Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yeni bir şey söylemiyor ama söyleyeceğini çok etkili söylüyor. "Canlılık" ve "ölüm" kavramlarını yeniden düşünmenizi sağlıyor.
Biomortem, Serkan Karaismailoğlu’nun Glia adlı yeni serisinin ilk kitabı. Bunu Mater serisinden sonra okudum ve onlar kadar ilgimi çekecek mi diye merak ediyordum. Yazar, bu kitapta da ilginç gerçekleri kurguya güzel yerleştirmiş. O dünyaya beni inandırmayı, hikâyenin içine almayı başardı. Kitap bittiğinde -aslında hâlâ okurken bile- üzerine düşünecek çok şey vermişti bana. Bilhassa “canlılık” ve “ölüm” kavramları üzerine…

Bu, bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında bundan çok daha fazlasını anlatıyor. Yaşamaya ve ölmeye dair geleneksel bakışın ardına bakabileceğimiz bir pencere açıyor. Yeni bir şey söylemesine de gerek kalmıyor aslında. Bilimsel gelişmeleri kurgunun içine yerleştiriyor ve birinin aslında/gerçekte ne zaman öldüğüne dair “sonsuz bir düşünce tüneline” giriyorsun (Kitabı okuyanlar tünel referansını yakalayacaktır:)).

Hikâye, Biomortem adı verilen özel bir klinikte başlıyor. Burası dağın tepesinde bir yer olarak tarif ediliyor ki yazarın Thomas Mann’in Büyülü Dağ’ına tutkun olduğuna ikna etti beni çünkü Mater serisinde de dağda bir merkez vardı. Büyülü Dağ’ı ve Büyülü Dağ analizlerini okuduktan sonra kitaplarına yeniden bakmak lazım belki de. Falin adlı bir adamın Biomortem’deki hazırlıkları sürerken -resmen kâğıt işlerinden bahsediyorum. Ölüyor da olsan o kâğıt işleri olacak- bir yandan da hikâyesini öğreniyoruz. İlk bölümden onun oraya ölmeye geldiğini anlıyorsunuz ama yazarın o bölüme önemli bir metaforu yerleştirdiğini göremiyorsunuz. İlk başta bunun dramatik bir element olarak yerleştirildiğini ve elbette derin manalar içerdiğini düşündüm ama kitabın evrildiği yere dair bir foreshadowing element olduğunu öngöremedim. Zaten yazarın kurguyu o seviyeye taşıdığına hâlâ şaşırıyorum. Bir süre zor ve son derece riskli bir alanda gezinmiş. Çünkü okuru kaybedebileceği, hikâyenin nabzının düşebileceği, daha da kötüsü gülünç olabileceği bir alana taşımış. Bir şekilde öyle ya da böyle oradan dönmeyi başardığını söyleyebilirim.

İlk başta ana karaktere dair epeyce şey öğreniyoruz. Gençlik yıllarını, eğitim durumunu, hayata bakışını, geçtiği yolları ve daha nicesini adım adım bize veriyor. Karakterle bağ kurabiliyorsun, bu da başka bir karakteri kötü gibi algılamamıza dahi sebep oluyor. Ancak hikâyenin bir yerinde belli sebeplerden karakteri yargılarken buldum kendimi. Etik olmadığını düşündüğüm şeyler oldu. Ancak o zaman bile kötü gibi algılanan karaktere dair düşüncemi değiştirmemişti. Ne zaman Biomortem’deki doktor için benzer bir yöntem uygulandığını fark ettim, işte o zaman Enke adlı o karaktere dair bakışım değişti. Aslında bu ana karakterin korkaklığı ve öz güvensizliğiyle ilgiliydi. Enke ne istediğini bilen ve ona göre yaşayan biriydi. Falin’in kişiliği, yorumları onu “kötü karakter” gibi gösteriyordu. Bu açıdan bakınca Enke birden saygı duyduğum, hoşlandığım bir karakter oldu. Falin’in kendi doğrularını konuşamayacak durumda olması Enke’nin kendi doğrularını konuşmasına engel olmamalı. Pek tabii kendi doğrularını söyleyip bir tartışma ortamı yaratabilirdi. Hiç olmadı, evliliği devam ettirmemeye -belki de hiç evlenmemeye- karar verirlerdi. Ancak Enke’ye uyumluymuş gibi davrandığı onca yıla rağmen Falin kendi eksikliğini görmektense başkasının tamamlanmışlığını kötülemeyi tercih etti.

Sürpriz bozan detaylar verebilirim bu noktadan sonra. Altıncı bölümün sonuna kadar hızlı bir hikâye anlatımı vardı. Biomortem’e geldiği ana kadar tırmandırma yapmak için böyle yapılmış. Karakterle bağ kurmamız ve kaçırdığı yaşamı daha iyi bir partnerle yeniden yaşama şansı elde etme ihtimaline sevinmemiz bekleniyor. Karakter bence okurla arasına mesafe koyuyor ve kendinden yaşça küçük birine neden ve nasıl âşık olduğunu da anlayamıyoruz. Amakrin’in onu bekleyeceğine güvenmek de bilimin pankreas kanserine ve uzun yaşamaya dair sorunları çözmesine inanmak da o noktada güçtü. 50 yıl dondursalar da Falin tüm o gelişmeleri kaçırdığı için hâlâ adaptasyon sorunları yaşayabilir sonuçta. Kademeli olarak bazı sorunları ve teknolojileri göğüslüyor olmamız da belki yaşam süremizde pozitif bir etki bırakıyordur, kim bilir? Tabii yazar, hikâyenin beklediğim sonuna götürmediği için bunu nasıl vereceğini hiç öğrenemeyeceğim. Üstelik serinin ikinci kitabı Biomortem’in devamı olmayacakmış, birbirinden bağımsız olacağını söylemiş yazar. Bu habere pek sevindiğimi söyleyemem çünkü cevapsız sorularla bıraktı kitabın sonu beni.

Duraksamama neden olan şeyler de vardı. Mater serisinin ilk kitabındaki sorunu burada da gördüm. Serinin devamında bu sorun hallolduğu için yazarın bunu hallettiğini düşünmüştüm ama bu kitapta da o yapaylık, akademik bir makaleden okuyormuşum hissi vardı. Kurgunun içinde sırıtan noktalar vardı. Oranın gerçekliğinden bizi iten bir sorun bu. Mesela Biomortem’deki sürece dair Mileva’nın anlattıkları aslında yazarın bize aktarmak istediği bilimsel bilgiler ve bunları verirken bazen kurulan hikâyenin nerede olduğunu ve karakterin durumunu yok saydığını düşünüyorum. “Eğer konuyla ilgili akademik bir araştırma yaparsanız…” diye başladığı bir cümle var mesela. Bunu bir sempozyumda, bir panelde, bir arkadaş sohbetinde veya herhangi bir yerde söylemeniz belki absürt hissettirmeyebilir ama ölümüne saatler kalmış yaşlı bir adama süreci anlatırken bunu söylemek hakikaten rahatsız ediyor, duraklatıyor. Aynı heyecanlı anlatış Glia’da da vardı. Onun diyaloglarında da benzer şeyler gördük. Konuşmanın doğallığını bozan, reklam diline benzer ifadeler geçiyordu. “O nedenle eğer hazırsan artık toprağın altına inebiliriz” gibi… On altıncı bölümün sonunda yazarın sesini duyar gibi oldum, pek hoşlanmadım, yapay geldi kulağıma.

