Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Aşk yüzünden...
1600'lü yılların İstanbul'unda sevdiği kadını arayan bir adam anlatılıyor romanda.

Yazar kitaplarında genel olarak kullandığı tarihi kişi, dönem ve olaylarla romanın kurgusunu birleştirme tarzını bu romanda da etkili bir şekilde kullanıyor.

Sultan Ahmet'in kendi adıyla anılacak olan camiyi yaptırdığı dönemde hem cami inşaatında dülgerlik yapan hem de şehzadelere tomak adlı oyunun eğitimini veren Bahşı lakaplı karakterin, köylerinden kaçıp evlendikten çok kısa bir süre sonra bir kaza sonucu kaybolan eşini arama çabası dönemin gerçek kişilerinin de hikayeye katılması ile anlatılıyor.

Romanda bulunan dört ana karakterin aşklarını üç farklı yolla göstermesi okuyucuya sunuluyor; yıllarca kavuşamasa da aşkından hiç vazgeçmeyen biri, yıllarca yan yana olmasına ve aşkına hiç karşılık bulmasa da aşkından vazgeçmeyen birileri, yıllarca sevilip el üstünde tutulduğu halde sevemeyen biri.

Yazar, romanda aşkla ilgili bazı ikilemleri de karakterlerin ruh hallerine yansıtarak anlatmaya çalışıyor; aşık olduğunuz kişiye kavuşmak için iyi-kötü her yol mübah mıdır, aşık olduğunuz kişinin mutluluğu için kendi mutluluğunuzdan vazgeçmeli misiniz, yalanlar üzerine kurulan bir ilişki mutluluk getirir mi gibi.

Yazarın benim okuduğum kitapları içinde kurgu ve sürükleyicilik açısından en üst sıralarda olmasa da sıkılmadan ilgiyle okunabilecek değerli bir roman olmuş.

"Sen varken dünyamda başka birine yer kalmaz. Yerin gözümün içi, gözümü yumduğumda gönlümün köşesidir." (s.34)

"Demek aşk görmekle başlıyor! Göz, ruha açılan bir pencere olmalıydı..." (s.108)
Yanıtla
49
2
Destekliyorum  14
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Osmanlı Atmosferinde Aşk
Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Şirin ile Ferhat'tan sonra bu kez de Bahşı Yunus ile Kaknusia'nın aşkına tanıklık edeceksiniz. Tarih romanlarının usta kalemi İskender Pala'nın tarihi motiflerle süslü "Aşk Hikayesi"ni bir solukta okuyacaksınız.

Hikaye, Osmanlı sultanlarından 1. Ahmet döneminde geçiyor. Sultan'ın en büyük arzusu kainatın en güzel camisini yaptırmak. Bunun için de saray eşrafı bir koşuşturma içerisinde. Caminin yapımında görev alan kilit adamlardan biri de Bahşı lakabıyla bilinen Yunus. Sultan'ın oğlu Osman'ın tomak hocası. Ve ayrıca sarayın dülgerbaşı. Eşraf meydanda toplanmış proje üzerinde hasbihal ederken, Yunus bir kadın görür ve peşine takılır. Gördüğü bu yüz onun yıllardır içini köz gibi yakan kara sevdası Kaknusia'ya çok benzemektedir. Çeyrek asırdır yüzüne hasret kaldığı kadınının yaşadığına dair edindiği bu duygu Bahşı Yunus'u karmaşık bir hikayenin içerisine çekecektir...

İskender Pala aşkı öylesine güzel anlatıyor ki daha önce aşkın ne olduğunu bilirim diyeni bile büyülemeyi başarıyor. Edebi motifleri, dili öylesine ışıltılı ki aşka dair her cümlesi çerçevelik! Müthiş bir cümle mühendisliği yapıyor. Aşık olanlar, aşka karşılık alamayanlar; umut ve umutsuzluk hepsi aynı heybede... Önce geçmişe gidiyor okur ardından orada dinlenip geleceğe doğru adımlıyor. Ustaca bir kurgu ile her şey yerli yerinde.

Macera ve entrika dolu bir roman "Aşk Hikayesi"... Osmanlı döneminin havasıyla tasavvufi bir renge bürünüyor. Hacılar, efendiler, şeyhler, yeniçeriler, çorbacılar, sekbanbaşları... Ne ararsanız içinde!

Ve şöyle diyor İskender Pala sonunda: "Özgürlük sevgiliye köle olmaktır."

Yanıtla
21
3
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Keşif Yolculuğu
Richard M. Berrong'un kaleminden çıkan bu muazzam eser, okurlara unutulmaz bir keşif vadeden bir kitap olarak öne çıkıyor. Louis Marie Julien Viaud, bilinen adıyla Pierre Loti'nin (1850–1923) olağanüstü hayatına dair dokunaklı bir yolculuk sunan bu kitap, sadece egzotik seyahatlerin ötesine geçerek Loti'nin eşsiz ve sıradışı yaşam tarzını da mercek altına alıyor.

Berrong'un titiz anlatımıyla işlenen eser, Loti'nin macera dolu yaşamının derinliklerine iniyor. Egzotik coğrafyalardaki seyahatlerinden çok daha fazlasını sunan kitap, Loti'nin kişisel ve benzersiz hayat tarzını, ilginç tercihlerini ve renkli karakterini detaylı bir şekilde ele alıyor. Yazar, Loti'nin egzotizmin ötesindeki zengin iç dünyasını ve hayat felsefesini okuyucuya aktarıyor.

Pierre Loti'nin yaşamının bu çarpıcı portresi, sadece egzotik seyahatlerle değil, aynı zamanda onun içsel dünyasının derinlikleriyle de dolu. Loti'nin gözalıcı hikayelerini anlamak, Berrong'un ustaca kurguladığı bu eserle mümkün oluyor. Kitap, yazarın dikkat çekici üslubu ve zengin anlatımıyla Loti'nin yaşamına odaklanarak okuyucuyu etkileyici bir keşfe davet ediyor.

