Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Ağustos 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Süslü itiraflar eşliğinde sahte bir merhamet arayışım yok...
Aşk dipsiz bir kuyu, çünkü, herkesin yüreği göğsünde taşıdığı insanın avucunun içinde önceleri. Sonra kavuşulmazsa acı, fakat insan o acının içinde de ne hikmetler yaşanabileceğini düşünmeli. Acı da olsa tecrübe, güzel yollar açabilir insana.

Tarık Tufan'ın okuduğum ilk kitabı. Bence bir yazar olarak teknik becerisi, sakin karakter kadrosu ve hikayesinin ilerleyişi, devam eden olay örgüsü nostaljik bir zeka ürünü. Nedense ben bu kitabı karşılıksız bir aşk ya da saplantılı bir aşığın ümitsiz çırpınışı olarak değerlendiremedim. Ya da bana daha özel bir hisle, farklı bir bakışla geçti de diyebilirim.

Kitapta verilen aşk olgusunu, kanadı kırılmış bir kahramanın yaşayacağı gerçeküstü bir hikayenin başlangıcına yol açılışı olarak değerlendirdim. Firdevs'e delice aşık olan Orhan'ın, bu uğurda akademisyenliği de dahil hayatını mahvetmesi mi idi? Yoksa Saklıkuyu davetlisine çağırılmak üzere verilen özel bir neden mi idi? tartışılabilir. Heidegger'in, 'varlığın kaderi, hiçbir zaman insanı yalnızca kendi ötesinde olmak zorunda bırakan kör bir yazgı değildir. O daha çok insanın vuku bulmakta olan şeyi meydana çıkarmak için harekete geçmeye çağırıldığı açık bir yoldur,' dediği gibi. Saklıkuyu adlı kasabanın deneyimini yaşayabilmek için Firdevs'e dair hayal kırıklığı yaşaması, ona davet edilme kapısını açmış oldu. Giden aşkına takılıp kalmış ve nedenlerine bir cevap arayışında oluşu Saklıkuyu karakterleri ile yollarının kesişmesini ve bu hikayenin gerçek boyutta gelişmesini sağladı.

Karakterler doğal ve bir o kadar da ilginç bir konuda gerçek ile hayali birbirinden ayıran ince gölgeler gibiydiler. Defne, Belma, Hilmi, Orhan... Kitabın bütünüyle mütevazı ve basit tarzı çeşitli kişisel duyguların eliptik olay örgüsüne merakla dahil olmayı sağlıyor.

Karakterleri gerçeklikle inşa eden ve melankolik duygu geçişlerinin, yanlış bağlanmanın ve insan doğasında her zaman olabilecek hataların kabulü ile hayatımızın her anında yaşanmayı hak eden mutluluğa dair umut üretebilecek bir hikaye.

Tarık Tufan'ın okuduğum en iyi kitabı mı olur, bilmiyorum. Fakat diğer eserlerini okumaya motive olmam için iyi bir referans kitabı olduğunu söyleyebilirim. Önererek, keyifli okumalar dilerim.
...

''Hayatımı mahvettim. Üstelik bunu yaparken aklım başımdaydı. Hayatımı bile bile mahvetmemin tek bir sebebi vardı: Aşıktım ve dünyanın geri kalanının gözümde zerrece bir değeri yoktu.''
Yanıtla
10
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Ağustos 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadim Türkler
"Eski Türkler", Rus yazar Gumilev'in yazı hayatındaki en kapsamlı eserlerinden biri. Hatta öyle ki başyapıtı bile denebilir.

Kitabın ortaya çıkışı şu soruyla başlıyor: Türkler neden ortaya çıktılar ve neden torunları dahi olmayan birçok millete kendi isimlerini bırakıp tarih sahnesinden silindiler? Gumilev, bu sorunun ardına düşünce böyle bir milleti inceleme isteği vuku buluyor ve kitabın ön çalışması da başlıyor.

Yazara göre kadim Türkler insanlık tarihinde çok geniş bir öneme haizdir ancak böylesi bir topluluk için yeterince ilgi görecek çalışmalar yapılmamıştır. Daha evvel yazılanlar bile bölük pörçük ve muhtasar şeylerdir. Oysaki geniş bir coğrafyada hüküm süren bu topluluk "ta en başından itibaren" incelenmeli ve topluluklar üzerine sirayeti kaleme alınmalıdır.

Kitap akademik bir çalışma olması sebebiyle oldukça hacimli. Satır aralarında, sayfa altlarında ve kitap sonlarında; alıntı, dipnot ve izahlar fazlaca. Araştırma nitelikli akademik bir çalışma olması sebebiyle kullanılan üslup yer yer sade ancak bazı anlarda da epey katmanlı. Gumilev'in eseri oluştururken tek gayesi açıkta bir şey bırakmamak olmuş. Her detayı kendi içinde de detaylandırıp anlatmış. Yazar, kadim Türk halklarının ve kurdukları devletlerin tarihi geçmişini büyük bir ustalıkla anlatırken, siyasi gelişmeler dışında sosyal davranış analizlerini de kapsamlı şekilde masaya yatırmış.

Mevcut köklerini merak eden tarih severlerin "Eski Türkler"i okuması gerekli. Objektif bir yazardan dilimize kazandırılan bu eser okunması zor olsa da kıymet takdiri bakımından çok önemli.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Ağustos 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
En Güzel Cevap Bazen "Hayır" da Olabilir!
Başkalarını hayal kırıklığına uğratmaktan nefret mi ediyorsunuz? Her işi harika bir şekilde yapabilecek yegâne başarı tutkunu kişinin kendiniz olduğunu mu düşünüyorsunuz? Her şeyi kabul etmeyi sevmeseniz de aksi bir durumda olacaklardan endişe mi ediyorsunuz? Zıtlaşmaktan nefret ettiğiniz için en az direnç göstereceğiniz yolları mı seçiyorsunuz? (...)