Araf ile ilgili bölüm beni başta epeyce rahatsız etti çünkü yazarın bunu nasıl yöneteceğini öngöremedim. Çok çiğleşebilirdi hikâye ki “tüm bunlar bir rüyaydı” şeklinde bağlamasından da endişe ettim. Ancak bir miktar zorlama bulsam da üzerine kurduğu metafora razı oldum diyebilirim. Hatta perdenin arkasında ne olduğunu merak etmemi de sağladı. Bir veya iki tane mantık hatası yakalasam ve zorlama olduğunu düşündüğüm yerler olsa da çok takılmadım. “Ruhun özündeki ezgi” detayını da oldukça beğendim. Araf’tan ayrılma şekli de hoşuma gitti. Rüyadaki düşme hissini anımsattı bana.

Araf’ta Mileva’nın babasıyla karşılaşmalarını bekliyordum ama epeyce geçe kaldı. Öyle bir şaşkınlık yaşasam ve Mileva’dan şüphelensem ilk olarak babasını bulurdum orada. Ancak üzerine düşününce tutarlı buldum. Falin pasif bir karakter olduğu için cevabın peşine düşen değil cevabın ona gelmesini bekleyen kişi konumunda kalıyor yine. Genel olarak yazarın teslimiyetçi karakterler yarattığını da fark ettim. Bunu bilinçli yapıp yapmadığını merak ediyorum.

Sonunda karakterin seçiminden memnun kaldım mı ondan da emin değilim. Çünkü hikâyenin devamını öğrenmemize engel oldu, bizi çok fazla soruyla bıraktı. Ancak hayat da böyle değil mi zaten? Tüm sorularımıza ne yazık ki cevap bulamıyoruz ve hayat öylece bir şeylerin ortasında bitiveriyor. Bir de karakterin gördüğü şeyin gerçekliğini sorguladığı yerde teyit edebileceği bariz yollar varken en zor yolu seçmesi de bana gerçekçi görünmedi. Pekâlâ Glia’nın varlığını bulabilir, Mileva’dan babasına ve önceki yaşamlarına dair bilgileri alabilirdi. Karakterin pasifliği, beceriksizliği beni sinirlendirdi ki bu iyi bir şey çünkü bu, yazar karaktere bizi inandırabiliyor demektir. Zaten tutarlı karakterler yaratıyor genelde.

Yazar dediğim gibi Mater serisinin ilk kitabındaki gibi biraz acemice kurmuş bunu ama serinin devamında belki daha iyi olur. Belki de editör marifetidir. Eğer öyleyse aynı editörle çalışmasını tavsiye ederim. Ancak vermek istediği düşünceyi ve bilgileri kurguya yerleştirme ve zamanlama konusunda hâlâ başarılı. Falin’in yaşamına dair bilgileri önden aldık, karakterle bütünleştik. Sonra Biomortem’e inandık. Şüphe etmedik. Güvenilir olmayan bir karakter olarak sunulan ve aslında mantığıyla hareket eden -ama anlatıcıya göre Falin’i küçük gören- Enke’nin ağzından bir şüphe verildi bize. Üstelik Falin’in, Enke’nin her zamanki hâlinden farklı olduğunu belirtmesi bunun olabileceğini düşündürdü. Sonra Enke’nin haklı olabileceğini düşündük ve Falin’e duyduğumuz saygı bir miktar azaldı çünkü hâlâ Enke’yi suçluyordu.

Yazarın bizim biyolojik bir ortaklık ürünü olduğumuzu anlatmak için bu kitabı yazmış olmasına o kadar sevindim ki! Günahıyla sevabıyla kucaklıyorum bu kitabı bu nedenle. Yeni bir şey söylemiyor ama olanı çok güzel söylüyor. Günümüz toplumuna bakınca da inanılmaz anlamlı buldum. Bu arada biyoloji lisede bana böyle anlatılsaydı muhtemelen düşük notlar almaz, bugün çok daha başka biri olurdum. Hakikaten çok ilgimi çekti. Üstelik yazarın veriş biçimi de çok ilginç. Toplumsal olaylarla birlikte okuyunca çok daha ilginç bir hâle geliyor. İnsanın oluşumunda etkili olan bir şeyin, prokaryotların kendi başına değil de biri diğerinin içinde kaybolacak şekilde çoğalmasının yaşlı prokaryotlar tarafından “sapkınlık” olarak adlandırıldığı kısma bayıldım. Şu an birilerinin sapkınlık olarak algıladığı şeyler olduğunu düşününce bir zamanlar var olmamıza sebep olan bu olay karşısında ne hissedeceklerini merak ettim.

Nihayetinde bu kitap, ölmeye ve canlılığa yeniden bakmamı sağladı. Sevdiklerimizden çabuk vazgeçtiğimizi düşünerek üzüldüm de. Ölümümüz ilan edildikten saatler, günler, aylar hatta bir yıl sonra bile vücudumuzda canlı bir şeylerin kalmış olması “canlı” olmaya dair yeni düşüncelerle buluşturdu beni. Ölümümüz ilan edildikten sonra vücudumuzdaki mikro canlılar bizi yeniden yaşama döndürmek için çabalamaya devam ediyor. Bununla ilgili öyle bilgiler veriliyor ki geçmişte gömdüğüm tüm sevdiklerime katbekat üzülüyorum. Ölüm anlık değil bir süreç ve bir aşamaya kadar dönüş mümkün olabilir. Belki de sevdiğimiz nicesi için bu mümkündü ama biz bunu bilmiyorduk. Kendime de üçüncü bir gözle bakıyorum sanki. Ben aslında bir konağım. Milyonlarca hatta trilyonlarca canlının eviyim. Böyle düşününce insan bencilliğini fark ediyor.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Gözetim Dünyasında Gerçek: İnsanın İçindeki Sarsılmaz His mi?
George Orwell bu romanı 1949’da yazmış ama metnin içindeki atmosfer zamansız. O kasvetli hava, gri gökyüzü, her an izleniyor olma hissi… Çoğu inceleme 1984’ü bir “totalitarizm eleştirisi” olarak tanımlar. Evet, öyledir. Ama bana göre romanın asıl meselesi rejim değil, hafıza. Kitabı okurken sadece Winston’ı değil, kendi düşüncelerini de saklamak ister gibi oluyorsun. Çünkü romanın en çarpıcı tarafı, insanın dış özgürlüğünden önce iç özgürlüğünü hedef alması. Düşüncenin bile suç sayıldığı bir dünyada, insan olmanın anlamı sessizce sorgulanıyor.

