce’sini Allah sevdiğine bağışlasın... Ben o kişi değilim. Yani o kadar sıkıldım ki okurken maalesef. İçim şişti.

Şu hepsi aynı formülle yazılmış Asya çoksatanlarını ne yapacağız bilmiyorum. Hepsinde olaylar bir mekan etrafında geçiyor; kafe, kitapçı, klinik filan işte neyse. Orada metafizik olaylar oluyor ve bu olaylar üstünden hayatın büyük konularına dair güya yürek burkan hikayeler okuyoruz. (Benimki burkulmuyor.)

Bu kitapta da insanların geçmişe gitmesini sağlayan bir cafe mevzubahis. Geçmişe giderek bugünü değiştiremiyorsunuz (bunu sanırım 73 kere filan yineliyor yazar) ama geçmişe dair bir pişmanlığınız varsa o ana gidip bir şekilde vicdanınızı rahatlatmayı, farklı biçimde davranmayı deniyorsunuz. Kitap dört bölümden oluşuyor, bu dört bölümde dört ayrı geçmişe gitme hikayesi okuyoruz. Karısına beraberken yeterince kıymet vermemiş bir adam, köpeği ölürken yanında olamamış bir kadın, babasına haksızlık etmiş bir genç kadın ve sevdiği adamın evlenme teklifini reddedip pişman olmuş bir kadının geçmişe gitme hikayelerini okuyoruz.

Her bölümde birkaç sayfa aynı şeyler yineleniyor, cafenin sahipleri geçmişe gitmenin kurallarını anlatıyor, ne yapılabilir ne yapılmaz vs vs. Yani gerçekten, ders kitabı gibi yazılmış, resmen bize bir şey ezberletmeye çalışan bu bölümlerde kitabı fırlatıp atasım geldi, “ANLADIK!” diye, bir kerede anlayabiliyoruz okuduğumuzu.

Of neyse. Böyle hikayeleri seven, bunları umutlu bulan, böyle öykülerle kendini iyi hisseden insanlar var biliyorum ama ben onlardan değilim maalesef. Bu kitabın bir serinin parçası olduğunu, aynı şekilde geçmişe gitme hikayelerinden oluşan bir sürü başka kitap olduğunu da öğrendim incelerken, yani... Ne diyeyim. (Başlangıçta oyun olarak yazılmış kitaplar, kim bilir belki oyun olarak iyidir, bilemiyorum.) Kitabın yazarı 1971 doğumluymuş bu arada. Bence insan 16 yaşın üstündeyse böyle bir kitap yazmamalı.

Özür diliyorum herkesten. Biraz asabım bozuldu.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum  1
Bildir