Okulda, apartmanda, işyerinde, dernekte, mahallede veya her neredeyseniz, insanları kırmamak veya memnun etmek gibi türlü gerekçelerle size yönelen istekleri bir türlü reddedemiyorsanız, bu durum bir süre sonra hayatınızı çekilmez hale getirebilir. Belki de zaten böyle bir durumdasınız. O zaman yalnız değilsiniz. Yazar Sarah Knight, bu konudan muzdarip olanlar için oturmuş bir rehber kitap hazırlamış. Amacını, hayır cevabı verme konusunda bizlere her açıdan yeni bir anlayış kazandırmak şeklinde ifade etmiş: “Gerekli hayır cevaplarını düşünceli şekilde verebilen ve alabilenlerin sayısı arttıkça dürüst, kibar ve hem kendine hem başkalarına saygı duyarak yaşayanların sayısı da artacak. Rahatlığımız artarken vicdan azabımız azalacak, karşılıklı ilişkilerimizin külfeti azalırken keyfimiz artacak.”

Başarılı bir kariyer sürdürürken ani bir kararla “modern” hayatın tüm nimetlerini arkasında bırakıp New York’tan Dominik’e kaçan yazar, kafaya takmama konusundaki fikirlerini dünya genelinde anlatıp popülaritesini günden güne arttırmış. Bu süreçte okurlarının, “hayır demek normaldir diyorsun; tamam ama bunu nasıl yapacağım?” sorusuna sıkça muhatap olunca bu sefer oturup bu kitabı yazmaya başlamış. “Hayır De Gitsin!” ile yazar, hayır’ın her zaman seçenekler arasında olduğunu, bir pazarlık kozu olduğunu, değişim aracı olduğunu ve kabul edilebilir bir cevap olduğunu 220 sayfa boyunca tablolar, testler, boşluk doldurmalar yardımıyla anlatmış. Bunu yaparken de akademik bir üslup takınmadan, gayet anlaşılır seviyede kalarak eserine şekil vermiş.

Sarah Knight, iddialı bir şekilde, hayır cevabı vermek konusunda değinmediği bir senaryonun kalmadığını da belirtmiş: “Sahip olduğunuz spesifik durumun çözümünü yazmamış olsam bile çözüme yönelik birçok teknik, strateji ve genel ipucu bulduğunuzu umuyorum” notunu düşmüş. Hayır demek konusunda bu kadar ders aldıktan sonra, birisi bize hayır cevabı verdiğinde nasıl bir tavır takınacağız kısmı da unutulmamış: “... hayır derken göstermeniz gerektiğini anlattığım sağduyu ve sakinliği hayır cevabı aldığınız durumlara da uygulamayı öğrenirseniz hayatınız inanılmaz derecede iyileşecektir.”

Yazarın şahsi web sayfasını incelemek isterseniz, bkz.: sarahknight.com

Genç yaşına rağmen çok sayıda eseri başarıyla dilimize çevirerek ülkemize kazandıran Selen Birce Yılmaz, bu kitap üzerinde de gayet özenle çalışmış. SaltOkur ekibiyle beraber övgüyü hak ediyor.

İyi Okumalar!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Ağustos 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mater Serisi'nin İlk Romanı: Pia Mater
Ortapia Projesi'nin kurucusu Sinirbilimci Serkan Karaismailoğlu'nun Mater Serisi: Pia Mater- Dura Mater- Arachnoid Mater isimlerini taşıyan üç nöro-romandan oluşmaktadır. Kitaplar, daha kapağını aralamadan evvel tıp, biyoloji ve özellikle Sinirbilim dallarında ihtisas yapanlar için ilk mesajını vermektedir. Biz düşünen deli memelilerin, beyin ve omuriliğini sarmalayan üç zar: sert zar (dura mater), örümceksi zar (araknoid mater) ve ince zar (pia mater) olarak adlandırılır. İlk kez 2019 yılında yayınlanan Pia Mater'in arka kapağında yazdığı üzere, seri, Nöro-Roman denemelerinin ülkemizdeki ilk örnekleridir. Ortapia Projesi ile amaçladığı gibi yazar, Nöroloji'yi okurlarına kurmacayla da sevdirmek istemektedir.

Nöro-Roman: Sinirsel gerçeklerin, belli bir kurgu ve hayali karakterler eşliğinde okuyucuya sunulduğu bir roman türüdür. (Arka kapaktan)

Türkiye sınırlarından uzaklaştığımızda bu alandaki örnekler :

1- Beyindeki Hayaletler - V. S. Ramachandran, Sandra Blakeslee
2- Karısını Şapka Sanan Adam - Oliver Sacks
3- Müzikofili - Oliver Sacks
4- Incognito: Beynin Gizli Hayatı - David Eagleman
5- Beyin Yaşlanır mı? Vücut Yaşlanırken Beyin Hücreleri Ölür mü? - Andre Aleman
6- Neil'in Beyniyle Konuşmalar - William H. Calvin, George A. Ojemann
7- Descartes'ın Yanılgısı- Antonio R. Damasio
8- Subliminal Bilinçdışınız davranışlarınızı nasıl yönetir?- Leonard Mlodinow kitaplarıdır.