Roman boyunca Winston’ın mücadelesi fiziksel değil; zihinsel. O, dış dünyayı değiştiremez. Ama içindeki “gerçek duygusunu” korumaya çalışıyor. Günlük tutması bu yüzden tehlikeli. Yazmak, hatırlamak demek. Hatırlamak ise karşılaştırmak. Karşılaştırmak da sorgulamak. Parti’nin korktuğu şey devrim değil, bireysel hafıza. Çünkü hafıza varsa alternatif bir gerçeklik ihtimali var. Ve romanın en trajik yanı da burada başlıyor: İnsan gerçeği bildiği hâlde ona tutunamayabiliyor. Belki de Orwell’ın dünyasında en büyük suç düşünmek değil, hatırlamak. Orwell burada bize şu soruyu sorduruyor:
Gerçek, çoğunluğun kabul ettiği şey mi, yoksa insanın içindeki sarsılmaz his mi?

Julia ile yaşanan ilişki çoğu zaman “aşk” olarak okunuyor. Oysa bana göre bu ilişki romantik olmaktan çok politik. İki insanın birbirine dokunması, sistemin beden üzerindeki hâkimiyetine karşı bir başkaldırı gibi. Çünkü Parti yalnızca düşünceleri değil, arzuları da kontrol etmek istiyor. Sevgi bile denetim altında. Bu yüzden Winston ve Julia’nın birlikteliği bir umut değil; kırılgan bir isyan gibi duruyor.

1984 bana göre bir distopyadan çok bir ayna. İçine baktığımızda yalnızca karanlık bir gelecek değil, bugünün küçük alışkanlıklarını görüyoruz: Sorgulamadan kabul etmek, unutmayı seçmek, çoğunluğa uymak… Dilin daraltılması, kelimelerin azaltılması, düşünce alanının küçültülmesi… Bir noktada şunu anlıyoruz: Eğer kelimeler yoksa, hisler de yavaş yavaş siliniyor. Orwell burada yalnızca bir siyasi eleştiri yapmıyor; insanın zihinsel bağımsızlığını savunuyor. Çünkü kelimeler giderse hafıza gidiyor. Hafıza giderse kimlik de gidiyor. Romanın rahatsız edici tarafı da bu. Geleceği değil, bugünü işaret ediyor.

“Çiftdüşün” kavramı bugün hâlâ canlıysa, bunun sebebi Orwell’ın bir rejimi değil, bir zihniyeti anlatmış olması. Aynı anda iki çelişkili şeye inanmak ve bunu sorgulamamak… Belki de modern dünyanın en büyük konforu bu. “Büyük Birader” figürü romanın sembolü gibi görünüyor. Ama asıl korkutucu olan şey sistemin görünmezliği. Kimin izlediğini bilmiyorsun ama izleniyor olma hissi hep orada. Bu da romanı salt bir totaliter rejim eleştirisinden çıkarıp psikolojik bir gerilime dönüştürüyor.

Orwell’ın en ürkütücü başarısı şu: Romanın korkusu dışarıdan gelmiyor. Telescreen’ler, işkenceler, gözetim… Bunlar görünür tehditler. Asıl korku, insanın bir süre sonra bunlara alışması. Okur romanı bitirdiğinde şunu fark ediyor: İnsan her şeye alışabiliyor. Hatta gerçeğin silinmesine bile. Finalde ise yıkılıyoruz. Çünkü klasik anlamda bir umut sunmuyor. Ama belki de Orwell’ın cesareti tam burada. Bizi rahatlatmıyor. Kurtuluş vaadi vermiyor. Çünkü bazı sistemler silahla değil, insanın içindeki direnci eriterek kazanıyor.

Mutlu bir kitap değil. Hatta umutlu da sayılmaz. Ama düşündüren, rahatsız eden ve uzun süre etkisinden çıkamadığın bir roman. Bence iyi edebiyat biraz da bu: Okurla tartışan, okuru huzursuz eden metinler. Ve belki de 1984’ü unutulmaz yapan tam olarak bu.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaşın Atölyede Kazanıldığı İmparatorluk: Büyük Selçuklu Ordusunun Silah Dünyası
Büyük Selçuklu Ordusunda Kullanılan Savaş Aletleri, Selçuklu tarihini yalnızca kronolojik olaylar dizgesi ya da siyasî başarılar üzerinden okumaya alışmış okur için son derece ufuk açıcı, disiplinlerarası derinliği yüksek ve akademik titizliği belirgin bir çalışmadır. İbrahim Duman, bu eserinde Büyük Selçuklu Devleti’nin askerî başarısını yüzeysel genellemelerle açıklamak yerine, “Bu başarı nasıl mümkün oldu?” sorusunu merkeze alarak, çoğu zaman ihmal edilen ancak belirleyici bir rol oynayan savaş aletleri, silah teknolojisi ve teçhizat kültürünü analizin odağına yerleştirir. Böylece kitap, Selçuklu askerî gücünü soyut kavramlar üzerinden değil, maddî ve teknik gerçeklikler üzerinden okumayı mümkün kılan özgün bir perspektif sunar.

Büyük Selçuklu Devleti’nin yaklaşık bir asır gibi tarihsel açıdan kısa sayılabilecek bir zaman diliminde Çin sınırlarından Bizans hudutlarına, Kafkasya’dan Arap Yarımadası’na uzanan son derece geniş bir coğrafyada hâkimiyet kurması, tarih yazımında çoğu zaman “olağanüstü” bir genişleme olarak değerlendirilmiştir. Bu durum genellikle güçlü liderlik, etkili siyasî organizasyon, göçebe savaş geleneği, İslâm dünyasıyla kurulan ideolojik birliktelik ya da Bizans ve Abbâsî siyasetindeki kırılganlıklar üzerinden açıklanır. İbrahim Duman bu açıklamaları bütünüyle reddetmez; ancak onların çoğu zaman meselenin görünen yüzünde kaldığını, Selçuklu askerî başarısının asıl dinamiğinin somut araçlarda, yani silahların üretiminde, kalitesinde ve kullanım biçimlerinde saklı olduğunu ileri sürer. Kitabın temel sorunsalı tam da bu noktada şekillenir: Selçuklu ordusunu “yenilmez” kılan yalnızca asker sayısı, atlı okçuluk geleneği ya da taktik ustalık değildir; aynı zamanda kullanılan silahların üretim teknolojisi, malzeme niteliği, bu silahların dağıtım ve ticaret ağları ve bütün bunların ordunun organizasyon yapısıyla kurduğu ilişkidir. Bu yaklaşım, eseri klasik askerî tarih anlatılarının ötesine taşıyarak, maddî kültür temelli bir askerî tarih çalışması hâline getirir.

Kitabı benzer çalışmalardan ayıran en önemli özelliklerden biri, yazarın bilinçli ve sistematik biçimde benimsediği disiplinlerarası yaklaşımdır. İbrahim Duman yalnızca tarihî kronikler ve yazılı kaynaklarla yetinmez; sanat tarihi, arkeoloji ve özellikle arkeometalürji gibi yardımcı disiplinlerden de yoğun biçimde yararlanır. Bu sayede eser, sadece tarihçilerin değil, sanat tarihçilerin, arkeologların ve malzeme bilimiyle ilgilenen araştırmacıların da rahatlıkla başvurabileceği bir nitelik kazanır. Selçuklu kılıçları, zırhları ve diğer savaş aletleri ele alınırken, bu nesnelerin yalnızca nasıl kullanıldıkları değil; hangi çelik türlerinden üretildikleri, hangi ocaklarda ve hangi tekniklerle şekillendirildikleri, karbon oranları, ısıl işlemler ve üretim süreçleri gibi teknik ayrıntılar da ayrıntılı biçimde ele alınır. Bu teknik veriler, Selçuklu askerî gücünün rastlantısal ya da yalnızca geleneksel bir birikimin ürünü olmadığını, aksine ciddi bir teknik bilgi ve üretim altyapısına dayandığını açık biçimde ortaya koyar. Böylece kitap, “Türkler doğuştan savaşçıydı” gibi romantize edilmiş ve indirgemeci yaklaşımları aşarak, bu savaşçılığın ardındaki somut bilgi birikimini görünür kılar.