Bu eser, yazarın seyahat günceleri, otobiyografik eserleri ve romanları aracılığıyla, Pierre Loti'nin yaşamına derin bir dokunuş sunuyor. Kitap, Loti'nin hayatını sadece edebi eserlerinin ötesinde, kişisel ve duygusal boyutlarıyla ele alarak okuyucuya benzersiz bir perspektif sunuyor. Loti'nin metinlerinin öne çıkmasının temel sebeplerinden biri, yazarın yaşamındaki zengin renkliliğin ve çeşitliliğin, kaleminden dökülen kelimelere yansımasıdır.

Yazar, Loti'nin iç dünyasına dair derinlemesine bir keşfe çıkarak, onun duygusal karmaşıklıklarını ve kişisel deneyimlerini okuyucuya ulaştırıyor. Metinlerin güçlü ve etkileyici olmasının arkasındaki temel dinamik, Loti'nin hayatının karmaşıklığı ve çeşitliliğinin eserlerine olan organik yansımasıdır. Bu kitap, edebi eserlerinin ötesinde bir portre çizerek, yazarın yaşamının özündeki renkleri ve dokuları ortaya koymak suretiyle okuyucuyu büyülemeyi amaçlıyor.

Pierre Loti'nin hayatının farklı boyutları, bu eserde detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Yazar, Loti'nin kostüm balolarından duygusal ilişkilerine, dönemin sanatsal ve entelektüel çevresinden önemli figürlerle kurduğu dostluklara kadar geniş bir yelpazede gezinerek okuyucuya zengin bir portre sunmuştur. Loti'nin Monaco Prensesi Alice ve Romanya Kraliçesi Elisabeth gibi önemli kişilerle kurduğu yakın ilişkiler, yazarın titiz çalışmasıyla detaylandırılmış ve bu ilişkiler, Loti'nin yaşamındaki tartışmalı ve bazıları tarafından "aşırı" görülen yönleriyle birlikte incelenmiştir.

Kitap, Loti'nin sadece edebi eserleriyle değil, aynı zamanda sosyal ilişkileri ve çevresiyle olan etkileşimleriyle de ilgilenerek, yazarın hayatının çeşitliliğini ve karmaşıklığını vurgulamaktadır. Özellikle Monaco Prensesi Alice ve Romanya Kraliçesi Elisabeth gibi önemli figürlerle kurduğu dostluklar, Loti'nin sosyal çevresindeki etkileyici rolünü ortaya koyar. Bu yakın ilişkiler, yazarın yaşamının derinliklerine inerek, okuyucuya Loti'nin hayatındaki çeşitli yönleri anlama fırsatı sunar. Yazarın titizlikle işlediği bu detaylar, Loti'nin yaşamının karmaşıklığını ve renkliliğini daha yakından keşfetme imkanı sağlar.

Kitap, Pierre Loti'nin sadece edebi eserleriyle değil, aynı zamanda yaşamının da büyük bir ilgi çekiciliğine sahip bir şahsiyet olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. Proust'un ilham aldığı, Henry James'in "olağanüstü bir dâhi" olarak nitelendirdiği Loti, sadece edebi dünyada değil, aynı zamanda geç dönem Osmanlı ve erken dönem Türkiye tarihinin kültürel dokusuna da önemli izler bırakmış bir figürdür.

Kitap, Loti'nin sıra dışı yaşamını detaylı bir şekilde ele alarak, onun edebi başarılarından ziyade, kişisel hayatının ve çevresindeki etkileşimlerin nasıl bir öneme sahip olduğunu gösteriyor. Proust'un örnek aldığı ve Henry James'in takdir ettiği Loti, sadece edebiyat dünyasında değil, aynı zamanda döneminin kültürel ve tarihi bağlamında da derin etkiler bırakmış bir aydındır. Loti'nin yaşamı, sadece yazdığı kitaplarla değil, aynı zamanda toplumsal ve tarihsel katkılarıyla da dikkat çeken bir portre sunar. Kitap, okuyucuya Loti'nin yaşamındaki bu çeşitlilik ve derinlikle ilgili kapsamlı bir anlayış sunarak, yazarın sadece bir romancıdan öte, kültürel bir ikon olduğunu ortaya koymaktadır.

Richard M. Berrong'un yazım üslubu, sadece Pierre Loti'nin yaşamını değil, aynı zamanda kaleme aldığı eserlerini keşfetmeye teşvik eden bir nitelik taşıyor. Bu kitap, okuyucuya keyifli bir okuma deneyimi sunarak Loti'nin genellikle göz ardı edilen eserlerini gün yüzüne çıkarmak amacı güdüyor. Eser, Loti'nin geniş eser koleksiyonunu dikkat çekici bir şekilde sergileyerek, yeni okurları cezbetmeye yönelik bir çaba ortaya koyuyor.

Berrong'un ustalıklı anlatımı, okuyucuyu Loti'nin eserlerinin iç dünyasına çekiyor ve onun yazdığı metinlere duyulan ilgiyi artırıyor. Kitap, Loti'nin yaşamöyküsünü zamansız bir çekicilikle sunarak, onunla aynı dönemde yaşamış veya eserlerinden ilham almış her okur için vazgeçilmez bir kaynak haline geliyor. Berrong'un eseri, Loti'nin edebi mirasını daha geniş bir kitleye ulaştırmayı amaçlayarak, yazarın önemini ve etkisini yeni nesillere taşıma amacını güçlü bir şekilde yansıtıyor.

Pierre Loti, hayatı boyunca birçok kez İstanbul'u ziyaret etmiş ve bu etkileyici şehre ilk adımını 1876 yılında, bir Fransız gemisiyle görevli subay olarak atmış olduğu bilinmektedir. Loti, Osmanlı yaşam biçiminden derinlemesine etkilenmiş ve bu etkileşimi bir dizi eserinde izleyicilere aktarmıştır. İstanbul'a ilk ziyaretinde karşılaştığı bir kadın, Loti'nin ünlü eserlerinden olan "Aziyadé" adlı romana ilham kaynağı olmuştur. Loti'nin İstanbul'a dair yaşadığı deneyimler, onun için sadece gezi değil, aynı zamanda duygusal bir bağ kurduğu bir şehir anlamına gelmiştir. Bu bağlamda, Loti'nin İstanbul'da geçirdiği zamanlarda Eyüp Sultan’da yaşaması, şehre duyduğu hayranlığın somut bir ifadesidir. Kendisini Türk dostu olarak tanımlayan Loti, bu duygularını sadece sözlü ifadelerle değil, aynı zamanda yazılarına da ustaca yansıtmıştır. İstanbul'un mistik atmosferi ve zengin kültürel dokusu, Loti'nin eserlerinde unutulmaz bir şekilde can bulmuş ve onun yaşamıyla iç içe geçmiştir.