Pia Mater başlangıçtaki 0. Bölümle birlikte 47 Bölümden oluşmaktadır. Her bölüm yazarın seçtiği popüler kültürden fazlasıyla aşina olduğumuz aforizmavari cümlelerle açılır. 0. Bölümün mesajının en önemli mesaj olduğu söylenebilir. Yazar, ilk önce karakter ağını çizer ve sonra onları birer birer karşılaştırıp çarpıştırır. Karakterlerine bilimsel isimler veren yazar, pek çoğu fizyoloji ve nöroloji ile haşır neşir olan karakterlerinin duygu durum değişikliklerine kendi üsluplarınca bilimsel birer açıklama getirir. Kitabın sonunda da kurguda yer alan bilimsel atıfları açıkladığı bir kaynakçaya da yer vermiştir.

Maddenin en küçük yapı taşından insan fizyolojisine, insandan aileye ve topluma, kimilerince mucizevi sayılan ağlarla bağlı bir karmaşa içindeyiz. İncecik mucizevi bir zarın işlevini çözmek kadar insanların eylemlerinin açıklanması da son derece güç... Serkan Karaismailoğlu, Pia Mater'de çocuk yaşta toplumun dışına itilenler ve topluma kazandırılanları aynı sahneye taşıyor. İster istemez akla Mahabharata Destanı'nın ünlü parçası Bhagavad Gita'nın 3. ve 4. Şarkılarını getiriyor :

BHAGAVAD-GITA, 3. ŞARKI
Her eylemden kaçarak gerçekten özgür olunmaz eylemden Bir dakika bile olsa özgür kalınmaz asla eylemden.
BHAGAVAD-GITA, 4. ŞARKI
Eylem nedir? Eylemsizlik nedir? - Bu, bilgeleri de şaşırtan şeydir. Çünkü dikkat etmeli insan eyleme, dikkat etmeli yasak olan eyleme. Dikkat etmeli eylemsizliğe de - Derindir eylemin doğası.

Kadim Hint metinleri ile güncel bilimsel sonuçları çarpıştırmak ilginç. İsmailoğlu ise inanç mekanizmalarının dışında ancak yine de kadersel bir döngü çiziyor. İnsanlık rastlantı eseri yanından geçen bir çocuktan bile sorumlu fikri belki korkutucu görünebilir. Ama insanın eylemlerinin ve bedeninin doğası korkunç derecede matematikseldir. Burada sürpriz bozmayacağıma emin olarak 0. Bölümün mesajını paylaşmak istiyorum.

Bir Afrika kabilesinde şöyle bir söz vardır:

"Köyü tarafından sevilmeyen çocuk, sonunda o sevgi sıcaklığını hissetmek için köyünü yakar."

Pia Mater, Ortapia yörüngesindeki amacı ile gençler için nörobilime merak uyandırabilecek bir seri parçası. Serinin ileride bir dizi projesinde değerlendirilebileceğini de düşünüyorum. Kitaba üç temel eleştiri getireceğim. Öncelikle karakterlerin kimlik sorunu ve onlara yüklenen anlamlar daha iyi oturtulabilirdi. Kitabın genelinde yazarın üslubunun karakterler tarafından aktarılma çabası pek çok yerde aksamakta. Ve son olarak edebi açıdan daha doyurucu hale getirilmesi gerekiyor. Bilimsel bir temele oturtulan, toplum için çok önemli sorunları ele alan böyle kitaplar sanatla nakışlanırsa çok daha doyurucu eserler ortaya çıkabilir.

Kitabın hedef kitlesinin daha çok gençler olduğunu düşünüyorum ve onlara mutlaka sözlükle, her karakterin isimlerini, bilimsel terimleri sorgulayarak okumalarını öneriyorum. Düşünerek okunması dileğiyle...
Yanıtla
29
0
Destekliyorum  16
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Temmuz 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Hayalin İçinden Çıkanlar
Tarih, bazen hayalle gerçeğin arasındaki ayrımın ortadan kalktığı bir duruma ses verme amacı güdebilir. Zamanın katlanarak altında bıraktıklarını keşfe çıkan tarihçi, eldeki verilerin anlattıklarıyla ikna olmak ister. Ama insanoğlu kimi zaman inanma istediğine öylesine meftun olur ki hayal, mit, efsane gibi olguları gerçeğin yerine ikame ederek, bilinçli ya da bilinçsiz yalanların müptelası olur. Misal karşılaşılan olumsuz durumlarda kurtarıcı bir süper güce inanmak, kurtulmak için çaba sarf etmekten daha kolaydır. Günümüzde haber kaynağının bin bir teyide ihtiyacı olduğu düşünülürse, geçmişin söylediklerini daha kaotik hale getiren bilgilerin iyi bir biçimde elenmesi zaruridir.

Gumilev de tarihçi olmanın verdiği vicdani sorumlulukla, gerçeği sorgulamaktan çok gerçeği aramak şiarıyla muhayyel bir hükümdarlığın izini layıkıyla sürer. İlk aşamada Gumilev’in basit bir yol izleyerek muhayyel hükümdarlık var mı, yok mu sorusuna yanıt aradığı düşünülebilir. Oysaki hedeflenen amaç pragmatik olmaktan çok didaktiktir. Her akademik kitap kendi tezini ispata yönelirken, Gumilev tezinin ispatıyla kalmayıp metodun ispat üzerindeki işlerliliğini de kanıtlar.