Eserin akademik değerini artıran bir diğer önemli unsur, kaynak kullanımındaki dikkat ve titizliktir. Yazar, birincil tarihî kaynaklarla modern akademik literatürü dengeli bir biçimde bir araya getirir. İslâm tarihçileri, Bizans kaynakları, coğrafyacılar ve seyahatnâmeler kitabın temel yazılı kaynaklarını oluşturur; ancak bu metinler doğrudan ve eleştirisiz biçimde aktarılmaz. Aksine, her bir kaynak eleştirel bir süzgeçten geçirilerek değerlendirilir. Özellikle silah ve teçhizatla ilgili tarihî metinlerde sıkça rastlanan abartılı ya da sembolik ifadeler, arkeolojik buluntular ve metallurjik verilerle karşılaştırılarak somut bir zemine oturtulur. Kroniklerde geçen “keskin kılıçlar” ya da “delinmez zırhlar” gibi ifadeler, bu yöntem sayesinde retorik bir söylem olmaktan çıkarak, teknik ve maddî bir gerçeklik içinde anlamlandırılır. Saha araştırmalarına dayanan verilerin kullanılması da kitabı yalnızca masa başında üretilmiş bir çalışma olmaktan uzaklaştırır; müze koleksiyonlarında bulunan Selçuklu dönemi silahları, kazılardan elde edilen metal buluntular ve karşılaştırmalı örnekler, anlatının sağlamlığını pekiştirir.

Kitapta savaş aletleri rastgele ya da ansiklopedik bir mantıkla sıralanmaz; aksine son derece sistematik bir tasnif içinde ele alınır. Yakın dövüş silahları, uzak menzilli silahlar, savunma teçhizatı ve kuşatma araçları gibi kategoriler altında yapılan incelemeler, Selçuklu ordusunun bütüncül askerî yapısını anlamayı mümkün kılar. Kılıçlar, mızraklar, hançerler, ok ve yay sistemleri yalnızca teknik özellikleri bakımından değil, kullanım bağlamlarıyla birlikte değerlendirilir. Atlı birliklerle yaya birliklerin kullandığı silahlar arasındaki farklar, Selçuklu ordusunun taktik çeşitliliğini ve esnekliğini açıkça ortaya koyar. Özellikle Selçuklu yaylarının menzil ve isabet gücü üzerine yapılan değerlendirmeler, bu ordunun neden hareketli savaşlarda ve geniş coğrafyalarda üstünlük sağladığını ikna edici biçimde açıklar. Savunma teçhizatı bağlamında ele alınan zırhlar, miğferler ve kalkanlar ise Selçuklu askerî anlayışının yalnızca saldırı gücüne değil, askerlerin hayatta kalmasına ve uzun süreli savaş kapasitesine de önem verdiğini gösterir. Bu yönüyle eser, Selçuklu ordusunu basit bir “vur-kaç” modeliyle açıklamanın yetersizliğini açıkça ortaya koyar.

Eserde özellikle öne çıkan bölümlerden biri, Selçuklu dönemindeki çelik üretimi ve silah teknolojisine ayrılan kısımlardır. İbrahim Duman, Ortaçağ İslâm dünyasında çelik üretiminin ulaştığı teknik seviyeyi Selçuklu örneği üzerinden ayrıntılı biçimde incelerken, Batı merkezli teknoloji tarihi anlatılarında çoğu zaman ihmal edilen bir alanı görünür kılar. Selçuklu coğrafyasında faaliyet gösteren çelik üretim merkezleri, bu merkezlerin ticaret ağlarıyla ilişkileri ve üretilen silahların dolaşımı, devletin askerî gücü ile ekonomik yapısı arasındaki sıkı ilişkiyi gözler önüne serer. Selçuklu silahlarının yalnızca askerî araçlar değil, aynı zamanda yüksek değerli ticari metalar olduğunu ortaya koyan bu analiz, askerî başarı ile iktisadî güç arasındaki bağın somut bir örneğini sunar. Ayrıca Selçuklu silah teknolojisinin Orta Asya gelenekleri, İran metallurjisi ve İslâm dünyasının teknik birikimini bir araya getiren sentezci yapısı, bu başarının kültürel ve teknolojik çeşitlilikten beslendiğini açıkça gösterir.

Kitap, savaş aletlerini yalnızca işlevsel nesneler olarak ele almakla yetinmez; onların estetik ve sembolik boyutlarını da ayrıntılı biçimde inceler. Kılıç kabzalarındaki süslemeler, zırh üzerindeki motifler, miğfer formları ve bu unsurların Selçuklu sanatındaki genel estetik anlayışla ilişkisi, yazarın sanat tarihi perspektifi sayesinde derinlikli bir şekilde ele alınır. Böylece savaş aletleri, soğuk ve mekanik objeler olmaktan çıkarak, Selçuklu dünyasının güç, iktidar ve meşruiyet anlayışını yansıtan sembolik nesneler hâline gelir. Bu yaklaşım, askerî tarih ile sanat tarihi arasındaki sınırların ne kadar geçirgen olduğunu göstermesi bakımından da son derece değerlidir.

İbrahim Duman’ın dili, akademik bir çalışma için son derece dengeli ve akıcıdır. Bilimsel terminoloji titizlikle kullanılırken, metin hiçbir noktada okuyucuyu dışlayan ya da anlaşılmaz hâle gelen bir ağırlığa bürünmez. Teknik kavramların açık ve yerinde açıklanması, konuya yabancı okurların dahi metni rahatlıkla takip edebilmesini sağlar. Bu özellik, kitabı yalnızca akademisyenler için değil, tarih meraklıları ve lisansüstü öğrencileri için de erişilebilir bir başvuru kaynağı hâline getirir.

Bakıldığında bu eser, Büyük Selçuklu Devleti’nin askerî gücünü gerçekten anlamak isteyen herkes için temel bir referans niteliğindedir. Selçuklu ordusunun başarısını romantik söylemlerden arındırarak, bilgi, teknoloji ve üretim ilişkileri temelinde açıklaması, tarih yazımı açısından son derece kıymetli bir katkı sunar. Eğer Selçukluların nasıl bu kadar kısa sürede bu denli geniş bir coğrafyada hâkimiyet kurabildiğini derinlikli biçimde kavramak istiyorsanız; eğer savaşın yalnızca meydanda değil, ocakta, atölyede ve ticaret yollarında da kazanıldığını görmek istiyorsanız, Büyük Selçuklu Ordusunda Kullanılan Savaş Aletleri mutlaka okunması gereken bir eserdir. Okurunu yalnızca bilgilendirmekle kalmaz; aynı zamanda Selçuklu tarihine ve genel olarak askerî tarihe bakışını köklü biçimde dönüştürür.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarihi Yüzeysellikten Kurtarmak
Bazı kitaplar vardır, sana yeni bilgiler öğretmekten çok, bildiğini sandığın şeyleri sorgulatır. İlber Ortaylı’nın Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek kitabı tam olarak böyle bir kitap. Okurken sık sık “Bunu hiç böyle düşünmemiştim” dedim. Okulda anlatılanlar, okuduklarım, izlediklerim… Hepsi kafamda az çok bir Osmanlı resmi oluşturmuştu. Ama Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek ilerledikçe fark ettim ki, ben Osmanlı’yı değil, Osmanlı hakkında oluşmuş kalıpları biliyormuşum. İlber Ortaylı da bu kitapta bana yeni bilgiler yağdırmadı aslında. Daha çok durup durup şunu düşündürdü: “Ben bu bilgiyi nereden biliyorum ve ne kadar doğru?”