1913 yılında yazdığı "La Turquie Agonisante" (Can Çekişen Türkiye) kitabıyla Batı politikalarını eleştiren Loti, aynı yıl Türkiye'ye devlet konuğu olarak geldiğinde Tophane Rıhtımı'nda büyük bir törenle karşılanmış ve Sultan Reşat tarafından sarayda ağırlanmıştır. Loti, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve sonrasında Anadolu'nun işgali sırasında Türkleri savunarak dikkat çekmiştir. Millî Mücadele döneminde Türk direnişine destek vermesi ve işgalci Fransa'ya yönelik sert eleştirileri nedeniyle Türk halkının sempatisini kazanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 4 Ekim 1921'de Loti'ye teşekkürlerini ifade eden bir mektup göndermiştir. 1920 yılında "İstanbul Şehri Fahri Hemşehrisi" olarak kabul edilen Loti adına bir cemiyet kurulmuş, İstanbul'da bir caddeye "Pierre Loti Caddesi" ve Eyüp'te bir kahvehaneye "Pierre Loti Kahvesi" adı verilmiştir. Ayrıca, günümüzde Loti'nin adını taşıyan bir tepe olan Pierre Loti Tepesi'ne ulaşmak için inşa edilen Eyüp - Pierre Loti Teleferik Hattı da bu anlamda adını yaşatmaktadır. İstanbul-Beyoğlu'nda 1942 yılında kurulan Pierre Loti Fransız Lisesi de onun adını taşımaktadır.

Ancak, tüm bu olumlu etkileşimlere rağmen Loti’nin, Türk aydınlarını ikiye bölmüş olduğu da unutulmamalıdır. Bazıları Loti'yi gerçek bir Türk dostu olarak görürken, diğerleri onun aslında Osmanlı'nın zayıf ve geri kalmış halini acıyarak sevdiğini iddia etmişlerdir. Nâzım Hikmet'in 1925 yılında yazdığı "Şarlatan Piyer Loti" şiirinde, bu ikilem dile getirilmiştir.

Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nazilerin Yasal Görünümlü Suç Örgütü -SS-
Kelime anlamı olarak “Koruma Timi/Ekibi” olarak ifade edilebilecek Schutzstaffel (SS), Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) bünyesinde örgütlenen, Nazi Almanyası'nda ve savaşta Avrupa işgalinde önemli görevler yüklenen bir paramiliter örgüttü. İlk zamanlar, Münih'teki parti toplantılarına güvenlik sağlaması için parti gönüllülerinden oluşan ve Saal-Schutz olarak bilinen küçük bir koruma birimi olarak faaliyet yürüten bu örgüt, Nazi yönetiminin 1945’te çökmesine kadar aktif şekilde çalıştı.

Yazar Bastian Hain, çağdaş tarih çalışmaları üzerine mesai harcıyor. Bu eserinde, okurlarına, toplama kamplarından savaş suçlarına uzanan geniş bir yelpazede, SS kimliği hakkında gayet anlaşılır ve öz bilgiler sunuyor. Örgütün ilk günleri, Fırtına Bölüğü (SA) ve SS ayrışması, üstün ırktan seçilmiş (!) 200 bin üyeden oluşan “Kara Tarikat” ya da “Himmler Tarikatı”, Üçüncü Reich’ta üstlenilen devleti koruma görevi, örgütün dünya savaşındaki konumu, savaş sonrası Nürnberg ve diğer yargılamalar, kitapta ayrı başlıklar halinde ele alınmış.

Örgüte üye alımı, üyelerin eğitimi, örgüt yayınları, âri bir ırk oluşturma çalışmaları ve arka planda gizlenen gerçekler, hukuk devletinin radarına girmeden geliştirilen “düzenli” terör faaliyetleri, polis teşkilatıyla birleşme, zorunlu çalışma ve toplama kampları sisteminin işleyişi, örgüte üye alımında savaş sürecinde esnetilen kriterler, sayfalarda ilerledikçe okunacak detaylardan sadece bir kısmı.

“1940’tan başlayarak yabancılar bile Waffen-SS’e kabul edilmeye başlandı. İskandinavya, Benelüks ülkeleri ve Fransa’dan gelen erkekler, SS’in ırkçı fikir dünyasına ‘Cermen gönüllüler’ olarak hâlâ yarı yarıya uyarken, aynı şeyi Estonyalılar, Letonyalılar, Litvanyalılar, Ukraynalılar, Beyaz Ruslar, Macarlar, Hırvatlar ve Müslüman Boşnaklar için iddia etmek mümkün değildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Waffen-SS’de görev yapan yaklaşık 900.000 kişinin neredeyse yarısı Alman İmparatorluğu’ndan değildi.” (s. 79)

“Himmler, Mayıs 1945’te intihar etmiş, Heydrich bundan üç yıl önce Prag’da Çek direnişçilerin suikastı sonucu öldürülmüş ve Eicke’nin uçağı Ocak 1943’te Doğu Cephesi’nde bir keşif uçuşu sırasında düşürülmüş olduğundan, Heydrich’in Reich Güvenlik Merkez Ofisi’ndeki halefi Ernst Kaltenbrunner, SS’in en önemli temsilcisi olarak Nürnberg’de sanık sandalyesinde oturuyordu…” (s. 101)

Runik Kitap’ın Bilgi Serisi içinde yer alan bu çeviri, Atilla Dirim’in emeğiyle ortaya çıkmış. Serinin diğer kitaplarında olduğu gibi sayfa sayısı fazla değil, anlaşılır üslubuyla seri şekilde okunuyor. SS Örgütü, 116 sayfada gayet başarılı şekilde anlatılmış. Konu hakkında yeterli düzeyde ve hızlı şekilde bilgi sahibi olmak isteyenler için önemli bir eser.