Okurun hem teze hem de izlenilen yönteme aşina olarak ikna olduğu bu anlayışla Gumilev’in farklı bir metodoloji denediği savunulabilir. Aslında anlatılan olaylarla belli bir dönem ve yer tarihçinin hedefinde yer alır. Aşama aşama verilen bilgilerle Moğol intişarının öncesine ve sonrasına İç Asya cephesinden mercek tutulur. Bu dönemde ortaya çıkan, adından sıkça söz edilen, klasik kaynaklarda geçen Rahip Yohannes ve krallığı hakkındaki bilgiler sorgu sandalyesine oturtulur. Çıkan sonuçların ilginçliği kadar izlenilen yol da okura çok farklı bir dünyaların kapılarını açar.

Öncelikle Gumilev, kısıtlı bir bakış açısıyla sadece olayın tarihte kapladığı alanın izdüşümünü yansıtmayı hedef edinmez. O, adeta çok yüksek bir noktaya çıkar; hedef olayların geçtiği bütün bir sahayı ve zamanı içine alacak şekilde kuşbakışı gözlemleyerek tespitlerini genelden özele doğru sıralar. Zira olayların çapı beklenildiği kadar küçük değildir. Dedikodunun ve sınırları tanımayan sözlü şayiaların yarattığı hayali alanın çapı devletleri ve büyük insan kitlelerini içine alır.

Bilgi kirliliği ve söylentilerin yarattığı puslu havaya, nakilci tarihçilerin sathi değerlendirmelerinden kaynaklanan olumsuz tablo eklenince hem okurun hem de tarihçinin işi zorlaşır. Gumilev, bu çıkmazdan yoğun bilgi aktarımıyla eski ve yeni kaynakları layıkıyla sentezleyerek yol bulmaya çalışır. Her ne kadar bu metot okura ağır gibi gelse de aslında bilgi, büyük lokmalar şeklinde değil de daha hazmedilebilecek şekilde okura sunulur. Üstelik tarih disiplininin masalsı yönü Gumilev’in el yordamıyla okurun metne daha rahat uyum sağlamasının önünü açar.

Aslında ilk bakışta eserin sayfaları karıştırıldığında konu bütünlüğünün bölük pörçük olduğu izlenimi edinilebilir. Ama yazarın üslubu öylesine iyidir ki satırlar ilerledikçe anlatılan konuların her seferinde bağlamına daha iyi oturduğu fark edilir. Yine Gumilev’in diğer eserlerinde olduğu gibi farklı disiplinler etkin bir şekilde kullanılır. Bu eserin muadili olan başka eserlerdeki yoğun siyasi anlatının yerini dengeli bir biçimde tarihe yardımcı bilimlerden elde edilen bilgiler alır. Bunun en iyi örneği yazarın coğrafya malumatıdır. Hatta öyle ki yüzyıllar süren zaman dilimindeki coğrafik ve atmosferik değişimler hava durumu bülteni gibi sunulur. Bir tarihçi için coğrafya her ne kadar yeryüzünün şekilleri gibi algılansa da Gumilev’in verdiği bilgilerle bu fikir yıkılır. Zira Gumilev kendine has terminolojisiyle atmosferi (kendi deyimleriyle biyosfer, teknosfer) tarihi coğrafyanın kalbine oturtur.

Satırlar ilerledikçe zikredilen kavim ve yer adlarının yoğunluğu dikkat çeker. Aslında bu yoğun bilgi akışı yazarın uzmanlık alanı İç Asya tarihine vukufiyetini kanıtlar. Asya’da kavim ve yer adlarındaki çeşitlilik düşünülünce bazı konuları vazıh bir biçimde sunmanın zorluğu anlaşılır. Ama Gumilev burada da devreye girerek isimlendirmelerin filolojik ve kültürel kodlarını ortaya koyar. Milletlerin genetik kodlarını sıfırlayan bu kültürel ve sosyolojik isimlendirmelere dair tespitler ise yazarın güçlü bakış açısını kanıtlar niteliktedir. Özellikle diğer kavim ve gruplar tarafından hızlı bir biçimde benimsenen Tatar etnoniminin sürülen izleri Asya haritasındaki etnik şekillenişteki karanlık alanlara ışık tutacak şekildedir.

Eserin ana ağırlığının Moğolların kuruluş ve yayılışlarına ayrıldığı dikkatten kaçmaz. Moğolların ilk yılları ise oldukça karışık bazı soruların birbirine eklendiği bir bulmacayı andırır. Aslında yazar, muhayyel bir hükümdarlığın izini sürerek, bu tarz bilinmezlerin yarattığı merakın saikiyle nasıl hareket edilmesi gerektiğine dair tüyoları okurlarına verir. Misal Moğol tarihiyle ilgili kaynaklar sınırlıdır. İlk aşama da müellifi belli olmayan Moğolların Gizli Tarihi ve Reşidüddin’in Câmiu't-Tevârîh’i Moğol tarihine ışık tutmak amacıyla kullanılırlar. Bahsedilen eserlerde geçen bilgiler çoğu zaman kati hükümmüş gibi sorgulanmaksızın kaynaklardaki yerini alır. Ama Gumilev klasik kaynağa sadece nakli hedefleyerek yaklaşmaz.

Gumilev, bir Orta Çağ kaynağının nasıl tahlil ve tenkit süzgecinden geçirileceği hususunu ders verir tarzda anlatır. Elde edilen veriler ise çarpıcıdır. Aynı kaynak içinde birbirlerine zıt bilgiler, farklı kaynakların karşılaştırılmasıyla ortaya çıkan tezatlar eserde sunulur. Yine İgor Alayı Destanı gibi Rus tarihi açısından önemli bir destan eldeki doğruluğu kanıtlanmış malzeme ile gerçeklik testine tabi tutulur. Bu açıdan eserin metodolojik yönünün güçlü olduğunu ve yazarın tecrübelerini yansıttığı söylenebilir. Özellikle yazarın mezkûr eserinde yer verdiği bilimsel araştırmalarında kullandığı alan-zaman cetveli, kronolojik tablo ve haritaların tarih bilimiyle uğraşanlara metodolojik olarak yeni yaklaşımları kazandırması mümkündür.