Osmanlı’yı baştan sona anlatan bir tarih kitabı değil. İlber Ortaylı, büyük olaylardan çok yapıları ve zihniyetleri anlatmayı tercih ediyor. Osmanlı’nın bir “saray devleti”nden ibaret olmadığını anlatıyor. Eğitim sistemi, Enderun, şehir kültürü, İstanbul’un çok katmanlı yapısı ve devlet geleneğini, kısa ama yoğun bölümlerle ele alıyor. Bu da kitabı, klasik “padişahlar ve savaşlar” anlatısından ayırıyor. Ne padişahların uzun uzun sıralandığı bir kronoloji var ne de savaş tarihleriyle dolu sayfalar. İlber Ortaylı, Osmanlı’nın ne yalnızca idealize edilecek bir “altın çağ” ne de toptan reddedilecek bir “geri kalmışlık” hikayesi olduğunu vurguluyor. Derin akademik tartışmalar sunmak yerine araştırmaya ve düşünmeye sevk eden ‘’biraz daha anlatsaydı’’ hissi uyandırıyor. Ortaylı’ya göre asıl sorun, Osmanlı’yı bugünün kavramlarıyla anlamaya çalışmak. Bu nedenle eser, tarih anlatmaktan çok tarih okuma bilinci kazandırmayı amaçlıyor.

İlber Ortaylı’nın üslubu her zamanki gibi net ve biraz da sert. Yanlış bilgilere karşı tahammülü yok ve bunu açıkça hissettiriyor. Kitabın en sevdiğim yanı, Osmanlı’yı tek bir kalıba sokmaması. Ne aşırı öven bir dil var ne de küçümseyen bir yaklaşımı. Osmanlı’yı kendi şartları içinde anlatmaya çalışıyor. Okurken bir ders kitabı okuyormuş gibi hissetmiyorsun; daha çok, bilgili birinin sana “Bak, bunu da bil” dediğini düşünüyorsun. Kitabı bitirdiğimde Osmanlı’yı “daha çok sevmiş” ya da “daha az sevmiş” olmadım. Ama kesinlikle daha doğru bir yerden bakmaya başladım. “Her şeyi öğrendim” demedim. Hatta tam tersine, daha çok şey okumam gerektiğini hissettim. Ama bu bir eksiklik de değil. Çünkü kitap bana kalıplaşmış cevaplar verip, öyle kabul etmek yerine tarih üzerine doğru soruları sormayı öğretti. Bence kitabın asıl başarısı da burada. Tabii kitap herkese aynı şeyi vaat etmiyor. Eğer Osmanlı’yı çok detaylı, akademik ve derin analizlerle okumak istiyorsan bu kitap seni tam doyurmayabilir. Ama Osmanlı hakkında doğru bir çerçeve çizmek, kafandaki yanlışları ayıklamak istiyorsan oldukça iyi bir durak.

Kısacası Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Osmanlı’yı anlatan bir kitap değil; Osmanlı’ya bakmayı öğreten bir kitap. Tarihle arası mesafeli ama meraklı olanlar için güzel bir başlangıç, tarih sevenler içinse sağlam bir hatırlatma.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Ocak 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ufak Bir Dokunuş Yeter
Evsiz olan Dokgo'nun, market sahibi kadının çantasını bulmasıyla başlayan serüven her bölümde farklı karakterlerin hayatına dokunarak devam etmekte. Evsiz, alkol bağımlılığı ve eski hayatını unutan Dokgo, market sahibine yaptığı iyilik sayesinde sokak hayatından kurtulup markette çalışmaya başlar. Bu noktadan sonra markete gelen kişilerin hayatına dokunan Dokgo, "Rahatsız Marketi" rahat bir konuma sokan davranışlar geliştirir.

Her bölümde farklı müşterileri konu alan roman, okuyucusunu derinlemesine etkilemeyi başarıyor. Eski hatırlayamadığı hayatını müşterilerin davranışlarından hatırlamaya çalışan Dokgo, artık yeni hayatının cömertliğiyle geçmişine kapıları aralar.

Aslında kimdir, ne iş yapar, nereden gelmiştir?

Kitabın son bölümü "Always" kısmı, romanın daha net anlaşılmasına ve okuyucusunun aklındaki soru işaretlerine cevaplar veriyor. Sürükleyici ve akılda kalıcı bu romanı okumanızı gönülden tavsiye ediyorum.

Kore'de 2022 yılının en çok satan romanı unvanını alan "Rahatsız Market" birçok ödüle layık görülmüştür. Bu etkileyici romana kütüphanenizde yer vermenizi çok isterim.

Şimdiden keyifli okumalar...
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ocak 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dağlarda Çözülen Kızıl Rüya: Bir İmparatorluğun Afganistan'da İmhası...
Hasibullah Sadeed'in bu titiz çalışmasını okurken, sadece bir savaşın kronolojisini değil, bir süper gücün kibrinin ve jeopolitik hesapların, bir milletin inatçı ruhu ve coğrafyanın amansız gerçekliği karşısında nasıl paramparça olduğunu izliyorsunuz.

Kitap, olayları basit bir "işgalciler ve yurtseverler" ikilemine hapsetmeden, trajediyi katman katman önümüze seriyor. Özellikle 1970'lerdeki iç siyasi çatışmaların, Afganistan'ı Sovyet müdahalesine nasıl kırılgan hale getirdiği bölümü son derece aydınlatıcı. Yazar, ülkeyi bir "kanlı laboratuvara" dönüştüren süreçte; yerel Marksistlerin iktidar hırsını, komşu ülkelerin manipülasyonlarını ve nihayetinde Soğuk Savaş'ın iki tarafının da Afgan halkını bir araç olarak gördüğü acımasız gerçeği çok net ortaya koyuyor. "Afganistan Savaşı'na zemin hazırlayan şüphesiz ülkenin iktidarını elinde tutan yönetimdi. Ancak savaşı başlatan Ruslar, ateşe odun atanlar ise başta Amerikalılar olmak üzere tüm Doğu Bloku karşıtı devletlerdi." (s.13)

En çarpıcı kısım, savaşın mekaniğinden ziyade sonuçlarına odaklanan bölümlerdi. Sovyetlerin geri çekilmesini bir "zafer" olarak gören dış dünyanın aksine, kitap asıl yıkımın bundan sonra başladığını hissettiriyor: çökmüş bir devlet, silahlanmış toplum, kayıp bir nesil ve gelecek on yılları da zehirleyecek bir kaos ortamı...