İyi Okumalar!
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Yolculuk Hikayesi
Herman Hesse tarafından yazılan bu kitapta hayatın anlamı üzerine bir değerlendirme yapılıyor aslında. Çocukluktan başlayarak hayatın neredeyse tüm aşamalarını geçiriyorsunuz kitabı okurken. Kitapta anlatılan öykü aslında hepimizin hayatına bir ayna tutuyor. Çevremizde kitaptakine benzer hayatlar sürdüren insanlara rastlamak her zaman mümkün.

Kitabın satır aralarında yapılan tespitler ve yazılan cümleler insanı derin düşünmeye sevk ediyor. Her ne kadar yüzeysel bir hikaye gibi görünse de satır aralarına serpiştirilmiş bu tespitler aslında değerli kılıyor kitabı. Zaten yazarın ustalığı da buradan geliyor. Basit gibi görünen bir öykünün içine konulmuş tespitlerle insanı düşünmeye zorlamak oldukça ustalık gerektiren bir iş.

Kitap bir çırpıda okunabilecek cinste. Elinize aldığınızda kelimeler, cümleler akıp gidiyor. O yüzden de kitabı aldığınızda kısa zaman içerisinde okuyup bitireceğinize eminim. Hayat hepimiz için bir yolculuktan ibaret. O yüzden de bu yolculuğu etkileyici bir şekilde anlatan "Siddharta" kitabını okumayı herkese tavsiye ediyorum.
Yanıtla
10
1
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek'e Dair...
İlk kez 2006 yılında yayınlanan Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek, farklı yayınevlerinden elliden fazla baskı görmüş, Almanca, Fransızca, Arapça ve Yunancanın da içinde yer aldığı 10'dan fazla dile çevrilmiş, Osmanlı Tarihi hakkında sağlıklı bilgi sahibi olmak isteyenler için bir önemli bir başlangıç kitabı. İlber Ortaylı'nın Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek'i yazma sebebi, kıymetli hocası Halil İnalcık'ın "Osmanlı Tarihi'nde Efsaneler ve Gerçekler" kitabını kaleme alma gereksinimi ile ortak. Bu kitapları yazılmaya iten başlıca sorun, insanların tarihi bilginin gerçekliğini idrak edememesinden kaynaklanmaktadır.

Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek, toplamda yirmi bir başlıkta Osmanlı İmparatorluğu'nu gerçek bir sahnede ele almaktadır. Bu başlıklardan bazıları: İstanbul Tarihinden Esintiler, Mimar Sinan, Osmanlı'da Devşirme, Osmanlı'da Aile Kurumu, Fatih ve Fetih, Enderun, Osmanlı Kadısı, Osmanlı Seyahatnameleri, Osmanlı Mutfağı, Bab-ı Ali, Âsâr-ı Atika, Son Roma İmparatorluğu vd. Kitap son derece rahat okunurken kitapta yer alan yabancı ressamların tabloları da okura görsel kazanımlar sağlamaktadır.

2000'li yıllar ilerlerken, Türkiye dünyaya daha hızlı ayak uydurmakta ve maalesef hızlanan bu adımlar pek çok tökezlemeyi ve düşüşü de beraberinde getirmektedir. Popüler kültür özellikle sahne ve gösteri sanatlarında hiç olmadığı kadar konu fakirliğine düşülmüş, senaristler çareyi tarihi olayları yeniden kurgulamakta bulmuştur. Tarih yazımı başlı başına pek çok sorun teşkil ederken bir de tarihi olayları kendi amaçları doğrultusunda kurmacaya dönüştürenler, izlediğine inanan insan yığınında korkunç bir bilgi kirliğine sebep olmuştur. Dizi ve filmlerdeki şaşaalı sahneler, prekaryada özenti yaratmış, bazıları kendi tahtını inşa etmeye çalışmıştır. Burada insanların tarihe olan merakının arttığını söylemekte bir beis görmüyorum. Ancak doğru okuma alışkanlığı edinemeyen insanlarda sağlıksız ideolojilerin doğduğu da pek açık. İlber Ortaylı, bu kitapta Osmanlı İmparatorluğu hakkında son derece kıymetli bilgiler verirken, insanların tarihi doğru şekilde öğrenme zarureti üzerinde duruyor. Kitabın getirdiği son noktada bir diğer önemli mesele dikkat çekiyor: kültürel miraslara sahip çıkılması ve en önemlisi bilinçli nesiller yetiştirilmesi.

Ders kitaplarındaki ihtiyacımızı karşılamayan bilgilerin çok ötesinde, tarih kitaplarına da yaklaşmaya korkan okurlara, son derece tartışmalı olsa da "Son Roma İmparatorluğu" Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi, kültürel ve sosyolojik yapısının, Osmanlılar, bugünün Türkiyesi ve dış dünya için ne anlam ifade ettiğini bu kadar küçük hacimli bir kitapta mümkün olduğunca ifade ediyor İlber Hoca. Bir makaleler toplamı olduğu belirtildiği üzere, her makalede çok önemli çıkarımlar yapmak ve yeni kaynaklara yönelmek kaçınılmaz. Bağlam içinde değerlendirmeyi uygun bularak Fatih ve Fethin dünya tarihi için öneminin yanı sıra Roma ve emperyalizm kavramlarının değişen anlamları son derece önemli konular. Sınırları kıtalar aşan bu büyük imparatorluğun bağımsız eyaletlerinin nasıl yönetildiği daima derin okuma gerektirmekteydi, burada kısaca değinmeyi elzem bulmuş Ortaylı. Sanıyorum en çok padişah ve haremi ilgi çekmekteydi dizi izleyicileri için. Padişahları yalnız romantik bir karakter haline getiren anlayışa tepki olarak padişahların meslekleri hakkında verilen örnekler de son derece şaşırtıcı. Yalnız saray ve yönetim çevresinin değil, imparatorluk sınırlarında sade vatandaşların aile yaşamından, mutfak kültürüne halk çeşitliliğini de hesaba katarak ele almaya çalışsa da Ortaylı, yine de görece dar alan kaplıyor halk mevzusu. Bu kadar farklı rengin bir arada nasıl yaşayabildiği ve birbirini farklı inanışlara rağmen nasıl beslediği "Volksfrömmigkeit" (Halk imanı) örneği ile açıklanmış.