Her yazar metodolojik yaklaşımıyla beraber edebi üslubunu da okurlarına yansıtır. Gumilev, bir olayı neden-sonuç ilişkisini önceleyerek anlatırken; olayların az bilinen, enteresan, gizli ve anlaşılmaz yönlerini de ortaya koyar. Misal Asya’da kullanılan zehirli okların nasıl yapıldığı, düşmana nasıl etki ettiği, oklara maruz kalanların zehrin etkisini nasıl ortadan kaldırdığı gibi bilgilerden bahsedilir.

Üstelik satır aralarında enteresan bilgileri vermekle beraber eserin üst düzey kaynak statüsüne ulaştığı kısımları da mevcuttur. Misal Asya’nın dini tarihi hususunda sunulan bilgiler din tarihini merkeze alan birçok kitapta yoktur. Zira birçok dinin merkezinin Asya olduğu düşünülürse eserin önemi daha iyi anlaşılır. Ayrıca büyük semavi dinlerden ziyade dinlerin alt fraksiyonları, mezhepsel farklılıkları, yayılım alanları, çatışmaları ve Asyalı liderlerin dini tutumları satırlar arasında ayrıntılı sunulur.

Sonuçta, şayet tarih okuyorsanız yeni bilgilerle karşılaşmak sizi şaşırtabilir ama yeni bir bakış açısı kazandıran bir yöntemin pratik sunumuna şahit oluyorsanız şaşkınlığınız daha da artar. Üstelik sadece şaşkınlık da söz konusu değildir. Tarihe bakış açınızı temelden değiştiren bazı bilgiler yeni bir anlayışla eserlerin değerlendirilmesinin önünü açar. Gumilev tarihe karşı olan perspektifinizi değiştirecek güçte bir yazardır. Misal klasik kaynaklara ve destanlara Gumilev gibi yaklaşırsanız sorgularınızın bilimsel sonuçlarına istinaden şüphelerinizin yerini kendi tarih teziniz alır. Zaten tarih yapmak da bir anlamda Gumilev’in metodolojik yolunu izlemekle amacına ulaşır.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Temmuz 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
30 Günde 10 Yıllık "Gençleşme"
30 Günde 10 Yıl, onlarca zayıflama programının ve anti-aging üzerine yazılmış yüzlerce bilimsel araştırma makalesinin sentezi olarak hazırlanmış bir kitap. Farklı ve kıymetli özelliği ise içinde anlatılanların, bizzat yazar tarafından uygulanmış ve olumlu sonuçlarının alınmış olması. Tıbbi kanıtlara dayanarak hazırlanan bu “komple” iyileştirme ve yaşlanmayı geciktirme programı neticesinde elde edilecek kazanımlar, oldukça ilgi çekici. Yazar, sağlığımız için kendimize ayıracağımız bu 30 günlük sürenin, ileri zamandaki muhtemel hastalıkların önüne geçeceği konusunda oldukça emin ifadeler kullanıyor.

Kitap içeriği, 10 başlıkta düzenlenmiş. Bu kapsamda, yaşlanmanın biyolojisi, beslenmenin, uykunun, orucun ve spor yapmanın sağlığımıza katkıları hakkında oldukça detaylı bilgiler verilmiş. Kitabın yazılma amacına uygun olarak, beslenme programının 30 gün süresince ne surette uygulanacağı ve sağlıklı yemek tarifleri sunulmuş. Bir başka ifadeyle temel teorik bilgiler ve uygulama, birbirini destekler bir üslupla okura aktarılmış.

30 günlük program, üç kısımdan oluşuyor: (1) Sadece 12:00 ile 20:00 saatleri arasında beslenmeyi esas alan 16 saatlik yemek orucu, (2) sağlıklı beslenme programı, (3) güçlendirici egzersiz programı.

Son 30 yılda, 10 kat artan obezite ve buna bağlı olarak artan şeker hastalığı ve 3 kat artış gösteren koroner kalp-damar hastalıkları, bilinçsizce tüketilen sağlıksız gıdalar, rafine şeker ve benzeri kavramlar sıkça karşımıza çıkar oldu. Bugün sağlıklı olmamız ya da sağlıklı görünüyor olmamız, işlerin yolunda gideceği konusunda bir garanti sunmuyor. Yörükoğlu’nun eseri, mesleki deneyimin yansıması olarak bilinçlenme ve farkındalık oluşturacak çok kıymetli bilgiler içeriyor. Kendi sağlığına ve sevdiklerinin sağlığına önem verenlerin kitaplığında bulunması gereken eserlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Prof. Dr. Yavuz Yörükoğlu ile kitap içeriği hakkında yapılmış 24 dakikalık bir söyleşi için bkz.: t.ly/9wN7H

Sağlığınıza faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Temmuz 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İklim krizine dikkat çeken bir proje
Orijinal ismi "Melt" olan eserin bizde baskı gören karşılığı "Erime". Kitap, çocuk romanları kısmında kategorize ediliyor ancak yetişkinlerce de okunabilecek bir formda tasarlanmış. Yazarın vermek istediği mesaj oldukça açık: iklim krizine dikkat çekmek. Bunu da Yutu ve Beatrice adını verdiği zeki, iki çocuk karakteri üzerinden servis ediyor. İşin içerisine aksiyonu da dahil edince ortaya "güzel bir alt metni olan" macera romanı çıkmış. Yazarın iklim değişikliğine değinirken çocuk karakterler tercih etmesi manidar aslında. Geleceği yok olmak üzere olan çocukların eriyen hayallerine dem vurmuş.