"Kızıl Ordu'nun Kabusu" sadece geçmişi anlatmıyor; 21. yüzyılda bölgeye yapılan müdahalelerin neden benzer kaderleri paylaştığını, teknolojik üstünlüğün dağlık arazide ve gayri nizami savaşta neden yetersiz kaldığını ve en önemlisi, "kurtarmaya" gelen yabancı güçlerin, girdikleri toprakları neden anlayamadıklarını düşündüren, son derece güncel derslerle dolu bir tarih çalışması. Soğuk Savaş tarihine ve modern Afganistan'ın kökenlerine ilgi duyan herkes için vazgeçilmez bir kaynak. "Kazanan yükselir, refaha kavuşur, bağımsız hareket eder. Kazanmak; barışa erişmek, kalkınmak ve karanlıktan kurtulmaktır. Ne yazık ki yabancı kuvvetlerin çekilmesinin ardından Afganistan bunlardan hiçbirisine kavuşmamıştır."(s.278)
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  4
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Ocak 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sibirya'nın Türkleri
Bugünkü Rusya sınırlarının büyük bir kısmını kaplayan, batıda Ural Dağlarından doğuda büyük okyanusa kadar uzanan Sibirya, genelde suçların infazı için sürgün sahası olarak bilinir. Oysaki dünyanın bu iklimi soğuk kesimi her anlamda Türklerin damgasını taşır. Öyle ki ismi bile büyük bir Türk grubu Sabirlerin adını taşır. En eski çağlardan beri Türklerin yerleştiği Sibirya milyonlarca kilometre karelik bir sahaya yerleşir. Ama zorlu coğrafi şartlarından dolayı bu devasa alana yerleşmeyi göze alan insan sayısı dünyanın diğer bölgelerine nazaran çok değildir. Buna rağmen Türkler zorlu coğrafi şartlara olan dirençlerinden dolayı Sibirya’yı mesken tutmasını bilirler.

Rus topraklarının kuzeyini kaplayan Sibirya Çarlık döneminden beri Rusya’nın ilgisini çekmekle beraber Sovyet döneminde Rus araştırmacıların akınına uğrar. Rus bilim adamı N. A. Tomilov da Sibirya üzerine uzun süre dirsek çürüten bilim adamlarından birisidir. Tomilov “Batı Sibirya Türkleri” isimli eseriyle bölgenin kapsamlı bir şekilde etnik gelişiminin röntgenini çekmeyi hedefler. Eserin amacı kolay gibi gözükse de ayrıntılara inildikçe hedeflenen iş çetrefilli bir hal alır. Zira Tomilov halkların genel kimliği üzerinde durmaktan ziyade her bir topluluk ya da insan grubunu yerleşim, demografi, etnogenez ve etnik ilişkileri kapsamında ele alarak konuyu bütün detaylarıyla sayfalarına taşır.

Eserin ilk temas ettiği nokta bölgedeki Türklerin göç hareketleridir. Bölge hakkında her ne kadar söylenecek çok şey varsa da demografik hareketlilik bölgenin tarihine başlamak için iyi bir noktadır. Ama eserin çevirmeni merhum Ahsen Batur’un da dikkat çektiği gibi Türkler Sibirya’nın bazı bölgelerinde otokton olarak bulunurlar. Hangi Türk boyunun yerli hangisinin göçmen olduğu sorunu eserin başlangıcında okurun dikkatini çeker. Çünkü eski devirlerdeki nüfus hareketliliği biraz karanlıkta kalır. İlk zamanlardaki karanlık unsurlar üzerinde fazla durulmamakla birlikte Tomilov araştırmasını zaman olarak 16 ve 20. yüzyıllar arasına odaklar. Tabii böyle bir zaman sınırlaması yapmak, önceki yüzyıllarda atılmış düğümleri çözmekle başlayacaktır. Bu amaçla Tomilov eserin giriş kısmında maddeler halinde çözülmesi zaruri etno-genetik ve etno-tarihi olayları sıralar.

Müellifin çözüm iddiasında bulunduğu meseleler her ne kadar ilk aşamada çözümlenmesi güç mevzular olarak gözlemlense de “Batı Sibirya Ovalarındaki Türk Dilli Ahalinin Etnik Yapısı ve Bu Yapının Oluşum Meseleleri” ismini taşıyan eserin ilk kısmında Tomilov konuya etkili bir giriş yapar. Coğrafya üzerine yerleşen neredeyse bütün insani unsurlar tek tek mercek altına alınır. Yerleşiminin günümüzdeki gibi olmadığı, dağınık ve zorlu coğrafyanın uygun her alanının mesken tutulduğu bir saha düşünüldüğünde Tomilov’un yaşadığı güçlükleri anlamak mümkündür. Ama eserdeki Türk boylarının (Tümen-Tura, Tobol, Yaskolba, Kurdak, Tara, Baraba, Tom, Ob Tatarları- Çulım Türkleri- Kalmaklar, Kazaklar, Buharalılar, Karakalpaklar vs.) izleri çok iyi sürülür.

Bölgenin iyi bir şekilde yazıya dökülmesi Tomilov’un üstün kaynak kullanımı ile ilgilidir. Bölge ile alakalı döneminde ve öncesinde yazılmış her eseri çok iyi takip eden ve bunu da eserine referans olarak yansıtmasını layıkıyla bilen Tomilov arşiv kayıtları ve resmi belgeleri de fevkalade iyi kullanır. İlk aşamada Sibirya’yla ilgili kalem oynatmış her bir araştırmacının elde ettiği veriler kusursuz bir biçimde sentez edilir. Konu bu şekilde kaba taslak çizildikten sonra resmi kayıtlarla her bir veri teyit edilir. Son aşamada yazarın bölgeyi ziyaret ederek elde ettiği bilgilere ve gözlemlere yer verilerek konuya son nokta koyulur.

Tabii yazarın bu yaklaşımının kendine has bir ağırlığı vardır. Zira bölgeye yabancı okurların konuya vakıf olmasını güçleştiren bir anlatım ilk aşamada göze çarpsa da aslında olması gereken metodolojik bir tarz söz konusudur. Türkler tarih boyunca boylar şeklinde yapılanmalarına rağmen benzer yerli çalışmaların fazla detaydan uzak halleri göze batmaktadır. Yani çoğu eserde boyun coğrafya üzerindeki hareketi, yapılanması, diğer boylarla ilişkileri, etnografik durumu, demografik yayılımı vs. gibi özellikleri üzerinde yeterince durulmaz. Oysaki bir boyun tam teşekkül tarihinin çizilmesi bir milletin küçük unsurlarının parçalar halinde anlamlı birliktelikler oluşturarak genel tarihinin bilinmesini kolaylaştırır. Misal Orhun Kitabelerinde bahsedilen bir boyun Batı Sibirya Ovası’nda bir nehrin kıyısındaki hali binlerce yıl öncesiyle günümüzü birbirine bağlayan verileri araştırmacıya verir. Bu açıdan Tomilov boy isimleriyle adeta okuruna bir Sibirya Türk Boyları sözlüğünü verir.

