Değişik zamanlarda, ortamlarda ve farklı gerekçelerle kaleme alınmış 43 ayrı makaleden oluşan kitap bir lisan olarak Türkçe hakkında yazarın fikirlerini ihtiva ediyor. Kitaptan da anlaşılacağı üzere Nihad Sami sağ-ülkücü meşrepten gelen bir yazar olmakla beraber kendini eleştirebilen, ilmin keşifleriyle fikirlerini geliştirebilen biri. Ona göre diller yeryüzünde değişik büyüklükte etki sahalarına yayılmış olup büyük diller medeniyetler kuran milletlerin dilleridir ki Türkçe de onlardan biridir. İmparatorluklar nasıl pek çok ülkeye hâkim oldularsa, dilleri de değişik kökenden pek çok kelimeyi kendi ses zevklerine uyarlayarak almış, kendilerine mâl etmişlerdir. Orhun Kitabeleri devrinden beri imparatorluk dili olan Türkçe’nin Tanzimat’tan sonra yaşadığı karmaşa ve köklü dönüşüm sonrası cumhuriyet devrinde resmi ideolojinin teyidi ile 1930’lardan 70’lere kadar edebî mahfillerde hâkim olan akıma itirazlarını okuyoruz. Dilbilgisi ve husûsan etimoloji konularıyla ilgilenenler için numûneler ve delillerle zenginleştirilmiş, çok faydalı, okunması da hoş bir kitap. Dili musiki ve hareket yönlerinden incelemeleri fevkalâde ufuk açıcı.
Dilimize yerleşmiş (yazar bunlara “fethedilmiş” diyor) kelimeleri atma, yerlerine “ya tutarsa” fehvasınca kelime uydurma, bunu yaparken “yönümüz batıya doğrudur, Arapça ve Farsça kökenli olmasın da ne olursa olsun” diyerek bizi birbirimizi anlamaz, korkudan okumaz, yazmaz bir hâle getirildik.
Osmanlı dönemlerinde “medeniyet dili” oluşturmuş olmamızı müteakip reddimiras ilan eden bir evlat gibi ait olmadığımız başka bir medeniyet ailesine evlatlık girme teşebbüsüyle ne yaptığımıza dair ilginç bir noktayı yazar işaret ediyor: Türkçe’nin büyük şairleri Farsça ve Arapça’da da büyüktüler, eser verip divan oluşturacak kadar bu dillere hâkimdiler. Günümüz ve yakın geçmişteki batıcı Türk edebiyatçıların kaçı herhangi bir batı dilinde kabul görmüş, takdir edilmiş tek bir şiir kitabı ya da mesela bir trajedi yazabilmişlerdir?