Önce bir okur ve sonra seyirci olmayı tercih etmiş biri olarak Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili sağlıklı bir dizi çekilse bunun "Devşirme Sistemi ve Enderun" üzerine olmasını dilerdim. Osmanlı "Saray" eğitim sisteminin son derece özel yapılanması ve gelişiminin bizlere önemli işaretler vereceğini düşünüyorum. Böylece, bugün en ücra köylerdeki çocukların dahi eğitime ulaşabilirliği için henüz otuzlu yaşlarındayken imparatorluğun en zorlu bölgelerinde görev yapmış bir Osmanlı Paşası olan Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün çok daha iyi anlaşılacağına eminim. Askerlik, yönetim, adalet, sanat, edebiyat, mimari konuları genellikle aşina olduğumuz alanlarken özellikle yabancı seyyahların görüşlerine yer verilmesi, dışardan bir bakışa kulak vermemiz için önemli. İsraf mı güç gösterisi mi, tartışmalarına sıradışı bir yanıt olarak pek çok Osmanlı mimari eserinin dünya ile kıyaslandığında mütevazı kaldığının belirtilmesi de hayli enteresan.

Ve en önemlisi Âsâr-ı Atika.

İlber Ortaylı'nın tahammülsüz olduğu noktaları hemen herkes bilir. Bu kitap da cehalete bir cevap niteliğindedir esasında. Bizim için de pusuda bekleyen önemli bir mesele her zaman olduğu gibi devam ediyor. Türkiye gibi pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış, aynı zamanda asırlar süren Son Roma İmparatorluğu'nun miraslarını taşıyan her bakımdan önemli ülke, miraslarını yitirmek ile karşı karşıya. Tıpkı geçmişte bilinçsizlikle yitirdiği pek çok tarihi eser gibi. Bugün modern Türkiye'nin silüeti hiç olmadığı kadar değişirken, korunamayan, restore edilemeyen hatta yok edilen pek çok kültürel ve mimari eser, ortak hafızamızda büyük tahribatlar yaratıyor. İlk Âsâr-ı Atika Nizamnamesi'nin arkeolojik mirasımızı koruyamayan maddelerini çoktan silip atsak da bugün hâlâ çalınan tarihi eserler mevcut. Tarih kaynaklarının kısıtlılığına rağmen yeterince okunamaması en önemlisi anlaşılamaması çok daha büyük bir sorun. Telafi edilmesini diliyor İlber Ortaylı, aynı umudu taşırken, kitabı herkese tavsiye ediyorum.
Yanıtla
7
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadın Şifacıların Tarihi
Doğum, ölüm, sağalma, kadınlar yaşamın her ânında anatomi uzmanı olarak yer alıyorlardı. "Uzman" kadim bilginin aktarıldığı kişiydi, lisans eğitiminin sadece üst sınıfa bahşedildiği, hele kadınlara hiç hak görülmediği tarihlerde kadınlar köy köy dolaşarak ebelik yapıyorlar, bilgi ediniyorlar ve öğrenmek isteyene bildiklerini anlatıyorlardı. Halk onlara "bilge kadın" derken otoriteler "cadı" ya da "şarlatan" dedi, araştırmanın yazarları bu ithamların yol açtığı korkunç sonuçları, o sonuçların günümüze yansımalarını aktarıyorlar hatta günümüzde de "erkek dünyası" kılınmaya çalışılan tıp kurumlarının cinsiyetçilik yüzünden yoksullaştığını örnekliyorlar. Mücadelenin kazanımları sonucu kadınlar sağaltımın bir parçası olma hakkını söke söke aldılarsa da doktorluktan ziyade hemşirelik, ebelik gibi işlere iteleniyorlar. Florence Nightingale'ın Kırım'da yaşadıkları ibretliktir: erkek doktorlar yaralıların yanına yaklaştırmazlar hemşireleri, müdahalede bulunmalarını istemezler. Savaş şiddetlenir, kadınlar hiçbir şey yapmadan kendilerine ayrılan köşede sessiz protestolarını sürdürürler, nihayet "pek de zararlı olmayacakları" düşünülüp işe koşulurlar, ellerinden geleni yaparak nice insanın hayatını kurtarırlar. Adım adım kazanırlar başkalarının gözündeki yetkinliklerini, yüzyıllardan sonra nihayet kabul edilirler bilim dünyasına. Kısmen. Hidden Figures başka cephede süren aynı mücadelenin filmi, aklıma geldi. Sonra işçi sınıfının örgütlenme çabaları sırasında, geçtiğimiz yüzyılın başlarında beyaz kadınların Siyah kadınları örgütlerinde istemediklerini okuduğum Grev!, direnişi engelleyebilmek için kullanışlı enstrümanlar üreten, yıkımı içten getirmeye çalışan iktidarın silahlarını afişe etmesiyle mühimdi. Örgütlenme önemli. Neyse, itaat bilgisizlikten ve bilgisizliğin dayatılmasından kaynaklanır, kadın sağlık çalışanlarının "kadınsı" işlerle sınırlandırılması, pasifize edilmesi karşısında boyun eğdikçe özgür ve yaratıcı failler ketlenecektir. "Geleneksel tıp tarihlerinin beslediği diğer bir mit ise erkek çalışanların, üstün teknolojileri sayesinde [kadınlara] galip geldiğidir. Bu anlatılara göre (erkek) bilim neredeyse kendiliğinden (kadın) bâtılla yer değiştirmiştir; o tarihten beri de bu 'bâtıl'a 'koca karı hikâyeleri' denmiştir." (s. 32) Çatışma sürdükçe tıp siyasi ve ekonomik olarak tekelleşiyor, resmî kurumlar oluşurken gücünü zayıflatacak heretikleri -kadınların şifacılıkla Kilise'ye isyan ettiklerine kadar varmıştı iş- ortadan kaldırmak için harekete geçiyordu, yönetici sınıfın köylü kadınlara karşı başlattığı kırım bunun en bilinen örneği. Daha da önemlisi şu ki en şiddetli cadı avlarının yaşandığı dönemlerde kitlesel köylü ayaklanmaları feodalizmin köklerini sarsmaya başlamıştı, tam da kapitalizmin ve Protestanlığın yükseldiği zamanlar. "Bazı bölgelerde cadılığın, kadınların önderlik ettiği köylü isyanlarını temsil ettiğine dair, feministlerin peşini bırakmaması gereken dağınık kanıtlar mevcuttur." (s. 40) Mevzunun bu boyutunu hiç bilmiyordum ben, şaşırdım. İşte, İncil'i İngilizce yerine Latince baskısından okumak bile suç sayılıyordu, cadılığın şeytan işi olduğunu anlatan kitaplarda Kilise'nin yönergeleri dışında dinî pratiklerde bulunan ve Hristiyanlığa küfür anlamına gelebilecek uygulamaları gerçekleştiren kişilerin tez mahvedilmesi gerektiği söyleniyor, oldukça muğlak metinler otoritenin gücünü belirsizleşmiş sınırların ötesine konuşlandırıyordu, cezalandırılmak istenen kişinin kurtulma şansı yoktu. Üç temel suçlamanın ön plana çıktığını söyleniyor: "Birincisi, erkeklere karşı işlenen akla gelen her cinsel suçtan cadılar sorumlu tutuldu. Açıkça, kadın cinselliğinden dolayı 'suçlu' bulundular. İkincisi, örgütlü olmakla suçlandılar. Üçüncüsü ise sağlığı etkileyen -hem iyileştirici hem kötüleştirici- büyülü güçlere sahip olmakla itham edildiler. Sıklıkla ve spesifik olarak tıbbi ve doğumla ilgili becerilere sahip olmakla suçlandılar." (s. 45)