Karla kaplı ücra beldelerde geçen roman, karın soğukluğunu ve çevrenin tekinsizliğini de satır aralarında hissettiriyor. Karanlık bir atmosferle zaman zaman okuruna gerçeklik hissiyatını kazandırıyor.

Çocuk romanı olması sebebiyle anlatım oldukça açık, akıcı ve duru. Mübalağa ise fazlaca başvurulan bir yöntem olmuş. Karakterlere atfedilen özelliklerse biraz hayalperestçe. Tabi bunlar gençliğe yakın duran çocuklar düşünülerek yapılmış hamleler. Nihayetinde yazar Ele Fountain yıllarca editörlük yapmış, işin mutfağını iyi bilen biri.

Şu güzel cümleyle kitabın anlam ve önemini sizlerin takdirine bırakıyorum...

“İnsanları ve doğayı birbirine bağlayan bağlar kopmaya başladığı için daha önce fark etmediğim pek çok şeyi görmüştüm. Hayal edebileceğimizden çok daha değerli bir şey parçalarına ayrılıyordu. Ancak bunu değiştirmek için geç kalmış sayılmazdık. Hâlâ vakit vardı…”
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Temmuz 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Derinlerde Bir Yerden Yakalıyor…
Şehrin ortasından demiryolu geçer, bir ucu limanda denize karışırken diğer ucu tepeleri dolanır, içerilere doğru. Karabük'e uğrar, orası da kapkaradır. Kömürün çıktığı her yer kapkaradır, binalar bacalardan yayılan dumanlara karışır, yeşil de karaşındır orada. Geri dönelim, demiryolunun yakınından dere akar, doğduğu yere ilerledikçe yoksulluk artar. Çingene mahallesi oradadır, anlatıcıyı tükürük yağmuruna tutan, üstünü başını parçalamaya kalkan çocuklar o derenin kenarında oynarlar. Yaşlılığından geriye bakıyor anlatıcı, çocukluğunu baştan kuruyor, bazı parçaların eşleşmemesi veya anlatıcının eksiği yalancı hatıralarla kapamaya çalışması sonlara doğru mesele haline gelecek de şehirden ayrılmamak istiyorum çünkü bildiğim yerler, dolanmaktan bıkmadığım caddeler, her şey tanıdık. O yoksulluk, karanlık, kötülük aşina, benim bildiğimle anlatıcının bildiği arasında yetmiş yıl olsa da pek bir şey değişmemiş. Yetmiş yılda neyin değişeceğini düşünüyorsam. Sahile koskocaman bir cami diktiler, liman mahvoldu, bir bu. Anlatıcıya çok daha fazlası, öğretmen okuluna gittiği zaman geriye baktığıyla kendi çocuğunu büyüttüğü zaman baktığı bir gibi görünüyor ama değil, ilkinde kendine üzülürken ikincisinde yaşamın ne olduğunu anlamış, gördüğü muameleyi kendi çocuğunu büyütürken göstermiş ve annesine duyduğu sevgiyi yitirmiş, kadını huzurevine yollayarak belki de kendi çocukluğuna nokta koymak istiyor. Six Feet Under'ın son on beş dakikasında sezonlar boyu birlikte yaşadığımız karakterlerin ölümlerini görürüz, Yalçın da aynı tekniği kullanıyor ama duygusallığı azaltarak. Annenin şeker kokusu yoktur artık, babanın sevecenliği çoktan yitmiştir, ölümden bir tek Ali kurtulur, çocukluk aşkı, o da Ali'nin memur ailesinin tayini çıktığı için. Eşyalar kamyona yüklenirken vedalaşmaya gelir anlatıcı, çocuğa sesini duyurmaya çalışır ama Ali dönüp bakmaz, vedanın yükünü taşımak istemediği için dayanabildiğince dayanır, nihayetinde yüzünü döner anlatıcıya. Bir o yüz hatırlanacak, diğerleri zaman geçerken silinip gidecek. Ne acı hikâye, Yalçın'ın her metninde yoksullukla boğuşan karakterleri var da buradakiler kadar çabalayanı, açlıkla boğuşanı yoktur herhalde. Bu romandakiler tepelerde bir yerde yaşıyorlar, şimdinin üniversite mahallesi olabilir, hükümet meydanı çok uzak olmadığına göre o civarda. Biraz toparlamışlar oraları, denizi gören muhitlere varsıllar yerleşmiş, önceleri ahşap evler ve fakirlik varmış. Anlatıcının -bundan sonra "A"- babasının çarşı içinde eskici dükkânı varmış, evleri bir tepenin yamacında, fareyle dolu. "Çok sonra gittim bir gün ve gördüm. Daha doğrusu, göremedim. Yoktular çünkü. Ne kadar küçük ve güzel şey varsa bir bir öldürülmüş, yerlerine kalın, çirkin büyüklükler konmuştu. Anıları taşımaktan yorulmuş gibiydim o gün. Ne çok şey değiştirmişti otuz yıl; soyut, anlamsız bir dünyaya girmiştim sanki. Hiçbir tanıdık yüz yoktu. Bir fotoğraf yalnızlığı içindeydi her şey." (s. 4) Annesiyle babasının mezarlarına da gitmez, bir tek yağmuru bilir ve otobüsten iner inmez kucaklar yağmuru, kollarını nasıl açtığını görebiliyorum çünkü oradan ayrılırken ben de açmıştım. Yağmurla birlikte bir koluyla tepeleri, diğer koluyla denizi de kucaklar insan. Zonguldak.

Fragmanlar, yaşam parçaları. Çok ileriden geriye bakış, haliyle ilerinin dünyasını geriye yığmaca var ama yaşama uğraşı unutulmamış, bilinç kodlar halinde sunuyor barındırdığını. Anneanne yakınlardaki bir kasabadan geliyor sık sık, neresi acaba, Kilimli veya Kozlu? Acımasız, insafı olmayan bir kadın, A'nın sadece yaşadıklarını bildiğinden, anlattığından yola çıkarak söyleyebiliriz ki karanlıkta kalan geçmişinde daha beter yokluklar var belli ki, kızıyla torununu kurtarmaya çalışıyor. Bir parça sevgiyi neden göstermiyor torununa, sevgi açlıktan ölünce geriye hiçbir şey kalmıyordur belki. İletişim yöntemi şiddet, konuşarak hiçbir şey halledilmiyor, böyle bir ortamda incelik yeşermiyor, insanlar birbirlerinden kolaylıkla vazgeçebiliyorlar. Hikâyenin hüzünlü yanı bu, A'nın gördüğü yakınlıklar hep bir koruma güdüsüne bağlı.

1940'ların Zonguldak'ı. Savaş var, karartma var, ışığın geldiği evleri basıyor askerler. "Radyolu ev" sayılı, A'nın amcalarından birinin evine gidip havadis alıyorlar, savaş bir bitse belki biraz daha rahatlayacaklar. Kıyıda cesetlere rastlamaya başlıyorlar, Tuna'nın taşıdığı Alman askerlerinin yüzleri yenmiş, kamuflajları yırtık, çocuklar için ölüm dersi. Okulda eziyet, gül getiren şişman öğrencisini her gün döven öğretmen, gül artık neyi hatırlatıyorsa. Ne ince: Sınıfta dalga geçiyorlar A'yla, birileri babasının halini duymuş da makara yapıyor. A kimin haber uçurduğunu bilmiyor ama küçük yerler öyle, herkes her şeyi duyar. Sonra babasının çarpıklığını taklit ediyorlar tahtada, o âna kadar öfkeden kıpkırmızı kesilen A sonuçta çocuk, taklidi görünce o da gülmeye başlıyor. Yetişkinliğinden de çocuk, nereden bakılırsa bakılsın o kederden başka bir şey görülmüyor. Baba her zaman odakta, gözyaşlarını erkenden bıraktığı için. "Uyanıyorum bazı geceler; gidip birilerini bulmak, onlara sormak istiyorum; neden yaptınız? Bir insanı, üstelik yarısı sönmüş bir insanı neden öldürdünüz durmadan?" (s. 51) Anne gözlerini silip suçunun olmadığını söylüyor, anneanne ölünün karşısında suskun ama memnun, kimse acıyı paylaşmıyor, sevgiden ne kalmışsa sunmuyor, sadece yaşıyor. Sadece var oluyor demeli. İnsan hissettiğiyse.

İrfan Yalçın'ı uzun aralıklarla okuyorum çünkü kaldıramıyorum o kederi, derinlerde bir yerden yakalayıp can yakıyor. Öyle bir roman bu da.

Yanıtla
2
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Temmuz 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
sevimli bir dev olur mu? Bir de masaldan kaçmış…
Birlikte kitap okuyup bir yandan canlandırmalar yaptığımız çocuğumun çok sevdiği bir kitap oldu: “masal kaçkını”. Yalnız yaşadığı ormanda karşılaştığı bir cüce ile arkadaşlık kurmasıyla gelişen olaylar üzerinden şekilleniyor. Devimiz “Çınçın” iyileri, Cüce ise hesapçı ve kötücül yüreklileri temsil ediyor. Okumanız devam ettiğinde iyilerle kötülerin mücadelesine tanık olacaksınız. “Haksever Kral”, ”Astım Kestim Kral”, “kırlangıç”, “ Yedi Bilge İnsan”, “müzevirbaşı” gibi masalsı romanın birçok kahramanı sizi karşılayacak. Verdiği mesajla kurgusunda iyilik çizgisinde durmanın, iyilikte sabretmenin kötülüğe galip geleceğini örnek kahramanlarla anlatması okuma ve anlamlandırmada akıcılığı sağlamış.

“İhtiyar adam, yeniden işine dönerken, “- Neden masalına dönüp orada sonsuza kadar mutlu yaşamıyorsun, dedi. “- Masaluma dönemem. Benim bu dünyada yapacak önemlü işlerüm var.” (s.36)

“Sakız Ormanı”, “Karaburçak Ülkesi” değişen adıyla “Kırlangıç Ülkesi”…”Yolun düşerse sen de mutlaka uğra!”(s.207).

Bence 9 yaş dahil ve üstü çocuklarımız için önerebileceğim bir kitap. Evet, bizler de onlara eşlik edersek çok hoş bir okuma yapmış oluruz diye düşünüyorum.

Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Temmuz 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Üçlemeye Osman'dan başlamak iyi bir fikirmiş...
Ayfer Tunç macerama Osman ile başlamış oldum. İyi ki de öyle yapmışım gibi hissediyorum; çünkü, yazarı tanıdığıma sevindirecek kadar güçlüydü. Zaten Ayfer Tunç da bir röportajında öyle söylüyor. Diğerlerini okumadan da gayet keyif alınabilecek, anlaşılabilecek bir kitap. Daha ilk sayfalardan beni kendine çekti. En son Nermin Bezmen okurken böyle hissetmiştim. İçine bu kadar girebildiğim, karakterleri böylesine gerçekçi bir kitaba sarılmayı özlemişim. Her bir karakteri başka bir sesle zihnimde canlandırabildiğim için inanılmaz keyif aldım. Her birini içselleştirebildim. Kendime en yakın olarak da nedense Gazi’yi gördüm. Kitabın son bölümü benim en çok etkilendiğim kısımlardan biriydi. Spoiler vermeden bunu anlatmak zor ama şu an baktığım yerden Osman’ı anlayabildiğimi düşündüm. Elbette, üçlemenin sonundan başlamış olmanın neden olduğu bazı cevapsız sorular oldu ama bunlar üzerine derinlemesine araştırma yapıp düşünmeden evvel diğer kitapları okumayı planlıyorum. Hem başka pencerelerden bakabileceğim karakterlere hem de denklemin eksik kısımlarını tamamlamış olacağım bu şekilde.

Hem röportaj hem de günlük türlerinin başarılı bir örneği Osman. Osman’ın zihninin içinde dolaşıyor gibi hissediyorsunuz. Zaten tercih ettiği gibi o akışı sekteye uğratmıyor. Bu anlamda editörlük çalışmanın başarılı olduğunu da söylemek lazım sanırım; çünkü, bu özgün dil korunmasa bu kadar keyifli olur muydu bilemiyorum. Röportaj kısımlarında da kişilerin sıralanması merakı perçinleyecek şekilde oldu. Zaten bir yapboz tamamlar gibi okuyorsunuz ve yazarın araya sıkıştırdığı minik bir detay ya öncesinde ya da sonrasında çok önemli boşlukları dolduruyor. Ben en çok merak ettiğim sorunun cevabını henüz alamadım ama sonunda Osman için bir devam gelir gibi hissettim. Nedenini paylaşmayacağım ama o kadar zengin bir hikâye ki daha ömrü var bence bu serinin.

İnsan okudukça çok kez dönüp bakıyor kendi hayatına. Çok sorgulatıyor. Kendine ne kadar dürüst olduğunu ve bir anlamda çevrenin seni anladığı kadar var olduğunu görüyorsun. Zaten arka planda toplumsal pek çok olay da akmaya devam ediyor. Tarihi böyle bakmak hoşuma gidiyor. Olaylarında içinde görmek, kazanılan ve kaybedilen şeylere fark karakterlerin gözüyle bakmak çok akılda kalıcı oluyor. Şehirlerin şu anki sokaklarında yürüdüm ben sadece, yaşım kadarki değişimine şahit oldum ama kitaplar bana şehirlere karış karış tarihsel bir gezinti sunuyor. Bu anlamda asla tecrübe etme ihtimalimin olmadığı bir hayata yakından bakmamı sağladı Osman.

Kitabın özellikle kariyer seçimi yapmakta zorlanan ve aslında neyde daha iyi hissedeceğine karar veremeyen, pek çok şey olduğunu düşünen ama aslında pek de bir şey olamayan, dönem dönem çeşitli krizleri, hayal kırıklıklarını tecrübe eden nicesine hitap edeceğini düşünüyorum. Osman’ın geldiği noktada ne kadar etkili olduğu, bu anlamda suçlunun kim veya kimler olduğunu tekrar tekrar sorarken size, aslında kendi hayatınız için bu soruyu sorduğunuzu fark ediyorsunuz. Bir uyanış, başka bir pencere arıyorsanız bu kitaptaki pek çok karakter size yardımcı olabilir.

Ufak bir not. Zamanda lineer bir ilerleme yok. Dolayısıyla, hem bilinç akışı tekniğinin gerektirdiği hem de röportajların neden olduğu sıçramalarla karşılaşacaksınız. Bu tarz kitaplar okumakta zorlanıyorsanız içselleştirerek okumanızı tavsiye edebilirim. Ancak, ben hep soluksuz ilerleme yöntemini kullanıyorum. Bu daha doğal bir okuma deneyimi sunuyor bana. Zaten yazı tekniği zihnin bir temsili. Doğal akışına bıraktığınızda zihniniz uyum sağlar. Bir süre sonra, yani kitapta ilerledikçe anlamadığınızı düşündüğünüz kısımları anladığınızı fark edeceksiniz. İlerledikçe destekleyen bilgilerle güçlenip daha sağlam bir yer kazanacak zira.

Bu arada bir iş için dışarı çıktığımda, bir yerde oturup bir şeyler içerken okudum bir kısmını. Yanıma biri gelip öyle içten bir şekilde Ayfer Tunç okuduğundan bahsetti ki unuttuğum bir duyguyu uyandırdı. İyi yazar, iyi kitap üzerine konuşmak ve üstelik iki yabancıya konuşturacak bir kitabı okumuş olmak çok iyi geldi. O Osman’ı okuyacak, ben de Aziz Bey Hadisesi’ni… Gün gelir de karşılaşırsak bir yerlerde Ayfer Tunç yine sebep olacak. :) Eğer biri üzerine konuşmaktan keyif alacağınız bir kitabı okuyor veya bahsediyorsa sohbet etmekten çekinmeyin. Böyle böyle zenginleşeceğiz çünkü.
Yanıtla
12
2
Destekliyorum  1
Bildir