Bunlarla birlikte Tomilov bir boyu ele alırken, sistematik bir yöntemle ilgili Türk grubu hakkında alt başlıkları okura sunmaz. Boyun ismi ve hakkındaki bilgiler tek başlıkla sunulur. Bu da ilgili boy hakkındaki bilgilerin araştırmacının not defterindeki haliyle sunulduğu izlenimini uyandırır. Yani her bir Türk boyunun özellikleri alt başlıklar (demografi, kültür, sosyal yapı, arşiv kayıtları vs. gibi) ile ele alınsaydı daha derli toplu bir yapılanma eserde gözlemlenebilirdi. Buradaki dağınıklığın da bir dereceye kadar kabul edilebilir olduğunu söylemek gerekir. Zira yazarın bölgeyle ilgili birçok çalışmasının olduğu ve oradaki bilgilerin bir derleme şekilde bu eseriyle sunulduğu aşikardır.

Eserinin birinci bölümünde Türk boyları hakkındaki genel bilgileri sunan yazar ikinci bölümde etnogenez safhasına geçer. Aslında bu safhanın izahı çok zordur. Etnik bir unsurun tarihi içindeki gelişim basamaklarını çizmek kendi içinde bazı güçlükleri içerir. Hele hele genel değil, özel bir anlatım izlendiyse iş daha çetrefillidir. Misal bir bölgedeki Türklerden ziyade Türklerin alt boy ve aşiret yapılarını ele almak gerekir. Ama yazar üstün arşiv kullanımıyla özelin en ücra kılcallarına girer. Hatta bazen aileler arası ilişkileri bile aşikar kılar. Nüfus ve iskana dair derin bilgilendirmeler sonrası Sibirya Türklerinin sosyal, iktisadi, kültürel yapılarına dair veriler tahlil edilir.

Nüfus yer yer öyle derinlemesine ele alınır ki eserde verilen nüfus tabloları etnik demografik görünümü daha somut hale getirir. Şüphesiz ki bunun Rusların etnisiteyi ayıran kayıtlar tutması ile ilgisi vardır. Zira eldeki detaylı verilere Osmanlı tahrir kayıtlarında rastlamak mümkün değildir. Emperyal bir hedefin nelere kadir olduğu böylelikle daha iyi anlaşılır. Üstelik etnik gelişimin ne tür bir kaynaşma üzerinden ilerlediğini belirtmek için yazar evlilik ilişkilerini bile ortaya koyar. Yani bir boyun insanlarının hangi boydan insanlarla evlilik yaptığı bu birleşimin zaman içindeki gelişiminin nüfusa nasıl yansıdığı sayfalarda görülür ki bu metotla çizilmiş eser sayısı azdır.

Eserin ne şekilde üstün bir çalışmanın ürünü olduğu, kaynakça kısmından kolaylıkla anlaşılabilir. Çünkü yaklaşık 60 sayfayı bulan bir bibliyografik sunum söz konusudur. Yazarın konu ile ilgili makaleleri bile bu altmış sayfalık sunumun yaklaşık sekiz sayfasını içerir. Her coğrafya üzerinde bu şekilde çalışan araştırmacıların olduğu düşünülürse dünyanın daha bilinir bir yer olacağına şüphe yoktur. Yine böyle bir eserde dizinin olması şüphesiz büyük bir kazanımdır. Bu tarz eserlerde dizinin olmaması, araştırmacılar için kabustur. Bununla beraber eserde hiç harita kullanılmaması anlatılanların bağlamına oturmasını güçleştirir. Coğrafyayla bu kadar haşır neşir olunan bir yazında muhakkak haritaların olması gerekirdi. Ayrıca Tomilov’un biyografisinin eserde yer alması, onun ne derece büyük bir alim olduğunu kanıtladığı gibi alan üzerinde çalışacaklarda örnek bir yaşam hikayesi kabilinden yönlendirici bir etki yaratabilirdi.

Ülkemizde Sibirya Türkleri konusundaki çalışmaların azlığı düşünüldüğünde eserin alanda büyük bir boşluğu doldurduğu muhakkaktır. Türk tarihinin tekamül safhalarındaki bütünlük düşünülürse anlatılan boyların bir ailenin uzaklara düşmüş az bilinen çocuklarını tarif ettiği anlaşılır. Yine çeviri hakkında bir şeyler söylemek gerekir. Bu tarz eserlerin çevirisinin zorluğu malumdur. Ama merhum Ahsen Batur ustalığını göstererek metni en sade ve yalın haline getirmesini bilir. Öyle ki yer ve boy isimleriyle ilgili sorunlar minimize edilir. Ayrıca yazarın anlatısındaki büyük bilgi birikimine karşın şerh düşülecek yerler yok değildir. Batur, buralarda devreye girerek müellifin bazı söylemlerine yorum getirir.

Sonuçta, geniş bir coğrafyaya yayılan Türk milletinin küçük araştırmalarla izah edilmesi güçtür. Yapılan çalışmalar ne kadar ayrıntılı olurlarsa olsunlar yine bazı şeyler verilmediğini tahmin etmek güç değildir. Tarih disiplini bir insan topluluğunu tüm yönleriyle, özellikle mikro seviyede, yansıtmaktan acizdir. Ama bazı araştırmacılar bir bilim disiplinin kendilerine sağladığı avantajların bile ötesine geçecek şekilde çalışırlar. Tomilov’un ömrünü verdiği Sibirya bölgesi artık onun sayesinde bizim için daha az bilinmezdir. Bilinmezleri bilinir kılmak ise bilimin amacıdır. Tarihe olan sorumluluğun yerine getirilmesi ve mensup olunan millete ait borcun ödenmesi ancak çok çalışmakla mümkündür. Çok çalışarak bir evin odaları içinde yer değiştiren aile fertlerinin hareketini onların kimliğini, kültürünü, dilini, ilişkilerini vs. anlatır gibi Sibirya’yı sayfalarına taşıyan Tomilov bu nedenle örnek araştırmacı hükmündedir. Bu açıdan bakıldığında müellif ve eseri dikkate alınmalıdır.

Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Ocak 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Masumiyetin içinden doğan bir direniş.
Ferenc Molnár’ın Pal Sokağı Çocukları adlı eseri, ilk bakışta çocuklar arasında geçen basit bir oyun mücadelesini anlatıyor gibi görünse de, derinlerinde insanın aidiyet ihtiyacını, adalet arayışını ve fedakarlığın sessiz gücünü ele alan güçlü bir romandır. Molnár, çocuk dünyasının masum sınırları içinde yetişkin dünyasına ait çatışmaları ustalıkla gösterir. Romanın merkezinde yer alan boş arsa, çocuklar için yalnızca bir oyun alanı değildir. Burası, onların kendilerini güçlü, değerli ve “bir yere ait” hissettikleri tek alandır. Bu nedenle verilen mücadele, bir toprağı değil, kimliklerini koruma mücadelesini temsil ediyor. Molnár, çocukların bu arsaya yüklediği anlam üzerinden, insanın sahip olduğu değerleri kaybetme korkusunu sade ama etkili bir dille anlatır.