İkinci bölüm ABD'de tıp mesleğinin yükselişini ve kadınların bu süreçteki vaziyetini içeriyor. Sınıf ve cinsiyet mücadelesinin 19. yüzyılda nasıl ilerlediğini, kadınlar üzerinde tahakkümün nasıl kurulduğunu görüyoruz, devletin baskısı daha doğrudan: "1800 yılından itibaren moda bile üst ve orta sınıf kadınların doğum hizmetini 'hakiki' erkek doktorlardan alması gerektiğini dayatıyordu ki bu, daha sade yaşayan insanların fena halde yakışıksız bulduğu bir âdetti." (s. 71) Diplomalarını alan orta sınıftan doktorlar hemen piyasaya çıkıp fahiş fiyat çekerek iş yapmaya başlamışlar, üstelik o zamanlar Avrupa'nın epey gerisinde kalan tıp bilgisi yüzünden saçma sapan uygulamalarla sayısız ölüme yol açmışlar. 1830'da başlayan Halk Sağlığı Hareketi ve feminist hareket omuz omza vermiş o dönem, küçük de olsa kazanımlar elde edilmiş ki çığın başladığı nokta da orasıdır, ne ki hemen karşı atak başlamış ve kadınların tıptan anlamadıkları, anlamalarının da pek mümkün olmadığı, temel birkaç iş dışında hiçbir şeye bulaşmamaları söylenmiş, üstelik tıp eğitimi iyice pahalı bir hale getirilerek "ayaktakımına" kapatılmış kapılar. Carnegie tayfasının görevlendirdiği Abraham Flexner'ın verdiği raporlar tıp eğitimini standartlaştırırken alternatifleri yok etmiş, tabuta çakılan son çivi: "1910'da yayınlanan Flexner Raporu, vakıfların Amerikan tıbbına verdiği bir ültimatom niteliğindeydi. Yarattığı rüzgârla birlikte çok sayıda tıp okulu kapatıldı; Amerika'nın siyahiler için açılmış sekiz tıp okulundan altısı ve kadın öğrenciler için sığınak vazifesi gören 'hakiki olmayan' okulların büyük çoğunluğu da buna dahildi. Tıp, kati şekilde bir 'yüksek' eğitim branşı olarak kurulmuştu ve ona ancak çok uzun ve pahalı bir üniversite eğitimiyle erişilebilirdi." (s. 86) Orta sınıf beyaz bir erkek için ideal mesleğin doktorluk haline gelmesinin, kadınların alandan yavaş yavaş uzaklaştırılmasının hikâyesi baştan sona.
Yanıtla
5
2
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Üzerine çok şey söylenen bir konuya yeni bir perspektif sunuyor.
Bilmeniz gereken şey bunun bir çocuk kitabı olmadığı. Genç yetişkinler için alınabilir. Çocuğunuza almayı düşünüyorsanız yine de öncelikle okumanızda fayda var. Kendiniz için düşünüyorsanız konusunu bilmeden, araştırmadan alıp okumanızı tavsiye ediyorum. Kitabın arka kapak yazısında da bahsedildiği gibi elbette ki alametifarikası hikâyeyi bir çocuğun gözünden, yani her şeyden bir haber gibi, yalnızca onun gerçeğiyle görebilmekte. Yavaş yavaş durumu anlayamaya çalışmak ve onun tragic flawına, yani onun ulaştığı sona onu sürükleyen hatalarına ortak olmak gerekiyor. Ancak orijinalinde var mı bilmiyorum ama daha ilk dipnottan sürpriz bozan detaylar verildiği için tavsiyem dipnotları okumadan kitabı tamamlamak. Hoş, kitapla ilgili daha önceden bilgisi olanlar veya filmini izleyenler için bu geçerli değil. Hikâyeye aşina olmayanlar için sürpriz bozan detaylar vereceğim noktaları * arasında işaret edeceğim yorumumu yazarken.

Her ne kadar bir zamanlar çocuk olsak da geçtiğimiz düşünce yollarını unutabiliyoruz. Çevremizde olan bitenlerden haberdar edilmediğimiz, fikrimizin alınmadığı ve adımıza kararlar alındığı ortamda yaşanılan her şeyin sonuçlarının da bir parçası hâline geliyoruz. Belki de bu nedenle öfkeli insanlar oluverdik, bilemiyorum. Dolayısıyla bir çocuk gözünden yeniden görebilmek bana bir şeylere yeniden bakma şansı verdi. Sade bir dilde ele alınması, herkesin gerçeği hâline gelen bir atmosferi başka bir gözden sunması elbette ufuk açıcı. O dönemde olanlara pek çok kişinin de -insana ancak zamanla daha net görüş sunan- bir çocuk gözlüğüyle baktığını düşününce bu açıyla bakmanın ne kadar aydınlatıcı olduğunu fark ettim. Kitapta da vurgusu yapılan "kendine karşı dürüst" olma konusu da epey ironik duruyor. Ancak karakter gelişimini de en çok bu noktada görüyoruz sanırım. Çünkü bunun aslında konuşulmayan şeyleri örten yapay bir kibarlık olduğu anlaşılıyor. Doğal olarak gerçeklerle yüzleştirmek tüm karakterler üzerinde farklı yansımalara sahip oluyor ve biz bunu yine bir çocuk farkındalığı kadar görebiliyoruz. Ana karakter de yeni arkadaşını tanıdıkça ne kadar benmerkezci olduğunu fark ediyor ve aslında çok daha iyi bir yaşam sürdüğünü söylediği önceki hayatındaki tatsız anılar da olduğunu itiraf ediyor -aslında okura itiraf ediyor ve bize karakterin o ana kadar aslında kendi gerçekliğini reddettiğini de görüyoruz.

Bu noktada bir sürpriz bozan detay vermem gerekecek.

*Bruno'nun ablasına tel örgülerle ilgili soru sorduğu sahneden alıntı yapmak istiyorum.

"Neden o tarafa geçmemize izin verilmediğini anlamıyorum. Ne yanlışımız var ki, neden oraya gidip oynayamıyoruz?"

Gretel ona baktı ve aniden gülmeye başladı, ama Bruno'nun ciddi olduğunu görünce durdu.

"Bruno," dedi çocuksu bir sesle, sanki bu dünyadaki en açık şeymiş gibi. "Tel örgü bizim oraya geçmemizi engellemek için değil, onların bu tarafa geçmelerini engellemek için..."

Bu alıntıda da gördüğümüz gibi Bruno kendini konuşulmayan gerçeklerden ötürü hapsedilmiş gibi hissediyor. Adeta dürüst olmamanın bedelini ödüyorlarmış gibi. Tel örgünün ardında ne yaşandığını bilmediği için masum bir çocuk yanılgısı gibi görülebilir başta ama alt metinde bunu okumamak imkânsız.*

Diğer bir konu da güçlü bir otorite figürü olarak resmedilen babanın çocuğun olayları idrak etmede gecikmesine neden olması. Gerçeklik arayışımızda bir onaylanma ihtiyacı duyuyoruz ve yeterince bilgi sahibi olmadığımızda tecrübe ettiğimiz kadarıyla güvenilir -ve en önemlisi güçlü- gördüğümüz kaynağa sığınıyoruz. Bu nedenle aslolanın peşine düşmekte ya gecikiyor ya da buna hiç vâkıf olamıyoruz. Ancak kitapta da görüleceği gibi belki içgüdüsel olarak belki de saklanması güç ifadelerden ve olaylardan yola çıkarak bir rahatsızlık hissedilebiliyor. Bu anlamda harekete geçmek, araştırmak ve kitapta vurgulandığı gibi "büyüyünce -hatta büyümek için- bir kaşif olmak" gerekiyor. Gerçeğin peşine düşmek ve ne pahasına olursa olsun ona ulaşmak gerekiyor. Bu her şartta cahilliğe kıyasla çok daha iyi bir seçenek.

Hikâyede bahsi geçen, tasvir edilen iki ev de ana karakterin bakış açısındaki değişikliklere foreshadowing bir element görevi görüyor. Her iki evde de odasından bakınca gördüğü şeyler karakter değişiminde şahit olacağımız şeylerin bir habercisi.

*Bu çift yerleştirme konusu bir aynayı çağrıştırdı bana okurken. Sanki tel örgünün öte tarafı bir ayna gibi aslında gerçekliğimizi yansıtıyor gibi. Çünkü sadece ev meselesinde değildi. Çocukların doğum tarihleri, kardeşlerin sahip olduğu yakın arkadaş sayısı... Sanki hikâye de bir tel örgüyle ayrılmış gibiydi. Öyle bir denge kurulmuş ki çiftlerden biri mutlaka çitin bir tarafını temsil ediyor görünüyor. Bu konuda daha fazla düşünmek, bu dualitenin nedenini anlamaya çalışmak gerek. Bu konuda fikri olan varsa yorum bırakırsa sevinirim.*

Yazarın bu kitap için eleştirildiğini de belirtmek gerekiyor sanırım. Naif bir şekilde anlatılan atmosferin kısıtlı bilgileri nedeniyle genç okurlar tarafından anlaşılamayacağından ve işaret edilen hassas döneme dair gerekli bağlantıları kuramayacağından çekindiklerini belirtmişler. Bir de tasvir edilen durumdaki bir takım yanlışlar problematik yanlış düşüncelere neden olabileceği de söylenmiş. Ancak yazar bunun ileri okuma yapmadan önce çocuklara yumuşak bir geçiş görevi görmesi için yazıldığını söylüyor.

Not kırdığım birkaç nokta oldu benim de. Bunlardan biri kitabın edisyonu. Okumayı bölecek kadar rahatsız edici ne yazık ki. Sonraki basımda tekrar bakılmasında yarar var. Başka bir nokta da kurgudaki inandırıcılık gücü. Mesela 9 yaşındaki bir çocuğun, özellikle okumayı ve araştırmayı seven bir çocuğun, daha açık bir bilince ve farkındalığa sahip olacağını düşünmem gibi. Sürpriz bozan bir detay daha geliyor. *Özellikle tarih ve coğrafya öğrenmeleri için tutulan o taraflı hocanın anlattıklarından sonra ve bununla birlikte Gretel'daki değişime rağmen... Eve askerler girip çıkmasına, pek çok sohbete ve olaya alenen tanık olmasına rağmen... sanki 5 veya 6 yaşlarındaki bir çocuk bilinci vardı. Başka bir konu da elbette yanlış telaffuz edilen kelimeler. Çocuğun bir Alman olarak onları neden İngilizce bir kelimeyle karıştırsın anlamak güç. Yazarın bu konuya neden böyle yaklaştığını bilmek isterdim. Kendi dilinde yazdığı için bir yanılsama yaşadığını düşünüyorum. Almanca bir kelime seçip ona dipnot verilmesi daha iyi olurdu belki de. *
Yanıtla
19
1
Destekliyorum  9
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Acı hatıralar
Cumhuriyet döneminin en etkin yazarlarından biri olan, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün de başyazarlığını yapmış Falih Rıfkı Atay'ın kariyerinde yazdığı en güzel kitaplardan biri hatıralarını kaleme aldığı "Zeytindağı"dır... Zeytindağı, Cemal Paşa'nın kumanda ettiği 4.karargahın bulunduğu Kudüs'ün yakınlarındaki bir dağın adıdır. Falih Rıfkı,1.Dünya Savaşı'nın başladığı yıllarda bu karargaha yedek subay olarak atanır ve Paşa'nın yakınlarında güvendiği isimlerden birisi olur. Burada edindiği tecrübeleri, yaptığı gözlemleri tüm çıplaklığıyla kitabına aktarır...

Kitabın açılışında "Bazı Hatıralar" bölümü yer alır. Kendi içinde Kukla, Lider, Bir Tanışma, Diktatör ve Savaş başlıklarıyla adlandırılmış bu hatıralar, asıl konuya geçmeden evvel genel bir durum değerlendirmesine imkan tanır. Kukla bölümünde İttihat ve Terakki cemiyetinin devleti yönetme biçimine tenkit getirilirken, Mısır Kuklası bölümünde ise Cemal Paşa'nın yemeğe olan düşkünlüğü alaya alınır... Görüleceği üzere Falih Rıfkı, giriş kısmında dönemin liderlerine pek de güvenmediğinin altını çizmeye çalışır... Ardından "Zeytindağı" bölümü ile anlatı güçlenir ve detaylar başlar. Osmanlı'nın çöküş dönemindeki sancılı günleri dramatize edilmeden tüm gerçekliğiyle ortaya konur. Osmanlı'nın savaşa giriş politikasının altında yatan nedenler sarsıcı ve oldukça hazin bir şekilde ifade edilir.

Falih Rıfkı'ya göre, Osmanlı birtakım İttihatçı paşaların elinde oyuncak haline gelmiştir. Enver Paşa'nın Alman hayranlığı savaşa girmemizin en acı nedenlerinden biridir. Suriye, Filistin, Lübnan, Mısır, Irak gibi bölgelerdeki hakimiyetimiz her geçen gün sona ermektedir. Bölgede İngiliz ve Fransız kuvvetleri ile çarpışmak zorunda kalan ecdadımız aç, susuz, imkansızlık ve çaresizlikle mücadele etmiştir. Paşaların tavizkar tavrı binlerce askeri perişan bir halde ölüme sürüklemiştir.

Zeytindağı, ileride kurulacak Cumhuriyet'in nelerden geçtiğini gösteren bir vesikalıktır.

Herkese İyi Okumalar
Yanıtla
11
0
Destekliyorum  3
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ben Hayatta Kalmak Değil Yaşamak Istiyorum
Yazar Solomon Northup'un anı olarak kaleme aldığı muhteşem otobiyografik bir roman... Evli, mutlu, çalışkan ve özgür bir insan olan Solomon, çalışmak için gittiği yerde ihanete uğrayarak gözünü açtığında kendini zincirlere bağlanmış halde bulur. Kendisinin esir olmadığını, yanlışlık yapıldığını, kendisinin hür biri olduğunu dile getirir, fakat bu isyanına kırbaçla karşılık verilir...

12 yıl boyunca esir olarak yaşamına devam eden Solomon'un aklında ailesine olan özlemle sadece kaçma düşüncesi vardır. Bunun zor olduğunu, kaçmanın cezasının ölüm olduğunu da çok iyi bilir. Yıllarca esir tacirlerine satılarak en sonunda efendilerine hizmet etmenin doğru olacağını düşünür. Bu sebeple efendilerinin gözüne girip kaçma düşüncelerine çoğu zaman bir yenisini ekler. Fakat siyahi olduğu için izin kağıdı veya özgürlük belgesi olmadan beyaz tenlilere yakalanması, sonrasında kırbaçlanarak ölmesi kaçma fikirlerine gölge düşürür...

Özgür olduğunu kanıtlamak için arkadaşlarına, eski dostlarına ve ailesine mektup yazmak ister, fakat esir olduğu için ne kağıt bulabilir ne de kalem. Bu gerekçeleri bulması dahi 12 yıl sürer...

Beyaz tenlilerin efendi, siyahi kişilerin köle olarak kabul edildiği 1800'lü yılları konu alan bu otobiyografik roman ırkçılık, özgürlük ve yaşama arzusunu okurlarına titizlikle aşılıyor...

Kitaptan alıntılar ise şu şekilde;

"Ölüm, önümüzde yaşamayı bekleyen günlerden daha az korkutucuydu.." (s.62)

"Yaşam, yaşayan her varlık için değerli; yerde sürünen solucan bile yaşamak için çabalar..." (s.195)

"O zamanlar insanın insana zulmünün sınırlarını öğrenmemiştim..." (s.196)

Kendini özgürlüğe adamış ve umudunu hiç kaybetmemiş karakterimiz, yaşantısını okurlarına derinlemesine işleyerek, filme konu olmuş ve Oscar ödülü almış bir başyapıt ile karşımızda... Mutlaka okumanızı tavsiye ederim, şimdiden keyifli okumalar...
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir