Barış, Ekmek, Toprak!
Bu kitap, sadece bir tarih anlatısı değil; tarihin ta kendisinin soluk alıp verdiği, insanların, sokakların ve fikirlerin canlı bir organizma gibi çarpıştığı bir dönemin nabzını tutan bir şahitliktir. John Reed, bir gazeteci titizliği ve bir şairin duyarlılığıyla 1917 Ekim Devrimi'ni öyle bir anlatıyor ki, sayfaları çevirirken Petrograd'ın sisli caddelerinde yürüyor, fabrika işçilerinin ve askerlerin coşkulu mitinglerinde onlarla birlikte "Tüm İktidar Sovyetlere!" diye haykırıyorsunuz.
Reed'in eserini "birinci elden kaynak" yapan şey, olayların tam kalbinde, tarafsız bir gözlemci olarak değil, devrimin büyüsüne kapılmış, onun heyecanını ve kaosunu içten içe yaşayan bir katılımcı gibi yazmasıdır. O, devrimi yapan liderlerin nutuklarını aktarmakla yetinmez; sıradan bir askerin çektiği üniformadaki yırtığı, aç bir ailenin kuyrukta beklerken umudu ve öfkeyi bir arada taşıyan bakışlarını, karşıdevrimci fısıltıları da kaydeder. Bu, tarihi "yukarıdan" değil, "aşağıdan", sokaktan yazmaktır. Lenin'in de dikkat çektiği gibi, devrimin "olgularının doğru ve olağanüstü canlı bir tablosunu" çizer.
Kitap, devrimi salt bir siyasi darbeye indirgemez. I. Dünya Savaşı'nın yarattığı muazzam yıkımı, Çarlık rejiminin çöküşünü, Geçici Hükümet'in acizliğini, köylülerin toprak özlemini ve şehirlerdeki açlığı, Bolşeviklerin bu karmaşık ortamda nasıl bir sosyal patlamayı ustalıkla örgütleyebildiklerini gösterir. Reed, Bolşeviklerin "Barış, Ekmek, Toprak!" sloganının, soyut bir siyasi söylem değil, sokaktaki insanın gündelik hayatta hissettiği acil ihtiyaçların yankısı olduğunu çok iyi ortaya koyar.
Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri, bizzat Vladimir Lenin tarafından yazılan önsözdür. Lenin'in bu kitabı "büyük bir ilgi ve hiç eksilmeyen bir dikkatle" okuduğunu ve "bütün ülkelerin işçilerine bütün kalbimle salık veririm" sözleri, esere sadece bir onay değil, evrensel bir misyon yükler. Lenin için bu kitap, proleter devriminin ve diktatörlüğünün doğasını anlamak için bir anahtardır. Onun bu tavsiyesi, kitabı siyasi bir metin olmanın ötesine taşır; adeta "resmi" ve "yaşanmış" tarih arasında bir köprü, devrimin kendi kendini anlattığı bir belge haline getirir.
"Dünyayı Sarsan On Gün"ü okurken, tarihin kritik anlarında "haber" ile "tarih"in nasıl iç içe geçebileceğine tanık oluyorsunuz. Reed, o anı yakalarken, aynı zamanda geleceğe de kalıcı bir kayıt düşüyor. Bugünün okuru için kitap, sadece 1917 Rusya'sını değil, tüm toplumsal devrimlerin temel dinamiğini anlamak için de kıymetli. İktidarın boşluktaki ani kayışını, kitlelerin bilincindeki dönüşümü ve bir dünyanın nasıl on günde sarsılıp yeniden şekillenebileceğini gösteriyor.
İyi Okumalar...