Karakterler net iyi–kötü ayrımından çok, insani zaaflarıyla ele alınır. Boka’nın liderliği; otorite kurmaktan ziyade sorumluluk almayı temsil ederken, Nemecsek karakteri romanın vicdanını oluşturur. Fiziksel olarak zayıf, sosyal olarak arka planda kalan Nemecsek’in cesareti, güç kavramını ters yüz eder. Onun fedakarlığı, gerçek kahramanlığın görünürlükle değil, sessiz bir sadakatle var olduğunu gösterir.

Molnár’ın anlatımı duygusaldır ancak abartıya kaçmaz. Olaylar dramatik bir yapı sunsa da, anlatımın yalınlığı romanın samimiyetini artırır. Özellikle çocukların kendi aralarında kurdukları düzen, yasalar ve rütbeler; yetişkin dünyasının küçük bir yansıması gibidir. Bu durum, okura şu soruyu düşündürür: İnsan büyüdükçe mi sertleşir, yoksa bu sertlik en başından mı vardı? Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, adaletin her zaman kazanan tarafta yer almamasıdır. Hikaye, okuyanlara mutlu bir zaferden çok, hayatın gerçeklerine yakın bir yüzleşme sunar. Bu yönüyle Pal Sokağı Çocukları, çocuk edebiyatının sınırlarını aşarak her yaşa hitap eden evrensel bir anlatıya dönüşür.

Sonuç olarak Pal Sokağı Çocukları, yalnızca geçmişte kalan bir çocukluk hikayesi değil; bugün hâlâ geçerliliğini koruyan dostluk, sadakat ve bedel ödeme kavramları üzerine düşünmeye davet eden zamansız bir romandır. Okur, kitabı bitirdiğinde sadece bir hikâye okumamış; aynı zamanda kendi değerleriyle sessiz bir hesaplaşma yaşamış olur. Pal Sokağı Çocukları, çocukluğun sadece oyunlardan ibaret olmadığını; kaybetmenin, susmanın ve vazgeçmeden direnmenin de bu dünyaya ait olduğunu hatırlatır. Sayfalar ilerledikçe, bir arsayı savunan çocuklardan çok, değerlerini korumaya çalışan insanları görürsünüz. Roman bittiğinde geriye kalan şey zaferin sevinci değil; sessiz bir hüzün ve “gerçek cesaret nedir?” sorusudur. Belki de bu yüzden Pal Sokağı, yalnızca bir sokak değil, insanın kalbinde ömür boyu sakladığı bir çocukluk köşesidir.

Pal Sokağı Çocukları, yaş farkı gözetmeden herkese dokunabilen nadir eserlerden biridir. Dostluğun, sadakatin ve sessiz fedakârlığın ne anlama geldiğini hatırlatır. Hayatın her döneminde yeniden okunabilecek bu roman, insana kaybettiklerini değil, aslında neyi koruması gerektiğini gösterir. Bu yüzden bence Pal Sokağı Çocukları sadece okunacak bir kitap değil, mutlaka okunması gereken bir hikayedir.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Ocak 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Plastik = Kaos
Matt Simon’ın bu eseri, plastik krizine dair sahip olduğumuz o eski "doğada çözünmeyen atık" algısını yerle bir ederek bizi çok daha sinsi ve mikroskobik bir gerçekle tanıştırıyor. Kitabı okuduğunuzda, plastiğin sadece okyanusları kirleten bir çöp yığını değil, artık soluduğumuz havanın, içtiğimiz suyun ve hatta hücrelerimizin bir parçası haline geldiğini dehşetle fark ediyorsunuz. Simon, plastiğin dayanıklılığını modern dünyanın en büyük trajedisi olarak tanımlarken; yok olmayan, sadece sürekli küçülerek ekosistemin kılcal damarlarına sızan bu parçacıkların izini bir dedektif titizliğiyle sürüyor. Bilim insanlarının peşinden en yüksek dağ zirvelerinden okyanusun en derin çukurlarına kadar giderek, insanın kendi icadı olan bu mucizevi materyalin nasıl bir biyolojik işgale dönüştüğünü gözler önüne seriyor. "Ne var ki plastikle dünyanın her bir köşesini ve kendi bedenlerimizi kirlettik; bunun sonuçlarını anlamak için bilim insanları şu an çaresizce çabalıyorlar. İnsanlığı plastik tuzağından kurtarmak zor ama mümkün bir mücadeleyi tüm uygarlık boyunca yürütmeyi gerektiriyor." (s.13) Bu metin, sadece bir çevre felaketi raporu değil, aynı zamanda insanlığın kendi yarattığı yapay gerçekliğin içinde nasıl hapsolduğuna dair sarsıcı bir yüzleşme sunuyor. Kitabı bitirdiğinizde anlıyorsunuz ki mesele artık sadece dünyayı kurtarmak değil, kendi biyolojik varlığımızı bu görünmez istiladan nasıl koruyacağımızdır. "Böylece plastikten kurtulamasak bile onun geleceğimizi belirlemesini engelleyebiliriz." (s.169)
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
31 Aralık 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zamanın Doğasına Dair Çarpıcı Karşıtlık
"Kızgın Rüzgarların Ülkesinde", sadece bir seyahatname veya etnografik çalışma değil, iki ayrı varoluş halinin, iki zaman algısının ve iki bilgelik yolunun iç içe geçtiği şiirsel bir manifesto gibi duruyor. Galsan Tschinag'ın sesi, sanki Altay Dağları'ndan esen kadim bir rüzgarla geliyor ve modern dünyanın "okumuş" insanının yüzüne çarpıyor.

Kitabın özünde şu var: Batı'nın (veya modern kent insanının) "bilgisi" ile göçebenin "bilgeliği" arasındaki kadim bir hesaplaşma/değil, diyalog arayışı. Tschinag, okura şunu fısıldıyor adeta: "Siz kitaplarla, teknolojiyle, soyut kavramlarla donanmış haldeyken, biz dağlarla, rüzgarla, atların kişnemesiyle ve ateşin etrafında anlatılan hikayelerle öğrendik. Sizin 'ilerleme' dediğiniz şey, sizi yurtsuz bıraktı. Bizim 'göç' dediğimiz şey ise, her adımda yurdu yeniden keşfetti."

Kitaptan aklımda kalan şu sahne çok güçlü: Yazar, bir yandan Tuva halkının Sovyetler döneminde yaşadığı kültürel erozyonu, çobanlıktan koparılışın trajedisini anlatırken; diğer yandan bu kopuşu yaşamış modern okura, aslında kaybettiği bir şeyi hatırlatıyor: Dinleme becerisini ve anlatının iyileştirici gücünü.

Bu kitap, bir vicdan muhasebesi için davetiye gibi. Okurken insan kendini, "Acaba ben hangi taraftayım? Yoksa her ikisinin arasında sıkışmış, her iki dünyanın da nimetlerinden ve yüklerinden pay alan biri miyim?" diye sorarken buluyor. Tschinag, yargılamıyor; sadece "Biz böyleyiz, siz öylesiniz. Gelin, birbirimizin hikayesini, sözünü kesmeden dinleyelim," diyor. Belki de kitabın en büyük mesajı bu: "Sözü kesmeyin. Çünkü kesilen her söz, boğulan bir nehir, kaybolan bir bilgelik ve iyileşmeyen bir yaradır."
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir